Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir dönemin hikâyesi: Lale Pudding Shop

Liz Behmoaras’ın son romanı Lale Pudding Shop, Doğan Kitap etiketiyle mart ayında yayımlandı. Kitabın basım tarihi, belki biraz talihsiz bir tesadüfle, koronavirüs salgınının resmi olarak açıklandığı günlere denk geldi. Talihsiz; çünkü evlere kapandığımız için romanın geçtiği dönemi konuşmak, dönemin tanıklarıyla, müzikleriyle dolu bir söyleşi ve imza günü şansımız ertelenmiş oldu. Umarım hayalimdeki bu buluşmayı en kısa zamanda yapmak mümkün olur.

Yazar, çevirmen ve gazeteci kimlikleriyle tanıdığımız Liz Behmoaras, daha önce “Türkiye’de Aydınların Gözüyle Yahudiler”, “Kimsin Jak Samanon?”, Yüzyıl Sonu Tanıklıkları, Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi, Suat Derviş: Efsane Bir Kadın ve Dönemi, Mazhar Osman: Kapalı Kutudaki Fırtına isimli araştırma kitapları ve Sevmenin Zamanı, Sen Bir Başka Gittin ve Alman Subayın Evi adlı romanları kaleme almıştı.

Behmoaras’ın son somanı Lale Pudding Shop, Hippie Trail diye adlandırılan, Londra-Katmandu hattında yolculuk eden hippilerle, Türkiye’deki 68 kuşağının karşılaşmasını anlatıyor. 1950’lerde başlayıp 1970’lerin sonuna kadar işleyen bu rota boyunca otobüsle seyahat eden, Avrupa ve ABD’den yola çıkıp Katmandu’ya ulaşmak isteyen beatnik’ler ve hippilerin en simge duraklarından biri de İstanbul-Sultanahmet’te bulunan Lale Pastanesi ya da hippilerin verdiği isimle Lale Pudding Shop idi. Öyle ki 1957’de açılan işletmenin sahipleri bir süre sonra tabelalarına, bugün hala görebileceğimiz, Pudding Shop ibaresini eklediler. O dönemde Sultanahmet’teki otellerde bir süre dinlenen yolcular, birbirleriyle iletişime geçmek için pastanenin duvarındaki panoya notlar ve duyurular asıyor, pastanede buluşuyor, arkadaşlarına iletilmesi için emanetlerini pastaneye bırakıyordu.

Liz Behmoaras, roman boyunca, okuyucu hippi kültürü, 68’liler, dönemin ruh hali ve hatta müziği üzerine bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Bu noktada yazarın gazetecilik ve araştırmacılık deneyiminin izlerini çok net görüyoruz. Ancak romanı salt bu sözlerle tariflemek kolaya kaçmak olur. Benim vurgulamak istediğim nokta, Lale Pudding Shop’un bir kadın romanı olması. Bahsettiğim şey, romanın bir kadın yazarın elinden çıkmış olması değil. Türkiyeli ya da değil, burjuva ya da proleter, hippi, solcu ya da “sade vatandaş” olsun, hatta farklı kuşaklara mensup olsunlar, Lale Pudding Shop 60’ların sonu, 70’lerin başında ayakta kalmaya çalışan, varoluş mücadelesi veren, kendini yeniden ve yeniden keşfeden kadınların hikâyesini anlatıyor.

Türkiyeli hippi Perran’ın alışılmışın dışındaki cenazesiyle başlayan romanda, Teksas’tan gelip aşkı arayan Lilian, ailesinden ve ülkesinden kaçan Tommy, kansız devrim savunucusu Alexis, protest müzisyen Erol, muhafazakâr gazeteci Ogan ve hepsini birleştiren ana karakterimiz solcu rehber Leyla karakterleri üzerinden birbirine geçmiş dolambaçlı aşk hikâyeleri, aile dramları, isyanlar ve hezeyanların öyküsünü okuyoruz Lale Pudding Shop’ta. Dönemin meraklıları ya da gazete arşivlerini karıştırmayı sevenler Perran, Kost, Lilian karakterlerine kupürlerde farklı isimlerle rastlayabilir, hatta Erol gibi Türkiyeli karakterlerin kim olabileceğine ya da kimden esinlenmiş olabileceğine dair zevkle kafa yorabilirler. Açıkçası ben bir solukta okuduğum romanın ardından, tatlı bir merakla, bulmaca çözer gibi dönemin yayınlarını karıştırdım, müziklerine daldım, başka bir dünyayı hayal etmeye çalıştım. Okuyucunun da aynı heyecanla 50 yıl öncesine yolculuk edeceğine eminim.

