Ana Sayfa Blog Sayfa 1491

İklim değişikliği muzları da vuracak

Yazan: Mihai Andrei

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Yılmaz

*

Küresel ısınma son 30-40 yılda muz üretimini olumlu etkilemiş olsa da, bu eğilim artık tersine dönmek üzere. Giderek artan sıcaklıkların muzları ciddi şekilde etkilediği görülürken, olası hastalıklara karşı savunmasız kalacakları tahmin ediliyor.

Muz, dünya çapında en önemli tarım ürünlerinden biri, fakat bu bitki hastalıklara karşı düşündüğümüzden daha hassas. Sayısız çeşidi olmasına rağmen, bunlardan sadece birkaçı yaygın olarak ihraç ediliyor. Bugün açık ara en yaygın tür olan Cavendish, 19. yüzyılda geliştirilmişti ve 60 yıl öncesine kadar hala çok nadir bulunuyordu.

Cavendish’ten önce en popüler tür Gros Michel muzlarıydı (eskiden çikita muz olarak da bilinen tür). Diğerlerine oranla daha lezzetli olmasına rağmen, bu tür “Panama Hastalığı” olarak bilinen tehlikeye karşı çok daha savunmasızdı. Fusarium oxysporum f.sp. cubense adlı mantarın sebep olduğu solgunluğa verilen isim olan Panama Hastalığı, Orta Amerika’daki Gros Michel tarlalarının büyük bir kısmını yok edip, çiftçilerin bu hastalığa daha dirençli olan ve bugün de tükettiğimiz Cavendish türüne geçmeye zorladı.

Fakat Cavendish türünün de savunmasız olduğu hastalıklar mevcut – ve iklim değişikliği bu savunmasızlığın etkilerini arttırıyor.

Nem ve sıcaklık değişimleri hastalıkları yaygınlaştırıyor

2019’da yürütülen bir çalışmaya göre, nem ve sıcaklık değişikliklerinin Siyah Sigatoka hastalığı riskini %50’ye kadar arttırdığı görülmekte.

Exeter Üniversitesi’nden Dr. Daniel Bebber Siyah Sigatoka’nın “yaşam döngüsü büyük ölçüde hava durumu ve mikroklima koşulları tarafından belirlenen bir mantar türünden (Pseudocercospora fijiensis)” kaynaklandığını belirtiyor: “Bu araştırma, iklim değişikliğinin sıcaklıkları spor çimlenmesi ve gelişimi açısından daha elverişli hale getirdiği, ekin örtülerinde nem oranını artırdığı ve böylelikle Latin Amerika’nın muz yetiştiren birçok bölgesinde Siyah Sigatoka enfeksiyonu riskini de artırdığını gösteriyor.”

Birçok muz türü için öldürücü olan Siyah Sigatoka ilk olarak 1972’de Honduras‘ta görülmüş, 1998’de Brezilya‘ya ve 2000’lerin sonlarında Karayip adaları Martinik, St Lucia ve St Vincent ve Grenadinler‘e ulaşmıştı. Sıcaklıklar artmaya devam ettikçe, hastalığın kuzeye doğru yayılması da sürdü ve şu anda Florida’ya kadar ulaşmış durumda.

Güvenli muz yetiştirmek imkansız hale gelebilir

Artan sıcaklıklar bazen verimi artırdığı için, muz yetiştiriciliği iklim değişikliğinden olumlu şekilde etkilenen birkaç alandan biriydi. Fakat bugün bu artış Siyah Sigatoka gibi hastalıkların her zamankinden daha uzağa yayılmasına da izin veren bir seviyeye geldi. Son zamanlarda, Latin Amerika‘da ölümcül bir başka mantar türünün gelmesi de (Tropik Irk 4 – Panama hastalığının Cavendish muzlarını da etkileyen bir türü) muzlar için yeni bir risk anlamına geliyor. Araştırmacılar, dünyanın en büyük muz üreticileri olan Hindistan ve Latin Amerika’nın bu tehlikeden özellikle etkilenebileceğini ve ne yazık ki yeni bir Gros Michel vakası yaşanabileceğini söylüyorlar.

