Gazeteci Sinan Aygül’e saldıran Tatvan Belediye Başkanı Mehmet Emin Geylani’nin biri polis olan silahlı iki korumasının yargılandıkları davanın karar duruşması, Tatvan 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Sanık Yücel Baysali’ya “kasten yaralama” suçundan 1 yıl, 5 ay, 15 gün ceza verildi, hükmün açıklaması geriye bırakıldı. Baysali “hakaret” suçlamasından beraat etti.
Sanık Engin Kaplan’a da “kasten yaralama” suçundan 1 yıl, 5 ay, 15 gün ceza verildi, hükmün açıklaması geriye bırakıldı.
Kaplan’ın “silahla tehdit” suçlamasıyla iki kez 1 yıl, 8 ay ile cezalandırılmasına karar verildi. Hüküm açıklanması geriye bırakıldı.
Sinan Aygül’e saldıran Tatvan Belediye Başkanı Mehmet Emin Geylani’nin polisi memuru olan koruması Engin Kaplan ve boksör olan koruması Yücel Baysalı’nın “Silahla Kasten Yaralama” iddiasıyla tutuksuz yargılandıkları davanın ikinci duruşması dün (25 Ocak, perşembe günü) görüldü. MLSA duruşmayı takip etti.
Bitlis’in Tatvan ilçesinde, 17 Haziran 2023 günü, Tatvan Belediye Başkanı Mehmet Emin Geylani’nin aynı zamanda akrabaları olan polis koruması Engin Kaplan ve boksör koruması Yücel Baysalı’nin saldırısına uğrayan Bitlis Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sinan Aygül hakkında, saldırıdan sonra saldırganlardan Yücel Baysalı’ya hakaret ettiği iddiasıyla dava açılmıştı. Aygül’e Aygül’e “hakaret” iddiasıyla iki ay beş gün hapis cezası verilmişti.
Tatvan Belediyesi ile ilgili yolsuzluk ve arazi satışları haberleri yapan Gazeteci Sinan Aygül, 17 Haziran’da AKP’li Tatvan Belediye Başkanı Mehmet Emin Geylani’nin koruma polisi Engin Kaplan ve belediye çalışanı Yücel Baysalı‘nın saldırısına uğramıştı.
Darp sırasında başından ve birçok yerinden yaralanan Sinan Aygül, hastaneye kaldırılmıştı.
Gazeteci Ahmet Ayva, önce 2018’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ‘hakaret’ davası olarak açılan, daha sonra PKK propagandasına çevrilen Yargıtay’da görülen davada 3,5 yıllık hapis cezasının onandığını duyurdu. Ayva, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada “Silivri Cezaevi’ne götürülüyorum” yazdı. Ayrıca şu ifadeleri kullandı:
“Türkiye’de eleştiri özgürlüğünün olduğu, ‘çocuklar ölmesin’ demenin suç olmadığı günlerde görüşmek üzere!”
TUTUKLANDIM
2018 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret davası olarak açılan ve daha sonra PKK propagandasına çevrilen yargıtaydaki 3,5 yıl hapis cezam onaylandı. Silivri cezaevine götürülüyorum.
Türkiye’de eleştiri özgürlüğünün olduğu, ‘çocuklar ölmesin’ demenin suç olmadığı…
‘Çocuklar ölmesin’ demenin suç olmadığı bir Türkiye’de görüşeceğimize inanıyorum’
Ahmet Ayva, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Hem özgür, hem de eleştiri özgürlüğünün baskı altına alınmadığı, ‘çocuklar ölmesin’ demesinin suç olmadığı bir Türkiye’de görüşeceğimize inanıyorum” ifadelerini kullanarak şunları aktardı:
“Bugün Yargıtay tarafından 3,5 yıllık hapis cezam onaylandı. Sosyal medyada 2016 yılından itibaren paylaştığım, özellikle eleştiri içerikli tweetler Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret olarak algılandı ve daha sonrasında PKK propagandasına çevrildi. Ama bugün itibarıyla 3,5 yıllık cezam Yargıtay tarafından onaylanmış oldu. Umutluyum ve dirençliyim. Şunu söylemek isterim; PKK propagandasından tutuklanmış bulunuyorum. Türkiye’de eleştiri özgürlüğünün ve özellikle de hakaret suçunun her biçimiyle tutsaklıkla karşı karşıya geçtiği bir dönemden geçiyoruz. Ama biz hem gazeteciler hem Türkiye’nin diğer toplumsal grupları bu süreci çokça kez yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Hem özgür, hem de eleştiri özgürlüğünün baskı altına alınmadığı, ‘çocuklar ölmesin’ demenin suç olmadığı bir Türkiye’de görüşeceğimize inanıyorum. Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.”
Üyemiz Ahmet Ayva GBT kontrolünde gözaltına alınarak Fulya Karakolu’na götürüldü. Sabah Çağlayan Adliyesi’ne sevk edilmesi bekleniyor. Tüm meslektaşlarımızı destek vermeye çağırıyoruz. https://t.co/c2ZVXK5SGA
İklim değişikliğiyle ilgili güvenilir bilgileri yaygınlaştırmayı hedefleyen İklim Masası‘yla olan işbirliğimiz çerçevesinde, Eda Ayaydın‘ın kaleme aldığı ve Türkiye’nin Arktik’teki politikalarını ele aldığı makalesini yayımlıyoruz.
*
Arktik dışı bir devlet olan ve bölgeyle ilişkileri henüz yeni başlayan Türkiye’de, Arktik ile ilgili bir dizi söylem yaygınlaşıyor. Örneğin, iklim değişikliği nedeniyle buzlar eridiğinde bölgedeki hidrokarbon kaynaklarının daha kolay erişilebilir hale geleceği ve bu kaynakların paylaşılamaması nedeniyle bölgenin bir çatışmaya sahne olabileceği gibi düşünceler, hem siyasi ve akademik çevrelerde hem de basında yer alan haberlerde oldukça yaygın.
Benzer şekilde, Türkiye’nin, Svalbard Antlaşması’na katılımının da ekonomik faydalar sağlayacağı düşünülüyor. Oysa bölgeye daha nüanslı ve eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmak ve gerçekçi hedefler belirlemek gerekiyor.
Arktik’te bulunmak, Türkiyeli bilim insanlarının bilimsel projelerde yer alma şansını artırabilir, ayrıca Türkiye’ye prestij sağlayabilir. Ancak Arktik Konseyi gözlemci üyeliğinin somut ekonomik veya stratejik sonuçlar doğurmasını beklemek, gerçekçi değil.
Bu üyeliği mümkün kılmak için ise, Türkiye’nin bölgeye olan ilgisinin nedenlerini somutlaştırması gerekiyor. ‘Yeşil süper güç’ olma niyetine uygun politikalar benimsemek, mavi ekonomi alanında olası işbirliklerini netleştirmek ve Rusya ile diğer Konsey üyesi ülkeler arasında dengeli politikalar izlemek, iyi bir başlangıç olabilir.
Arktik, kutupta bir boşluk değil
Arktik ile ilgili yanlış bilgiler, henüz coğrafi olarak tanımlanmasından başlıyor. Google Translate da dahil olmak üzere birçok sözlük, ‘Arctic’ kelimesini Türkçe’ye ‘Kuzey Kutbu’ olarak çeviriyor ve bölgeyi, coğrafi olarak 90 derece enlemdeki hayali bir noktayla sınırlandırıyor. Oysa bu tanım, Arktik’teki kadim ve zengin kültürleri yansıtmaktan oldukça uzak.