Lale Pudding Shop’un yazarı Liz Behmoaras’la yaptığımız söyleşiyi aşağıda:

Esin İleri: 1968’de liseden yeni mezun olmuştunuz, o yıllarda hippiliğe bakış açınız nasıldı? Bu kitabı yazma sürecinde fikirleriniz değişti mi? Bugünden baktığınızda o dönemi nasıl algılıyorsunuz?

Liz Behmoaras: O yıllarda, biraz dönemin ve etrafın etkisiyle, biraz da kişisel değer ölçülerim nedeniyle hippilere bakış açım şimdikinden daha önyargılıydı. İçinde kayıtsızca yaşadıkları pislik ve uyuşturucu bağımlılıkları bana itici geliyordu. Hele hele haklı olarak bağımlılık! Zaten akımın ileriki yıllarda esasen sonunu getiren de bu madde bağımlılığı ve onun söz, müzik ve sanat yoluyla sürekli borazanlığını yapması olacaktı. Hislerim aslında karmaşıktı, çünkü bakışım aynı zamanda merak ve takdirle de doluydu. Merak çünkü o dönemde yurtdışıyla iletişim çok daha enderdi, hele yabancı gençlerle tanışmak bizler için çok önemli bir olaydı. Zaman zaman bu tanışma sırasında bir nevi kültür şokuna uğradığımızı da ekleyeyim.

Takdir, zira hippilerin birçok tabuyu yıktıklarının, kadınlara, her türden farklılığa ve cinselliğe özgürlük kapılarını ardına kadar açtıklarının farkındaydım. İnsan haklarından, hayvan haklarından söz ediyorlardı, barışı savunuyorlardı, “savaş yapma aşk yap” başlıca sloganlarıydı. Korku da içeriyordu hislerim. Düşünce ve yaşam biçimlerindeki sınırsızlık beni cezbettiği kadar korkutuyordu. Zira çok cesur değildim o zamanlar. Şimdi de çok cesur olduğum söylenemez, ama insanoğlunun tepeden inme emirler almadan kendi iyiliği için kendi sınırlarını kendi çizebildiğini öğrenmiş biriyim en azından. Haliyle onlara yönelttiğim bakışta artık takdir ve sempati çok daha ağır basıyor. Bir de tabii yazma sürecim boyunca çok okudum, bugünden geçmişe kuş bakışı bakarak hippi akımının var oluş nedenleri, kökenleri ve beslendiği kaynaklar kadar, müzikte, görsel sanatlarda ve edebiyatta yol açtığı devrimler konusunda epey bilgilendim. Bilgilendikçe de bu devrimlerin günümüzdeki faydalı uzantılarını daha iyi anlayabildim.

Özetle insanlık tarihinde kayda değer bir iz bıraktıklarının bilincine vardım ki buna altmışlı yılların sonunda henüz kimse karar veremezdi.

Dönemin medyasını incelediğimizde, hippiler için bitli, pis, âlemci gibi kelimelerin kullanıldığı tek taraflı haberler görüyoruz. Sizin romanınızda ise dünyanın gidişatı ve siyaset hakkında fikir sahibi olan gençler var. Hippiler ve sol akımlar arasındaki ilişkiyi nasıl tariflersiniz?

Bu tema kitabımda sürekli işleniyor. Romanım büyük çapta bunun üzerine kurulu da diyebiliriz. Hippiler daha başka değerlerle birlikte eşitliği ve özgürlüğü savunuyorlardı. Emperyalist güçlerin başlattıkları savaşlara, haksızlığa, baskıya karşıydılar. Bu dünya görüşleri, onlarla dost olabilecek, onları dinleyebilecek, anlayabilecek kadar baskısız ve aydın bir ortamda yetişen Türk gençleriyle bir ortak paydaydı. Haliyle bir etkilenme, belki de bir etkileşim meydana geliyordu. Ama bu aynı Türk gençleri, Karl Marx’ı, Mao’yu okumak, Nâzım Hikmet’in şiirlerine hayran kalmak, Amerikan emperyalizmini lanetlemek için onları beklememişlerdi.