En kötü ihtimalle, yetiştiriciler yeni bir türe geçmek zorunda kalabilir ve bu oldukça masraflı süreç birçoğunu iflasa sürükleyebilir. Fakat eninde sonunda, bugünün en verimli topraklarında bile sıcaklığın, muzların güvenle yetişemeyeceği seviyelere çıkma ihtimali yüksek.

Her yıl dünyada 100 milyar muz tüketiliyor ve bu rakamlarla muz en popüler dördüncü tarım ürünü konumunda. Cavendish türü, bu tüketimin neredeyse yarısına karşılık gelmekte.

Makalenin İngilizce orijinali

 

‘Yönetişim’i anımsayan var mı?

[email protected]

Türkiye’de daha çok 90’lı-2000’li yılların başlarında oldukça sık kullanılan, ama tam olarak da (özellikle çevreci) bütün gruplar tarafından benimsenmeyen, daha doğrusu ne olduğu ve nasıl tanımlandığı bakımından çok fazla belirsizlik ve karmaşa içeren bir kavram olarak bir süre kullanılan ve sonra giderek üzerindeki ilgi sönümlenen ve unutulan bir terim “yönetişim”.

Terimin anımsanmasının, yeniden tartışmaya açılmasının bazı yararları olabilir. Her şeyden önce nerdeyse 40-50 yıldır kullanılmakta olan, sönümlense de (Türkiye’de bile) bazı alanlarda uygulama alanı bulmuş, daha çok uluslararası literatürde korumaya devam eden ve sivil toplum örgütlerinin, örgütlenmemiş sivil toplumun, belediyelerin ve bazı durumlarda devletin/ hükümetlerin kullandığı ve uyguladığı bu terime bugün bakınca ne düşünüyoruz? Nasıl eleştiriyoruz? Bu eleştirinin çoğu çevreci veya yeşil örgütlenme bakımından bir anlam taşımış olan terime gömülü olan düşünce-arayış veya özlemlerle ilgili (bugün ne yapılabileceği bakımından) bir önemi olabilir mi?

Yönetim mi yönetişim mi?

Belki hepsinden de çok aylardır parça parça sürdürüldüğümüz “katılım” kavramı üzerindeki tartışma bakımından “yönetişim” kavramını anlamı, eleştirisi ve ne tür başarısızlıkların bu durumu etkilediğini anlamak ve bunları tekrarlamayan yeni düşünceler geliştirmek bakımından tartışmanın bazı yararları olabilir mi?

Bu tartışmada Bob Jessop’un, geçen hafta bibliyografik bilgisini verdiğimiz, Devlet (*) adlı kitabından yararlanacağımızı belirtmiştik. “Devlet”in, doğa-toplum ve kent/mekan ile ilgili kaygıları olan ve toplumun içinde çalışarak küçük gruplar/ örgütler/ hareketler veya protestolar oluşturan ya da bunlara katılan herkes için çok yararlı olacak bir kitap olabileceğini hemen belirtmeliyim.

“Yönetişim” kavramıyla tanıştıysak ve bu kavramı terk ettiysek, bunu neden yaptık? Ya da hala bir anlamı/ değeri olabileceğini düşünüyorsak bunlar ne olabilir vb. türü düşünceler bakımından, Türkiye’de bu kavramın yeterince üzerinde durulmuş ve tartışılmış bir kavram olduğunu söylemek oldukça zor (ya da, ben bu tartışmayı bilmiyorum). Bu konuyu biraz açacak olursak, kavramın içinde merkezi ve yerel yönetimin (belediyelerin), sivil toplum örgütlerinin ve belki (bazı durumlarda) özel sektörün de bulunduğunu biliyoruz. Hatta o yıllarda (belki hala devam eden uygulamalar da vardır?) özel sektörün ve işveren örgütlerinin pek çok “sosyal sorumluluk” projesi yaptığını, bu projelerin tasarlanması ve uygulanmasında sivil toplumla ve STK’larla, ilgili kişilerle çalıştığını da biliyoruz.