Arktik, karlı, puslu ve kimsesiz bir bölge değil: Burada resmi olarak kabul edilmiş sekiz devlet var (ABD, Danimarka, Finlandiya, İsveç, İzlanda, Kanada, Norveç ve Rusya). Resmi kabule göre, Finlandiya’nın Rovaniemi kentinde yaşayan biri de Arktik ülkesi vatandaşı, Kaliforniya’da yaşayan biri de. Dolayısıyla, Arktik’i Kuzey Kutbu olarak tanımlamak, coğrafi, hukuki veya politik olarak tutarlı değil.
Haritada mavi renkle gösterilenler üyeler, mor gözlemciler, yeşil geçici gözlemciler ve sarı da gözlemci statüsüne ulaşmak isteyen ülkeleri gösteriyor- Kaynak: GeoCurrents
Bilim, bölgede stratejik varlık kurmak için kullanılıyor
İklim değişikliği ile birlikte buzulların giderek hızlanarak erimesi, Arktik Okyanusu’ndaki hidrokarbon kaynaklarını ve deniz rotalarını daha erişilebilir kıldı. Bu nedenle bölge ve zengin doğal kaynakları, bölge dışı devletlerin de daha fazla ilgisini çeker oldu. Bugün gelinen noktada bilim, Arktik’te varlık kurma amacıyla kullanılır hale geldi.
Çin’in Arktik’te varlık kurma çabaları, bu durumun ilk örneklerinden biriydi. İstanbul Politikalar Merkezi’nde (İPM) Arktik jeopolitiği üzerine düzenlediğimiz bir seminere konuşmacı olarak katılan, Kanada’daki British Columbia Üniversitesi’nin ve Arktik Enstitüsü’nün araştırmacısı Trym Eiterjord, Çin’in ilk olarak bölgeye bilimsel bir ilgi gösterdiğini, ancak ardından siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmaya başladığını vurguladı. Eş zamanlı olarak bilimsel çalışmalarını da artıran Çin, böylelikle Arktik’e olan ilgisini net olarak ortaya koymuş oldu ve 2013’te Arktik Konseyi’ne gözlemci üye olarak kabul edildi.
Rusya’nın Norveç’e bağlı Svalbard Takımadalarında BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan ancak yeni üyelerle genişleme kararı alan, gelişmekte olan ülkeler grubu) ve Türkiye ile bir bilimsel araştırma istasyonu kurma projesi de benzer şekilde değerlendiriliyor. Eiterjord’a göre Türkiye’nin Arktik’teki girişimleri de Çin’in daha önce başlattığı bölgesel varlık ile benzerlik gösteriyor.
Türkiye’nin Rusya ile işbirliği dikkat çekiyor
Eiterjord’ın iddiası, Türkiye’nin Svalbard’daki araştırma üssü projesine katılımının, diplomatik açıdan diğer Arktik devletlerince olumlu karşılanmayacağı yönünde. Nitekim, Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin akabinde Batılı Arktik devletleri Rusya ile ilişkilerini kesti. O tarihten bu yana Rusya ile diğer yedi Arktik devletleri arasındaki işbirliği, Arktik Konseyi düzeyinde de durdu.
Ne var ki Türkiye, şu ana kadar Arktik’te Rusya ile işbirliği aracılığıyla konumlandı. Svalbard’da Ruslar’la ortak bilimsel araştırma merkezi kurma planları da, Arktik faaliyetlerinde Rusya ile gelişen ortaklığı gösteriyor. Üstelik bu, bilimsel olduğu kadar ekonomik bir işbirliği. Örneğin Türkiyeli bir firmanın, Rusya’nın Arktik’teki bir sondaj platformununelektriklendirme projesi ve Rusya’nın Türkiye’yebuz kırıcı gemi üretimi yaptıracak oluşu, basına yansıdı.
Fotoğraf: Atle Staalesen
Ancak bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin Rusya ile Arktik’teki ilişkisi, kaçınılmaz olarak, örneğin, Çin ile Rusya arasındaki ilişkiden farklı. NATO üyesi olmayan ve kendini ‘yakın Arktik ulusu’ olarak tanımlayan Çin, Arktik’te ekonomik ve politik bir strateji geliştirmiş durumda. Türkiye ise İsveç’in NATO üyeliğini zora sokması ve Rusya ile askeri ve ekonomik ilişkileri dolayısıyla farklı bir konumda olduğu gibi, somut bir Arktik stratejisi de geliştirebilmiş değil. Dolayısıyla Türkiye’nin Arktik’te nasıl bir pozisyon alacağı veya alabileceği de tam olarak anlaşılamıyor.
Svalbard Antlaşması’na taraf olunması olumlu
2015’te Arktik Konseyi’ne gözlemci üye statüsü için başvuruda bulunan Dışişleri Bakanlığı, henüz iyi tanımlanmış bir Arktik stratejisine sahip değil ve Konsey’e neden başvurduğuna dair de herhangi bir açıklamada bulunmadı. Aynı şekilde, Arktik Konseyi tarafından da reddin gerekçelerine dair bir açıklama yapılmadı. Ancak diplomatik ve akademik kulislerde konuşulanlar, üye devletlerin, Ankara’nın neden Arktik’te olması gerektiğine ikna olamadıkları yönünde.
Arktik Konseyi, sekiz Arktik devletinden ve gözlemci üye devletlerden meydana geliyor ve çevre, iklim değişikliği, yerel halklar gibi konular üzerine çalışıyor. Askeri konular, kesinlikle Konsey gündeminin dışında tutuluyor. Türkiye’nin reddedilme sebebi, bu Konsey’de hangi amaçla bulunmak istediğini netlikle ortaya koymamış oluşu olabilir.
İPM’deki seminerin bir diğer katılımcısı, Lapland Üniversitesi Öğretim Üyesi Lassi Heininen’e göre, Türkiye’nin Svalbard Antlaşması’nı onamış olması, Arktik Konseyi’ne ikinci kez başvurması halinde, bölgeye olan ilgisini ve taahhüdünü ortaya koyabilir. Svalbard (Spitsbergen) Antlaşması, bir yandan Norveç’in Svalbard Takımadaları üzerindeki egemenliğini tanır ve bölgede askeri faaliyetleri yasaklarken, bir yandan da Antlaşma’ya taraf ülkelere bazı ekonomik haklar tanıyor.
Norveç’in Paris Büyükelçisi Fredrik Wedel Jarlsberg, 9 Şubat 1920’de Versay’da Svalbard (Spitsbergen) Antlaşması’nı imzalarken. – Kaynak: spitsbergen-svalbard.com
Yeşil dönüşüm, Arktik ile bağ kurmak için önemli
Türkiye’de Arktik’le ilgili iklim değişikliği, çevre, sürdürülebilirlik ve güvenlik konularında sınırlı bir farkındalık var. Bir Akdeniz ülkesi olan Türkiye’nin, Arktik ile ilgili çıkarlarının ve politikalarının belirsiz olması, normal karşılanabilir. Ancak Arktik Konseyi’ne başvuruda bulunduğuna ve Svalbard Antlaşması’nı onadığına göre, Arktik meselelerindeki konumunu güçlendirmek için çeşitli politikalar geliştirebilir.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olmasına ve 2053 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine uygun olarak, yeşil dönüşümü kolaylaştırmayı amaçlayan iklim mevzuatının geliştirilmesine aktif olarak katılıyor.
