Ana Sayfa Blog Sayfa 1809

Orhanlı Köyü’nde JES şirketine karşı imece: Köylüler arazilerini dikenli tel ile çevirdi

İzmir’in Seferihisar ilçesinde yer alan Orhanlı Köyü‘nde yaşayan vatandaşlar bölgede jeotermal enerji santrali yapmak isteyen şirketin köylülerin tapulu arazilerini yol olarak kullanmasına karşı arazilerini dikenli tel ile çevirdi.

Şirket tarafından bu sürede birçok zeytin ağacına zarar verildiğini belirten köy halkı yeni zeytin ağacı fidelerini de toprakla buluşturdu.

İmeceyle tel çekildi

Orhanlı Köyü Derneği tarafından yapılan açıklamada “jeotermal şirketinin yasadışı bir şekilde yol olarak kullandığı köyümüzdeki tapulu arazileri, tapu sahipleri ve köyümüzün sakinleriyle birlikte, imeceyle tel çekerek kapattık. Yaşamımızı tehdit eden jeotermale karşı hakkımızı savunacağız” ifadeleri kullandı.

‘Zeytin yoksa biz de yokuz’

İzmir’in Seferihisar ve Menderes ilçesi sınırları içerisinde yer alan Orhanlı ve Yeniköy mevkilerinde jeotermal enerji santralleri kurulması planlanıyor.

Hayata geçirilmesi halinde İzmir Yarımadası’na özgü erkence türü zeytinlerden oluşan zeytin ormanlarına büyük zarar verecek olan jeotermal enerji santrali, hem bu yörede geçimini sağlayan insanların hem de, bu ormanlarda yaşamını sürdürmekte olan pek çok canlıyı tehdit ediyor.

“Zeytin yoksa biz de yokuz” diyen Orhanlı ve Yeniköy sakinleri jeotermale karşı mücadele veriyor.

 

Çorum’daki bir huzurevinde 70 koronavirüs vakası çıktı

Çorum Atıl Üzelgün Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi‘nde kalan sakinler ile personelde koronavirüs tespit edildi. 52’si huzurevi sakini olmak üzere toplamda 70 kişinin koronavirüs testi pozitif çıktı.

Independent Türkçe’den Adem Demir’in aktardığına göre koronavirüs testi pozitif çıkan kişilerin tamamı Çorum’daki hastanelerde tedavi altına alındı.

Yapılan açıklamada vakaların tespitinden önce de huzurevinde sıkı tedbirlerin uygulandığı belirtildi.

Üç vardiyalı çalışma

Alınan önlemler kapsamında personel üç vardiya şeklinde görev yapıyor. Değişim yapıldığında huzurevinde çalışacak personel mutlak suretle teste tabi tutuluyor.

Huzurevindeki sakinlerin farklı kronik rahatsızlıkları bulunduğu için kişiler zaman zaman hastanelere götürülerek tedavileri yapılıyor. Farklı bir rahatsızlığı bulunan bir sakin, hastaneye gidip, tedavisini görüp geliyor.

Hastanede virüs kapan yaşlı sakin, hiçbir belirti göstermiyor. Birkaç gün sonra yapılan testlerde virüsün huzurevini sardığı acı şekilde öğreniliyor.

Bakanlık kabul etmiyor

Türkiye’deki tüm huzurevi, yaşlı bakım ve rehabilitasyon merkezlerinin bağlı bulunduğu Aile Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ise 70 kişinin Covid-19 testinin pozitif olduğunu kabul etmiyor.

Hepsinin tedbir amaçlı hastaneye sevklerinin gerçekleştirildiğini söyleyen bakanlık yetkilisi, böbreklerindeki rahatsızlık nedeniyle diyaliz tedavisi alan bir yaşlı hariç diğerlerinin sağlık durumunun stabil olduğunu ve gerekli tedavinin uygulandığını belirtti.

CHP’li İlgezdi: Topkapı Sarayı’nın sit alanındaki ağaçlar kesildi, askeri okul yıkıldı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan alınarak Cumhurbaşkanlığı’na bağlanan Topkapı Sarayı’nın 1’inci derece sit alanında bulunan ağaçlarının kesildiğini, askeri okul binasının ise yıkıldığını açıkladı.

Söcü’den Başak Kaya’nın aktardığına göre İlgezdi, “Topkapı Sarayı devirden beri bir sürü sıkıntı ile karşı karşıyaydı, şimdi de 1. derece sit alanındaki ağaçlar hiçbir izin alınmadan katledildi” ifadelerini kullandı.

‘Çalışanlara zorluk çıkarılıyor’

Topkapı Sarayı’nın, Cumhurbaşkanlığı’nın 6 Eylül 2019 tarihli kararnamesiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan alınarak Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı’na bağlandığını hatırlatan CHP Genel Başkan Yardımcısı, yaşanan sorunları Meclis gündemine taşıdı. İlgezdi şunları kaydetti:

Bu karar sonrasında Saray’ın bahçesinde bulunan Kültür Bakanlığı’na bağlı tarihi eser depo binaları ve laboratuvarlarda çalışanlara türlü zorluklar çıkarılmaya başlandı. Bir an önce binaları boşaltmaları için ciddi baskılar oluşturuyorlar. Laboratuvarın yaklaşık 100 çalışanından sadece 2 veya 3 kişi özel izinle kuruma girip çalışabiliyor.

Yine Saray’ın bahçesinde bulunan birinci derece sit alanında sayılan askeri okul binaları hiçbir izin alınmadan yıkıldı. Bu durum yetmiyormuş gibi ağaçlar da katledildi.

‘Laboratuvar ve Rölöve Anıtlar Binası da yıkılacak’

İlgezdi, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay‘ın, “İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Laboratuvarı ile İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, Darphane binalarında bulunan Arkeoloji Müzesi’ne ait eserler, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı’nın koordinasyonunda uygun bir yere taşınacaktır” yanıtını verdiğini kaydetti.

CHP Genel Başkan Yardımcısı konuşmasında “Bu yanıttan da anladığımız üzere 2012’de büyük bütçe ile revize edilen laboratuvar binası ve Rölöve Anıtlar Binası da yıkılarak yok edilecek” dedi.