Özetle hippiler Türkiye’de sol akımların oluşmasına yol açtı demek basitleştirilmiş ve eksik bilgi vermekle eşdeğerdir. Onların da ufak bir katkıları bulunmuştur diyebiliriz ancak. Ama esas katkıyı tabii ki kayda değer ölçüde düşünce, konuşma ve eylem özgürlüğüne yol açan 61 Anayasası’nda aramak gerekir. Bu sayede aydın, okuyan, düşünen, isyan eden, direnen, talep eden bir gençlik yetişti: 68’liler veya daha az bilinen bir tabirle Füruzan’ın ünlü romanının 47’likleri! Ayrıca unutulmaması gereken bir olgu daha var: Türk gençleri sosyalizm ve komünizmi o dönemde yeni keşfederken, onlar yani hippiler ve genellikle tüm batılı gençler eski değerlerin tümüyle tanışmış, hesaplaşmış, onları ellerinin tersiyle itmişler ve yeni bir dünya düzeni kurma çabasına girmişlerdi.

Yani iki tarafın amaçları, hedefleri farklıydı…

Hem roman hem de biyografi yazarı olarak tanınıyorsunuz. 68’in en eğlenceli kesimi olan hippileri yazarken size kurmacayı tercih ettiren sebepler nedir? Romanınızda kurmaca karakterler dışında gerçekten yaşamış olanların da yer aldığı yazıyor özsözünüzde. İsimleri ve karakterleri bulanıklaştırırken zorlandınız mı? Bunu sizden tanıdığınız karakterler mi rica etti? 

Diğer roman yazarlarının nasıl çalıştığını, nerden ilham aldıklarını bilemiyorum ama kendi roman yazma yöntemimi kitabımın hemen başındaki cümleyi, tekrar ederek açıklayabilirim: “Roman diye bir şey var mı, az ya da çok maskelenmiş yaşam öykülerinin bir toplamı, bir karışımı, bir sentezi olmayan?”

Genel olarak romanlarımda hayat verdiğim karakterlerin, anlattığım olayların hiç biri ne tam gerçek ne de tam kurmaca, hepsi de yaşantılarımın, deneyimlerinin ve tanıklıklarımın bir karışımı ve sentezi. Bazen o denli karışıyor ki gerçeğin kurmacadan ayrıldığı noktayı ben bile kaybediyorum. Bu son eserde nerdeyse birebir anlattığım bir tek kişi var, yine de mesleğini ve adını değiştirerek izini bulanıklaştırdım. O bile kendini bile tanır mı, bundan pek emin değilim.

Ancak şunu da belirtmekte fayda var: Her eserde arka planı oluşturan siyasi olaylara hayal gücümü asla katmam. Haklarında mümkün olduğunca çok eser okuyup araştırdıktan sonra onlara kişisel görüşümün değil de karakterlerimin görüşlerinin ve ya görüş eksikliklerinin ışığında yer veririm romanımda.

Hata yaptığım oluyor mu, elbette oluyor, ama olmaması için olanca gayret sarf ediyorum.

Lale Pudding Shop’ta, o dönem yaygın olarak kullanılan ve sonra yasaklanan birtakım ilaçların etkileri hakkında detaylı bilgiler var. Daha önce hem Mazhar Osman’ın biyografisini yazmıştınız, hem de Sevmenin Zamanı romanınızda iki tıp öğrencisinin aşkını konu almıştınız; o romanınızda da hastalıklar üzerine detaylı anlatımlar vardı. Tıbba ve tıp tarihine özel bir ilginiz var mı, bu merakınız nereden kaynaklanıyor?

Tıbba özel bir merakım yok. Ama hekimlik mesleğine büyük bir saygım ve hayranlığım var ki bu beni hem “Mazhar Osman” biyografisini hem “Sevmenin Zamanı”’nı yazmaya iten pek çok nedenden biriydi. O iki kitaptan başka sekiz kitap yazdım ve onların tıpla uzaktan yakından ilgisi yok. Ancak sağlık sorunları istinasız her kişinin hayatında en az bir ya da iki kere rastladığı sorunlardır, karakterlerimin başına geldikleri zaman da onları anlatırken her konuda olduğu gibi sağlam bilgiler edinmeye çalışırım.

Son romanımda hippileri uyuşturucu sorununa değinmeden anlatmak mümkün değildi. Aynı tarihlerde Türkiye’de ve sanırım bütün dünyada serbestçe satılan, hatta eczanelerde reklamı bile yapılan “iştah kesiciler” diye adlandırılan haplar vardı; bunlar kâh zayıflamak kâh imtihanlarda üstün bir performans göstermek, hatta sosyalleşmek için bile sıkça kullanılırdı. Yol açtıkları akıl ve beden sağlığını yitirme, bazen de intihar ya da cinayet gibi felaketleri, ne yazık ki ancak yasaklandıklarından sonra okuyacak, duyacaktık. Ünlü bir sinema artisti bunun canlı örneği olmuştu.