Türkiye, 2030 yılı için emisyon azaltım hedefini, 2015’te belirlenen yüzde 21’den yüzde 41’e çıkararak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki’nin ‘yeşil süper güç’ konumuna çıkma politikası doğrultusunda bir adım attı. Emisyonların mutlak azaltımını değil artıştan azaltımını öngören bu hedef, yetersiz bir gelişmeyi ifade ediyor ve ‘kritik derecede yetersiz’ olarak tanımlanıyor. Oysa Ankara’nın ‘yeşil süper güç’ söyleminin gerekliliklerini yerine getirmesi, Arktik Konseyi ile bağ kurma konusunda da faydalı olacaktır.
Mavi ekonomi, işbirliği alanı olabilir
Bir deniz ülkesi olan Türkiye, mavi ekonomi bağlamında da çeşitli girişimleri bulunuyor. Mavi ekonomi, denizlerin ve okyanusların sürdürülebilir kalkınmada ve ekonomik büyümede rol oynaması, aynı zamanda yenilenebilir enerji konusunda da katkıda bulunması olarak tarif edilebilir.
Kıyı turizmi, balıkçılık ve gemi inşa sanayii, Türkiye ekonomisinde önemli yer tutuyor. Bundan önce Türkiye’nin, Karadeniz’de dalga enerjisi santrali kurma girişimi de olmuştu. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede mavi ekonominin, aynı Norveç’te olduğu gibi, en önemli gelir kaynaklarından olması imkan dahilinde. Dolayısıyla mavi ekonomi konusunda atılan veya planlanan adımlar da Arktik ülkeleriyle ilişki kurmada rol oynayabilir.
Arktik’teki uyuşmazlıkların çözümü, örnek teşkil edebilir
Bunun yanı sıra, Türkiye’nin komşularıyla belirlediği deniz sınırları ve yaşadığı kıta sahanlığı problemleri de Arktik’te konuşuluyor.Nitekim Arktik, uluslararası deniz hukuku konusunda çok önemli örnekler sunuyor.
Mesela Norveç ile Rusya’nın deniz sınırı problemlerini 40 senelik diyalog sonunda 2010’da çözerek sınırlarını belirleyebilmeleri gibi örnekler, Türkiye’nin Arktik’le angaje olabileceği alanlardan biri olabilir. Bu gibi sorunları ve çözüm süreçlerini gözlemlemek, hem Türkiye için teknik olarak faydalı olabilir hem de Arktik Konseyi’ne başvuru nedeni olarak öne sürülebilir.
Rusya ve diğer Arktik ülkeleri arasında denge kurmalı
Türkiye’nin bugünkü dış politika yaklaşımı entrizm (‘entryism’) olarak karakterize edilebilir. Ankara, belirli bölgelere özgü uzun vadeli ve yapılandırılmış hedeflere sahip olmadan, bu bölgelerde aktif bir katılımcı olmayı amaçlıyor. Bu yaklaşım, uzay politikası girişimlerinden Svalbard Antlaşması’na taraf olmaya kadar uzanıyor.
Oysa Ankara, Arktik’te bir aktör olmayı veya Arktik Konseyi’ne bir kez daha başvuru yapmayı hedefliyorsa, yakın ekonomik ve bilimsel işbirliği yaptığı Rusya ve (NATO ve İsrail-Filistin gibi konularda ayrıştığı) diğer yedi Arktik devleti arasında bir denge bulmalı. Bunun yanı sıra, neden Arktik’te bulunmak istediğini muhakkak netleştirmeli. Ancak bu beklentiler ve çıkarlar, Arktik kaynakları ile zenginleşme hayallerinden ziyade, iklim değişikliği ve çevresel sorunlar bağlamında, bilimsel işbirlikleri gibi gerçekçi bir zemine oturtulmalı.
Arktik Konseyi’nde gözlemci üyelik, Türkiye’de Arktik ile ilgilenen birçok bilim insanının, Arktik Konseyi’nin çalışma grupları tarafından yürütülen bilimsel projelerde yer almasını sağlayabilir. Bu projelere aşina olmak ve işbirlikleri yürütmek, iklim değişikliğinin etkilerinin giderek arttığı çağımızda, Türkiye için bilimsel açıdan faydalı olacaktır.
Öte yandan bu üyelikten somut bir ekonomik veya stratejik beklenti içerisinde olmak, gerçekçi değil. Fransa ve İngiltere gibi gözlemci üye ülkelerin deneyimlerinden de görüleceği üzere, söz konusu olan askeri veya ekonomik getirilerden ziyade, bir prestij meselesi.
Eda Ayaydın hakkında
Eda Ayaydın, Londra Üniversitesi Paris Kampüsü’nün Uluslararası Politikalar bölümünde öğretim üyesidir. Daha önce üç yıl boyunca Sciences Po Bordeaux’da öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Ayrıca, 2018’den beri Paris-Saclay Üniversitesi’ndeki Arktik Çalışmaları Yüksek Lisans Programı’nda “Arktik Yönetişimi” ve “Arktik Jeopolitiği” derslerini vermektedir.
2022’de Norveç’in Tromsø şehrindeki Arctic Üniversitesi ve 2018’de Finlandiya’nın Rovaniemi şehrindeki Arctic Center’da misafir araştırmacı olarak bulunmuştur.
Egemenlik, Norveç-Rusya ilişkileri, Arktik jeopolitiği üzerine araştırma yapan Ayaydın’ın, İngilizce, Fransızca ve Türkçe yayınları bulunmaktadır. Eda Ayaydın, 2023-2026 dönemi için Uluslararası Arktik Bilim Komitesi (IASC) üyesi seçilmiştir.
Ocak 2024’te, “Uluslararası İlişkilerde Arktik” kitabi Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkmıştır.
Uzmanlık Alanları:Egemenlik; Jeopolitik; Arktik Konseyi; Norveç-Rusya ilişkileri; Enerji politikaları.
Akbelen Ormanı‘ndaki katliama neden olan Yeniköy Kemerköy Enerji Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş. (YK Enerji) yeni bir yeşil aklamaya (greenwashing) imza attı. Peki ama şirket neyi gizlemeye çalışıyor, neden aklama çabasına giriyor? Hem proje içerisindeki çelişkileri hem de aklama çabalarını Doğa Koruma Politikaları Uzmanı Itri Levent Erkol ve deniz çayırı projesi yürütücüsü ve Deniz Biyoloğu Dr. Mert Gökalp‘e sorduk.
Ekokırıma neden olan ve iklim krizine karşı verilen mücadelenin bir parçası olmak yerine krizin etkilerini artıran şirketler, dünyada olduğu gibi Türkiye‘de de doğa ve iklim düşmanı faaliyetlerini gözden uzakta tutmaya, üzerini örtmeye yönelik PR çalışmalarına sık sık başvuruyor.
Muğla‘da işlettiği eski teknolojili iki termik santrale kömür sağlamak için Akbelen Ormanı’nı yok etmek isteyen YK Enerji’nin bunun için seçtiği yol, “Akdeniz’in oksijen kaynağı, Posidoina çayırları, Kemerköy’de yeniden hayat bulacak” diye lanse ettiği projesi.
LİMAK ve IC-İçtaş‘ın ortaklığındaki YK Enerji, Milas ilçesine bağlı İkizköy‘deki Akbelen Ormanı‘ndaki ağaçları bir bir yok eden şirketin ta kendisi. Bu süreçte ne ormandaki bitki örtüsünü ne canlıların yaşam alanlarını ne de bölge halkının taleplerini dikkate almadan yıkımı sürdüren şirketin kendini “deniz çayırı koruyucusu” olarak öne sürmesi, iktidara yakın pek çok medya kuruluşu tarafından da “satın alındı.”
