Ana Sayfa Blog Sayfa 1554

İkizdere’de taş ocağına karşı çadır nöbeti devam ediyor

Haber: Gençağa Karafazlı
*
Rize İkizdere‘de yer alan İşkencedere Vadisi‘nde Cengiz İnşaat tarafından İyidere lojistik merkez inşaatına malzeme tedarik etmek amacıyla açılmak istenen taş ocağına karşı direnen yurttaşların başlattığı çadır nöbeti devam ediyor.
Her gün çadır nöbeti tutan yurttaşlardan Dursun Baş yaptığı açıklamada “Direnişimiz devam ediyor. Vadimizin peşkeş çekilmesine, yaşam alanlarımızın yok edilmesine karsı mücadele etmeye kararlıyız” dedi.
Direniş çadırını birçok STK temsilcisi ve yaşam savunucusunun ziyaret ettiğini belirten Baş, “Bu destek bizi mutlu ediyor” ifadelerini kullandı.

Ziyaretçiler bu kez Hopa’dan

İkizdere direniş çadırını son olarak Halkevleri Doğu Karadeniz bölge temsilcisi Dursun Ali Koyuncu, Hopa Halkevi yöneticileri ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Öğrenci Kolektifi ziyaret etti. Ekip, taş ocağı yapılması planlanan bölgede incelemede bulundu.
Konuyla ilgili açıklama yapan Ali Koyuncu “Taş ocağı ve HES’lerden dolayı doğa katliamları  bölgemizin ortak kaderi. Kent ve doğa mücadelelerini yerel direnişlerden genel bir direniş odağına çevirmemiz gerekiyor. Karadeniz’de doğa direnişlerini ortaklaştırmanın, ortam zeminde birleştirmenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Vadilerin katledilmesi sadece İkizdere halkının değil tüm halkımızın sorunudur” dedi.
Koyuncu açıklamasında “Acele kamulaştırılma adı altında insanlarımızın yaşam alanları ellerinden alınıyor. İnsanlar doğup büyüyüp yaşadıkları topraklardan göç etmeye zorlanıyorlar. Bu duruma karşı direnmekten başka yol yok” ifadelerini kullandı.

Netanyahu: İran’ın nükleer silah sahibi olmasına asla izin vermeyeceğiz

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran‘ın bir “terör saldırısı” olarak nitelendirdiği ve İsrail’i sorumlu tuttuğu Natanz Nükleer Tesisi‘ndeki elektrik dağıtım hattında meydana gelen kesintinin ardından gazetecilere açıklama yaptı.

İsrail’i ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile birlikte gazetecilerin sorularını yanıtlayan Netanyahu, nükleer tesisi İsrail’in sabote ettiği iddialarıyla ilgili bir yorum yapmadı ancak konuşmasında Tahran‘ı doğrudan hedef aldı.

‘Soykırım hedefine izin vermeyeceğim’

Reuters’ın aktardığına göre “İran, nükleer silah üretme ve onları yollayacak füzeler yapma çabasından hiçbir zaman vazgeçmedi” diyen Netanyahu, “Ben asla İran’ın bu silahlarla İsrail’de soykırım yapma hedefini gerçekleştirmesine izin vermeyeceğim. İsrail Tahran’ın nükleer silah inşa etmesine asla izin vermeyecek” ifadelerini kullandı.

Konuşmasında Tahran’ı hedef alan Netanyahu, “İsrail, İran saldırganlığına karşı kendisini savunmaya devam edecek” ifadelerine yer verdi.

Ne yaşandı?

Natanz Nükleer Tesisi‘nin elektrik dağıtım hattında 11 Nisan Pazar günü bir kesinti yaşandı. İran Atom Enerjisi Kurumu Sözcüsü Behruz Kamalvandi 11 Nisan Pazar günü yaşanan kesintiyi bir “kaza” olarak niteledi, kazanın can kaybına veya kontaminasyona yol açmadığını söyledi.

Ancak daha sonra açıklama yapan İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ali Ekber Salihi, yaşanan olayın bir kaza değil “terör saldırısı” olduğunu söyledi.

Söz konusu olay, Tahran yönetiminin cumartesi günü Natanz’da 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmaya aykırı biçimde uranyum zenginleştirmeye başladığını açıklamasının ardından yaşandı.

Yaşanan olayın zamanlaması da sabotaj iddialarını güçlendirdi. İsrail yetkilileri bir açıklama yapmazken İsrail basını da kesintinin İsrail’in siber saldırısı olduğunu ileri sürdü.

İlk kez yaşanmıyor

Natanz Nükleer Tesisi’nde daha önce de Temmuz 2020’de yangın çıkmıştı. nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan da Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada bu patlamaların tesadüf olmayacağına işaret etmişti.

Nükleer tesislerin gerek diğer ülkeler gerekse ülke içerisindeki gruplar tarafından tehdit amaçlı kullanılabileceğini belirten Demircan, “Bu şekilde  güç sahibi olmakla özdeşleştirilen nükleer tesis sahipliğinin esas olarak güçsüzlüğün ve aczin göstergesi olduğu iyi görülmelidir” yorumunu yapmıştı.

