Ana Sayfa Blog Sayfa 1808

Uzaktan eğitim bugün başladı

2020-2021 eğitim öğretim döneminin ilk ara tatilinin ardından 23 Kasım Pazartesi günü TRT EBA, EBA ve canlı sınıf uygulamaları, basılı ve dijital yardımcı kaynaklarla 4 Ocak 2021’e kadar sürecek uzaktan eğitim başladı.

Birinci dönem ara tatili, 16 Kasım 2020 Pazartesi başladı ve 20 Kasım 2020 Cuma sona erdi. Ara tatilde öğretmenler, mesleki gelişim programlarına çevrimiçi ortamda katıldı.

4 Ocak’a kadar uzaktan eğitim

Sağlık Bakanlığı ve Koronavirüs Bilim Kurulu’nun tavsiyeleri doğrultusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki Kabine Toplantısı’nda, 20 Kasım 2020 Cuma’dan 4 Ocak 2021 Pazartesi’ye kadar resmi, özel, örgün ve yaygın tüm eğitim öğretim faaliyetlerine uzaktan eğitim yoluyla devam edilmesi kararı alınmıştı.

Bu kapsamda ilkokul, ortaokul ve liseler, özel eğitim okulları ve sınıfları, meslek liselerindeki uygulamalı dersler ile özel öğretim kursları ile destekleme ve yetiştirme kursları ve takviye kurslarında da bu süreçte yüz yüze eğitim yapılmayacak.

Okul öncesine yüz yüze eğitim

Bakanlık ile ilgili kurumlar arasında yapılan istişareler sonucunda, resmi ve özel tüm anaokulu, ana sınıfı ve uygulama sınıflarında haftada 5 gün yüz yüze eğitim yapılmasının uygun olacağı değerlendirilmişti.

Bu kapsamda okul öncesi eğitim kurumlarında, haftada 5 gün ve günde 6 etkinlik saati yüz yüze eğitim yapılacak ve bir etkinlik saati 30 dakika olacak şekilde planlanacak. Bunun yanında fiziki imkanları uygun okul öncesi eğitim kurumlarında, salgınla ilgili tüm tedbirlerin alınması şartıyla çocuk kulüpleri açılabilecek.

Bunun yanında ehliyet, gemi adamı ve pilot lisansı almak isteyenlere yönelik kurslar ile çeşitli özel kurslardan yeterli altyapıya sahip olanlar, teorik dersleri uzaktan öğretim yoluyla yapabilecekler. Söz konusu kurumların uyguladıkları programlardaki uygulamalı eğitimleri ise 4 Ocak 2021’den sonra tamamlanacak.

Uzaktan eğitim araçları

AA’nın aktardığına göre uzaktan eğitim sürecinde haftalık ders programları, okul yönetimlerinin koordinesinde öğretmenler tarafından öğrenciler ve velilerle paylaşılacak. Okul yöneticileri ve öğretmenler, ara tatil süresince yeni dönemdeki uzaktan eğitim süreçlerini öğrencileriyle işledikleri ders konularına ve müfredat programına göre yapılandıracak.

Bu süreçte eğitim öğretim, ana noktaları TRT EBA kanalları olmak üzere, canlı sınıf uygulamaları, EBA internet platformu, basılı ve dijital yardımcı kaynaklarla yürütülecek.

Sınavlar iptal

4 Ocak 2021’e kadar yüz yüze veya uzaktan olmak üzere hiçbir şekilde sınav yapılmayacak. Bu tarihten sonra sınavların okul ortamında yüz yüze yapılması planlanıyor ancak 4 Ocak’tan sonra ölçme ve değerlendirme faaliyetleri ile ilgili hususlar salgın sürecinin seyrine göre değerlendirilecek ve ayrıca duyurulacak.

Öğrenciler, yüz yüze ve uzaktan eğitimle yapılan eğitim öğretim müfredatından sorumlu olacak.

Fotoğraf: AA

Tabletlerin dağıtım süreci

Kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, özel sektör kuruluşları ve sivil inisiyatifler aracılığıyla gönderilen tablet bilgisayarlar, öncelikli ihtiyaç sahibi öğrencilere ulaştırılıyor.

Dağıtımı gerçekleştirecek 500 bin tablet bilgisayarın yıl sonuna kadar öğrencilere teslim edilmesi planlanıyor.

Canlı sınıf uygulamaları

Uzaktan eğitim sürecinde EBA canlı sınıf ve alternatif uygulamaların sisteme entegrasyonuyla birlikte günlük yaklaşık 2 milyon ders yapabilme kapasitesi bulunuyor.

EBA internet portalı, 1700’den fazla ders ve 40 binin üzerinde zengin, güvenilir ve etkileşimli içerikle öğrencilerin kullanımında olacak. EBA’da konu ve kazanımlarla eşleştirilmiş videolu veya etkileşimli anlatımlar, alıştırmalar, özetler, infografikler, proje dokümanları, öğretmenlere özel içerikler, 5 binden fazla kitap ve 240 binden fazla soru öğretmen ve öğrencilere sunuluyor.

Merkezi sınavlara hazırlanan öğrenciler için sınav müfredatının uzaktan eğitim sürecine uyumlu hale getirilmesiyle ilgili çalışmalar sürüyor.

Öğretmenler ek ders ücreti alacak

Bu süreçte öğretmenler de çalışmalarını uzaktan sürdürecek, uzaktan eğitim için okullara gelerek bilgisayar ve kamera gibi araçlardan da yararlanabilecek. Öğretmenler haftada 1 gün okula giderek uzaktan eğitim süreçlerini değerlendirecek, süreçle ilgili yürüttükleri çalışmaların yönetimsel planlamalarını gerçekleştirecekler.

Uzaktan eğitim sürecinin etkili ve verimli şekilde yürütülmesi amacıyla okul yönetimleri tarafından zümre öğretmenleri ve rehberlik servisinde görevli öğretmenlerle yapılacak planlama doğrultusunda öğretmenler haftada en az 1 gün okula giderek değerlendirme yapacak ve sınıf defterlerini işleyecek.

Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinde ise ilk defa tanı alacaklar için yüz yüze hizmet verilmeye devam edilecek. Bu süreçte okullar arası nakil başvurularında 18 Kasım 2020’ye kadar yapılan başvurular işleme alınacak, 31 Aralık 2020’ye kadar yeni başvuru alınmayacak.

MEB, aralık ayının son haftasındaki tabloya göre okullarda yüz yüze eğitime aşamalı geçiş planlamasını ve takvimini kamuoyu ile paylaşacak.

Bakanlık tarafından 7/24 devrede olan EBA Asistan, MEB Asistan ve 444 0 632 MEBİM çağrı merkezi aracılığıyla uzaktan eğitimle ilgili tüm sorular yanıtlanacak.

Yarıyıl 25 Ocak’ta

Yarıyıl tatili ise 25 Ocak 2021 Pazartesi başlayacak ve 5 Şubat 2021 Cuma günü sona erecek.

Bakanlık tarafından yeni eğitim öğretim dönemi, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını tedbirleri kapsamında TRT EBA, EBA ve canlı dersler aracılığıyla, “uzaktan eğitim” yöntemiyle 31 Ağustos’ta başlatılmıştı.