İkizköy’de yaşayan yurttaşlar YK Enerji’nin ormanı yok etmemesi için yıllardır mücadele veriyor. O süreçten bir kare.
Şirket, ekosistemi koruma çabasına giriştiği görüntüsü verdiği yeşil aklama çabasını özetle şöyle anlatıyor:
“Deniz ekosisteminin kritik canlılarından ve Posidoina çayırlarının yayılımını artırmak amacıyla Tarım ve Orman Bakanlığı, Muğla İl Tarım Müdürlüğü ve YK Enerji iş birliğinde, Doğu Akdeniz Üniversitesi danışmanlığında özel bir proje başlatıldı. Akdeniz’de önemli bir karbon yutak alanı ve su altı canlılarının oksijen kaynağı olan Posidoina çayırlarının sayısını artırmayı hedefleyen proje, YK Enerji’ye ait Kemerköy sahasında hayata geçirilecek. Üç yıl sürecek proje tamamlandığında yaklaşık 285 futbol sahası büyüklüğünde 200 hektarlık bir alanda Posidonia çayırları çoğaltılıp koruma altına alınacak.”
Yeşil bir kurum algısı yaratma çabası
Söz konusu haberi (!) farklı açılardan ele almak gerektiğini belirten Doğa Koruma Politikaları Uzmanı Itri Levent Erkol, bunlardan ilkinin metin içerisindeki “Akdeniz’de önemli bir karbon yutak alanı” vurgusu olduğuna dikkat çekiyor:
“Bildiğimiz üzere YK Enerji ve Limak Holding karbon yutak alanları oluşturarak uluslararası mecrada ‘yeşil’ bir kurum algısı yaratıyor ve böylelikle ürettiği emisyonu şu kadar yutak alan oluşturdum ve karbon sertifikam var diyerek meşrulaştırıyor. Oysa karbon sertifikası veya yutak alanı oluşturmanın yanı sıra Paris İklim Anlaşması’nın belki de en önemli maddesi mevcut karbon yutak alanlarının korunması iken şirket devletin kolluk kuvvetlerinden aldığı güçle bölgedeki en önemli yutak alanlarından biri olan Akbelen Ormanı’nı yok etti.”
Dr. Mert Gökalp de “Birtakım şeyleri gördüğü zaman detayları hiç incelemeden, bakmadan bile hemen bir greenwashing (yeşil yıkama) olduğunu insan anlıyor. Ama detaylara girdiğiniz zaman birtakım büyük sorunlar ortaya çıkıyor” diye söze başlıyor.
Şirketin ormanın bir bölümünü Ağustos 2023’te tüm tepkilere rağmen sabah 6.00 sularında kesmeye başladığı Akbelen’den bir kare – Fotoğraf: Cansu Acar
‘Geçmişini hepimiz biliyoruz’
Şirket projenin Kemerköy sahasında hayata geçirileceğini aktarmıştı. Bu santrallerin oldukça karanlık bir geçmişi bulunuyor. Dr. Gökalp de bu geçmişle ilgili şunları sıralıyor:
“Daha önce YK Enerji’nin Yeniköy ve Kemerköy Termik Santrallerinin -Yatağan ve Ören’deki termik santrallerin- geçmişini hepimiz biliyoruz. Halka rağmen insanlar istemeden, tepeden indirme, hükümet tarafından çeşitli insanları zengin etmek için, sanki bizim bu enerjiye ihtiyacımız varmış gibi, başka çare yokmuş gibi santrallerin kurulduğunu ve ekosistemin doğanın zarar gördüğünü, köylerin yerlerinden boşaltılmak zorunda kaldığını, suların ve havanın kirletildiğini, Yatağan’ın Türkiye’nin en zehirli, en çok kanser vakalarının hastalıkların görüldüğü yerlerden biri olduğunu, Akbelen’deki ormanların ve diğer ormanların kesildiğini, yani bu kömür sağlamak için veya işte farklı madenler sağlamak için veya suyu temizlemek için veya külleri yok etmek için eko kıyımlar yapıldığını biliyoruz. Şimdi tüm bunların içerisine yeni bir harika(!) bir şey eklenmiş oldu! Yaratıcılıkta sınır tanımıyorlar.”
Akbelen Ormanı ve yanıbaşındaki kömür madeninden bir kare. – Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Bilimsellikten uzak bir bilimsel proje
Levent Erkol ise YK Enerji tarafından paylaşılan metinde Posidonia çayırlarının Caretta Caretta kaplumbağalarının en önemli besin maddesi olduğu ifadesine dikkat çekerek bilimsellikten ne kadar uzak olunduğuna işaret ediyor:
“İribaşlı Deniz Kaplumbağaları yani Caretta carettalar iddia edildiği gibi otçul değil etçil canlılardır ve en önemli besin kaynakları yengeçler, deniz kestaneleri, deniz anaları ve diğer omurgasızlardır. Yalnızca bu kadar önemli ve iyi bilinen bir bilginin bile metinde yanlış paylaşılmış olması adı geçen projenin ne kadar bilimsellikten uzak olduğunun çok temel bir göstergesidir.”
Posidoina çayırları – Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği
Denizel ekosistemi nasıl etkileyecek?
Muğla İl Tarım Müdürü Muhammed Sevinç’in açıklamasına işaret eden Erkol “Muğla İl Tarım Müdürlüğü kendi yetki alanında bulunan Milas İlçesi sınırları içerisinde AB Coğrafi Etiketine sahip Milas Zeytini ve SlowFood International tarafından Ark of Taste olarak ilan edilmiş yerelDilmit çeşidi zeytini korumak için ve yasal sorumluluklarını yerine getirmek adına Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun’un 20. Maddesi’ni uygulamak yerine YK Enerji’ye alkış tutmakta” diyor ve ekliyor:
“Bir diğer taraftan termik santralin soğutma suyunun denizel ekosisteme etkileri konusunda herhangi bir bilgimiz yok.”
Benzer işler, benzer aklamalar
Deniz çayırlarının ötesinde en başında Türkiye’deki termik santrallerin arkeolojik sit alanları ya da antik kentler dikkat alınmadan kurulduğuna dikkat çeken Dr. Gökalp de BOTAŞ’ın Saros Körfezi‘ndeki deniz çayırı taşıma projesini hatırlatıyor.
Saros Körfezi’ndeki projeye de uzun zamandır tepkiler devam ediyor. BOTAŞ’ın sitesinde deniz çayırlarının taşınması projesiyle Yeşil Elma Ödülü aldığı belirtiliyor.