Belki, göstermelik olsa da hala varlığını koruyan ÇED Yönetmeliğinde, raporda yer alması gerektiğinden yapılan “Halkın Katılımı Toplantısı” bunun örneklerinden biri sayılabilir. Gerçi “yönetim” ve hükümetin toplumla daha yakından ilişki kurma çabaları ile “yönetişim”in ayrı kavramlar olduğu söylenebilir, ama sonuçta yönetişim de devletin/ hükümetlerin toplumla daha çok ve yakın ilişki kurma gereksiniminden kaynaklanan bir gelişmedir.

‘Daha az devlet, daha çok piyasa’

Jessop, yönetişimin 1980’lerde neo-liberal ekonominin giderek güç kazanması ve Keynesci refah devleti kavramının çok yoğun ve sert bir biçimde eleştirildiği yıllarda benimsenen, “daha az devlet ve daha çok piyasa” savları gereği ortaya çıktığını söylüyor. Zayıflayan devletin küçülmesi, işlevlerini yeni bir anlayışla yerine getirebilmesi için yönetişim kavramı beliriyor. Ancak bu kavramın kamu politikasında toplumla arasındaki ilişkileri geliştirmeye yönelen her hükümete hatta serbest piyasada fiyatın belirlenmesi veya mutabakatların oluşmasına yönelik tartışmalara bakarak çok daha eski bir tarihi olduğunu düşünebileceğimizi belirtiyor.

Türkiye bu kavram bakımından nasıl bir deneyim yaşadı? Bu sorunun yanıtını böylesi küçük bir denemede veremeyiz elbet, ancak bu sorunun önemsenebilecek bir soru olduğunu ileri sürebiliriz. Peki, bu tartışmanın ne yararı olacaktır? Her şeyden önce bir uygulamayı eleştirel bir biçimde gözden geçirmek ve çıkartılabilecek derslerden yararlanılabileceğini düşünmek, bugün “katılım” kavramı üzerinde yaptığımız tartışmalar bakımından bir “zaman” ya da “mevzi” kazandırıcı olabilir. Neden aynı yanılgıları durmadan tekrarlayalım? Daha gelişkin öneriler geliştirmek istiyorsak, neden başarıların ve başarısızlıkların kaynakları üzerinde Türkiye’nin özgün deneyimleri üzerinden konuşmayalım?

En azından bazı örnek olayları, ya da kayıtlara geçmiş bazı olguları araştırmadan bir şey söylemek doğru olmasa da Türkiye’deki başarısızlıklarda genel olarak, “hiyerarşi” kavramının hiçbir zaman gücünün sarsılamamış olmasını güçlü bir öge olarak gösterebiliriz. Devletin, belediyenin ya da uluslararası bir örgütün içinde olduğu projelerde bu asimetrik hiyerarşinin varlığı nedeniyle sivil bireylerin ya da “STK” diye çok kaba bir biçimde özetlediğimiz örgütlerin boğulduğunu/ etkisizleştiğini söyleyebiliriz. Bunda eşitlik kavramını içselleştirme ve uygulamadaki deneyimsizliklerin vb. etkili olduğu düşünülebilir.

Türkiye’de hegemonya ve katılım biçimleri

Belki çok daha önemli ve kökten bir durum olarak, “STK’lar arası ilişkilerde, ya da STK’larla ‘öncü-mücadeleci’ bireyler arasında oluşmuş ilişkilerin örüntüsünde veya ‘ağ’laşmasında ne tür sorunlar sık sık ortaya çıktı?” sorusunu sorabiliriz. Hegemonyacı eğilimlerin başarısızlıklarda ya da birlikte karar verilerek yapılacak bir iş için kurulan beraberliğin dağılmasındaki rolü ne oldu? Gramsci’ci bir kavram olan “hegemonya”, Türkiye’de nasıl ete-kemiğe bürünüyor?