Birinci aşamada, ana sınıfları ve ilkokul birinci sınıflar için 21 Eylül, ikinci aşamada 12 Ekim’den itibaren ilkokullar, köy okulları, 8. ve 12. sınıflar, lise hazırlık sınıfları ile özel gereksinimli çocuklar, üçüncü aşamada ise 2 Kasım Pazartesi itibarıyla ortaokul 5. ve lise 9. sınıflarda yüz yüze eğitime geçilmişti.

Sağlık Bakanı Koca: Koronavirüs aşısı ücretsiz olacak

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesine dün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile yaptıkları görüşmeyi yazdı. Özellikle aşı konusunun konuşulduğu görüşmede, yeni tedbirlere ve hastanelerin durumlarına da değinildi.

Prof. Dr. Müftüoğlu, Bakan Koca’yla görüşmesinde ilk olarak koronavirüs aşısı konusunu sordu. Bakan Koca da Çinli aşı üreticisi ‘Sinovac‘ ile görüşmelerin tamamlandığını, imzaların atıldığını söyledi. Aşılamada öncelik sağlık çalışanlarında olacak. Daha sonra sıra kronik hastalardan ve diğer risk gruplarından oluşan kişilere gelecek.

‘Aşı ücretsiz yapılacak’

Bakan Koca, görüşmede aşı uygulamalarının kesinlikle ücretsiz yapılacağını, vatandaştan hiçbir ücret talep edilmeyeceğini söyledi. Bu sırada başka üreticilerin ürettiği farklı aşılar için ruhsatlandırma işlemleri sürecek ve süreç tamamlanınca da o aşıların eczanelerde ücretli satılmasına izin verilecek.

Koca, özellikle risk grubunda olup da aşıya ulaşma imkanı olmayanların merak etmemelerini, devletin onlara aşıyı ücretsiz ulaştırma gayreti ve garantisinde olacağının altını çiziyor.

Ayrıca, Koca Türkiye’de de bir aşının üretilebileceğini, ilk verilerin memnuniyet verici olduğuna dikkat çekti. Muhtemelen 2021 sonrasında netice alınacak.

Koca, çok ağır yasakların gelmeyeceğini düşünüyor

Koronavirüs salgınıyla ilgili yasaklar konusuna da değinen Sağlık Bakanı Fahrettin Koca,  çok ağır yeni yasaklamaların gelmeyeceğini düşündüğünü söyleyerek, bireysel tedbirlere dikkat çekiyor:

Özellikle maske takma, sosyal mesafeye uyma, mümkün olduğunca evde kalma, kalabalıklara zorunlu olmadıkça karışmama gibi önlemleri samimi bir şekilde uygularsak, uzun süreli sokağa çıkma yasaklarına gerek kalmayacaktır.

Bakan Koca, salgında panik yaratacak düzeyde bir patlamanın olmadığının ısrarla altını çizerek ‘Panik yok, tedbir var’ diyor. Bakana göre, meselenin kalıcı çözümü hala tedbirlere uymayla ilişkili.

‘Kritik bir noktada değiliz’

Koca, koronavirüse karşı hastanelerin yeterli olup olmadığı sorusuna ise şöyle cevap veriyor:

Çok şükür kritik bir noktada değiliz. Sağlık sistemimiz sağlık ordumuzun gayreti ve devletimizin destekleriyle dimdik ayakta, savaşı başarı ile sürdürüyor. Bazı hastanelerde ilave yoğun bakım üniteleri oluşturma şansımız da zaten hep var. Bu nedenle korkuya, telaşa asla yer yok.

İmamoğlu: İstanbul’da defin sayısı yükseldi

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise Gürpınar Su Ürünleri Hali‘nde balıkçı esnafıyla dün bir araya geldi. İmamoğlu, burada yaptığı açıklamada İstanbul’da defin sayısının yükseldiğini belirterek şunları söyledi:

Dün akşam, bulaşıcı hastalıktan İstanbul’daki vefat sayısı, 186. Ben şimdi ne yapayım yani; susayım mı, yutkunayım mı? Ben, uyuyamadım ki gece. Defin sayımız, 450’lere doğru yürüyor. Yani yetiştiremiyoruz. Normal Kasım ayında bizim defnimiz, -Allah rahmet eylesin; bütün ölmüşlerimize rahmet diliyorum- İstanbul’da 202, 190, 180 kişidir. Şu anda 450’ye doğru gidiyor. Bu kadar zor durumdayız. Bunu bilin.

Fotoğraf: İstanbul Büyükşehir Belediyesi

22 Kasım Pazar gününe ait koronavirüs verilerinde son 24 saatte 139 kişinin öldüğü açıklandı. Toplam vefat sayısı 12.358, toplam ağır hasta sayısı 4.217 ve toplam hasta sayısı 446.822 oldu. Toplam test sayısı ise 17.245.617.

Öte yandan Çin aşısı gönüllülere uygulandı. Ankara Şehir Hastanesi‘nde Çin’den gelen Covid-19 aşısının Faz-3 çalışması için gönüllü olanlara aşılama işlemi yapıldı.

G20 zirvesinde Türkiye’den Paris Anlaşması şerhi

Dünyanın en büyük 20 ekonomisinin her yıl bir araya geldiği G20 zirvesi bu yıl Suudi Arabistan dönem başkanlığında çevrimiçi olarak gerçekleşti.

İki gün süren zirveye Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Çin Devlet Başkanı Şi Jingping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in aralarında bulunduğu G20 üyesi 19 ülke ile Avrupa Birliği temsilcileri katıldı. Zirvede, 20 Ocak’ta görevini bırakması beklenen ABD Başkanı Donald Trump da son kez yer aldı.

G20 tarihindeki 15. ve Suudi Arabistan dönem başkanlığında düzenlenen ikinci Liderler Zirvesi, hazırlanan bildirinin açıklanmasının ardından son buldu.

Türkiye’den ParisAnlaşması maddesine çekince

Salgınla ve iklim değişikliğiyle mücadele konularının da yer aldığı bildiride Türkiye Paris Anlaşması’na vurgu yapan madde hakkında ek bir açıklama yaparak sonuç bildirgesine eklettirdi. Bu, Türkiye’nin oybirliğiyle karar alınan bildirgenin içeriğine katılmakla birlikte belirli çekincelerinin de bulunduğunu belirten bir şerh koyması anlamına geliyor.

Independent Türkçe’nin aktardığına göre Türkiye’nin itirazı, G20 resmi sitesinde, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Pozisyonu Üzerine Başkanlık Açıklaması” başlığıyla yer aldı ve basına servis edilen sonuç bildirigesinin ekleri arasında belirtildi.

Fotoğraf: DHA

‘Türkiye’nin tarihsel sorumluluğu yok’

G20 sitesinde “Aşağıdaki açıklama Türkiye Cumhuriyeti’nin talebi üzerine yayımlanmıştır” şekliyle yer alan Türkiye’nin itirazının tam metni şöyle:

Türkiye, iklim değişikliğiyle mücadeleye azami önemi gösterir ve küresel iklim eylemine aktif olarak katkıda bulunurken, UFCCC (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi) kapsamında adil bir statüye ulaşma konusundaki kararlılığını da ifade etmektedir. Bu nedenle Türkiye Kyoto Protokolünü onaylamış ve Paris Anlaşmasını imzalamıştır. Mevcut iklim mimarisindeki adaletsiz statüsü nedeniyle Türkiye, Paris Anlaşmasını henüz onaylamamıştır.