Nitekim, İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade‘nin öldürülmesinden bir gün sonra, 28 Kasım’da yapılan açıklamada, bunun İsrail tarafından gerçekleştirilen sabotaj olduğu açıklanmıştı.

2021 BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu

Birleşik Krallık‘ta Oscar‘a eşdeğer kabul edilen BAFTA Ödülleri, Londra‘da düzenlenen törenle sahiplerini buldu.

İngiliz Sinema ve Televizyon Sanatları Akademisi tarafından düzenlenen ödül törenini Edith Bowman ve Dermot O’Leary sundu.

Royal Albert Hall‘da seyircisiz yapılan törene, tüm adaylar çevrimiçi katıldı.

Daha önce törene katılacağı belirtilen BAFTA Başkanı Prens William, Prens Philip’in vefatı nedeniyle programını iptal ederken, törende BAFTA’nın ilk başkanı Prens Philip de anıldı.

‘Futbol maçı izlendiğini sandım’

The Father filmindeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Ödülüne laik görülen Anthony Hopkins, ödülü kazandığını farkında olmadığını, ailesinin kendisine haber verdiğini söyledi.

Hopkins, ödülünü kabul ederken şu açıklamalarda bulundu:

Bu harika, hayatımda bir noktaya geldim. Ve bu film de özel bir filmdi. Ödül de benim için bir bonus, eğlenceli bir bonus… Diğer tüm adaylara ve kazananları tebrik ediyorum, burada oturmuş odamda resim yapıyordum ve tezahürat seslerini yan taraftan duyduğumda bir futbol maçı izlediklerini sandım.”

Antony Hopkins, aldığı bu ödülle BAFTA’yı kazanan en yaşlı başrol oyuncusu olmuş oldu.

‘Koreli bir aktristim ve çok onur duydum’

Minari filmindeki performansıyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazanan Yuh-Jung Youn, teşekkür konuşmasında şunları söyledi:

 Merhaba İngiltere, ben Koreli bir aktrisim ve aday gösterilmekten çok onur duyduğumu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Edinburgh Dükünüze başsağlığı dilerim ve bu ödül için çok teşekkür ederim.”

Nomadland filmiyle En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Chloé Zhao ise ödülünü kabul ettiği sırada şu açıklamada bulundu: “Bu ödülü bizi hayatlarında cömertçe karşılayan göçebe topluma ithaf ediyoruz, hayallerini bizimle paylaştılar.”

Ödül töreninin kazanları

2021 BAFTA ödüllerini kazanan kişi ve yapımlar ise şöyle:

En İyi Film: Nomadland
En İyi Belgesel: My Octopus Teacher
En İyi Animasyon: Soul
En İyi Yönetmen: Cloé Zhao
En İyi Kadın Oyuncu: Frances Mcdormand – Nomadland
En İyi Erkek Oyuncu: Anthony Hopkins – The Father
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Yuh-Jung Youn
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Daniel KaluuyaJudas and The Black Messiah
Yükselen Yıldız: Bukky Bakray
En İyi İngiliz Filmi: Promising Young Woman
En İyi Orijinal Müzik: Soul
En İyi Orijinal Senaryo: Promising Young Woman
En İyi Görüntü Yönetmeni: Nomadland

BAFTA özel ödülü “Fellowship“, sinemaya yaptığı katkılardan dolayı yönetmen Ang Lee‘ye verildi.

İçişleri’nden Ramazan Tedbirleri: İftar çadırları ve toplu teravih namazları yasaklanıyor

İçişleri Bakanlığı, 81 il valiliğine “Ramazan Ayı Tedbirleri” konulu genelge gönderdi. Genelgeye göre koronavirüs gerekçesiyle kalabalıkların bir araya geldiği etkinlik ve iftar çadırlarına izin verilmeyecek.

Genelgede Ramazan ayında, öteden beri uygulanması nedeniyle geleneksel hale gelen bazı davranış, etkinlik ve uygulamaların toplumsal hareketliliği artırdığından, salgınla mücadele ve toplum sağlığı açısından risk oluşturacağı belirtildi.

Teravih namazları evde kılınacak

12 Nisan 2021 Pazartesi günü kılınacak ilk teravihle beraber uygulamaya geçecek tedbirler şu şekilde sıralandı:

  • Vatandaşların toplu katılım gösterdiği iftar, sahur gibi kalabalık grupları bir araya getiren her türlü etkinliğe ve iftar çadırlarına müsaade edilmeyecek.
  • Bu noktada son dönemlerde salgının yayılımında ev içi bulaşma oranının yüksekliği hususu da göz önünde bulundurularak vatandaşların iftar veya sahurlarda misafir kabul etmemeleri konusunda farkındalıklarını artıracak faaliyetler ve duyurulara önem verilecek.
  • Diyanet İşleri Başkanlığı’nın duyurusuna uygun şekilde geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yılda teravih namazlarının evde kılınmasına devam edilecek.
  • Öte yandan salgının oluşturduğu riskin artırılmaması açısından teravih namazı nedeniyle evler başta olmak üzere çeşitli yerlerde bir araya gelinmemesi gerektiği konusu vatandaşlarımıza sık sık duyurulacak.