Ancak gerçekten bu konular üzerinde çalışmak gerekiyor. (Bu kapsamda bazı akademik çalışmalar ve tartışmalar var, ancak önemli olan, deneyimin içinden gelenlerin kendi tarihsel gelişmesini değerlendirmesi…)

Bugün Türkiye’de katılım veya “katılım” kavramının gerçek ve güçlü temeller üzerinde yeniden kurulmasını/ geliştirilmesini isterken ne diyoruz? İstediğimizi kapsamlı ve düzenli olarak tanımlayabilmek bakımından neredeyiz? İstediklerimizin çalışmayacak, başarılı olamayabilecek yönleri ya da “zayıf yönleri-nitelikleri” nelerdir? Eğer başarısızlık olasılıklarını ya da başarmadaki güçlükleri önceden görebiliyorsak, isteklerimizi bunu dikkate alarak yeniden formüle edebilir miyiz?

Galiba henüz oldukça başlangıçtayız…

*

(*) Bob Lessop (2021), Devlet: Dün Bugün Gelecek, Nika Yayınları, Ankara

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir gelecek tahayyülü: Demir Adam

Şair Ted Hughes’un kaleminden çıkma Demir Adam, yayımlandığı 1968 yılından geleceğe dair ilginç tahayyüller barındıran bir hikâye. Yapay zeka Sophia ile paylaştığımız bugünden elli üç yıl öncesine, Demir Adam’a bakmak ise daha da ilginç bir okuma…

 “Ne zamandır yürümekteydi? Kimseler bilmiyor. Nereden gelmişti? Kimseler bilmiyor. Nasıl yapılmıştı? Kimseler bilmiyor.”

Aniden ortaya çıkıyor Demir Adam ve hikâyesi bir uçurumdan düşüp sahilde bin bir parçaya ayrılmasıyla başlıyor. Anlıyoruz ki Hughes’un Demir Adam’ı kendini yeniden bir araya getirebilmeye kadir. Demir Adam’ın metal gözleri yuvasından ayrıldığında da görmeye devam edebiliyor, az uzakta seçtiği sağ elin ayasına yerleşip diğer uzuvların peşine düşebiliyor. Sonra başıboş dolaşmaya koyulup geçtiği kasabadaki çiftçilerin çitlerini, makinelerini, kısaca önüne çıkan metalden yapılma her şeyi yiyerek ilerliyor.

Demir Adam’ın ilk olarak farkına varan gençten bir çocuk, Hogarth oluyor. Derken kasabalılar bir tuzak kurup Hogarth’ın da yardımıyla Demir Adam’ı bir çukura düşürüyor ve üzerine toprak atıyorlar. Buna karşılık Demir Adam mezarından bile geri geliyor. Bu sefer Hogarth, Demir Adam’a karnını doyurabilmesi için bir hurda deposu gösterince uzlaşma sağlanıyor. İşte bu noktadan itibaren Demir Adam ile insanlar arasında denge kuruluyor.

Ted Hughes’un Demir Adam’ı gücünü yalnızca meydana geldiği materyalin olanaklarından ve heybetinden alan, midesi dolu olduğu takdirde sorun çıkarmayan yani pek de karmaşık sayılmayacak bir karakter. Hikâyenin diğer kısmında ise işler bambaşka bir hale bürünüyor…

 Evrendeki bir yıldız ruhuna karşı galibiyet

Hikâyenin ikinci dönemecinde, uzayın derinliklerinden dev bir yıldız dünyaya doğru yaklaşmaya başlıyor, daha da fenası bu yıldızın üzerinde korkunç bir siluet mevcut. İnsanlar daha önce hiç görmedikleri bu şeyi kelime dağarcıklarındaki tüm tanıdıklıktan yararlanarak, “uzay-yarasa-melek-ejderhası” olarak adlandırıyor. Demir Adam’ın aksine uzay-yarasa-melek-ejderhası canlılarla besleniyor ve karnı şimdiden gurulduyor. Hikâyenin seyrinde dünyayı kurtarmanın bir yolunu bulan gene Demir Adam oluyor.