Türkiye’nin küresel iklim eylemine dair anlayışı uluslararası çabalara, iklim değişikliği rejiminde açık olarak belirtildiği gibi ortak ama farklılaşan sorumluluklar ve herkesin olanakları ölçüsünde katılması çerçevesinde hakkaniyet ölçüsünde katkıda bulunmaktır.

Sera gazı emisyonlarında ihmal edilebilir düzeyde (yüzde 1’den az) tarihsel sorumluluğu bulunan gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye, bütün tarafların karşılıklı anlayışı ve katkısıyla bu soruna adil, makul ve tümüyle tatmin edici bir çözümün mümkün olan en kısa zamanda, tercihen COP26’da (26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) bulunmasını dört gözle beklemektedir. Bu meseleye karşılıklı kabul edilebilir bir çözümün getirilmesi Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelesindeki çabasını artırmasını mümkün kılacaktır.

Liderler bildirisinde ne deniyordu?

G20 zirvesinin sonunda kamuoyuna ilan edilen liderler bildirisinin 33. maddesinde küresel iklim değişikliğiyle uluslararası mücadeleye vurgu yapılırken, 2021’de düzenlenecek 26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda Paris Anlaşması doğrultusunda kararlar alınmasına bütün G20 üyelerinin destek vereceği belirtiliyordu.

Ne var ki Tükiye karbon emisyonlarının sınırlandırılmasını öngören Paris Anlaşmasını imzaladığı halde parlamentosundan geçirip onaylamayan 8 ülkeden biri ve anlaşmayı onaylamayan G20’deki tek ülke.

188 ülke tarafından imzalanıp onaylanan anlaşma 8 ülke; Eritre, İran, Irak, Libya, Güney Sudan, Türkiye ve Yemen tarafından imzalandığı halde onaylanarak resmiyet kazanmamıştı. Bu ülkeler anlaşmanın karbon emisyonu sınırlamalarında gelişmekte olan ülkelere yeterince istisna tanımaması nedeniyle bir adaletsizliğe neden olduğunu belirtiyor.

İstanbul’un en kalabalık mahallelerinden Zafer Mahallesi muhtarı: Vaka sayımız 2 bin 200

İstanbul Bahçelievler’de yer alan Zafer Mahallesi’nin Muhtarı Ahmet Reyhan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada mahallede vaka sayısının 2 bin 200 olduğunu duyurdu.

Kurallara uyulmasının öneminin altını çizen Reyhan’ın paylaşımı salgının kentte geldiği vahim durumu ortaya koydu.

‘Kurallara uymayanı ikaz edin’

Muhtar, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda “Zafer mahallesi filyasyon ekibi olarak mahallemizde vakalı hastalarımızı gezdik ihtiyaçlarını karşıladık. Vaka mahallemizde 2200 lütfen kurallara uymayanı ikaz edin. Tekrar tekrar ikaz edin” ifadelerini kullandı. 

Türkiye’nin en kalabalık beşinci mahallesi

Zafer Mahallesi sahip olduğu kalabalık nüfusla birlikte Türkiye’nin en kalabalık mahalleleri arasında yer alıyor. TUİK verilerine göre 2018 yılında mahalle 84 bin 309 kişilik nüfusuyla Türkiye2nin en kalabalık beşinci mahallesi oldu.
İstanbul’da ise en kalabalık dördüncü mahalle.

Yaşasın, faizler arttı!

Dünya’da herkesin faiz indirdiği Covid-19 döneminde faizlerini artıran ve buna sevinen nadir toplumlardan birisi olduk. 19 Kasım’da TCMB’nin o günkü fiili faiz oranı resmi faiz olarak ilan edildi ve kağıt üzerinde 4.75 puan artarak yüzde 15’e çıktı. Bir de sadeleştirme adına yaratılan karmaşa ortadan kaldırılarak “sadece tek bir faiz oranı olacak” dendi.

Bu faiz artışını büyük bir başarıyla tam tamına tahmin eden piyasalarımız bir hafta öncesinden coşmaya başladı. (Belki de piyasa artış oranını tahmin etmedi; Merkez Bankası piyasanın beklentisi kadar artış yapmayı tercih etti!) Döviz kurları ve altın fiyatları hafta boyu düştü, borsamız tarihi rekorlarını kırmaya başladı ve ulus olarak pek bir bahtiyar olduk. Ne oluyordu? Kaybolan eşeği bile daha bulamamıştık ama bulma yolunda olumlu bir adım mı atıyorduk yoksa? Gelin biraz daha ayrıntılı bakalım.

Faiz artışı neye yarar?

Faiz artışı hiçbir ekonomide arzulanan, davul zurnayla atılan bir adım değildir. Çünkü faiz artışı öncelikle tüketimi azaltır. Öte yandan hem borçlanma maliyeti arttığından hem de tüketim azaldığından yatırım ve üretim düşmeye başlar. Bütün bunlar ekonomiyi küçülme patikasına sokar. Ayrıca, normal koşullarda borsa düşer, çünkü insanlar tasarruflarını hisse senetlerinden çekerek faiz getiren araçlara yöneltmeye başlar. Dolayısıyla, faiz artışı kısa dönemli istikrar paketlerinin bir unsuru olarak kullanılması dışında pek tercih edilen bir şey değildir. Hele politikacılar hiç sevmezler.

Ama madalyonun bir de öbür yüzü var.  Enflasyonunuz yüksekse, negatif faiz veriyorsanız, insanlar TL cinsinden tasarruf etmeyi unutur ve tüketime yönelir. Bu da enflasyonu daha fazla artırır. Tüketime yönelmeyen tasarruf sahipleri ise yabancı paraları talep eder ve ekonomide para ikamesi başlar. Böylece bankalardaki yabancı para mevduat tutarı yerli para mevduatı geçer. Bu arada döviz kurları artar. Hele bir de rezervleri tüketmiş ve dışarıdan taze para da bulamıyorsanız bu artış kontrol edilemez noktaya gelir. Bütün bunlara o ülkede hukukun işlememesi, demokrasinin günbegün buharlaşması ve çeşitli dış politika maceraları ekleniyorsa dışarıdan para gelmesi imkansıza yakın bir olasılığa iner.

Neden sevindik?

Faiz artışına sevinilmez dedim ve tek başına faizi yükselterek bir ekonomiyi düzlüğe çıkarmak da mümkün değildir ama sevinen insanları kesinlikle kınamıyorum. Çünkü bu insanlar içlerindeki umudu henüz tüketmemiş olanlar. Her toplumun umutlu bireylere ihtiyacı var. Geleceğe ilişkin umut beslemezsek, her şeyin daha iyi olacağına dair bir hayal kurmazsak  geleceği nasıl tasarlayabilir ve karşılayabiliriz ki?