Termik santral için açılan madenin yok ettiği noktada önceden bir köy bulunuyordu; Işıkdere’den bir kare – Anonim
Gökalp, Saros Körfezi’ndeki projenin ‘Çevreye zararımız olmayacak. Deniz çayırlarının hepsini başka yere nakledeceğiz’ ve ‘Dünyada, Türkiye’de ilk defa bir yöntemle biz deniz çayırlarını nakledeceğiz’ ifadeleriyle ortaya atıldığını hatırlatarak şunları aktarıyor:
“Bu yapılıyor bildiğim kadarıyla. Ne yaptılar, ne ettiler ortalıkta bir şey yok, gazete haberiyle öğreniyoruz bu tarz şeyleri. Deniz çayırlarını taşımak çok sıkıntılı bir şey. Hani karada olduğu gibi siz bir orman taşıyorsunuz, diyelim. ‘Bu orman tutacak mı? Ne olacak? Niye taşınıyor, yani niye yerinden ediliyor?’ gibi bir takım durumlar var. Onun haricinde deniz çayırları özelinde, evet ekim işlemleri gerçekleştirilebiliyor ama bunların daha kısa yapraklı olan, daha az ömürlü olan deniz çayırlarında daha fazla tutma olanağı var. Ama Poseidonia gibi uzun yapraklı, dünyanın en büyük köklerine, yapraklarına sahip çok yıllık bir bitkinin tutması, ekilmesi, taşındığı yerde veya getirildiği yerde olması öyle kolay değil. Çok ciddi araştırmalar gerekiyor ve bunu yapabilen çok az nokta var dünyada. Türkiye’de yapılmadı.”
Fransa‘da, Marsilya‘da, İtalya‘da, İspanya‘da ve Portekiz‘de söz konusu nakil işleminin yapıldığı birtakım noktalar olduğunu belirten Biyolog Dr. Gökalp, ayrıca şunları aktarıyor:
“Ama bunu yapmadan önce yörenin yerel insanlarıyla, bilimcilerle, yönetimlerle, halkla beraber bu noktada bir taşıma işleminin yapılmasına bir onay alıyorlar. Bakıyorlar; bir zarar görmüşlük var mı? Bu çayırlara ciddi bir şekilde etki edilmiş mi, bir şey olmuş mu diye bilimsel araştırmalar yoluyla ve raporlar yoluyla yapılıyor. Bu öyle kolay da olmuyor ve tutması falan da öyle kolay olmuyor. Çok ciddi üzerine eğilmeniz gerekiyor bunu yaparken. Sıkıntılardan bir tanesi bu.”
İkizköy direnişinden bir kare – Anonim
Cevapsız sorular
Projenin bilimsel bilgiler ve şeffaflıkla mesafesi ise yanıtı bulunmayan şu sorularda gizli:
“Sahaya bakıyorum, 285 tane futbol sahası büyüklüğünde alana yapılacak, deniyor. Bu kadar deniz çayırını nereden getiriyorsun? Nereye koyacaksın? Niye oraya koyuyorsun? Buradaki deniz çayırları zarar gördü mü? Buradaki deniz çayırlarının zarar görmesine neden olan santralin faaliyetleri mi oldu Ne kadar miktar getiriyorsun, niye getiriyorsun? Bir de o tarafta ciddi bir şey mi var, sıkıntı mı var? Söküm işlemi yapıldı mı? Senin buna bu üniversite içerisinden bir kadron var mı? Bilgin var mı? Nasıl yapacaksın, ne kadar zamanda yapacaksın? Bunların hiç birinin yanıtı yok. Tutacak mı bunlar? Nasıl oturtacaksın, hangi yöntemi uygulayacaksınız? Nereden öğrendin bu yöntemi? Böyle bir termik santral suyuyla yaşayabilecek canlılar mı bunlar?
O kadar çok soru sorabiliriz ki bu konuyla alakalı. Hepsi bir araya gelince ilk aşamada baktığımız zaman tabii ki yani bu raporların incelenmesi gerekiyor. Özellikle STK’ların, çeşitli üniversitelerin, enstitülerin. Ama ilk görüntü maalesef çok ciddi bir greenwashing projesi olduğuyla alakalı maalesef.”
Posidoina çayırları – Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği
‘Uluslararası sözleşmelere aykırı’
Deniz çayırlarının bölgede artırılması için kullanılacağı belirtilen yönteme dair değerlendirmelerde bulunan Doğa Koruma Politikaları Uzmanı Itri Levent Erkol ise şunları hatırlatıyor:
“Deniz çayırları Türkiye’nin taraf olduğu Barcelona Sözleşmesi, Bern Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ile koruma altındadır. Projede türün transplantasyonundan bahsedilmektedir. Ancak transplantasyon bu bitkinin doğal yaşam ortamından sökülmesi ve termik santralın etki alanına taşınması anlamına gelmektedir. Türün doğal yaşam ortamlarından sökülmesi Türkiye’nin taraf olduğu yukarıda sayılan uluslararası sözleşmelere aykırıdır ve böyle bir çalışma yapılmadan önce mutlaka detaylı bir çevresel etki değerlendirilmesi yapılmalıdır.”
Akbelen Ormanı Eski Nöbet Alanı’ndan bir kare, Ağustos 2023- Fotoğraf: Cansu Acar
Deniz çayırlarının doğal yaşam alanı nasıl olmalı?
Biyolog Dr. Mert Gökalp, santralinin soğutma suyu alanında başlatılacağı söylenen projeye ilişkin; soğutma suyu denilen şeyin aslında deniz için ısıtma suyu olduğuna vurgu yapıyor:
“Deniz için çok makbul bir şey olmayacağını herkes anlayabilir. Neden? Ortam sıcaklığından beş ila on derece daha fazla ısınan suyu geri veriyorsun. Sistemden geçen deniz suyunu, denizden aldığın suyu oradan çalıyorsun ve geri veriyorsun. Şöyle bir şey yazmışlar: ‘Buradaki deniz suyunun bundan fayda gördüğü anlaşılmıştır’. Hangi araştırmaya, bilimsel çalışmaya göre böyle bir şey diyebiliyorsun?
Deniz çayırlarının, özellikle Poseidonia’nın Doğu Akdeniz‘de çeşitli nedenlerle hani fiziksel söküm olsun, kıyıların yok edilmesi, talan edilmesi, inşaat faaliyetleri gibi, yanlış çapalama gibi şeylerle azaldığını, alan kaybettiğini düşünürsek bir de küresel ısınmayla beraber canlıların optimal yaşam sıcaklıkları vardır ve bu sıcaklığın üstüne geçtiğiniz zaman bu canlı burada barınamaz. Çünkü fizyolojik özelliklerini devam ettiremez. Sıcak su, deniz çayırı için iyi bir şey değil. Sürekli bir sıcak suyu zerk ediyorsan, deniz çayırlarının zarar görme olasılığı olabilir.”
Birleşmiş Milletler (BM) İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Martin Griffiths, “İsrail’in, kapana kısılmış insanlardan bölgeyi boşaltmasını istemesi ancak çıkmalarına fırsat vermeden gerçekleştirdiği bombardıman tam bir vicdansızlıktır” dedi.
Martin Griffiths, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Han Yunus‘a yönelik yoğun bombardımanın devam ettiğini belirterek, “İsrail‘in, kapana kısılmış insanlardan bölgeyi boşaltmasını istemesi ancak çıkmalarına fırsat vermeden gerçekleştirdiği bombardıman tam bir vicdansızlıktır” ifadesini kullandı.
BM Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese de “Bu aynı zamanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin Roma Statüsü uyarınca çok ciddi bir uluslararası suçtur” açıklamasında bulundu.
UNRWA tesislerinde 340 Filistinli hayatını kaybetti
Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) tarafından yapılan açıklamada, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze‘deki UNRWA tesislerinde 340 Filistinlinin öldüğünü, 1100’den fazlasının da yaralandığını bildirdi. Açıklamada Gazze Şeridi‘ndeki UNRWA tesislerinde 1,2 milyon yerinden edilmiş kişinin yaşadığı belirtilerek, saldırıların sivil halka yönelik ağır bir trajedi oluşturduğu vurgulandı.