Pide satışlarına saat kısıtlaması

  • Ramazan pidesi ve ekmek satışı ile ilgili olarak; Ramazan ayı süresince iftar saati ve hemen öncesinde oluşabilecek pide kuyrukları ve yoğunluğun oluşturacağı riskin önlenmesi amacıyla fırınlardaki özel sipariş üretimi de dahil pide ve ekmek üretimi iftardan 1 saat önce sonlandırılacak ve iftar saatine kadar sadece satış yapılabilecek.
  • İftardan sonra fırınlarda üretim, satış ve diğer hazırlık işlemlerine devam edilebilecek. Ramazan ayının huzur ve güven ortamında geçmesi için her il kendi dinamiklerini değerlendirecek ve bu süreç içerisinde oluşması muhtemel yoğunluklar göz önünde bulundurularak il genelinde gerekli önlemler alınacak.

Türbe ziyaretlerine düzenleme

  • Ramazan ayı ile birlikte türbe ziyaretlerinde yaşanabilecek artış ve bu şekilde oluşabilecek kalabalıkların oluşturacağı riske karşı yetkili birimlerce fiziki mesafe kurallarının eksiksiz uygulanması başta olmak üzere gerekli önlemlerin alınması sağlanacak.
  • İftar vakitlerinin öncesinde oluşabilecek trafik yoğunluğu dikkate alınarak iftar saatinin en az 3 saat öncesinden itibaren belediyeler ile gerekli koordinasyon sağlanarak toplu taşımada kullanılan araç ve sefer sayılarının artırılması sağlanacak.

Mezarlıklarda kontrollü ziyaret

  • Ramazan ayı boyunca yoğunlaşan mezarlık ziyaretlerinin kontrollü olarak yapılabilmesi için mezarlıklara giriş ve çıkışlar ayrı olarak planlanacak.
  • Mezarlıklarda fiziki mesafe kuralının ve maske kullanımına ilişkin kontrollere ağırlık verilecek
  • Başta market ve pazar yerleri olmak üzere kalabalıkların oluşabileceği alanlarda fiziki mesafe koşullarının korunmasına yönelik her türlü tedbir alınacak.
  • Bu kapsamda daha önce illere gönderilen genelgelerde belirtildiği üzere her AVM ve semt pazarı için aynı anda kabul edilebilecek müşteri sayısının İl/İlçe Umumi Hıfzıssıhha Kurulları kararı ile ayrı ayrı belirlenecek.

Demokrasi Konferansı için çağrı: Mücadeleleri birleştirmemiz gerek

“Emek, özgürlük, adalet” temasıyla düzenlenecek Demokrasi Konferansı 13 Nisan Salı (yarın) saat 11.00’de Şişli’de yer alan Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Merkezi Abidin Dino Salonu‘nda gerçekleşecek.

Konferansın çağrıcıları arasında Ahmet Türk, Canan Arın, Celal Fırat, İhsan Eliaçık, Genco Erkal, Melda Onur, Murathan Mungan, Nejla Kurul, Öztürk Türkdoğan, Rıza Türmen, Şebnem Korur Fincancı, Tarık Ziya Ekinci ve Zülfü Livaneli gibi isimler yer alıyor.

‘Etkili muhalefet yaratmak elzem’

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi‘ne geçiş ile birlikte kuvvetler ayrılığının ve hukuk devletinin ortadan kaldırıldığı belirtilen açıklamada “Hiçbir denge-fren mekanizmasının bulunmadığı tek adamın keyfi iradesine dayanan bu yönetim neo-faşist özellikler göstermektedir” denildi.

Cumhur İttifakı’nın Türkiye’yi büyük bir siyasal ve ekonomik krize sürüklediği vurgulanan açıklamada “Bu koşullarda iktidarın karşısında etkili bir muhalefet ve umut veren bir seçenek yaratmak elzemdir” ifadeleri kullanıldı.

‘Mücadeleleri birleştirmeliyiz’

Demokrasi mücadelesi vermeye çalışan toplumsal kesimlerin ve grupların ileri sürdükleri özgürlük, eşitlik, demokrasi talepleri olduğu belirtilen açıklamada “Hak talebinde bulunan ve mücadele içinde olan bütün toplumsal kesimlerin talepleri arasında bağlantı kurarak, bu taleplerin ekmek, özgürlük ve adalet başlıklarında ortaklaşması ve birlikte hareket etmesine zemin sağlayacak bir Demokrasi Konferansı’nın toplanmasına ihtiyaç var” denildi ve şu çağrıda bulunuldu:

Demokrasi Konferansı’nda hak mücadelesi veren emekçilerin, kadınların, toprak ve doğalarını savunan köylülerin, gençlerin, LBGTİ bireylerin, çiftçilerin, akademisyenleri, öğrencileri ve çalışanları ile özgür demokratik bir ortamda bilim üretmek isteyen üniversitelerin, kamu emekçilerinin, KHK’lıların, baroların, meslek örgütlerinin, sendikaların, esnaf örgütlenmelerinin, su ve iklim mücadelesi verenlerin, ekoloji örgütlerinin, kültür sanat emekçilerinin, kayyım atanan belediyelerin, eşit yurttaşlık ve anadilinde yaşam mücadelesi veren Kürt halkının, inançları nedeniyle ayrımcılığa uğrayan Alevilerin, Ezidilerden, Ermenilere; Süryanilerden, Yahudiler, Romanlar, Çerkezler ve Rumlara bütün halkların, bir yıldır ölümle burun buruna salgınla mücadele eden sağlık emekçilerinin sesleri buluşmalı. Bu sesler halkın en acil ve yakıcı sorunlarında ortaklaşmak için yan yana gelmeli. Ülkenin her yanında tek tek yanan çoban ateşleri birleşmeli.

Bu ortaklaşmanın halkın susturulamayan itirazlarının akacağı meşru bir mecra ve halkçı seçenek yaratmanın yolunu açacağı belirtilen açıklamada
“Ülkenin her yanında itirazlarını ortaya koyan bütün toplum kesimlerini, demokrasiden yana bütün kişi ve kurumları bu konferansta yer almaya seslerini ve güçlerini birleştirmeye çağırıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

 

CHP’li Öztunç: İskenderun halkı yalnız değil

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Maraş Milletvekili ve Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç, İskenderun‘un Akçay Mahallesi‘nde yapılması planlanan taş ocağı ve kırma tesisi projesiyle ilgili açıklamada bulundu.

Öztunç, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) yönetmeliği gereğince yapılacak olan halkın katılımı toplantısına, halkın katılımının engellendiğini belirtti.

Toplantıdan bir gün önce getirilen eylem, gösteri, toplantı ve etkinlik yasağı sebebiyle halk toplantıya katılamazken, halkın bölgeye girmesine de izin verilmedi.

Bölgeye girilmesi engellendi

Öztunç, projeyle ilgili görüşlerin alınması gereken toplantıya halkın ve yaşam savunucularının alınmadığını şöyle anlattı:

İskenderun’da halkın katılımı toplantısı tarihinden bir gün önce, alelacele biçimde eylem, gösteri, toplantı ve etkinlik yasağı getirildi. Böylece, taş ocağı projesiyle ilgili bilgilendirmelerin yapılması ve yurttaşların projeyle ilgili görüşlerinin alınması gereken toplantı, yurttaşlar olmadan gerçekleştirildi. Bölgedeki çevre örgütleri, avukatlar, meslek kuruluşları ve yaşam savunucularının toplantının olduğu bölgeye girmesi engellenmek istendi.”

‘İtirazlar değerlendirilmedi’

CHP’li Milletvekili Öztunç, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü yetkililerinin, çevre örgütlerinin ve mahalle halkının itirazlarını değerlendirmediğini şu şekilde anlattı:

Mahalle sakinlerinin köylülerin, halihazırda var olan maden ve taş ocaklarından rahatsız olduklarını, meyve bahçelerine, zeytin ağaçlarına ve yaylalarında suyun kullanılamaz hale geldiğini topraklarını korumak istediklerini belirtmeleri üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü yetkileri ÇED yönetmeliğinin ruhuna aykırı bir şekilde kahvehaneye girerek kapalı kapılar ardında gizli bir şekilde tutanak tutmaya çalışmış, çevre örgütlerinin, mahalle halkının itirazlarını değerlendirmemiş, halkın kolluk kuvvetleri ile karşı karşıya gelmesine, arbede ve gözaltıların yaşanmasına sebep olmuşlardır.

Toplumun demokratik haklarını kullanmasının önünde bir engel teşkil eden bu uygulamalar, dün Arsuz’da bugün İskenderun’da yarın başka bir yerde gelenek haline getirilmek istenmektedir.”

‘AKP, halkı gözetmiyor’

AKP tarafından halkın taleplerinin görmezden gelindiğinin altını çizen Ali Öztunç, bu tür hukuksuzlukların terk edilmesi gerektiğine vurgu yaptı:

Ülkemizin doğal kaynaklarının ekonomik ve ticari kar hırsıyla sermaye tarafından talan edilmesine artık bir son verilmesi gerekmektedir.

AKP iktidarı uygulamalarında halkı gözetmemekte, halka rağmen ülkenin tüm yaşam alanlarını, doğal varlıklarını yok etmektedir. Plansızca, üstten inme kararlar ile yurttaşların yaşam alanları hakkında hüküm kurulmakta, yurttaşın buna dair talep ve itirazları ise kamu kurumları eliyle bastırılmaktadır. Bu hukuksuz uygulamalar terk edilmeli, halkın haklı talepleri karşılanmalıdır.”