Aslında bu kötü reçeteye sevinmenin ardında, nihayet ülkenin nereye gittiğinin görüldüğüne ve faiz artışı yanı sıra ülkenin ihtiyacı olan bazı reformların yapılacağına dair gelen sinyaller var. Bir hastalıktan kurtulmak için ameliyat olmak ya da sevimsiz ve ızdırap veren tedavilere katlanmak gibi bir şey. Bunu anlıyorum. Atalarımız ne demiş: Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. Yüksek faize katlanırız yeter ki ülke ekonomisi düzlüğe çıksın.

Evet, faiz artışıyla birlikte topluma bir müjde daha verildi: “Ekonomi ve hukuk reformu” olarak adlandırılan bir paket var gündemde. Henüz bu paketin içerisinde neler olacağını bilmiyoruz ama adı bile güzel. Ama anlaşıldığı kadarıyla bu paketin içeriği iktidar çevrelerinde epey tartışma yarattı.  Keşke “demokrasi reformu” ibaresi de pakette yer alsaydı. Duvara toslamış ekonomimizde ve bağımsızlığını neredeyse tamamen yitirmiş hukuk sistemimizde reform yapılacağı haberleri herkesin hasret kaldığı umudu ortaya çıkardı.

Eski reformlara ne oldu?

Bu noktada yazı maalesef biraz ciddileşmek durumunda. Eğer tek başına faiz artırımı yeterli değilse ve reformların da yapılması gerekiyorsa, iki soruyla konuya girelim. Bu iktidar değil miydi Türkiye’nin atlattığı binbir badireden sonra 2001 yılından itibaren AB ve İMF rüzgarlarının da yardımıyla “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” kapsamında zar zor yaptığı yapısal reformların çoğunu adım adım ve bilinçli olarak son 8-10 yıl içerisinde ortadan kaldıran? Bugünkü kriz noktasına gelmemize yol açan da esas olarak bu reformların geriye döndürülmesi olmadı mı? Neler mi, sayalım:

  • 1- Enflasyonla mücadele: 2010 yılına kadar başarıyla giden enflasyonu düşürmeye odaklı ekonomi programları 2011 yılından itibaren rafa kaldırıldı ve “ne pahasına olursa olsun büyüme odaklı” politikalar hakim oldu, kredi pompalandı ve enflasyon oranı yükselmeye başladı.
  • 2-Kamu bankalarının yeniden yapılandırılması: 2001 öncesinde görev zararları altında ezilen kamu bankalarının bilançoları 2001 sonrasında temizlendi ve sermaye yapıları güçlendirildi. Yine son dokuz yılda düşük faizle konut/araba kredisi vermek, belirli şirketlere kredi aktarmak ve döviz satışı yaparak kurları kontrol etmek gibi siyasi görevler verilerek kamu bankaları büyük zararlara uğratıldı.
  • 3-TCMB bağımsızlığı: Para politikasının ekonominin gerekleri doğrultusunda siyasetten bağımsız yürütülebilmesi için Merkez Bankası bağımsızlığı getirilmişti. Oysa artık Merkez Bankası Başkanının faiz indirmedi diye görevden alındığının gururla televizyonlarda açıklandığı bir döneme girdik. TCMB’nin devletin herhangi bir kurumundan farkı kalmadı.
  • 4-Devlette şeffaflık: Devlette şeffaflık adına ciddi adımlar atılmıştı. Hepsi rafa kaldırıldı ve devlet sadece iktidarın amaçları ve hedefleri doğrultusunda hareket eden, her şeyi kapalı kapılar arkasında yapan ve kimseye hesap vermeyen bir noktaya getirildi.
  • 5-Kamu harcamalarının disipline edilmesi: 2001 yapısal reformlarının en önemlilerinden birisi olan mali disipline uzun süre uyuldu ve bütçe açığı yüzde 3’ün altında tutuldu. Ama son dönemde bu son çıpa da ciddi darbe yedi. Salgının da etkisiyle bu sene yüzde 5 civarında bir bütçe açığı bekleniyor.
  • 6-Kamu ihale yasası: 2003’de yürürlüğe giren ve kamu alımlarında şeffaflık ve rekabet getirmeyi amaçlayan yasa Ekim 2020 itibarıyla tam 191 kez değiştirildi. İnanamayacaksınız ama ayda ortalama bir değişiklik yapılmış. Kevgire dönen bu yasayla yapılan ihalelerin sonuçlarını ve ülkemize, her birimize düşen maliyetini hepiniz biliyorsunuz.

Ayrıca, yine bu iktidar değil miydi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte ekonomiyi beceriksiz bir ekibe teslim ederek ve bütün uyarılara rağmen yanlış üzerine yanlış yaparak son iki yılda ülkeyi bu noktaya getiren? Yapılıp yapılmayacağı bilinmeyen, yapılacaksa muhtemelen sadece göstermelik birkaç adımla geçiştirilecek olan reformların, iktidarın günü kurtarmak için yapmak zorunluluğunu hissettiği bir hamleden başka bir şey olmadığını düşünüyorum. TCMB ve Bakanlığa atanan kişilere baktığınızda da “eski tas eski hamam” anlayışının geçerli olduğunu görürsünüz.

Yeni Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal.

Eğer okuduysanız ya da okumak isterseniz 10.8.2020 tarihli ve “Piyasalarda Neler Oluyor?” başlıklı Yeşil Gazete yazımda ben de döviz kurundaki artışı frenlemek için faiz artışını savundum. Hatta enflasyon veriyken mevduat faizi yüzde 15-20 bandında olmalı dedim. Yapısal reformların da hemen ardından ve kuvvetli bir şekilde devreye girmesi gerektiğini yazdım. Ama mesele kredibilitesi ve güvenirliği kalmamış bu iktidarın bunları yapıp yapamayacağı. Yapısal reform yapmak faiz indirmek veya artırmak gibi bir şey değil. Yapacaklarınızı doğru ve ciddiyetle saptamanızı, yaptığınıza inanmanızı, karşınızdakileri ikna etmenizi, orta-uzun vadede tutarlılıkla bu reformları uygulamanızı ve savunmanızı ve ilk fırsatta yan çizmemeyi gerektirir. Ben bu iktidardan artık böyle bir ciddiyet ve kararlılık beklemiyorum maalesef.

İktidarının son 8-10 yıllık döneminde sistematik olarak yapılmış reformları adım adım ortadan kaldıran ve ekonomiyi tekrar 1990’ların karanlık günlerine götüren bir siyasi iradenin reform yapacağına ve kararlılıkla uygulayabileceğine inanıyorsanız, hep birlikte sevinmeye devam edelim!

Victor Carnahan: İklim değişikliğinin bir etkisi de suç ortaklığı [İklim Kuşağı-15]

Victor Carnahan, 20 yaşında bir iklim aktivisti. Fransız bir anne ve Amerikalı bir babadan ve İsviçre’de yaşıyor. İklim aktivistlerinin 2019 yılında katıldığı yaz kampı sırasında tanıştığımızdan bu yana bir kaç projede beraber yer aldık.

En son katıldığım kampanyaları Credit Suisse Bankası’nın fosil yakıtlara yaptıkları yatırımları protesto etmek için bankanın yüzü Roger Federer’e yaptıkları geri çekil çağrısıydı. Victor İsviçre ve daha önce yaşadığı Fransa ve Amerika’dan da örnekler verebiliyor röportajımızda.

Atlas: İklim hareketine nasıl dahil oldun?