Fotoğraf: Hatem Musa / AP
DSÖ: Han Yunus’taki saldırılar dehşet verici
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ/WHO) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Gazze Şeridi’nin güneyinde bulunan Han Yunus‘ta devam eden ağır bombardıman ve sivillerin öldürülmesinin dehşet verici olduğunu belirtti. Ghebreyesus, UNRWA Genel Komiseri Philippe Lazzarini‘yi alıntılayarak, “Gazze’nin Han Yunus bölgesinde devam eden ağır bombardıman, tahliye emirleri ve sivillerin öldürülmesi sadece dehşet verici değil, aynı zamanda uluslararası hukuka aykırıdır” ifadesini kullandı. DSÖ ekibinin sivillerin barındığı eğitim merkezinde meydana gelen patlamada yaralananlara yardım etmek için UNRWA misyonuna katıldığı belirtilerek, saldırılarda hayatını kaybeden ailelere başsağlığı mesajı da yer aldı.
Ateşkes çabaları sürüyor
Öte yandan Hamas ile İsrail arasında ateşkes görüşmelerinin devam ettiği ancak henüz bir anlaşmaya varılamadığı bildirildi. Katar dün akşam yaptığı açıklamada Hamas’ın “Rehineler ancak ve ancak İsrail’in saldırılarını durdurup, Gazze Şeridi’ni terk etmesiyle serbest bırakılabilir” mesajını iletti.
Fotoğraf: Adel Hana / AP
Rehine Ailelerine: Yakınlarınızı sağ getireceğime dair söz veremem
Gazze’de tutulan İsrailli rehinelerin aileleri, aile üyelerinin derhal evlerine dönmesi için gösteriler düzenleyerek hükümete baskı yapmaya devam ediyor. Tel Aviv ve Kudüs‘te düzenlenen gösterilere katılanlar, rehinelerin kurtarılması için hükümete anlaşma yapma çağrısında bulundu.
İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, rehinelerin aileleriyle yaptığı görüşmede, “Kaçırılan tüm insanları canlı olarak evlerine geri getireceğime dair size söz veremem. Ancak onları geri getirmek için elimden geleni yapacağım. Her şeyi yapacağım, ancak İsrail‘in çıkarlarını, güvenliğimizi ve varlığımızı gözetmeye devam edeceğim” açıklamasında bulundu.
İsrail ordusu, Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşim yerlerindeki “sivil güvenlik birimlerini” tanksavar füzeleriyle silahlandırmayı planladığı iddia ediliyor. Bu adımın, Hamas’ın önceki saldırısına benzer bir duruma karşı hazırlık amacı taşıdığı belirtiliyor. Haaertz gazetesinin haberine göre plan, üst düzey güvenlik yetkilileri tarafından onay bekliyor. İsrail ordu yetkililerinin doğruladığı habere göre “Sivil güvenlik birimleri”nin komutanları ve İsrail ordusunun yerleşim yerlerindeki koordinatörleri, tanksavar füzelerinin yönetiminden sorumlu olacak.
AKP‘nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Murat Kurum, Haliç Kongre Merkezi‘nde düzenlenen “‘İstanbul Vizyonu’ Tanıtım Toplantısı” etkinliğinde konuştu.
Yaklaşık iki saat süren konuşması boyunca çeşitli vaatlerini ve vizyonunu açıklayan Murat Kurum, Kanal İstanbul konusuna hiç değinmedi.
Murat Kurum, “Siztem İstanbul” adıyla gerçekleştirmeyi vadettiği projesini 10 başlıkta açıkladı ve “Siztem İstanbul’un merkezinde sadece, siz varsınız. Ben, sorumluluğunu üstlendiğim tüm görevlerde hep şunu gördüm; şehir insanı dönüştürürken insan da şehri dönüştürür. Maalesef İstanbul son 5 yılda bu güzel ahengi kaybetmiştir” ifadelerini kullandı.
Murat Kurum: Sıfır atık için model şehir İstanbul olacak
İklim değişikliği ve çevre konularına değinen Murat Kurum, “Nefes İstanbul” projesi ile de sıfır atık bilincinin en büyük projelerinden biri olacağını ifade etti ve “Hedefimiz küresel bir iddia ile ‘Sıfır Atığın Model Şehri İstanbul’ olacak. Bu yolda; her ilçemizde atık geri kazanım merkezleri kuracağız. İstanbul’un atıklarını sokakta bırakmayacak, tamamını dönüştüreceğiz” dedi.
Murat Kurum, enerji yatırımları konusundaki vaatlerini de, “İstanbul’umuz; enerjisini kendisi üretecek, millete ve çevreye yük olmayacak. Bunu da kuracağımız yenilenebilir enerji yatırımlarıyla; yeni HES, RES, GES tesisleriyle; 2 adet 3’er bin tonluk katı atık yakma tesisiyle başaracağız. 2040 yılında, inşallah, sıfır atık hedefine dünyada ilk ulaşan metropol İstanbul’umuz olacak. Bunun için de var gücümüzle, gece gündüz demeden çalışacağız” diyerek açıkladı.
İstanbul’a iki tünel projesi
Murat Kurum, ‘alternatif bir ulaşım yolu sunacağız’ diyerek tanıttığı karayolu projesi için ise şunları söyledi:
“İki yakaya iki tünel projesi. Bu tünellerin uzunluğu Avrupa yakasında, 88,2 kilometre; Anadolu Yakasında 34 kilometre olmak üzere 122,2 kilometre olacak. İstanbul’un merkezi bölgelerindeki trafik sıkışıklığını gidereceğiz… Onların yaptığı gibi; açtığımız tünellere hafriyat dökmeyeceğiz. Çalışacağız… İki yakada, Boğaz-sahil yolunun tıkanmış damarlarını açacağız.”
Kurum, Atatürk Havalimanı ile ilgili olarak, “Atatürk Havaalanında yeni bir afet yönetim merkezi ile afet anında en çok ihtiyaç duyulanları mevcut hale getireceğiz. Olası afet durumunda gıda ve tıbbi desteği sağlayacağız. Tam 9 noktada afet müdahale merkezlerimizi kuruyoruz. 2 acil durum hastanesine ek olarak biri Arnavutköy diğer Pendik’te 1 acil durum hastanesi daha yapacağız” dedi.
Sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili açıklama
Murat Kurum, sokakta yaşayan hayvanlar için şunları söyledi:
“Başıboş gezen, 100 binlerce sahipsiz hayvanımız var… Çözümsüz bırakılan bu sorunu gidereceğiz. 39 ilçemize hizmet verecek tesislerimizi kuracağız. Bakıma tedaviye muhtaç hayvanlarımızın ön bakımlarını bu alanlarda yapacağız. Anadolu ve Avrupa yakasında kuracağımız iki büyük hayvan yaşam alanında, hayvanlarımızın bakımlarını yapacağız. Burada kimliklendirme, kısırlaştırma, aşılama gibi uygulamaları gerçekleştirmiş olacağız. Giderlerini tamamen belediye olarak biz sağlayacağız. Sahipsiz hayvanlar İstanbullular için bir sorun olmaktan çıkacak.”
Ulaşım ve kentsel dönüşüm konuları ön planda
Murat Kurum’un açıklamalarına göre, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı olarak vaatleri 10 başlıkta toplanıyor:
İstanbul için kapsamlı bir ulaşım ve trafik çözüm planı sunuyor, trafik yoğunluğunu azaltmayı ve ulaşım sürelerini kısaltmayı hedefliyor.