Pandemi kronik kalp hastalarını ciddi anlamda etkiledi

Dicle Üniversitesi Kalp Hastanesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Faruk Ertaş, 12-18 Nisan Kalp Sağlığı Haftası vesilesiyle açıklama yaptı.

Dünyadaki en sık ölüm nedenlerinin başında kalp damar hastalıklarının geldiğine dikkat çeken Ertaş, pandeminin kronik kalp rahatsızlığı olan kişileri ciddi anlamda etkilediğini belirtti.

‘Her yaşta görülebiliyor’

“Kronik kalp hastalıkları daha çok yaşlı nüfusta görülmekle beraber bu hastalıkları bireyselleştirdiğimizde her yaş grubunda karşılaşabiliyoruz” diyen Prof. Dr. Ertaş şunları söyledi:

Bir yaş sınırı vermek istersek kırk yaş, kronik kalp hastalıkları için başlangıç yaş olarak kabul edebiliriz. Bu hastalıkların tedavisi hastadan hastaya değişmekle beraber genelde medikal, kapalı (iğne ile gerçekleşen) ve açık cerrahi tedavi olmak üzere üç tedavi yolu mevcut. Ülkemiz bu konuda çok iyi bir yerde. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde uygulanan tüm tedavilere ülkemizde de ulaşılabilmekte ve hekimlerimiz tarafından rahatlıkla uygulanabilmektedir.”

‘Risk faktörlerini tanımak önemli’

Kalp damar hastalıklarına yol açan risk faktörlerini iki kategoride ele alındığını belirten Ertaş, “Değiştirilemeyen risk faktörleri yaş, aile öyküsü ve cinsiyettir. Bunlar için yapılacak bir şey yoktur. Ancak değiştirilebilen risk faktörlerini kontrol altına alabiliriz. Bunların başında hipertansiyon, diyabet, kolesterol, tütün kullanımı, obezite, hareketsiz yaşam, stres ve sağlıksız beslenme gelmektedir. Bunlarla ayrı ayrı mücadele etmeliyiz” dedi.

Ertaş, “Bu faktörlerin bir arada olması kardiyovasküler ölüm riskini ikinin katları şeklinde artırmaktadır. Örneğin diyabet hariç bir kişide beş tane risk faktörü varsa bu kişinin sağlıklı bir bireye oranla kardiyovasküler olay yaşama risk 32 kat daha fazladır. Diyabet ise iskemik kalp hastalığının eşdeğeri olarak kabul edilmektedir” ifadelerini kullandı.

‘Farkındalığı artırmak gerekiyor’

Burada en önemli nokta geri dönüşü olmayan bir hastalık sürecine girmemek uyarısında bulunan Prof. Dr. Faruk Ertaş: “Kalp damar hastalıkları konusunda farkındalığımızı artırmak ve risk faktörleri ile mücadele etmektir. En başta tütün kullanımından uzak durmak, fiziksel egzersizi hayatımızın merkezine koymak, sağlıklı beslenmek ve stresi hayatımızdan uzaklaştırmak, kırk yaş sonrası yıllık taramalarımızı yaptırmaktır” dedi.

Kronik kalp hastalıklarında hastaların ömür boyu her gün kullanması gereken ilaçları vardır, bu ilaçların devamı bu hastalık gruplarında hayati önem taşımaktadır diyen Prof. Dr. Faruk Ertaş sözlerini şöyle sürdürdü:

Bu ilaçların kesilmesi durumunda ilgili kronik hastalığa bağlı olarak ölüm dahil istenmeyen dramatik olaylar yaşanabilmektedir. Örnek verecek olursak; hipertansiyonu olup ilacını kullanmayan hasta beyin kanaması, atrial fibrilasyon olup kan sulandırıcı ilacını kullanmayan hasta iskemik inme, iskemik kalp hastalığı olup ilacını bırakan hasta yeni bir kalp krizi atağı geçirebilir. Bu tarz kötü sonuçlar yaşamama adına kronik kalp hastalığı olan hastalar hekimlerinin önerileri doğrultusunda tedavilerine devam etmelidirler.”

Pandemi etkisi

Prof. Dr. Faruk Ertaş: “Pandemi sürecinin kronik kalp hastalığı olan hastaları pek çok açıdan ciddi anlamda etkilediğini vurgulayan Prof. Dr. Faruk Ertaş Bu konuda yapılan çalışmaların verilerine bakıldığında Covid-19 pozitif olup ölen hastalarda en yaygın eşlik eden hastalıkların başında kronik kalp hastalıklarının olduğu görüldü” dedi. Ertaş, şu ifadeleri kullandı:

Bunun dışında pandemi sürecinin psikotravmatik etkisi, hastaların hastalığa yakalanma korkusu nedeniyle hastaneye rutin kontrollerine gidememe, evlerinde hareketsiz bir hayata mahkûm olma ve bu hastalar için hayati önemde olan bazı ilaç grupları için Covid-19 hastalığına yakalanma riskini artırdığına dair tartışmaya açık verilerin oluşturduğu kafa karışıklığı bu hasta gurubunu olumsuz yönde etkilemiştir.