Victor: İsviçre’ye yeni taşınmıştım ve yeni çevremle tanışmaya başladığımda şimdi yakın arkadaşım olan Hamza’yı tanıdım. Dünyada olup bitenlere her zaman ilgi duydum ve daha fazlasını öğrenmek ve elimden geldiğince çok insana yardım etmek istiyordum, beni Vaud’daki yeşil hareketle tanıştırdı ve hemen takılmaya başladım.

Çok geçmeden Vaud‘da bir Fridays For Future kuruldu. Projeden sonra projeyi hep birlikte ele aldık, birkaç kişiden oluşan iyi bir çalışma ekibi ile protestolar planladık ve hükümetle konuştuk. Küçük başlayıp gitgide daha büyük ilerleyerek elimizden geleni yaptık ve şimdi ortak gezegenimizi ve topluluklarımızın çevresini yıkımdan korumak için üzerimize düşeni yapan önemli uluslararası şirketler ve meselelerle uğraşıyoruz. Birbirimizi ve değerli doğamızı korumak için dünya insanlarıyla dayanışma içinde hareket ediyoruz.

‘Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz’

İsviçre’de iklim hareketi ne yönde ilerliyor? Sen harekette neler yapıyorsun?

İsviçre’de projeler üzerinde çalışıyoruz ve bizim için bu her şeyin üstünde. Seçtiğimiz proje veya çalışma grubu için ne zaman ihtiyacımız olursa olsun gönüllü olarak elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Yaptığım şey, dünyadaki temasları sağlamak, insanları birbirleriyle bağlantıya geçiriyorum ve projeleri diğerleriyle koordine ediyorum.

Başkalarının projelerine ihtiyaç duydukları her an araştırmalarında yardım ediyorum. Elimden geldiğince ileri gidiyorum çünkü birine yardım etmeyi kabul ettiğimde sorunlarını kendi sorunlarım gibi ele alıyorum.

Aktivizminde kişisel olarak neye odaklanıyorsun?

İlk projem, hareketin dünya çapında genişlemesi ve kullandığımız uluslararası sunucuya yardım ederek hareketi daha koordineli hale getirmekti. En son bitirdiğim projem, Roger Federer‘in bize katılması için Credit Suisse hayırseverleri ölçeklerini küçültmeye ve yakında fosil yakıtlara ve çevreye zararlı herhangi bir şeye yatırımlarını durdurmaya ikna etmeye çalışmakla ilgili bir medya kampanyasıydı.

Bunun yerine, bu parayı yeşil teknolojilere ve sosyal olarak yararlı kaynaklara yatırmak yerine, hepsi daha fazla değilse de aynı derecede karlı olma potansiyeline sahiptir. Şimdi, Vaud kantonunda sigara izmaritlerinin atılmasını sınırlayacak ve çevre üzerindeki kirletici etkilerini birçok kez sınırlayan inşaat malzemelerine dönüştürülmesini sağlayacak bir proje üzerinde çalışıyorum.

‘Zehir, yıkım ve suç ortaklığı’

Ülkende hissettiğin iklim krizinin etkileri neler?

İklim değişikliğinin ait olduğum ülkelerimdeki etkisi zehir, yıkım ve suç ortaklığıdır. İklim değişikliği ve beraberinde gelen çevresel yıkım bizi fiziksel ve kültürel olarak zehirliyor. Çoğu da, iklim değişikliğinin ve harap olmuş bir ekosistemin doğrudan bir sonucu olarak hastalık ve tahribatlarla karşı karşıya.

Orta Doğu’da, Amerika’da veya Avrupa’da olsun, dünyanın dört bir yanındaki pek çok kişi, tüketimin kölesi ve başkalarının emeğinden ve kaynaklarından olabildiğince ucuza yararlanma arzusu içindeler. Bazıları dünya ya da toplum üzerindeki etkilerini düşünmeyi bırakıp, doğru olanın yerine rahatlığı tercih ediyor.

‘Doğanın güzellikleri yok ediliyor’

Doğanın güzelliğinin tüm biçimleriyle yok edilmesi her yaşadığım ülkede görülen bir başka etki. Ziyaret etmeyi sevdiğimiz güzel yerler ve nadiren düşündüğümüz önemli yerler, başka yerlerde kolayca yapılabilecek beton ormanlar ve altyapı oluşturmak için yıkılıyor.

Çevre açısından daha az önemli ve azalan doğamıza daha az zararlı bir yer; Vaud, Lozan‘daki Mormont tepesi en iyi örneklerden biri. Yüzyıllar boyunca İsviçre’nin en güzel noktalarından biri olma özelliğine sahip, ender çiçek, bitki ve hayvan türlerine ev sahipliği yaptı. Civarda yaşayanlar orayı sık sık ziyaret ediyorlardı çünkü hayatları boyunca sağladığı şahane manzara sayesinde oradan zevk almışlar ve ellerinden geldiğince ziyaret etmişler.

‘Maden için her şeyi yok ettiler’

Birkaç yıl önce, Holcim adında bir şirket, tepeyi ve içindeki her şeyi yok pahasına kireç taşı madeni kazmak için yok etti. Tepenin bir kısmını, o bölgede yaygın olan bir taş için içten dışa yıkıp, düzleştirdiler. Makinelerin çıkardığı korkunç mekanik seslerin yanı sıra depremi andıran sallantılar, maden çıkarmanın bu tepede yaşayan insanlara yaşattığı rahatsızlıktan sadece birkaçı.

Bu, eksik uzvuna! ve tepedeki güzel manzarasına rağmen doğanın doğal akışında devam etmesini engelliyor. Holcim’e bir alternatif sunuldu: madenciliğini yapacağı alanı değiştirebilecek çorak bir tepe teklifi kaçırılmayacak bir fırsat olacabilecek iken, bunun yerine şirket Mormont’taki madenlerini genişletmeyi ve tepenin geri kalanını talan etmek üzere hükümete dilekçe vermeyi seçti.

Bazı insanlar bunu rahat olduğu için kabul etmeyi tercih etti, diğerleri çevre için ayağa kalktı ve orada tarihi toprakların güzelliğinden, antik Keltlere kadar uzanan tarihi eserleri ve yerel arkeologların bulduğu gömüleri öne sürerek karşı çıktılar. Ne yazık ki tepe, etrafındakiler için korkunç görünüyor.

İklim değişikliğinin bir etkisi de suç ortaklığıdır. Yapılması gereken rasyonel ve doğru şeyler yerine rahatlığı seçmeye devam ettiğimiz sürece hepimiz suç ortağıyız. Ormanlarımızın yerle bir edilmesinde, nehirlerimizin kirletilmesinde ve tahrif edilmesinde, iklim değişikliğinde ve insan kardeşimizin fiilen köleleştirilmesinde kendimizin de suç ortağı olmamıza izin verdik. Doğal kaynaklarımızı korkunç koşullarda çıkarıyorlar ve gezegenimiz ciddi şekilde rahatsız ediliyor.

2030’da kendini ve dünyayı nasıl görüyorsun?