Uyuşturucu maddeler hippiler tarafından bu denli yoğun kullanılırken, bu haplar da öğrenci, iş adamı, ev kadını, sinema ya da tiyatro oyuncusu gibi çeşitli insan gruplarına leblebi gibi satılıyordu ve dönemin sosyolojik dokusunun bir parçasıydı diyebiliriz. Amacım hippilerle Türklerin iyi ya da kötü etkileşimini anlatmak olduğu için, bu hapları Lilian’a İstanbul’da aldırtıp kullandırttım ve onların üzerinden bu karakterimin iflah olmaz derecede bağımlı ruhsal yapısını vurgulamak istedim.

Romanda ana karakterler dışında ikincil karakterlerin bile aile hayatlarını, hatta ebeveynlerini ele alıyorsunuz. Bu sayede o dönemde yaşayan farklı kuşakların o sıralarda hızla değişen toplum hakkındaki görüşlerini ve olaylar karşısındaki tavırlarını okuyoruz. Sizce aile ve çevre gençlerin tercihlerinde ne kadar belirleyici? Aile, ev ve sokak çevresi arasındaki ilişkiyi bu roman üzerinden karşılaştırmanızı istesem ne derdiniz?

Liz Behmoaras.

Aile, çevre ve hatta semtler elbette son derece belirleyici unsurlar. Örneğin Leyla çok farklı dünyalar arasında sürekli gidip geliyor: Bunlar, batılı, katıksız Halk Partili, sol sempatizanı öğretim üyesi olan ve Moda’da yaşayan babası Bülent Bey’in dünyasıyla, ondan boşanıp Cihangir de oturan, çok daha bohem olan opera sanatçısı annesi Ayla’nın, sol kesimden yana açıkça tavır almış Beyoğlu’ndaki Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı üyesi arkadaşlarının ve Sultanahmet’te köhne bir otelde barınan hippi sevgilisi Tommy’nin dünyaları… Galiba hoşlanıyor da bu durumdan. Hiçbir şekilde etiketlenmek istemiyor ama yeterince güçlü ve zeki olduğu için, amaçsızca şu ya da bu tarafa da sürüklenmiyor. Bukalemun gibi renk değiştirmiyor. Kişiliğinden ödün vermeden her bir dünyanın iyi yönlerinden yararlanmasını biliyor, onlarla dağılacağına zenginleşiyor.

Aile yapısının her çocuk için çok önemli olduğu aşikâr. Bu sanki kendiliğinden oldu ama nerdeyse her önemli karakterim boşanmış anne babanın çocuğu. Boşanma o yıllarda çok mühim bir olay, nerdeyse bir trajedi ve toplumda çocuğu ciddi anlamda farklılaştırıyor. Haliyle aldığı yaralar şimdikinden çok daha büyük. Bu yaralar da tıpkı kronik hastalıklar gibi kimini Perran gibi öldürüyor ya da Lilian gibi öldürmekten beter ediyor, kimini de Leyla ve hatta sonlara doğru Tommy gibi daha güçlü kılıyor…

Romanın ana temalarından biri de yolculuk (hem içsel hem de coğrafi olarak) ve arayış. Buna bağlı olarak gitmek ve kalmak arasındaki ikilemler de hikâyeye yansımış. Son yıllarda Türkiye, tarihindeki en büyük beyin göçünü veriyor, özellikle de 20-30 yaş arasındaki gençler daha iyi bir hayat ümidiyle bu coğrafyayı terk ediyor. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum

Kalmak ve gitmek… Bazen kalmak kaçıştır, yani gidişlerin getirdiği değişiklikten, yeni deneyimlerden, bilinmeyenden kaçıştır. Bazen de gitmek…

“Başka yerde, semtte, ülkede, kıtada, her şey daha iyi olacak, oraları daha iyidir, ben oralarda kendimi daha iyi hissediyorum, daha mutlu daha verimliyim vs.” gibi lafları çok duymuşuzdur. Bu da kaçışların alasıdır. Kendinden kaçıştır. Oysa bu mümkün değil, zira insan nereye gitse kendini de beraberinde götürür.

Bu değerlendirme kitaptaki karakterler için olduğu kadar şimdilerde ülkeyi terk eden gençler için de geçerli. Her neresiyse, “Orda daha iyi bir hayatım olacak” umudu bazen kocaman bir kandırmaca olabiliyor, bazen de zorluklarının bilincinde olarak alınmış, somut nedenlere dayalı mantıklı bir karar. Bazen bir kaçış, bazen bir cesaret örneği…

Kategori: Hafta Sonu