Azaltım veya uyum

Bunu söylediğimde çoğunuz “yok canım” deseniz de bugüne kadar iklim değişikliği ile mücadele dediğimiz zaman çoğunuzun aklına öncelikle ve sadece sera gazı salımlarını azaltmak geliyordu. Küresel ısınma jargonunda buna azaltım diyoruz. Aklımızın genel olarak bu yönde şartlanmış olmasının da iki temel sebebi var:

Öncelikle iklim krizine karşı yaptığımız çalışmalar çoğunlukla Batı Avrupa kültürüne ve örgütlenmesine dayanıyor. Bu bölgede iklim krizi ile ilgili öncelik, salımları azaltmak ya da en azından azaltırmış gibi görünmek olduğundan bizler de bunu kendimize öncelik olarak aldık. Batı Avrupa’nın bu tarzının ardında, bölgenin çoğunun küresel ısınmanın büyük gazabından diğer yerler kadar etkilenmeyeceği gerçeği yatıyor. Oysa ülkemiz iklim krizinden en kötü etkilenecek bölgelerden birinin merkezinde yer alıyor. Bu, azaltımı bir kenara koyup başımıza gelecek belalara karşı önlem alalım anlamına gelmiyor. Alınabilecek önlemlerin önemli bir kısmı hem azaltıma hem de uyuma yardımcı olabilecek önlemler. Ülkemiz gene de bu yolda ciddi adımlar atmadan yürümeye devam ediyor.

Kafamızın öncelikli olarak azaltım yönünde çalışmasının bir diğer nedeni de daha felaketlerin boyutunu fazla görmemiş olmamız. Gördüğümüzde de önlem almak için epey geç kalınmış olacak. Aynı gelmekte olan İstanbul Depremi gibi.

Artık yavaş yavaş hem iklim felaketleri kapımızı çalmaya başlıyor hem de devletimiz küresel ısınmaya uyum sağlamamız gerektiğine inanmaya başladı. Bu nedenle de azaltım ile uyumun farkını, neyin azaltım neyin uyum olduğunu ve belki daha da önemlisi, alacağımız uyum tedbirlerinin nasıl azaltıma da fayda sağlayabileceğini daha iyi anlamamız gerekiyor.

İklim krizine nasıl uyum sağlayacağız?  

Azaltımı tarif etmemize gerek yok. Atmosferdeki sera gazı miktarını ya da bizim atmosfere saldığımız sera gazlarını azaltmaya verdiğimiz isim. Bunun için de neler yapabileceğimiz az çok belirli. Başta karbondioksit olmak üzere sera gazlarını atmosfere yayan tüm aktivitelere son ver ve bol ağaç dik. Ama uyum daha karışık bir kavram. Bu kavramı daha iyi algılayabilmek içinse iklim değişikliğinin getireceği etkileri iyi analiz etmiş olmak gerekiyor. Diyelim sağlık sistemimizi iklim kriziyle başımıza gelecek belalara uyduracağız. Bu konuda başımıza bela açabilecek olaylardan biri sıcak dalgaları. Sıcak dalgaları sırasında rahatsızlanacak kişiler olacaktır. Bunlar hastanelere geldiği zaman en başta hastanelerin serin tutulması gereklidir. Bu, şehir şebekesinde kesinti olmamasına bağlıdır. Hastanelerin jeneratörleri olsa bile kesintilerin uzun sürmesi durumunda sorun yaşanabilir. Bu bakımdan hastanelerin çatısına güneş panelleri koyarak enerji güvenliğini kısmen de olsa sağlamak bir uyum projesidir. Ancak, bu güneş panelleri aynı zamanda elektriğin olduğu günlerde de hastaneye yenilenebilir ve temiz enerji sağladığından bir azaltım eylemi olarak da kabul edilebilir.

Tarımda kuraklık arttıkça veya yağış rejimlerinde değişiklik oldukça, toprağı ve toprağın nemini korumak daha fazla önem taşır. Bunu yapabilmenin en önemli yollarından biri de toprağın organik madde miktarını yüksek tutmaktır. Geleneksel tarım yöntemlerimizden olan tarlaları sürmek bu organik maddenin kaybına neden olduğundan toprağı sürmeden tarım yapmak ve onarıcı tarım yöntemleri önemli uyum önlemlerinin başında yer alır. Ama bu durumda toprağın içindeki karbondioksitin de toprakta kalmasını sağladığımızdan bu bir azaltım yöntemi olarak da kabul edilebilir. Bunun yanında çiftçilerin kuraklık dönemlerinde daha fazla ürün alabilmelerine imkan tanıyan daha az su gerektiren tohumların kullanılması tamamen bir uyum çözümüdür.

Belediyelerin çöpleri ayrıştırmasına yönelik projeler azaltım çözümleridir, uyumla bir alakası normalde bulunmaz. Ancak çöpleri ayrıştırdıktan sonra çıkan maddelerden özellikle yazın iç mekanları serin tutacak yapı çözümleri üretmek (pet şişeleri olduğu gibi kullanarak mümkün) bir uyum çözümüdür. Bu çözümler aynı zamanda daha az klima kullanımına yol açacağı için azaltım çözümü olarak da görülebilir.

2003 yılında Paris’teki sıcak dalgası sırasında yaşanan ölüm olayları sonrasında mahallelerde özellikle etkilenebilecek yaşlıların kontrol edilebilmesine yönelik çözümler oluşturuldu. Daha sonra görülen sıcak dalgalarında da benzer felaketler yaşanmadı. Bizim kültürümüzde yaşlılarımız bizlerden çok uzakta değiller, ama gene de gelecek yıllarda bu tür felaketler görüldüğünde sistemli bir şekilde, zarar görebilecek kişileri kontrol eden bir yerel eylem planı hazırlanması, hiçbir azaltım etkisi bulunmayan kuvvetli bir uyum stratejisidir. Bu stratejinin sadece iklim krizinden değil karşılaşabileceğimiz deprem gibi diğer felaketlerde de kullanılması mümkündür.

Sonuç olarak artık uyumun ne olduğunu düşünmemiz gereken bir döneme girdik ya da giriyoruz. İklim krizinin yaratacağı değişiklikleri uzun süredir anlatıyoruz. Artık toplum olarak bu felaketler karşımıza çıktığında nasıl önlemler almamız gerektiğini ya da belki de çıkmadan önce kendimizi nasıl hazırlamamız gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. Gönül bu uyum önlemlerine ihtiyaç kalmamasını istiyor ama mantığımız bu önlemleri şimdiden düşünmeyecek olursak o felaketlerle karşılaştığımızda çok geç olabileceğini söylüyor. 

İpinden kurtulmuş düşünceler-2: Ot gibi yaşamalı insan

İnsan ne için yaşar? Veya neden dünyaya gelmiştir? Yaşamın anlamı nedir? Yaşamı anlamlı kılmak için ne yapmak gerekir? Anlamlı yaşam ile anlamsız yaşam arasında ne fark vardır? Bunlara benzer onlarca soruyu ardı ardına sorabilirsiniz. Art arda ya da parça parça, bu soruların hepsi binlerce yıldır sorulup duruyor zaten. Çeşit çeşit yanıtlar da verilmiş.