Gözlerimi kapattığımda ve on yıl sonra dünyanın nasıl görüneceğini düşündüğümde, kendimi net sıfır CO2 emisyonuna yaklaşan bir dünyada. Dış görünüşe veya kökene bakılmaksızın tüm insanlara eşit ve hakkaniyetle davranılması için büyük adımlar atıldığı ve devamının geldiği bir yerde olmayı hayal ediyorum. Hala yapılacak işlerin olduğu, ancak son on yılda aşamalı olarak iyileşen bir dünya hayal ediyorum.

‘Farklı bi bakış açısına ihtiyaç var’

İklim krizi ile ilgili dünya liderlerine seslenmek için bir platformda olsaydın, onlara ne söylemek isterdin?

Keşke bir şeye çok fazla odaklandığınızda, dünyaya merceksi bir mercekle çok fazla zaman harcadığınızda, zihninizin o perspektifin dışında dünyanın geri kalanının neye benzediğini hayal etmeyi bıraktığını bilselerdi. Gerçekten önemli olan ve buna değmeyen şey.

İnsanların dünyaya farklı bir bakış açısıyla bakmalarına ihtiyaçları var, bu onların gezegenin acı çektiğini görmelerini sağlayacak bir bakış açısıyla insanlar da öyle. Onları dünyayı kurtarmak için gerekeni yapmaya motive edecek bir bakış açısı.

İçinde bulunduğun iklim hareketinin hükümetinizden talepleri nelerdir?

Taleplerimiz basit; 2030’a kadar net sıfır CO2 emisyonu ve iklim adaletinin uygulanması ile ilgili iklim olağanüstü hal ilanı. İklim krizi etkisi altında hepimiz eşitiz ve bu inkar edilemez gerçeğin uygulanmasını talep ediyoruz.

‘Etkileri azaltmalıyız’

Değişim olarak ne görmek istersin, diğer bir deyişle iklim krizini tersine çevirmek için en iyi planın ne olacağını düşünüyorsun?

İklim krizi şu an için tersine çevrilemez. Şimdi tersine çevirebileceğimiz yerden, imkansızlığa yakın bir noktadayız. Önce krizi durdurmalıyız, ardından mevcut yıkıma doğru ilerlememizden gelecek etkileri azaltmalıyız. Bunu yaparken, kendimizi yeni, ilerici ve müreffeh bir geleceğe götürmek için bu trajik fırsatı değerlendirmemiz gerekiyor.

Son olarak eklemek istediklerin var mı?

ABD’de, İsviçre’de ve kısa bir süre de Fransa’da yaşayan biri olarak, iklim krizinin insanlar üzerindeki derin etkisini ve özellikle kültürün büyüyen iklim krizi üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu anlayabildim. Benim annem Fransız olduğundan Fransa’da çok zaman geçirdim. İklim krizinin tüm bölgelerdeki insanlar için ve tüm nesiller için önemi giderek artan bir konu olduğunu anlıyorum.

Çevresel ve ekonomik etkiler her bireyin üzerinde etkilerini farklı gösterse ve öncelikleri farklı olsa da, tek bir şey kesin; iklim krizinin hükümetlerden ve şirketlerden ciddi bir planlı tepkiye ihtiyacı var.

Amerika’da bir Amerikalı babayla yaşadığım için, hem Avrupa hem de Amerikan kültürlerini deneyimledim. Amerikalılar için önem taşıyan siyasi meseleler, eğer çevre ve iklim krizini kapsıyorsa var. Ekonomi, önemli konularda her zaman ilk üçe girdi ve şimdi birçok insan için iklim krizi haklı önemine yaklaşıyor veya hatta önemini aştı. Ve iklim değişikliğini reddedenlerin sayısı şaşırtıcı derecede fazla olsa da, hiçbir şekilde küçük bir azınlıktan fazlası değiller.

İklim değişikliğinin önemli olmadığını düşünenler ayrı bir gruptur ve buna rağmen alan konusunda taviz verirler ancak yine de azınlıktırlar. Muhafazakarlar bile iklim krizinin önemini kabul ediyorlar ve genç muhafazakarlar bunun onlar için önemini kendileri dile getirdiler. Liberaller, ilericiler, muhafazakarlar ve merkezciler arasında, her iki tarafın da büyük kısmını oluştursa da, iklim değişikliğine tepki ve ekonomiye kıyasla önceliği aynı değil. Ancak bir şey açıktır, önemi Amerikalılarda farklı olsa da mevcuttur.

 

Victor Carnahan: An effect of the climate change is that of complicity [Climate Generation-15]

Victor Carnahan is a 20-year-old climate activist. He is from a French mother and an American father and lives in Switzerland. We have been involved in a few projects together since we met in Lausanne at the summer meeting for climate activists in 2019 .

The most recent campaign I participated in was a #RogerWakeUpNow call to Roger Federer, the face of the bank, to protest Credit Suisse’s investment in fossil fuels. In our interview, Victor gives examples from Switzerland as well as France and America where he lived before.

Atlas: How did you get involved in the climate movement? (your story of how you began?

Victor: I had just moved to Switzerland and was becoming interested in my new community, when I met my now close friend Hamza. I’ve always had an interest in what happens in the world and I was looking to know more and help as many people as I could, he introduced me to the green movement in Vaud and I got hooked immediately. It became the FFF of Vaud not long after.

We tackled project after project all together as several well nit teams, planning protests and speaking with the government. We did what we could which started small and progressed bigger and bigger and now we deal with important international companies and affaires doing our part to protect our shared planet as well as our communities’ environment from destruction. We act in solidarity with the people of the world to protect each other and our precious nature.

‘We do our best’

How is the climate movement in Switzerland? What do you do in the movement?

In Switzerland we work on projects and our then above anything else. We do our best, volunteering what time we may have to which ever project or working group we chose. What I do is get contacts in the world, I put people in connection with each their and coordinate projects with others.

I do research and help with other people’s projects whenever they need it. I go go as far as I can because when I agree to help someone I treat their problems as my own problems.

What do you personally focus on for your activism? 

My first project was the expansion of the movement around the world as well as getting the movement more coordinated by helping the international server we use. My most recent finished project was the media campaign about trying to get Roger Federer to join us in convincing his Credit Swiss benefactors to scale back and soon stop their investments into fossil fuels and anything environmentally harmful.

Instead investing that money into green technologies and socially beneficial sources, all of which have the potential to be just as profitable if not more. Now I’m working on a project that would limit the littering of cigarette butts in the canton of Vaud and would get them recycled into construction materials limiting many times over their polluting effect on the environment.

‘Poison, destruction and complicity’

What are the affects of climate crisis you feel in your country?

The effect of climate change in my countries of origin are that poison, destruction and complicity. Climate change and the environmental devastation that comes with it are poisoning us physically and culturally. Many are facing sickness and harm as a direct result of climate change and a ruined ecosystem.

Many all around the world, be it in the Middle East, America’s or in Europe, are becoming slaves to consumption and the desire to take advantage of others’ labor and resources as cheaply as possible. Some stop thinking about their impact on the world or their community, choosing comfort over what’s right.

‘Destruction of nature’s beauty’

The destruction of nature’s beauty in all its forms is another effect seen through the my countries. Beautiful places we love to visit and important places we rarely think about are torn down to make way concrete jungles and infrastructure that easily be made elsewhere. Somewhere less environmentally important and in a way less harmful to our decreasing nature.