Metro ağını genişletmeyi, yeni raylı sistem ve tünel projelerini hayata geçirmeyi vaat ediyor.
İstanbul’da kentsel dönüşümü hızlandırmak, riskli yapıları dönüştürmek ve yeni güvenli konutlar inşa etmek öncelikli.
Sosyal destek programlarını genişletmek, özellikle ihtiyaç sahiplerine, emeklilere, gençlere ve kadınlara yönelik hizmetler sunulması planlanıyor.
İstanbul’un kültürel ve sanatsal yapısını güçlendirmek, yeni kültür merkezleri ve sanat tesisleri inşa etmek önceliklendiriliyor.
Şehrin yeşil alanlarının artırılacağı, yeni parklar ve kent ormanları oluşturulacağı açıklanıyor.
İstanbul’u daha dijital ve sürdürülebilir bir şehir yapmak, akıllı şehir uygulamalarını geliştirmek,
Afetlere hazırlık ve yönetimi güçlendirmek, yeni acil durum hastaneleri ve afet yönetim merkezleri kurmak,
İstanbul’un spor altyapısını geliştirmek, yeni spor tesisleri ve programları başlatmak,
Şehir içi ve dışı ulaşımda iyileştirmeler yapmak, özellikle toplu taşıma ve alternatif ulaşım seçeneklerini güçlendirmek de hedefler arasında.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 2023 yılı istatistikleri raporunu yayımladı. Rapora göre, geçen yıl Yüksek Mahkeme’de görüşülmeyi bekleyen en yüksek başvuru sayısına sahip ülke Türkiye.
AİHM verilerine göre mahkemenin 68 bin 450 davalık toplam dava yükünün 23 bin 397’sini, yani yüzde 34,2’sini Türkiye menşeli davalar oluşturdu. Bunların büyük çoğunluğu da 2016 yılındaki darbe girişimi sonrası yapılan başvurulardan oluşuyor.
Türkiye 2023 yılında en çok ‘adil yargılanma hakkının ihlali’ ve ‘güvenlik ve özgürlük hakkının ihlali’ konularında mahkum edildi.
Raporda ihlallere de yer verildi. Buna göre Türkiye’den toplam 78 kararın en az 72’sinde hak ihlali tespit edilirken, 3 kararda ihlal tespit edilmedi. Tespit edilen hak ihlalleri şöyle:
Etkin soruşturma eksikliği (Madde 2): 2
İnsanlık dışı/aşağılayıcı muamele (Madde 3): 3
Özgürlük ve güvenlik hakkı (Madde 5): 16
Adil yargılanma hakkı (Madde 6): 17
Kanunsuz ceza olmaz (Madde 7): 1
Özel hayat ve aile hayatına saygı (Madde 8): 15
İfade özgürlüğü (Madde 10): 10
Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü (Madde 11): 16
Ayrımcılığın önlenmesi (Madde 14): 1
Mülkiyetin korunması: 4
Eğitim hakkı ihlali: 1
Türkiye’yi Rusya ve Ukrayna izliyor
Türkiye’yi 12 bin 450 dava ile Rusya izledi. En çok başvuru sayısına sahip üçüncü ülkeyse 8 bin 750 dava ile Ukrayna.
Basın toplantısında 2023 istatistiklerini açıklayan Siofra O’leary, en fazla başvurunun Türkiye’den yapıldığını belirterek, 2022 ile kıyaslandığında Rusya ile ilgili başvuruların 5 bin, İtalya ile ilgili başvuruların da bin civarında azaldığını söyledi.
Toplantıda O’leary’ye Eylül 2023 yılında verilen ve Türkiye’de bylock davalarını ilgilendiren karar da soruldu. Bu kararla ilgili Türkiye’den bir geri dönüş yapıldı mı sorusuna O’leary, “Yalçınkaya kararının 8 bin başvuruyu ilgilendirdiğini, bunun sistemik bir problemi ortaya koyduğunu ve bu konuda Türk otoriteleri ile mahkeme arasında bir diyalogun mevcut olduğunu” dile getirdi.
Öte yandan mahkeme, bekleyen tahsisli başvuru stoğunun bir önceki yıla göre azaldığını ve 74 bin 650’den 68 bin 450’ye düştüğünü açıkladı. 2022 yılında 45 bin 500 olan yeni başvuru sayısı da 2023 yılında 34 bin 650’ye düştü.
ABD’de, öldürdüğü kartalların parçalarını karaborsada satmaya çalışan 60 yaşındaki Harvey Hugs, silah kullanım ihlalleri nedeniyle üç yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Independent‘ın aktardığına göre, ABD Bölge Yargıcı Susan Watters, Eylül ayında ateşli silah bulundurmaktan suçunu kabul eden Hugs’ı mahkum etti. Savcılar, iddianamede Montana‘nın Hardin şehrinde yaşayan Hugs’ın federal koruma altındaki kartalları vurmak için bir yıldan fazla süre boyunca silah kullandığını ve ardından kuş parçalarını kar amacıyla satmak için bir muhbirle anlaştığını belirtti.
Mahkeme belgelerine göre, 2021 yılında Hugs’ın evi ve araçlarında yapılan aramada kartal parçaları, iki tüfek ve mühimmat bulundu. ABD Başsavcılığı, müfettişlerin 21 farklı kartalın parçalarını tespit ettiğini belirtti.
Savcılar, hapis cezasını öneren iddianamelerinde Hugs’un kaç kartalı ateş ederek veya tuzağa düşürerek yakaladığı bilinmemekle birlikte, delillerin yeri, türü ve miktarı onun suç girişiminin kapsamlı ve uzun süreli olduğunu gösteriyor” dedi.
Harvey Hugs, geçen Haziran ayında da Rapid City, Güney Dakota’da jüri tarafından Kel ve Altın Kartal Koruma Yasası‘nı ihlal ederek altın kartal tüylerini, kanatlarını ve kuyruklarını satmaktan suçlu bulunduktan sonra üç yıl federal hapis cezasına çarptırılmıştı.
ABD’de 50 yıldır uygulanan yasa, türleri korumaya devam ediyor
ABD Federal yasalarına göre, kartalları öldürmek veya onlara zarar vermek yasa dışı ve cezai işleme tabi tutuluyor.
Kuzey Amerika‘ya özgü kel kartal, boz ayı ve gri kurt gibi hayvan türlerinin neslinin tükenmesini engellemek amacıyla 1973 yılında yürürlüğe giren Nesli Tükenmekte Olan Türleri Koruma Yasası, Amerika’da 1683’ten fazla hayvan türünü yasal koruma altına almış durumda. Yasa, tehlike altındaki canlıları “taciz etme, takip etme, avlama, silahla vurma, yaralama, yakalama ya da toplamayı” ve bu canlılara “tuzak kurma ve zarar vermeyi” yasadışı olarak tanımlıyor.
Nesli tükenme tehlikesi altında olan türlerin yüzde 99’undan fazlası 50 yıl önce kabul edilen yasa sayesinden nesillerini sürdürmeyi başardı.
Ticaret Bakanlığı’nın yayımladığı 2024-2028 Stratejik Planı’nın “Tüketicilerin korunmasına yönelik çalışmaları” kapsamında “Influencer Sertifika Programı” projesi başlatacağı açıklandı.