Kimileri sürekli bu soruları sorup doğru yanıtı aramaya devam ederken kimileri de yanıtlardan bir ya da birkaçını doğru varsayıp daha fazla soru sorulmamasını, daha fazla yanıt aranmamasını istemiş. Sokrates, örneğin. Sırf sürekli soru sorup, yeni yanıtlar aradığı için ölüme mahkûm edilmiş soru sorulmasından hoşlanmayanlar tarafından. Tamam, başka soru sormayacağım deyip af dilese, içmek zorunda kalmayacakmış belki de baldıran zehrini. Ama o soru sorma hakkının elinden alınmasındansa ölmeyi tercih etmiş.

Kant haklı mıydı?

Aklı duygularımızdan üstün tuttu Alman filozof (Immanuel Kant). İyi Samiriyeli[1] hikâyesinde Kant, yol kenarında yatan yardıma muhtaç adama cennete gitmek için veya ona acımamız nedeniyle yardım etmek yerine bunun bir ödev olduğunu, bu davranışın herkes tarafından yapılması gereken bir görev olduğunu düşünerek yardım etmemiz gerektiğini savunur. Bir yanda geleceğe dönük bir amaç (cennete gitmek) ve acımak dururken diğer yanda akıl devreye girmekte ve karara dayanak oluşturmakta. Acımak duygularla, ödev ya da görev ise akılla ilişkili. Kant, duygularımızla karar aldığımızda asıl amacın kendimizi mutlu etmek olduğunu düşünüyor. Cennete gitmek için yardım etmek ise zaten bütünüyle bencilce. Bu nedenlerle “yardım edeceksen etme, ihtiyaç duyana yardım etmek insanın görevidir, bu bilinçle yardım et” diyor Kant.

Peki, insan olarak gerçekten görevlerimiz mi var? Yani bize hiç sorulmadan, yaşamak isteyip istemediğimiz bile sorulmadan kendimizi soluk alıp verirken buluyoruz. Üstelik nerede, kimlerin çocuğu olarak, hangi doğal ve toplumsal koşullarda yaşamaya başladığımız da bütünüyle bizim irademizin dışında. Bu da yetmezmiş gibi sırtımıza bir sürü görev yükleniyor. Biz bu görevlerimizi aklımızla arayıp bulacağız bir de ve bu görevleri yerine getireceğiz.

Tasarım akıllı mı akılsız mı?

Yaşamımızın bir amaca dayandığını düşünmek yaşamın bir amaçla başlatıldığını düşünmekle aynı anlama geliyor. Binlerce yıl boyunca, en azından bildiğimiz kadarıyla, insanlar bu amacı tanımlamaya çalıştılar. Tanımlamaya çalıştıkları bu amacın etrafında felsefi akımlar oluşturdular veya bir kutsal güç tarafından tanımlanmış olduğunu düşündükleri amaçların çevresinde büyüklü küçüklü inanç sistemleri yarattılar. Her ikisinde de insana biçilmiş roller, onun için verilmiş ya da onun bulup çıkaracağı görevler ve elbette bu görevlerle ilişkili amaçlar bulunuyordu.

Sonra bir gün, Charles Darwin adlı genç bir İngiliz, tuhaf rastlantıların sonucu olarak HMS Beagle gemisiyle yapılacak uzun bir yolculuğa davet aldı. Yolculukta yaptığı gözlemler ve elde ettiği bulgulara dayanarak 1859 yılında Türlerin Kökeni kitabını yayımladı. Günümüzde bile şiddetli tartışmaların odağında olan bu kitap basitçe iki şey söylüyordu:

Birincisi, canlılar değişmektedir. İkincisi ise bu değişimin dinamiğinin, doğal seçilim yoluyla uyum sağlamak olduğudur. Bu ikisine kısaca evrim diyoruz. Kimilerinin inandığı ya da inanmak istediği görkemli inanç sistemlerini kökünden sarstığı için hışımla saldırdığı evrim akıllı değil, akılsız bir süreçtir. Yani bir üst akıl tarafından yönetilmez ve ulaşmak istediği bir amaç yoktur. O nedenle, hiçbirimiz gelecekte evrimin bizi (gezegenimizi) nereye götüreceğini söyleyemiyoruz. Örneğin iklim krizinin kimi sonuçlarını öngörebiliyor olsak da, değişen iklim koşullarının oluşturacağı yeni durumda hangi canlının nasıl bir evrim sürecine gireceğini, nereye doğru evrileceğini tahmin etmemiz hiç kolay değil. Tahmin edebileceğimiz tek şey mevcut canlı türlerinin çok büyük bir bölümünün yok olup gideceği.

Akılsız tasarımda akılla tanımlanan amaç olur mu?

Olmaz. İnsan olarak dünya denen gezegende yaşıyor olmamızın hiçbir amacı yok. Biz bir neden değil, sadece bir sonucuz. Evrimin sonucu. Kendimizi dev aynasında görme huyumuzu bir kenara koyabilmek ve ne kadar basit olduğumuzu anlayabilmek için daha ne tür felaketlerle yüz yüze bırakmamız gerekecek kendimizi ve gezegenimizi?. Doğanın küçük ve basit, diğerleriyle eşit bir parçası olmak size değersiz mi hissettiriyor? Oysa ben bundan daha değerli bir şey olduğunu düşünemiyorum. Dünya denen hem büyük hem de küçücük gezegende sizin için tanımlanmış özel amaçların bulunmaması sizi boşluğa mı sürüklüyor? O halde soruyorum size, soru sorumasından hoşlanmıyor olsanız bile; Yaşamdan daha büyük bir amaç olabilir mi? Yaşamı her şeyin üstüne koymak, sadece sizin ve benzerlerinizin değil yaşayan her bir varlığın yaşamını en üstün değer olarak görüp buna zarar vermeyecek şekilde basit ve amaçsız bir yaşam sürmekten, tıpkı bir ot gibi yaşamaktan daha yüce bir amaç olabilir mi? Bugüne kadar size öğretilen bütün dogmaları bir kenara itip bu soruyu tartın kafanızda. Olabilir mi?

*

[1] Nigel Warburton, Felsefenin Kısa Tarihi, Alfa-Felsefe, 2016. s. 177.

İklimin estetiği

Geçtiğimiz ay Everest Yayınları’ndan çıkan Eray Çaylı’nın kaleme aldığı, “İklimin Estetiği: Antroposen Sanatı ve Mimarlığı Üzerine Denemeler” kitabı konuyu Türkçe ele alması açısından oldukça dikkat çekici. Çaylı’ya göre Antroposen adı verilen ve İnsan Çağı olarak Türkçeleştirilen bu jeolojik dönemi günümüzde iklim krizi olarak tecrübe ediyoruz. Ve bu kriz, aynı zamanda estetik bir krizi de içeriyor. 