Bu sürecin geçici bir süreç olduğunu, hastalığa yakalanmamak için bilim kurulunca belirlenen tüm kurallara azami riayet etmelerini, hastalıkları ile ilgili kendilerini takip eden hekimlerinin önerilerinin dışına çıkmamalarını tavsiye ederim.”

Rapor: Son 50 yılda Hint Okyanusu’nda köpekbalığı popülasyonu yüzde 85 azaldı

Uluslararası çevreci sivil toplum kuruluşu Greenpeace tarafından hazırlanan rapor, Hint Okyanusu‘nda yapılan balıkçılığın okyanus sağlığını, kıyılardaki geçim kaynaklarını ve ikonik türleri nasıl tehdit ettiğini ortaya koydu.

Raporda, balıkçılık faaliyetlerinin özellikle Avrupalı filoların kullandığı balık yığıcı aygıtlarıyla, Hint Okyanusu’nun batısındaki habitatları nasıl değiştirdiğine ve balık popülasyonunun üçte birinin aşırı avlanmaya maruz kaldığına değinildi.

Greenpeace Birleşik Krallık, yedi botun 33 kilometre uzunluğunda iki duvar ağı örerek galsama ağları (seçicilik özellikleri yüksek olan tek kat ağlar, sade ağlar) kullandığına ve şeytan vatozları gibi tehlike altındaki türleri balıklarla birlikte yakaladıklarına tanık olduklarını açıkladı.

Araştırmanın sonuçları

Hint Okyanusu’nun kuzey batısında yapılan araştırmanın sonuçları şöyle ifade edildi:

  • “Ölüm duvarları” olarak adlandırılan ve Birleşmiş Milletler’in (BM) 30 yıl önce yasakladığı büyük balıkçılık ağlarının kullanımına hala devam ediliyor. Bu durum, bölgedeki deniz yaşamını yıkıma uğratırken, son 50 yılda Hint Okyanusu’ndaki köpekbalığı popülasyonunun yüzde 85 oranında azalmasına neden oldu.
  • Bölgede uluslararası kurallara uymaksızın 100 gemiyle faaliyet gösteren ve hızla artan bir kalamar avcılığı sorunu var.
  • Balıkçılık, yetersiz politik kararlar ve zayıf kurumlar nedeniyle düzgün yönetilemiyor. Buna, aşırı avlanmaya karşı çözüm için bir görüş birliğine varamayan Avrupa endüstrisinin etkisi altındaki Hint Okyanusu Komisyonu da dahil.

‘Başka balıkçılık faaliyetleri de gösteriliyor’

Greenpeace Birleşik Krallık Okyanusları Koru Kampanyası’ndan Will McCallum araştırmayla ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Bu yıkıcı görüntüler kuralsız okyanuslarda yaşananların sadece bir kısmı. Biz yasaların gölgesinde birçok başka balıkçılık filosunun da faaliyet gösterdiğini biliyoruz. Endüstriyel balıkçılık şirketlerinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeterli çabayı göstermeyen Avrupa Birliği, bu kırılgan ekosistemin üzerindeki baskının artmasında ve okyanuslar üzerindeki denetim yetersizliğinden kazanç sağlamada suç ortağıdır. Balıkçılık endüstrisinin böyle devam etmesine izin veremeyiz. Yaşamları sağlıklı okyanuslara bağlı milyarlaca insanın hakkını korumalıyız.”

McCallum, dünya liderlerini Birleşmiş Milletler’de güçlü bir Küresel Okyanus Anlaşması hazırlayarak okyanuslarda yaşananların değiştirilmesi çağrısında bulundu: “Bu önemli anlaşma, okyanusların yıkımını durdurarak deniz ekosistemini yeniden canlandırabilir, eşsiz türleri koruyabilir ve kıyı topluluklarını destekleyebilir.”

Birçok sivil toplum örgütünün baskısıyla 2015 yılının ocak ayında hükümetler, Küresel Okyanus Anlaşması için ulusal sınırların ötesindeki deniz yaşamının biyolojik çeşitliliğinin korunması ve sürdürülebilir şekilde kullanılması amacıyla yasal olarak bağlayıcı yeni bir uluslararası anlaşmanın görüşüleceğini açıkladı.

Eylül 2018’de başlayan bu görüşmelerin üçüncüsü Ağustos 2019’da New York’ta yapıldı. Koronavirüs salgını nedeniyle aksayan sürecin 2021 yılında tamamlanması bekleniyor.