Buna göre, dijital mecralarda yer alan reklamlar başta olmak üzere tüketiciyi aldatıcı, yanıltıcı uygulamalara karşı çalışmalar yürütülecek. İnternet alışveriş tercihlerini önemli ölçüde etkileyen influencerlar (sosyal medya ünlüleri) da denetime tabi olacak.
Sertifika almayan ınfluencer olamayacak
Plan kapsamında Reklam Özdenetim Kurulu ve Reklam Kurulu işbirliğinde “Influencer Sertifika Programı Projesi” hayata geçirilecek.
Yeni çalışmanın gerekçesi olarak, sertifika sahibi sosyal medya içerik üreticilerin sorumluluk içerisinde hareket ettiğine yönelik reklam verenlere bakanlık tarafından bir güvence verilmiş olacağı öne sürülüyor. e-ticarette uygulanan “Güven Damgası” modelinde olduğu gibi, güven damgasının yer aldığı e-ticaret platformlarına vatandaşın nasıl güven duyabileceği ifade ediliyorsa burada da sertifika sahibi ınfluencerlara güven duyulabileceği algısının pekiştirileceği belirtiliyor.
Buna göre, “Influencer Sertifika Programı”na katılmayanlar, “influencer olamayacak.”
Bakanlığın dört yıllık strateji planında, tüketici hakem heyetlerinin 81 il merkezinde olacak şekilde yeniden yapılandırılmasının sağlanacağı, kurumsal ve beşeri kapasiteleri geliştirileceğine de yer verilmiş.
Fransa‘da çiftçilerin fiyat basıncı, vergiler ve çevre düzenlemelerine karşı başlattığı eylemler büyüyerek devam ediyor.
Euronews’in aktardığına göre, halihazırda iklim krizinin yükünü omuzlayan Avrupalı çiftçiler, geleceklerinden endişe ederek, çelişkili ve adaletsiz olduğunu söyledikleri politikalara karşı çıkıyor.
Protestolar çerçevesinde Fransa genelinde yollar kapatıldı, gübre ve tarımsal atıklar kamu binalarının önüne atıldı ve saman balyaları fast food restoranlarına yayıldı.
Dünyada geniş yankı bulan protestolar geçen yıl çiftçilerin yol işaretlerini söküp ters çevirmesiyle başladı. Protestocular, dünyalarının alt üst olmasına gönderme yaparak ‘başımızın üstünde yürüyoruz’ anlamına gelen ‘on Marche sur les têtes’ sloganını kullandılar.
Öte yandan Fransa hükümeti, güvenlik güçlerine gösterilere müdahale etmemeleri talimatını verdi ve çiftçilerin taleplerine birkaç gün içinde somut yanıt vereceklerini açıkladı.
Yol kapatma eyleminde çiftçi kadın ve 14 yaşında kızı öldü
Protestolar devam ederken Ariege bölgesindeki yol kapatma eylemlerinden birinde üç sürücü, kullandıkları aracı eylemcilerin üzerine sürdü. Bu sırada gösterilere katılan bir çiftçi kadın ve 14 yaşındaki kızı yaşamını yitirdi, eşi ise ağır yaralandı. Kaza, çiftçi eylemlerini daha da şiddetlendirdi.
Fransız çiftçilerin öfkesi, farklı politikalardan ve fon kesintilerinden oluşan karmaşık bir süreçten kaynaklanıyor.
Sübvansiyonların kaldırılmasıyla birlikte tarımsal dizelde fiyat artışı, çiftçilerin su tüketimi için yılda fazladan 47 milyon Euro ücretle karşı karşıya kalması başlıca sebepler arasında.
Çiftçiler ayrıca, Avrupa Yeşil Anlaşması ve Brezilya ve Arjantin sığır eti ithalatını öngören yeni AB anlaşması nedeniyle pestisit ve ot kurutuculara uygulanan yasaklara da karşı çıkıyor. Çiftçiler, hayvan refahına ilişkin katı kurallara bağlı olmadıkları için bu ülkelerle rekabet etmenin son derece zor olduğunu iddia ediyor.
Ayrıca Fransa için gerekli gıdayı üreten tarım işçisi sayısının azalması nedeniyle pek çok kişi gelecek konusunda endişeli.
Yeşiller Partisi ‘Yeşil Anlaşma’yı protesto eden’ çiftçileri destekliyor
Fransız Yeşiller Partisi, “Yeşil Anlaşma” karşısında eylem yapan çiftçilere destek veriyor. Avrupa Ekoloji ve Yeşiller Partisi Genel Sekreteri Marine Tondelier, TF1 Televizyonu‘na yaptığı açıklamada, çiftçilere desteklerini ifade etti.
Tondelier, “Çiftçilerin bu öfke hareketini yüzde 200 destekliyorum. Biz çevreciler, uzun süredir serbest ticaret anlaşmalarına karşı mücadele ediyoruz. Tarım arazilerini kurtarmak için verilen bu mücadelede müttefikiz; toprağı ve suyu koruduğumuzda, aynı zamanda tarımı da koruruz” dedi.
Ekolojik geçişin yükünü çiftçiler mi omuzluyor?
Yeşil Anlaşma, AB üye devletlerinin ekolojik geçişini destekleyen bir plan olup tarım ilacı kullanımının azaltılmasından organik tarımın geliştirilmesine ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına kadar bir dizi hedef belirliyor.
Ancak bu geçişin yükünün alternatif kaynaklarla desteklenmeyen çiftçinin üzerine kalmasından endişe ediliyor. Nitekim tarımın pestisit ve ot kurutucular gibi çeşitli kimyasalları yasaklayan anlaşmanın ardından yeni kaynaklar ile desteklenmesi beklenirken, çiftçilerin çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalması da AB ülkelerindeki çiftçilerin tümünü endişelendiriyor.
Avrupa’da çiftçi protestoları yayılıyor
Avrupa genelinde çiftçi protestoları, şiddetini artırarak büyümeye devam ediyor. Hollanda, Romanya, Belçika, Almanya ve Fransa’da AB normları ve hükümetlerin tarım politikalarına karşı çıkan çiftçilerin eylemleri tüm kıtaya yayılmış durumda. Çarşamba günü, İtalya, Polonya ve İspanya’dan çiftçilerin de katılmasıyla protestolar genişledi.
Alman ve Fransız çiftçilerinin izinden giden Danimarka, İsveç ve İsviçre‘den çiftçiler de protesto gösterileri düzenledi. Sicilya‘daki gösterilerin ardından geçen hafta, İtalya genelinde pazartesiden bu yana birçok şehirde yeni protestolar başladı.
Protestolar artan aşırı sağın yükselişini etkiler mi?
Fransız çiftçileri, 18 Ocak’tan bu yana devam eden eylemlerini çmba sabahı Brüksel‘e taşıyarak Avrupa Parlamentosu önünde gösteri yaptı. Gösterilere katılan aşırı sağcı politikacı Marion Marechal, çiftçilere “Devam edin, hükümetler ancak böyle anlıyor” diye seslendi.
Salı günü toplanan AB Tarım Bakanları, tarım sektöründeki sorunlar konusunda “görüş alışverişi ve stratejik diyalog” kararı aldı. Çiftçilerin öfkesinin aşırı sağın yükselişini hızlandırmasından endişe eden bakanlar, talepleri dinlemek ve öfkenin yatışması için gerekli önlemleri almak üzere harekete geçmeye karar verdi. AP seçimlerine beş aydan kısa bir süre kala, çiftçi protestolarının siyasi etkileri gündemdeki yerini koruyor.