İklimin Estetiği; Antroposen kavramı ve ona gelen eleştirilerin kapsamını ele aldığı ilk bölümün ardından sırasıyla (2)Kent ve Planlama, (3)Mimarlık ve Tasarım, (4)Sanat ve Küratörlük bölümleriyle İnsan Çağı’nın mekânsal ve sanatsal tartışmalarına katkı sunuyor diyebiliriz. Öncelikle Çaylı’nın estetiği Jacques Ranciere’nin “siyasi olanın maddi olarak hissedilebilir kılındığı bir mecra” olarak ele aldığını belirtmek gerek ve bu estetik kriz, kitapta etik ve politik bir içerik üzerinden tartışılıyor.

Çaylı, İnsan Çağı’nın estetik krizlerini kent ve mimarlık üzerinden ele aldığı bölümlerde İkinci Dünya Savaşı, Grenfell yangını ve Soma faciası gibi örneklerle irdeliyor. Öncelikle insan–merkezli tarihsel bir inşa sürecinden geçmiş kamu binaları, maden ocakları ya da savaşların en az doğal afetler kadar Antroposen’a ait olduğunu gösteriyor. Doğa ile insan ya da kültür arasındaki ayrımının yerine insanın aslında doğanın bir parçası olduğunu gösteren tecrübelerdi bu felaketler. Ancak bunun da ötesinde Çaylı’nın önemsediği şey, İnsan Çağı’na dair eleştirilerin merkezinde de yatan, iklim krizindeki insan faktörünü homojenleştirmesi. İklim değişikliğinin, insan kaynaklı gerçekleştiği doğru, ancak yazar onun bugünkü kriz koşullarının nedeninin toplumlar arasında eşitsizlikleri yaratan farklı tahakkümler olduğunun altını çiziyor.

‘Kırlangıç hassasiyeti’ 

Zaten, Çaylı’ya göre estetik kriz de buradan kaynaklanıyor. Açık Radyo’nun Açık Mimarlık programına katılan yazar, Ranciere’nin belirttiği estetik kavramına paralel olarak, belli hassasiyetlerin yükselmesinin başka hassasiyetlerin baskılanması anlamına geldiğini belirtiyor. Bunu da kitapta verdiği “Kırlangıç Hassasiyeti” gibi yaşanmış bir deneyimle somutlaştırıyor. Deutsche Welle Türkçe’de yayınlanan habere göre, Amed’in Bismil ilçesinde kırlangıçların yuvasını bozmamak için kum ocağındaki çalışmaları durduran, yeni iş makineleri kiralayan şantiye sahibi Halil Başaran’ın nasıl kahramanlaştırıldığına dair bir örnekle tartışmayı açıyor. Belli bir konuda hissedilen ve eyleme dönüşen hassasiyetin, yaşanmakta olan daha derin bir tahakkümü baskılayıp görünmez kıldığını belirtiyor. 

Fikri ve kültürel bilginin üretim biçimlerinin de bu estetik krizden azade olmadığını belirten Çaylı, kitabın son bölümünde Antroposen’in sanatsal ifade ve deneyimlerini irdeliyor. Türkçedeki okuyucular için açtığı önemli bir alan olarak kitabın son bölümünü biraz açmak isterim. Çaylı, çağdaş sanatın İnsan Çağı’nı ele alma biçimlerinin genel olarak “deneyimleştirmek” ve “doğrudan müdahale etmek” olarak ikiye ayrıldığını belirtiyor. Kitapta incelediği Cengiz Tekin’in çalışmalarını ise bu iki yaklaşımdan ayırıyor ve Tekin’in özdüşünümsel bir üslup ortaya koyduğunu belirtiyor. Tekin’in fotoğraflarındaki erkek figürü değerlendirmesi, bir önceki bölümün alt başlığı, “Andropozen (?) Çağında Mimari Erkeklik Krizleri” ile de bir bütünlük kazanıyor. 

Cengiz Tekin/Panorama-2007.

Tekin’in çalışmalarındaki erkek figürleri şöyle açıyor Çaylı, “… Diyarbakır’da geçen çocukluk ve gençlik yıllarında şehirde ve civarında yoğun olarak yaşanmakta ola faili meçhul cinayetleri ve Türkleştirme politikalarınca tetiklenen kirli savaşı getirir” akla. “Fotoğrafta görünen yamacın aşağısında uzanan Dicle manzarası ve yapılaşmalar ise yakın geçmişin kirli savaşının sonlandığı var sayılan bir tarihsel dönemeçte inşaat benzeri hafriyatçı endüstrilerin yaşadığı yükselişe işaret eder (nitekim 2007’den bugüne aradan geçen sürede Diyarbakır şehri neredeyse iki katına çıkarken, Dicle Nehri boyunda da inşaat sektörüne hizmet veren onlarca kum ocağı açılmıştır).”

T.J Demos gibi sanat tarihçileri, Antroposen’de sanatın kolonyalizm sonrası bir sanat ve politika ilişkisi olduğunu belirtiyor. Buna tekabül, Türkiye için çağdaş sanat ile politik ekoloji ilişkisini ele alan çalışmalar, Gezi Parkı direnişi, ekolojik yıkımlara karşı yapılan eylemlerle Türkiye Kürdistan’ına dair sanat çalışmalarını ele alıyor. Çaylı’nın kitabında da benzer bir hassasiyeti hissetmek mümkün. Nitekim geçtiğimiz yıl bu dönemlerde gerçekleşen ve iklim krizini konu alan 16. İstanbul Bienal’i “Bir Halk Sağlığı Sorunu Olarak Bienaller” kapsamında ele alınmış. Yazara göre İKSV’nin asbest nedeniyle Bienal mekanını Haliç Tersaneleri’nden taşıma kararı ciddiyetsiz ve küratör Nicolas Bourriaud’un sergi için ortaya koyduğu kavramsal çerçeve çağdaş sanatın ana akımlarına alternatif sunabilecek bir içerikte sunmakta eksik kalıyor. *

Cengiz Tekin/Kum-2010.

