Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İpinden kurtulmuş düşünceler-2: Ot gibi yaşamalı insan

İnsan ne için yaşar? Veya neden dünyaya gelmiştir? Yaşamın anlamı nedir? Yaşamı anlamlı kılmak için ne yapmak gerekir? Anlamlı yaşam ile anlamsız yaşam arasında ne fark vardır? Bunlara benzer onlarca soruyu ardı ardına sorabilirsiniz. Art arda ya da parça parça, bu soruların hepsi binlerce yıldır sorulup duruyor zaten. Çeşit çeşit yanıtlar da verilmiş.

Kimileri sürekli bu soruları sorup doğru yanıtı aramaya devam ederken kimileri de yanıtlardan bir ya da birkaçını doğru varsayıp daha fazla soru sorulmamasını, daha fazla yanıt aranmamasını istemiş. Sokrates, örneğin. Sırf sürekli soru sorup, yeni yanıtlar aradığı için ölüme mahkûm edilmiş soru sorulmasından hoşlanmayanlar tarafından. Tamam, başka soru sormayacağım deyip af dilese, içmek zorunda kalmayacakmış belki de baldıran zehrini. Ama o soru sorma hakkının elinden alınmasındansa ölmeyi tercih etmiş.

Kant haklı mıydı?

Aklı duygularımızdan üstün tuttu Alman filozof (Immanuel Kant). İyi Samiriyeli[1] hikâyesinde Kant, yol kenarında yatan yardıma muhtaç adama cennete gitmek için veya ona acımamız nedeniyle yardım etmek yerine bunun bir ödev olduğunu, bu davranışın herkes tarafından yapılması gereken bir görev olduğunu düşünerek yardım etmemiz gerektiğini savunur. Bir yanda geleceğe dönük bir amaç (cennete gitmek) ve acımak dururken diğer yanda akıl devreye girmekte ve karara dayanak oluşturmakta. Acımak duygularla, ödev ya da görev ise akılla ilişkili. Kant, duygularımızla karar aldığımızda asıl amacın kendimizi mutlu etmek olduğunu düşünüyor. Cennete gitmek için yardım etmek ise zaten bütünüyle bencilce. Bu nedenlerle “yardım edeceksen etme, ihtiyaç duyana yardım etmek insanın görevidir, bu bilinçle yardım et” diyor Kant.

Peki, insan olarak gerçekten görevlerimiz mi var? Yani bize hiç sorulmadan, yaşamak isteyip istemediğimiz bile sorulmadan kendimizi soluk alıp verirken buluyoruz. Üstelik nerede, kimlerin çocuğu olarak, hangi doğal ve toplumsal koşullarda yaşamaya başladığımız da bütünüyle bizim irademizin dışında. Bu da yetmezmiş gibi sırtımıza bir sürü görev yükleniyor. Biz bu görevlerimizi aklımızla arayıp bulacağız bir de ve bu görevleri yerine getireceğiz.

Tasarım akıllı mı akılsız mı?

Yaşamımızın bir amaca dayandığını düşünmek yaşamın bir amaçla başlatıldığını düşünmekle aynı anlama geliyor. Binlerce yıl boyunca, en azından bildiğimiz kadarıyla, insanlar bu amacı tanımlamaya çalıştılar. Tanımlamaya çalıştıkları bu amacın etrafında felsefi akımlar oluşturdular veya bir kutsal güç tarafından tanımlanmış olduğunu düşündükleri amaçların çevresinde büyüklü küçüklü inanç sistemleri yarattılar. Her ikisinde de insana biçilmiş roller, onun için verilmiş ya da onun bulup çıkaracağı görevler ve elbette bu görevlerle ilişkili amaçlar bulunuyordu.

Sonra bir gün, Charles Darwin adlı genç bir İngiliz, tuhaf rastlantıların sonucu olarak HMS Beagle gemisiyle yapılacak uzun bir yolculuğa davet aldı. Yolculukta yaptığı gözlemler ve elde ettiği bulgulara dayanarak 1859 yılında Türlerin Kökeni kitabını yayımladı. Günümüzde bile şiddetli tartışmaların odağında olan bu kitap basitçe iki şey söylüyordu:

Birincisi, canlılar değişmektedir. İkincisi ise bu değişimin dinamiğinin, doğal seçilim yoluyla uyum sağlamak olduğudur. Bu ikisine kısaca evrim diyoruz. Kimilerinin inandığı ya da inanmak istediği görkemli inanç sistemlerini kökünden sarstığı için hışımla saldırdığı evrim akıllı değil, akılsız bir süreçtir. Yani bir üst akıl tarafından yönetilmez ve ulaşmak istediği bir amaç yoktur. O nedenle, hiçbirimiz gelecekte evrimin bizi (gezegenimizi) nereye götüreceğini söyleyemiyoruz. Örneğin iklim krizinin kimi sonuçlarını öngörebiliyor olsak da, değişen iklim koşullarının oluşturacağı yeni durumda hangi canlının nasıl bir evrim sürecine gireceğini, nereye doğru evrileceğini tahmin etmemiz hiç kolay değil. Tahmin edebileceğimiz tek şey mevcut canlı türlerinin çok büyük bir bölümünün yok olup gideceği.

Akılsız tasarımda akılla tanımlanan amaç olur mu?

Olmaz. İnsan olarak dünya denen gezegende yaşıyor olmamızın hiçbir amacı yok. Biz bir neden değil, sadece bir sonucuz. Evrimin sonucu. Kendimizi dev aynasında görme huyumuzu bir kenara koyabilmek ve ne kadar basit olduğumuzu anlayabilmek için daha ne tür felaketlerle yüz yüze bırakmamız gerekecek kendimizi ve gezegenimizi?. Doğanın küçük ve basit, diğerleriyle eşit bir parçası olmak size değersiz mi hissettiriyor? Oysa ben bundan daha değerli bir şey olduğunu düşünemiyorum. Dünya denen hem büyük hem de küçücük gezegende sizin için tanımlanmış özel amaçların bulunmaması sizi boşluğa mı sürüklüyor? O halde soruyorum size, soru sorumasından hoşlanmıyor olsanız bile; Yaşamdan daha büyük bir amaç olabilir mi? Yaşamı her şeyin üstüne koymak, sadece sizin ve benzerlerinizin değil yaşayan her bir varlığın yaşamını en üstün değer olarak görüp buna zarar vermeyecek şekilde basit ve amaçsız bir yaşam sürmekten, tıpkı bir ot gibi yaşamaktan daha yüce bir amaç olabilir mi? Bugüne kadar size öğretilen bütün dogmaları bir kenara itip bu soruyu tartın kafanızda. Olabilir mi?

*

[1] Nigel Warburton, Felsefenin Kısa Tarihi, Alfa-Felsefe, 2016. s. 177.

Kategori: Hafta Sonu