An example in the Mormont hill here in Lausanne, Vaud. For centuries it was one of the most beautiful spots in all of Switzerland, it played host to rare species of flowers, plants and animals. Natives have been going there and enjoying it their entire lives and people visited it as much as they could for the astonishing views it provided.

Until a few years ago, when a company named Holcim moved in to mine lime stone at the expense of the hill and everything in it. They leveled a portion of the hill tearing it inside out for a stone that is common in that region. The expense of their mining to the people living around the hill are rumblings resembling earthquakes as well as its the terrible mechanical screams the machines make.

This keeps the environment from continuing despite its missing limb and what sucks beauty away from the hill. Holcim was presented with an alternative, a barren hill capable of replacing their mining needs a hill that wouldn’t be missed, instead the chose to expand their mining on the Mormont and to petition the government so to tear apart the rest of the hill. Some people chose to accept this it because it’s comfortable, other stand up for the environment and there historic land being used for its beauty all the way back to the ancient Celts who left artifacts and buried dead local archeologists have found. Unfortunately it looks grim for the hill and all those around it.

An effect of the climate change is that of complicity. We are all complicit as long as we continue to chose comfort over what is the rational and right thing to do.  We have allowed ourselves to become complicit in the razing of our forests, the polluting and tampering of our rivers, the change of our climate and the practical enslavement of our fellow human. They extract resources in terrible conditions and our planet is being plagued so that we may take them for granted.

How do you envision yourself and the world in 2030?

When I close my eyes and think to what the world will look like in ten years, I envision myself in a world approaching net zero CO2 emissions. Where large strides have been made and continue to made so that all people are treated equally and with equity no matter there appearance or origins. I envision a world in which there is still work to be done but that has already improved incrementally over the last decade.

If you had a platform to call on the world leaders for climate crisis, what would you like to say to them?

I wish they could know that when you focus too much on one thing, when you spend too much time looking at the world through a lenticular lens, your mind stops imagining what the rest of the world looks like outside of that perspective.

What is really important and what is just not worth it. The people need them to look at the world with a different perspective, one that will allow them to see that the planet is suffering and so are the people. A perspective that will motivate them to do what is necessary to save the world.

What are your movement’s demands from your government?

Our demands are simple. A declaration of a state of emergency in regards to climate change, net zero CO2 emissions by 2030, and that the application of climate justice. We are all equal under the climate and we demande to see this undeniable truth applied.

‘We must put a stop to the crisis itself’

What would you like to see as a change in other words what do you think would be the best plan to reverse the climate crisis?

The climate crisis can’t be reversed as of now. From where we are now reversing it nears impossibility. First we must put a stop the the crisis itself then mitigate the effects still to come from our current progression towards devastation. In doing so we would need to utilize this tragic opportunity to usher ourselves into a new, progressive and prosperous future

Finally, what do you want to add?

As someone who has lives in the US, in Switzerland and briefly in France, I have been able to understand the profound effect that the climate crisis has on the people and especially how the culture has an effect on the the growing climate crisis. My mom being French I have spent a lot of time in France I understand that the climate crisis is topic growing in importance for people in all regions as well as all generations. The environmental and economic effects are not lost on them and though the priorities of each individual are not the same one thing is certain, that the climate crisis needs a serious planned response from the government and corporations.

Having lived in America with an American father I have been experienced both European and American cultures. The one thing outpacing all social or political issues in importance for Americans is that if the environment and climate crisis.The economy has always been a top three in terms of important subjects and now for many people the climate crisis is nearing it in importance or has even surpassed it in importance.

And though climate change deniers are surprisingly large in numbers they are in no way more than a small minority. Those who think that climate change isn’t important are a separate group who take a faire about of room yet are still a minority. Even conservatives recognize the importance of the climate crisis and young conservatives have been themselves vocal in its importance to them. Though between liberals, progressives, conservative and centrists, making up large pars of both parties, the response to climate change and its priority compared to the economy isn’t the same. One thing however is clear, it is acknowledged and its importance though varied is present in Americans.

 

Uluslararası Af Örgütü ‘Haklar İçin Yaz’ kampanyasını başlattı

Uluslararası Af Örgütü tarafından başlatılan ve dünyanın en büyük insan hakları kampanyası kabul edilen Haklar İçin Yaz başladı. Kampanya kapsamında dünyanın her yerinde risk altında bulunan bireyler için harekete geçiliyor. Mektup ve imzalarla onlara destek veriliyor.

Her yıl aralık ayında, insan hakları saldırıya uğrayan kişiler için milyonlarca mektup, kart ve e-posta yazılıyor, Twitter ve Facebook’ta paylaşımlar yapılıyor. Haklar İçin Yaz Kampanyası, gözaltına alınan, zulme uğrayan kişilere yönelik adaletsizliklere dikkat çekmeye çalışıyor. Devletleri harekete geçirmeyi amaçlıyor.

Dünya gündemi arasından seçilen kampanyalar arasında Türkiye’den ODTÜ LGBTİ+ onur yürüyüşüne katıldıkları için yargılanan öğrencilere yönelik başlatılan kampanya da bulunuyor.

 Bu sene kimler için kampanya yapılıyor?

Bu sene Haklar için Yaz kapsamında yürütülen kampanyalar ise şu şekilde:

Kampanyaya destek olmak için tıklayabilirsiniz.

Glifosat neden hala toplatılmıyor?

Ülkemizin ilk çevre avukatlarından da olan, İzmirli avukat Senih Özay’ın başvurusu üzerine Ankara 18. İdare Mahkemesinin aldığı karara Tarım ve Orman Bakanlığı ile Monsanto firmasının yaptığı itiraz İstinaf Mahkemesince ret edildi. Şimdi piyasada bulunan ve bir herbisit olan tüm glifosat ürünlerinin toplanması gerekiyor.

Aslında süreç Senih Özay’ın Tarım ve Orman Bakanlığına yaptığı başvuruyla başlamıştı. Özay bu başvurusunda glifosat hakkında kanserojen olduğuna dair çok sayıda bilimsel yayın bulunduğunu, ayrıca özellikle ABD’de çok sayıda çiftçinin bu ilacı kullanmaları nedeniyle kansere yakalandıkları konusunda kesinleşmiş mahkeme ve firmaya karşı kazanılmış tazminat kararlarının bulunduğunu belirterek, bakanlıktan bu ilacın Türkiye’de kullanılmasının yasaklanmasını istemişti. Ancak bakanlık Özay’ın bu başvurusunu bilimsel kanıtları değerlendirmeye gerek bile görmeden reddetmişti.

Senih Özay.

Bunun üzerine Senih Özay ve bir grup avukat arkadaşı Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ret kararının iptali için Ankara 18. İdare Mahkemesi’ne başvurdular. Dava sonucu bakanlığın Monsanto firmasının ürettiği ‘glifosat’ isimli kimyasal maddenin tarım ilacı olarak kullanmasının yasaklanması başvurusunun reddedilmesi kararı iptal edildi. Bunun üzerine Monsanto firması ile Tarım ve Orman Bakanlığı 18. İdare Mahkemesi’nin bu kararına karşı istinaf mahkemesine başvurdu.  İstinaf Mahkemesi de Özay’ı ve arkadaşlarını haklı bularak her iki başvuruyu reddetti.