Farklı aktivizm biçimlerinin belirlediği estetik

Bu anlamda Eray Çaylı, İklimin Estetiği ile Antroposen sanatında ve mimarisindeki ifadelerin farklı olanakları üzerine düşünen ve çalışanlar için oldukça anlamlı tartışma zemini açıyor. Bununla beraber, iklim adaleti talebinde bulunan farklı aktivizm biçimlerinin iklimin estetiğinin elzem bir unsuru hatta belirleyicisi olduğunu, İnsan Çağı’nın iklim krizine doğrudan, direkt ifadeler kattığını düşündüğümü belirtmeden edemeyeceğim. Buna tekabül olarak giriş kısmındaki Antroposen’in Estetiği: Hassasiyet, İnsaniyet, Şiddet bölümünü yazar, Yokoluş İsyanı eylemcilerinin iklim krizine varoluşsal yaklaşımları ile açıyor. 2018 yılında sivil itaatsiz eylemleriyle İngiltere’de ortaya çıkan hareket kısa sürede küresel bir harekete dönüşürken eylem biçimlerinde iklim krizi, ekolojik yıkım ve toplumsal çöküşe yaptıkları vurguların Çaylı’nın belirttiği anlamda bir estetik krizine de gönderme yaptığını söyleyebiliriz.

Cengiz Tekin’in Kum çalışmasının ya da Amed’in dönüşümünü yansıtan diğer çalışmalarının Antroposen’i ve ona yöneltilen eleştirileri de kapsadığını düşünerek şöyle bir soruyla bitti benim için kitap: “Siyasetin, iktidarın pratiklerinin ötesine geçtiği alanlar çoğalmadıkça Ranciere’nin ortaya koyduğu anlamda bir estetiği iklim kriziyle beraber düşünmenin ya da deneyimlemenin ayrı bir mücadele gerektirdiğini söyleyebilir miyiz?”

*

(*)Burada Alper Akyüz’le beraber, 16. İstanbul Bienal’i küratörü Nicolas Baurriaud ile Bienal’in sonunda yaptığımız röportajı paylaşmak anlamlı olabilir.

 

 

 

 

Planlama düşüncesi ve eylemi ile kentler ya da kentler planlanabilir mi?

Başlarken

Taksim Meydanı ne olmalı/ nasıl düzenlenmeli?” sorusu, bir süredir İstanbulluları yakından ilgilendiriyor. Ancak başka meydanlar, kıyı kesimleri de var… Tartışma çok canlı ve İstanbullular ilgileniyor kentin bu önemli meydanının ne olacağı ve nasıl olacağı sorusuyla… Bu çok iyi bir şey.

Ancak bu tartışma daha çok “İstanbullular bu kent parçasının geleceği ile ilgili kararı/ kararları nasıl verecekler?”, “Karar almak için nasıl bir yol-yordam izlenmeli?”, “Taksim ile ilgili kararı alsak bile Taksimle birlikte ele alınması gereken sorunların (başta kimlik katmanları, ulaşım, ekoloji vb. olmak üzere) çözümü ile ilgili diğer kararlar nasıl verilecek?” türü birçok yeni soruya yol açıyor. Sonunda, “İstanbul’un/ Beyoğlu’nun ne olacağını bilmeden Taksim’in ne olacağını nasıl bilebiliriz?” sorusu geliyor. Peki, İstanbul’un ne olacağını bilebilir miyiz?

Bu durumda kentlerin geleceğinin belirlenmesi sorununa biraz daha yakından bakmak yararlı olacak gibi. Ancak öylesine kapsamlı bir iş ki bu, belki uzunca süre bu sorunla ilgili tartışmalarla yakından ilgilenmek gerekecek. Bu nedenle “planlama nasıl bir kavram, kentler nasıl bir yer, kentlerin planlanması mümkün mü, mümkünse nasıl planlanmalı, eğer kent planlanmasından bahsediyorsak, buradaki demokrasi/ katılım süreçleri nasıl düşünülebilir ve bu katılımcı yaklaşımları nasıl anlamlandırabiliriz, bu anlamlar üzerinden öneriler/ yeni ve özgün düşünceler geliştirebilir miyiz?” gibi bağlaşık başka pek çok başka soruya da eğilmeliyiz.

Sanırım bir süre, sadece bu sorun üzerinde düşünce alış-verişinde bulunmak [eski terim daha kısa ve özlü (oldukça da oturaklı): tefekkür etmek] gerekecek.

*

Kentler planlanabilir mi? Zor bir soru. Sorunun çok karmaşık olduğunu biliyorum. Ayrıca soruyu çok yakışıksız, hatta bir çeşit hakaret gibi görecek olanların, saçma bulanların olabileceğini de biliyorum.

Kolay ve kısa bir yanıtı yok bu sorunun. Yine de soruyu yanıtlamaya çalışmadan önce planlama kavramı üzerinde biraz durmak gerekiyor. İyice basite indirgemeyi göze alacak olursak, planlamanın her hangi bir gelecek (kısa, uzun ya da orta erim ya da çok uzak gelecek de olabilir) için olabildiğince sistematik ve örgütlü öngörüler ve öneriler geliştirmek olduğunu söyleyebiliriz.

Geleceği bilebilme ve öngörebilme

Ancak şöyle sorular henüz yanıtsız kalıyor: Neler planlanabilir, neler planlanamaz? Örneğin insan/ yaşam, doğa/ doğal yaşam, iklim vb. planlanabilir mi? Planlanabilirse bile planlanmalı mı? Her şeyin geleceğini planlamalı mıyız, yoksa bazı durumlar/ süreçler ve haller, kendi doğal gelişimine mi bırakılmalı? Bazı şeyler uzun erimde, kendi evrimleri gereği bir değişme ve başkalaşma gösterdiklerinde bu, daha sağlıklı ve sınanmış bir gelecek mi oluşturur? Ya da devrimci bir müdahaleyle doğal gidişin/ evrimin yolunu kesip hızla başka bir mecraya/yöne veya hıza doğru evrilen şeyler ve süreçler, durumlar, yani planlanmış öngörüler daha mı sağlıklıdır? Yanıt elbette planlamanın konusuna, nesnesine ve planlama yapacak olası özneye ve zamanın akışının hızına/ hız gereğine göre, her defasında, değişik bir biçimde düşünülebilir.

Planda olasılıkların, olumsallığın yeri ve etkisi nasıl ele alınmalı? Planlanacak gelecek içinde hangi ögeler/ faktörler bulunacak? Bunların çokluğu ya da azlığı planlamanın yapılabilirliğini etkileyebilir mi? Çok faktörlü bir gelecek öngörüsü yaparken, faktörler arası ilişki ve bunların oluşturduğu toplamın tutarlılığı ne kadar/ nereye kadar sağlanabilir ve nasıl sağlanacak?