İnciraltı’nın imara açılması yeniden gündemde

Pandemi sürecinin en kötü günlerinden geçiyoruz. Ülkemiz 60 bine dayanan günlük vaka sayısı ile dünyada bir milyon kişi başına en çok vaka görülen ülkeler sıralamasının zirvesine oturdu. Her gün 250’den fazla insanımız Covid-19 nedeniyle yaşamını yitiriyor. Neredeyse her gün ülkemizde yeni bir Soma faciası yaşanır gibi…

Diğer taraftan ise bu korkunç tabloyu fırsata çevirmeye; özellikle meslek odalarının bu dönemdeki çalışma zorluklarından faydalanarak rant uğruna çevre sömürüsünü sürdürmek ve hızlandırmak isteyenler var.

Kadim tarım arazileri hedef alınıyor

Bu rant saldırılarından en büyük zararı gören kentlerin başında da İzmir geliyor. Çeşme ve Selçuk’ta turizm projeleri adı altında yapılmak istenen talana, kent merkezindeki son yeşil alanlardan olan ve uzun bir süredir imara açılmaya çalışılan İnciraltı’ndaki kadim tarım arazileri de tekrar eklendi.

Bunun yeni adımı Eylül 2020’de İzmirliler Covid-19 salgınıyla mücadele ederken atıldı. İzmir İl Toprak Kurulu kimsenin çok da farkında olmadığı bir toplantıda oy çokluğuyla İnciraltı Tarım Alanı’nı ‘tarım arazisi’ statüsünden çıkarıverdi. Şimdi bu karar onay için Tarım Bakanlığı’nın önünde…

Mahkeme iptal etmişti

Bakanlık kararı onayladığı anda İnciraltı Tarım Alanının belediyeler tarafından imara açılmasının önünde hiçbir engel kalmayacak. Oysa yüzde 70’i Balçova ilçesinin, yüzde 30’u ise Narlıdere ilçesinin sınırları içerisinde bulunan İnciraltı Tarım Alanı daha öncede imara açılmak istenmiş, meslek odaları ve çevre örgütlerinin yoğun itirazı sonucu İzmir 4’üncü İdare Mahkemesi 2012 yılında hazırlanan İnciraltı imar planlarını iptal etmişti.

İnciraltı’nda bugün de tarım yapılıyor. Bölgede çiçek seraları ve dönümlerce mandalina bahçeleri var. Tarım alanı olmaktan çıkarılmasının arkasındaki bahaneyse bölgedeki yer altı sularının bor ve tuz içermesi… Oysa Sasalı, Menemen ve Söke’de de yer altı sularında tuz var ve bu sular ıslah edilerek tarımda kullanılıyor.

Bu bölgelerde kimse suların kalitesini istismar ederek bu alanları tarım alanından çıkarıp imara açmak için mücadele etmiyor. Ancak yer altı sularının kalitesi kentin en değerli bölgesi haline gelen İnciraltı için belli kesimler tarafından istismar edilerek bölge yıllardan beri imara açılmak isteniyor. Üstelik İnciraltı’ndaki çok sayıda tarım alanının geçmiş yıllarda düşük fiyattan el değiştirdiği İzmir’de yaygın iddialar arasında…

Gözler belediyelerde

Şimdi gözler İzmir Büyükşehir, Narlıdere ve Balçova Belediyeleri’nin üzerinde; bu belediyelerin tutumu çok önemli. Ancak belediyelerden gelen ilk duyumlar pek iç açıcı değil. Kamuoyuna yansıyan bilgiler belediyelerin İzmir İl Toprak Kurulu’nun oy çokluğuyla aldığı İnciraltı Tarım Alanını ‘tarım arazisi’ statüsünden çıkarılma kararı Tarım Bakanlığı tarafından onaylandığı anda bölgeyi imara açmaya hazırlandığı yönünde…

İzmir Büyükşehir Belediyesi temsilcisi İl Toprak Kurulundaki oylamada “çekimserˮ kalarak aslında bunun ilk işaretini vermişti. Narlıdere Belediye Başkanı da medyaya yaptığı açıklama da İnciraltı’nın imara açılmasına destek vererek; imara açılmasına karşı çıkan Ziraat Mühendisleri Odası temsilcilerini “bölgede tarım yapılıp yapılmadığını bilmemekleˮ suçlamıştı.

Ancak salgının yarattığı kötü koşullara ve baskılara rağmen meslek örgütleri dün olduğu gibi bugün de kentin tek kalan kadim tarım alanını korumakta kararlı.

Meslek odalarından mücadele kararlılığı

TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Dönem Sözcüsü Aykut Akdemir çeşitli medya organlarına yaptığı açıklamalarda alanın hiçbir şekilde imara açılmaması gerektiğini belirterek TMMOB olarak geçmişte olduğu gibi bugünde kentin dokusunu korumak için her türlü mücadeleyi yapacaklarının altını çizdi.

Akdemir, bir süre önce Evrensel’den Eda Aktaş’a “İnciraltı gerçekten değerli. 4-5 milyon yıllık bir alan. Orası kent mirasıdır. Metropol kentin içindeki tek tarım alanı. Her tarafı bina bile olsa orada tarım yapıldığı görülsün diye müze kurmak gerekir. Belgeli ürünlerin yetiştirilmesine devam ediyor. Bunlar göz önünde tutularak karar alınmalıdır” diye konuşmuştu.