İstinaf Mahkemesi’nin kararı şöyle: ‘18. İdare Mahkemesi’nce verilen kararın yürütülmesinin durdurulmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığından yürütmenin durdurulması isteminin reddine 11/11/2020 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.’ Şimdi Monsanto firmasının üretip piyasaya verdiği glifosat’ın bir an önce toplatılması ve Türkiye’de kullanımının yasaklanması gerekiyor.

Çiftçiyi tohum ve kimyasal bağımlısı haline getiriyor

Glifosat, Monsanto firması tarafından 70’li yıllarda ilk ABD’de piyasaya sürülen ve şu ana kadar dünyada en çok kullanılan ve tartışılan pestisitlerden biri; yani tarım ilacı… Herbisit türü pestisit olan glifosat yabani otları ve istenmeyen bitkileri öldürmekte kullanılıyor. İstenmeyen bitkilere büyük oranda yapraklarından; daha az olarak da köklerinden giren gliofosat tüm dünyada GDO’lu tarımın yaygınlaştırılmasını da kolaylaştırıyor. Çünkü pestisit üreten dünyanın en büyük on şirketinin beşi ayrıca dünyanın en büyük on tohum üreticisi şirketi içinde de yer alıyor. Bir başka anlatımla Monsanto’nun ürettiği tohumlar glifosata dirençli ve bu tohumları alarak tarlasında kullanan çiftçi, glifosatla da ürünü dışındaki yabani ve istenmeyen bitkileri öldürebiliyor. Yani çiftçi zaman içinde bir taraftan tohumun, diğer taraftan ise kimyasalın bağımlısı haline getirilmektedir.

Diğer taraftan kullanıldığı ilk yıllardan itibaren insan sağlığı üzerine etkileri tartışılmaya başlanan glifosat, Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) bağlı bir kuruluş olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) tarafından ‘insanlar için muhtemelen kanserojen maddeler’ içinde sayılıyor. ABD Çevre Koruma Ajansı’na (EPA) göre insanlar için kanserojen olma ihtimali düşük… WHO ise 2016 yılında gıda ürünlerinde yaptığı bir çalışma sonucunda gıdalarda tespit edilen glifosat kalıntılarının insan sağlığı için bir risk oluşturmadığını belirtti.  Avrupa Birliği de yoğun taleplere rağmen glifosat kullanımına şimdilik yasak getirmeyip, bazı kısıtlamalarla yetindi. Avusturya hükümeti ise AB kararlarına rağmen ülke genelinde glifosat kullanımını tamamen yasakladı.

Bu arada ABD merkezli Monsanto firmasının Alman ilaç ve kimya devi Bayer tarafından 2016 yılında 63 milyar ABD dolarına satın alındığını da unutmayalım. Glifosatın bilimsel çalışmalar sonucu en çok ilişkilendirildiği kanser türü ise Non-Hodgkin Lenfoma (NHL)… 2018 yılında ABD’de NHL olan çiftçi Dewayne Johnson, verdiği hukuk mücadelesi sonucu Monsanto’yu mahkum ettirmeyi başardı. Monsanto şirketi, ilaçlarındaki glifosat maddesi yüzünden lenf kanserine yakalandığını söyleyen Johnson’a 289 milyon ABD doları tazminat ödemeye mahkûm oldu. Monsanto’yu satın alan Bayer firması ise glifosat için bugüne kadar açılan 125 bin tazminat davasında davacıların %75’i ile anlaşmaya gitme yolunu seçti ve 10 milyar 900 milyon ABD doları tazminat ödemeyi kabul etti.

İşte İstinaf Mahkemesinin kararına geri dönecek olursak; karar çok açık… Avukat Senih Özay ve arkadaşlarının Tarım ve Orman Bakanlığı’na yaptığı başvurunun hiçbir inceleme ve bilimsel tartışmaya gerek görülmeden ret edildiği vurgulanıyor kararda…  Oysa İstinaf Mahkemesinin de vurguladığı gibi Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, “Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması başlıklı 56.maddesinde; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.”

Eğer ülkemiz gerçekten bir hukuk devleti ise İstinaf Mahkemesinin bu kararı gereğince gliofosat ürünleri piyasadan derhal toplanması gerekiyor. Bu mahkeme kararına rağmen çiftçimizin ve tüketicimizin sağlıklı yaşam hakkı Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından görmezden gelinirse ve glifosat serbestçe pazarlanırsa diğer ülke örneklerinde de yaşandığı gibi acı sonuçlar kaçınılmaz hale gelebilir…

Kadıköy’de kadın eylemi: ‘Bu yıl hiçbir kadın öldürülmedi’ manşetlerini attıracağız

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘nun çağrısıyla kadın cinayetlerine dur demek için kadınlar, dün Kadıköy Beşiktaş İskelesi‘nde bir araya geldi.

Burada yapılan açıklamada “‘Kadınlar eşit yaşıyor’ başlıklarını attırana kadar asla durmayacağız. Mücadeleye devam” ifadeleri kullanıldı.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü öncesinde bir araya gelen kadınlar “İstanbul Sözleşmesi’ni uygulatacağız” ve “Asla yalnız yürümeyeceğiz” yazılı pankartlar açtı.

Kav:

Eylemde ilk olarak Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav konuştu. Bu yıl hiçbir kadın öldürülmedi manşetleri atılana kadar mücadeleye devam edeceklerini belirten Kav, şunları söyledi:

‘Bu yıl hiçbir kadın öldürülmedi’ manşetlerini attıracağız. Milyonlarca emekçi kadın, milyonlarca genç kadın kardeşimizle birlikte… ‘İstihdamda rekor artış’ diyeceğiz ve biz onunla da durmayacağız. Daha da ötesine ‘Tüm eşitsizlik biçimlerini, tüm baskı biçimlerini kaldırdık. Artık kadınlar eşit yaşıyor’ başlıklarını attırana kadar asla durmayacağız. Mücadeleye devam.

‘Daha kaç bedel ödeyeceğiz?’

Eylemde söz alan diğer bir isim de Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim‘di. Ataselim, 6284 Sayılı Kanun‘un önemine dikkat çekerek şunları söyledi:

Her gün bir kadının kanlar içinde öldüğünü görmeye artık yeter. Kadınların çocuklarıyla birlikte öldürülmesine yeter. Daha ne kadar bedel ödeyecek bu topraklarda kadınlar? Her gün birer birer öldürülürken, çalışma hakkı elinden alınırken, o şiddete uğradıkları ailelere mahkum edilirken daha kaç bedel ödeyeceğiz?

6284’ü etkin uygularsanız, nice kadının yaşayacağını göreceksiniz. Ama bunu sağlayacak bir siyasi irade yok.

‘Fail etkin soruşturulmadan adalet gelmez’

Ataselim, kadın cinayetlerindeki faillerin etkin soruşturulmadıklarına dikkat çekerek şunları kaydetti:

Adaleti yerine getirmesi gerekenler adaletten bahseder oldu. Bu ülkede önce şüpheli bir şekilde hayatını kaybetmiş, ölmüş, öldürülmüş bir kadının failini etkin bir şekilde soruşturmadan bu ülkeye adalet gelmez. Adalet önce buradan gelecek. Bütün kadınların kurtuluşu için, kadın cinayetlerinin durdurulması için İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması şart.