Geleceğe yönelirken, onu nasıl bilebiliriz ya da öngörebiliriz ve geleceği öngörme savını neye/ nereye dayandırabiliriz? Bu öngörülerin, geleceğin gerçeğini biçimlendirmesine, gelecekteki gelişmelerin plan öngörülenine uygun olmasına hangi esnekliklerle veya katılıkla yaklaşmalıyız/ yaklaşabiliriz? Diğer bir deyişle, gelecek öngörülerimizin değerini neye göre açıklayabiliriz veya daha ikna edici, daha sert söyleyecek olursak uygulanması gereken öneriler olduğunu nasıl/ nereye kadar söyleyebiliriz?

Aynı biçimde, gelecek öngörülerini hangi genellikte veya ayrıntıda belirlemeye çalışmalıyız? Bütün ayrıntılarıyla tanımlanmamış bir gelecek öngörüsünün, öngörüldüğü gibi olma olasılığı nedir? Ama bundan önce gelecek öngörüldüğü gibi olmalı mıdır? Bu sorular elbette plan erimiyle de ilgilidir ve “plan erimi yakınlaştıkça ayrıntılı ve tam, uzaklaştıkça genel ve ilke düzeyinde, hatta genel bir betim gibi olmalıdır” demek, daha doğru olabilir mi? Ayrıca, planlamanın konusunun, veriler bakımından güvenilebilirliği, verilerin çözümlenebilirliği ve geleceğin küçük bir yanılma payıyla kestirilebilirliği vb. gibi özellikleri taşıyıp-taşımadığına göre, farklı biçimlerde yanıtlanabilir. Jeolojik bir araştırma için analiz ile deprem analizi, kuşkusuz farklı bir biçimde kullanılacak ve farklı hızla ortaya konulması gereken gelecek öngörülerine ihtiyaç gösterir.

Gelecek öngörülerini yaparken geçmişe ve içinde bulunduğumuz duruma ne kadar veya nereye kadar uygun davranmalıyız? Ya da gelecek öngörülerinin geçmiş ve şimdiki zamandan radikal bir kopuş oluşturması istenebilir mi? Gelecek düşleri ve arzuları, nasıl/ nereye kadar etkili olmalı/ olabilir? “Gerçekçilik”, gelecek düşüncesi bakımından bugünün (ve sorunlarının) doğrusal bir uzantısı olacaksa, geleceği planlamak neden gereksin? Bugünden/ gerçekten bir “kopuş” planı yapabilir miyiz? Yoksa ne kadar öyle olmasını istemesek de, en azından planın üzerinde yapıldığı zemin (somut, bilimsel ya da ideolojik ve hayali…) geleceği belirlemeli midir? Geçmişin izinin/ etkisinin hiç olmaması olası mıdır, ayrıca olmalı mıdır?

Planın nesnesi -öznesi

Planlamanın nesnesi (planı yapılan şey/ durum) ile planın öznesi (planı yapan kişi ya da irade veya otorite, yaptırım gücü vb.) arasındaki ilişkiler nedir ve nasıl düzenlenebilir ya da düzenlenmeli mi? Yoksa geleceğe doğru yönelimde kılavuz çizgiler belirlemeden sadece genel bir düş tanımlayarak, aktörlerin öngörülemez ve tam olarak bilinemez davranışlarının/ ilişiklerinin kendi doğasına-kimliklerine göre gelişmesinde tam bir özgürlük mü gözetilmelidir? (Bu tutum, plan kavramını bütünüyle işlemez hale mi getirir?)

Eğer politikayı “yaşanılan sorunlar ya da yaşanmakta olan durumun yeteri kadar doyurucu/ uygun olmayan ögelerinin nasıl (ve ne biçimde/ hangi yöntemle-teknikle, hangi kaynakla, ne zaman ve nereye kadar, niçin vb.) değişmesi/ onarılması gerektiği üzerindeki konuşmalar/ tartışmalar” olarak tanımlarsak, planlamayı politikanın doğal bir uzantısı olarak kabul etmek gerekir mi? (Yine de planlamanın konusu olabilecek alan elbette politik alandan çok daha geniş olarak düşünülebilir.)

Ancak şunu da söylemeliyiz ki geleceğe yönelik olarak alınan her karar, özellikle de politikacıların aldıkları kararlar bir plan sayılmaz. Bunların bazıları ilkeler düzeyinde belirlemeler, bazıları “strateji” türü kararlar, bazıları da tam Türkçe karşılık bulmakta zorlandığımız “policy” (siyasa) dediğimiz türde geleceğe yönelik önermeler olabilir. Bu çok tartışmalı “eğik düzlem” üzerinde, yanılmayı göze alarak planlamanın, bu kavramların hepsinden kapsamlı, örgütlü, sistematik ve tutarlılık içinde olması gerektiği söylenebilir..

Tarihte, en eski zamanlardan beri, yapacakları işi öngörmek için ve işlerini başarılı bir biçimde yapabilmek için düşünen ve düşünme yöntemleri geliştirmede uzmanlaşmış insanların askerler (yöneticilerden/ devlet yöneticilerinden çok askeri yöneticiler) olduğunu söylemek de bir tek paragrafa sığdırılmaya çalışılmış aşırı bir genelleme olacaktır elbet. Ancak “strateji” kavramının planlama kavramının öncesinde gelişmiş olduğunu düşünmek için epey neden bulunmakta. Uygarlığın ilerlemesi/ kentlerin gelişmesiyle, belki mimarları da bu gruba ekleyebiliriz. Anadolu’daki birçok arkeolojik alan, kentsel sit alanı bunun kanıtı olarak gösterilebilir.

Tartışma alanlarını/ soruları üssel bir hızla çoğaltabiliriz. Plan/ gelecek öngörüleriyle ilgili sorular, hiç bitmeyecek türde sorulardır.

Planlamanın konusunun içine canlılar, özellikle bitkiler ve hayvanlar girdikçe, planın olup-olmaması ve eğer olacaksa sahip olması gereken özelliklerle ilgili konular, giderek saçaklanacak ve derinleşecektir. Ancak planın konusu insan ile ilgiliyse ya da insan yaşamları yapılan bu planlamadan her hangi bir biçimde etkilenecekse, plan için gösterilmesi gereken duyarlılık yine üssel bir fonksiyon hızıyla artacaktır.

Çünkü plan, başından beri tartışmakta olduğumuz gibi doğal bir durum, evrimin kendi kuralları içinde ortaya çıkması düşünülebilecek bir gelecek kurmaz. Plan, insan (belki yakın gelecekte pek çok alanda makine/ robot) eliyle/ aklıyla geleceğe yapılacak bir müdahale veya müdahaleler dizgesinin sistemleştirmesidir. Geleceği yapay/ insan/ makine eliyle belirlemek iddiasında bulunan bir müdahaleler dizgesinin adıdır.