Ege’de SonSöz’de Muhittin Akbel’e konuşan Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı Tevfik Türk’te İl Toprak Kurulu’nun kararının Tarım Bakanlığı tarafından onaylanması halinde geçmişte olduğu gibi bugünde iptali için dava açacaklarını belirtmiş.

İzmir kent merkezinin son nefes alma alanlarından biri; belki de sonuncusu olan İnciraltı Tarım Alanları merkezi yönetimiyle, yerel yönetimiyle hep bir elden; imar rantına kurban edilerek yok edilmeye çalışılıyor. Üstelik 30 Ekim’de Sisam depreminin Bayraklı ’da yaptığı yıkım henüz unutulmamışken; İnciraltı’ndaki zemin Bayraklı’dan daha sorunluyken yapılmaya çalışılıyor, bu imara açma hamlesi…

Başta Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi olmak üzere tüm meslek odaları, çevre örgütleri ve İzmirliler, 2006’da EXPO Fuarı bahanesiyle bölgeyi imara açmaya çalışanları ve uzantılarını iyi tanıyor. O zaman da karşı çıkmışlardı; bölgenin imar rantına kurban edilmesine…

Uzun bir bilimsel ve hukuksal mücadeleyle 2012’ye kadar kararlı duruşlarını sürdürüp; imar planlarını İzmir 4. İdare Mahkemesi’nde iptal ettirmişlerdi… Bugün de aynı kararlılık içinde; salgını fırsata çevirmeye çalışanlara karşı; İzmirliye ve gelecek kuşaklara sorumluluklarının bilinciyle tekrar İnciraltı Tarım Alanına sahip çıkacaklar…

 

 

Çin’in Tibet’te yapmak istediği devasa HES projesine bir tepki de Hindistan’dan geldi

Çin tarafından Tibet‘te yapılması planlanan dev hidroelektrik santraline (HES) bir tepki de komşu ülkesi Hindistan‘dan geldi.

Hindistan Hükümeti, Çin’in bu projesine tepki olarak, kendi su rezervlerini güçlendirmek için Brahmaputra‘da başka bir baraj yapma ihtimalini gündeme getirdi.

Geçtiğimiz yıl ekim ayında, Tibet yerel yönetimi hidroelektrik projelerinde uzmanlaşmış bir kamu inşaat şirketi olan PowerChina ile stratejik iş birliği anlaşması imzalamıştı.

Projenin detayları

Bu projeyle, Hubei eyaletinde bulunan ve dünyanın en büyük beton yapı özelliğini taşıyan Three Gorges Hidroelektrik Santrali‘nin üretim kapasitesinden üç kat daha fazla elektrik üretilmesi planlanıyor.

Yapının, Himalayalar‘dan çıkan su yolunun Hindistan’a ulaşmadan ve suyun ülkeye dökülmeden önce Brahmaputra Nehri boyunca kurulması tasarlanıyor. Su yolu, bin 500 metrelik rakımı ile dünyanın en uzun ve en derin kanyonu konumunda.

Projenin yapılmasının planlandığı Yarlung Tsangpo Nehri’nin yukarı akış yönünde iki farklı proje daha yer alıyor. Aynı nehir üzerinde boru hattı yapım aşamasındaki altı farklı inşaatın çalışmaları da sürüyor.

‘Su savaşları, bu tür savaşların kilit bileşenidir’

Konunun uzmanları, Çin’in Güney Asya‘nın su kaynaklarının çoğunun kökenlerini kontrol edebilecek bir konumda olduğunu kaydetti.

Siyaset Bilimci Brahma Chellaney, konuyla ilgili Times of India‘ya şu açıklamalarda bulundu:

Su savaşları, bu tür savaşların kilit bir bileşenidir. Çünkü Çin’in Tibet merkezli yukarı akış gücünü en temel doğal kaynak üzerinde kullanmasına olanak tanıyor.”

Ayrıca, Chellaney sismik faaliyet riskinin aşağı havzada yaşayanlar için onu bir saatli bomba haline getirebileceği uyarısında da bulundu.

‘Çin’le pazarlık için hala zaman var’

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli bir düşünce kuruluşu olan Stimson Center’da enerji, su ve sürdürülebilirlik programı direktörü olan Brian Eyler, “Süper barajın geleceği ve etkileriyle ilgili Çin ile pazarlık yapmak için hala zaman var” ifadelerini kullandı.

Başka bir noktaya da dikkat çeken Eyler, “Kötü sonuç, Hindistan’ın akıntı yönünde bir baraj inşa etmesine neden olabilir” dedi.

Çin ve Hindistan arasındaki Himalaya Dağları’nın çevrelediği belirsiz sınır hattı iki ülke arasında egemenlik tartışmalarına yol açıyor.

Sınır yüzünden taraflar sık sık karşı karşıya gelirken, iki ülke arasında uzun süredir devam eden görüşmelerden de bir sonuç elde edilebilmiş değil.