Planın amacı

Sınıflı ve başka birçok sosyo- kültürel özelliklere göre çeşitlenmiş toplumlarda planlama, çok farklı biçimlerde kurulmuş yaşam ve kültür kozalarına veya süreçlerine dokunacak, müdahale edecek ve bazılarını radikal bir biçimde bozacak ve parçalayacak, yok edebilecek bir potansiyele sahiptir. Bütün bu paragraflar alt alta yazıldığında, planın nerdeyse atom bombası kadar güçlü dönüştürme potansiyeline sahip bir araç gibi betimlendiği görülüyor. Bu nedenle “amaç” kavramına değinmek gerekecektir.

Amaç kavramı şu soru ile ilintili: “Neden, geleceği öngörmek/ hangi düzey uygunsa/ olasıysa, o düzeyde planlama yapmak istiyoruz?” Bu genellikle kapsamlı ve çok boyutlu yanıt gerektiren bir sorudur ve teknik olmaktan çok genel bir bakış açısına, yaşamla ilgili felsefi bir görüşle ilgilidir. “Bu savaşın amacı nedir?” dendiğinde “kazanmak” diyemezsiniz. Yanıt çoğu kez neden kazanmak ve kazanınca neyi/ neleri elde etmek istediğiniz türündeki uzun erimli boyutları/ beklentileri de içermek durumundadır.

Her planın bir amacı vardır/ olmalıdır ve amaç (hedef değil elbette), geleceğin hayali, betimlenmesi, biçimlendirilmesi, tanımları ve ayrıntıları ile planlamayı yapmak isteyen ve uygulayıcıların neyi nasıl yapacakları hakkında doğru, sahici bir fikir vermelidir. Amaç ne kadar açık ve berrak, pürüzsüz ve gölgesiz bir paylaşım niteliğindeyse içeriği ve yöntemleri, o kadar başarılı (gerçekleşme olasılığı yüksek) bir belge olmak özelliği kazanacaktır.

Ancak bunlardan da önce plan ancak daha “iyi”, daha güvenli ve sürdürülebilir, uyumlu ve dostane/barışçıl, daha etik ve estetik bir gelecek için yapılmışsa savunulabilir.

Bu haftalık planlama kavramıyla ilgili çok genel kavramlar çevresinde, kuş bakışı dolaştıktan sonra kentler üzerinde de biraz düşünme aşamasına geçebiliriz…

[email protected]

Türkiye dizi ve sinema sektörünün çevre sorunlarına olan ilgisizliği

Bir TV kanalında yayınlanan Sadakatsiz isimli diziye denk geldiğimde, denizle ilgili bir sahne dikkatimi çekmişti. Daha detaylı bakabilmek adına diziyi geri sarma özelliğini kullandığımda (neyse ki böyle bir özellik var)  o sahnenin neden dikkatimi çektiğini de anlamıştım. Sahne şöyleydi: Dizinin ana karakterlerinden biri olan kadın, bir anısını hatırlamış olacak ki çocukken gittiği sahile tekrar gitmiş ve kumsal (kumsal sayılmaz ama öyle diyelim) üzerinden yürüyerek denize bırakıvermişti kendini. Buraya kadar her şey bir klişe olan “denize bırakma sahnesi”ne uygun ilerliyordu. Ancak buna uygun olmayan bir detay vardı ki dikkate değerdi. O detayda kadının yürüdüğü sahilde rengârenk mikroplastikler göze çarpıyordu. Hatta o kadar fazlaydılar ki sanki daha büyük plastikler de varmış da işte onlar toplanmış ve onların da parçaları da alanda kalmış gibiydi.

Sahnenin çekildiği sahilin neresi olduğu pek belli değil. Ancak belli olan bir şey var ki o da sahilin plastik kirliliği altında eziliyor olduğu!

Dizilerin yeni ‘fonu’: Hava, su, gürültü, plastik kirliliği… 

Normalde son 20 yıldır çekilen dizi ve filmlerin çoğunda olayların geçtiği sahneler hep steril ve gerçek çevre ile uzaktan yakından alakası olmayan mekanlar. Aslında Sadakatsiz isimli dizinin çekildiği çevre de bu kurala uygun. Tertemiz sokaklar, yollar ve diğer alanlar! Ancak bu durum çevre problemlerinin boyut değiştirmesinden kaynaklı olarak, artık tam anlamıyla sağlanamıyor denilebilir. Hava kirliliği, plastik kirliliği ve gürültü kirliliği artık baskılanamıyor ve o yüzden de neredeyse tüm sahneler iç mekânlarda çekiliyor.

Aslında bu problemlerin göz ardı edilebildiği ortamların sağlanması da kısmen mümkün ama bunun için çekimleri daha erken ya da geç saatlerde, uzak bölgelerde yapmak ya da daha da önemlisi, biraz farkındalık sahibi olmak lazım. Çünkü boyutu değişen çevre problemlerinden asgari düzeyde haberdar değilseniz, onun bir sıkıntı olabileceğini de algılayamazsınız. Nitekim son dönemlerde bu dizidekine benzer detayların sayısının artması boyutu değişen çevre sorunlarının tam olarak algılanamadığının ve Türk dizi ve film sektörünün de buna dair herhangi bir aksiyon alamadığının bir göstergesi.

‘Manasız iyimserlik’

Son dönem Türk dizilerinde, bir sahne çekilirken bir pet şişenin bile sahneden alındığı bir ortam söz konusu. İşte böyle bir ortamda o rengarenk mikroplastiklerin orada bırakılmış olmasının yukarıda saydıklarımızdan başka bir açıklaması olamaz! Belki de farkındalık var ancak mikroplastiklerin miktarı toplanamayacak kadar fazla olduğu için ya da renkli yapıları nedeniyle sahneye renk katacakları düşünüldüğü için orada bırakılmış olabilir. Manasız iyimserlikten zarar gelmez!

Dediğimiz gibi dizilerdeki bu tarz ayrıntıların yapımcıların farkındalıklarının, “gözle görülebilen” ya da “sinematografik” ya da her neyse ona uygun olma durumlarından biriyle ilişkili olduğu aşikâr. Ancak yine de gerçekçi olmakta fayda var. Mikroplastiklerin ne derece büyük bir kirlilik etmeni olduğu dizinin yapımcıları tarafından bilinseydi, bu sahne çekilirken mikroplastiklerin olmadığı bir nokta mutlaka bulunurdu. Sizce de öyle olmaz mıydı? Son 20 yıldır çekilen herhangi bir Türk dizi ya da filminde gerçek çevrenin olduğu gibi yansıtıldığına dair bir emare gördünüz mü? Ben göremedim ya da gözümden kaçırdım. Öyle ki 1990’ların çöp birikintileriyle meşhur İstanbul’unda çekilen dizilerde bile bu durum mümkün olduğunca gizlenmeye çalışılıyordu.

Yapay gerçeklik

Türk dizi/film sektörünün 1980 öncesi durumu düşünüldüğünde çevrenin yansıtılması durumu daha farklıydı (neredeyse her şeyde olduğu gibi). Konusu direkt çevre sorunları olan veya öyle olmasa da çekildiği sahnelerde o dönemin gerçek Türkiye çevresini yansıtan öğelerin kullanıldığı filmler yoğunluktaydı. Hatırlayın Kemal Sunal filmleri başta olmak üzere birçok filmde ortam olduğu gibi yansıtılıyordu. Yeşilçam sinemasının toplumcu gerçekçilik ile absürtlük arasında gidip geldiği dönemlerde değişmeyen, “çevrenin yansıtılmasında gerçek çevreye olan sadakatli olma” gerçeği günümüzde oldukça değişmiş ve yerini olmayan yapay bir gerçeklik yaratmaya bırakmış durumda.

Peki, çevre sorunlarının daha da şiddetli olarak kendini hissettirdiği bir dönemde, yani günümüzde çekilen dizi ve filmlerde neden bu durum yerini gerçek üstü sahnelere bırakmış vaziyette? Neden oyuncuların hiçbir davranışı izleyenlere küçük mesajlar verecek detaylar barındırmıyor?  Gerçekten araştırmaya değer bir konu. Durumun politik atmosferle, dizi tüketimine dair yaratılmak istenen kültürle ve dizi ve film sektörünün artık toplumsal gerçekliklerle bağını koparmasıyla ve kendine ait bir paralel gerçeklik yaratmasıyla ilişkisi olduğu aşikâr, ancak yine de gerçek nedenlerin detaylıca ortaya konulmasına ihtiyacımız var.  

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşayan her şey bir mucizedir, terliksi hayvan bile…

“Haydi hep birlikte terliksi hayvanı alkışlayalım”

Bir kitabın başlangıç cümlesi için biraz ilginç bir seçim. Ama belki de değil, çünkü yazar akabinde hatırlatıyor okuyucuya, “Sen bir mucizesin, terliksi hayvan bir mucize… Yaşayan her şey bir mucizedir.”

Yaşamın Gizemi, evren ve evrendeki her şey hakkında bir kitap. Biz sayfaları çevirirken milyarlarca yıl nefes kesici bir hızla geçiyor. Gezegenimizin ve evrenin yaşı, Darwin ve ispinozlar, cansız atomların nasıl modern insanlara dönüştüğü gibi her türlü büyüleyici bilgi hakkında da bir fikrimiz oluyor.

Jan Paul Schutten, karmaşık ve zor konuları oldukça anlaşılabilir bir biçimde tanımlarken gerçek dünyanın büyüsünü göstermek için mizahtan yararlanıyor. “Hücreler fıkır fıkır yaşam kaynarken, atomlar bir iskele babası kadar ölüdür” gibi eğlenceli örnekler ve çarpıcı metaforlar kullanarak okuyucunun ilgisini sürekli canlı tutmayı başarıyor. Yazarın kaleminde bilimsel gerçekler kendilerinden bir şey kaybetmeden, daha uyarıcı hale geliyor: “Evindeki tozun büyük bir bölümü ölü hücrelerden oluşmaktadır.”

Kitabın kronolojik dizgisi evrene ve bilime bütünlüklü bir yaklaşımla bakmamıza olanak sağlarken kitabın yapısı ve merakımızı kabartan başlık seçimleri, istediğimiz parçayı istediğimiz zaman okumaya da kapı aralıyor.

‘Zor bir şeyi kolay anlatmak’

Rotterdam Doğa Bilimleri Müzesi müdürü Jelle Reumer’ın kitabın ön sözünde belirtiği gibi:

 “Araştırmacılar genellikle zor şeyleri araştırmakta iyidir ama zor bir şeyi anlatmak bambaşka bir uzmanlık konusudur. Bu işi gazeteciler iyi yapar ya da yazarlar. Jan Paul Schutten onlardan biri.”

Jan Paul Schutten.

Kitabı bu kadar ilgi çekici yapan bir diğer isim ise illüstratör Floor Rieder. Fieder’in her yaş grubuna hitap eden illüstrasyonları metni bazen açıklığa kavuştururken bazen de okumayı bir kenara bıraktırıp çizgilerinin dünyasına daldırıyor.

Evrimsel biyoloji konulu makaleleriyle tanınan Çağrı Mert Bakırcı’nın Türkçe baskısı için sunuş yazısı yazdığı, Floor Rieder’in görkemli çizimleriyle şenlenen eser, 2013’te Hollanda’da yılın gençlik kitabı seçildi. 2014’te önceki yılın en iyi kurgu dışı gençlik kitabına verilen Altın Lale‘yi kazanan Yaşamın Gizemi, çizimleriyle de Altın Fırça Ödülü‘ne layık görüldü.

*

Künye

Yazar: Jan Paul Schutten
Çizer: Floor Rieder
Çevirmen: Nevin Soysal

Yayınevi: Ginko Çocuk

 

Tayland’da polis saldırısına karşı ‘şişme ördekler’ görev başında!

Tayland‘da tansiyon düşmüyor. Hükümet karşıtı protestolar devam ederken polisin protestoculara sert müdahalesi tepki çekiyor. Öte yandan mecliste kabul edilen beş tasarı ile protestocuların eleştirdiği yasaları tartışmanın önü açıldı.

Geçtiğimiz günlerde meclisin anayasal reformları görüşmek üzere toplandığı binaya girmeye çalışan protestoculara polis sert bir şekilde müdahale etti. Polisin bu müdahalesi ülkede büyük tepki uyandırdı.

Çarşamba günü monarşi yanlılarının sokağa inmesiyle tansiyon iyice yükseldi. Çıkan olaylarda 55 kişi yaralandı.

Öte yandan, meclis anayasada değişiklik yapılmasını öngören yedi tasarıdan beşini onaylarken, görüşmeler boyunca da protestolar devam etti.

Tayland Başbakanı Prayuth Chan-ocha dün yaptığı açıklamada yasaları çiğneyen protestoculara tüm yasaların uygulanacağını belirtti.

Protestocular polisin tazyikli suyla saldırısından kurtulmak için şişme lastik ördek kullanmaya başlamıştı. Sarı şişme ördekler, sonraki eylemlerde tepkinin sembolü haline geldi.