Ted Hudges.

Uzay-yarasa-melek-ejderhası ile ateşte en uzun süre durabilenin galip geleceği bir iddiaya tutuşup kazanıyor Demir Adam. Uzay-yarasa-melek-ejderhasına biçilen ceza ise bundan böyle dünyanın kölesi olmak. Pekiyi, bir uzay-yarasa-melek-ejderhasının elinden ne gibi bir hizmet gelebilir ki! Tam da bu noktada uzay-yarasa-melek-ejderhasının aslında evrensel uyumu ve barışı sağlayan kürelerin müziğini icra eden bir yıldız ruhu olduğu ortaya çıkıyor. Bu iyicil ruhun aklına dünyayı yeme düşüncesi bir anda gelmiş, dünyadaki insanlardan yükselen savaş naralarını işitince esmiş.

Kitabın en vurucu kısmı, sonu: Yıldız ruhu tekrar müziğini yapıyor, böylece insanlar silah üretmeyi bırakıyor, ülkeler birbiriyle güzel güzel nasıl yaşayacaklarını düşünür oluyor. Her şey ne de iyi! Evet, hikâyenin sonunda dünya barışı sağlanıyor ama bu barış, işkence görüp alevlerden tüyleri yanmış, kanatları delik deşik olmuş ve köle eylenmiş bir yıldız ruhunun yapmak zorunda olduğu müzikten geliyor, üstüne üstlük insanlar sadece müziğin tesiri altında olduklarından barış içinde!

Künye

Yazar: Ted Hughes
Çeviren: Güven Turan
Yayınevi: Can Yayınları

 

 

Aktivist olarak video sanatı (?) üretmek – Hilal Şenel

Video sanatından ne beklenir? Belgeselle, eylemle, ekoloji politikle, propagandayla ayıran çizgi nerededir, var mıdır? Ekoloji ve iklim krizi gibi duyulurluğunun arttırılması gerektiğine inandığımız konular üzerinden şekillenmiş bir video ne derece örtük anlamlı olmalıdır? Örtük bir anlatı etkili olur mu? Olursa bu kimin üzerindedir, hem, etkili olmalı mıdır? “Antroposen sanatı” mı “sanatın antroposeni” mi?…

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi işbirliğiyle geçtiğimiz nisan ayında ilki düzenlenen uluslararası konferans “Bendine Sığmayan İstanbul: Kente Çevresel Yaklaşımlar”ın birbuçuk sanat kolektifi tarafından hazırlanan video programı kapsamında Bahar Topçu’yla ürettiğimiz video videoAkışa Karşı, Akıntıyla Beraber”, farklı disiplinlerden iki iklim aktivistinin beraber video üretmek üzere buluştuğunda sorduğu yukarıdaki gibi soruları -ve mutlak anlamda çözümlemenin mümkün olmadığı onlarca daha fazlasını- içeriyordu. Çıkış noktamız “antroposen“, “ilişkisellik”, “kent”, “direniş” gibi iklim literatürü içerisinde önemli yer tutan kimi kavramları bir araya getirirken “estetik” bağlamında da düşünerek nasıl imgeleştirebileceğimizdi. Yani, iklim aktivizminin estetiği nasıl olurdu?

Kentin insan olmayan sakinlerini anlatmak…

Özellikle toplumsal meselelere, krizlere dikkat çeken herhangi bir üretimde, en azından önde gelen, belirleyici bazı kavramlar üzerine çalışarak girişilmesi bence elzem. Bu, sanatçının “sanatını” ne ölçüde “iyi” icra edeceğini belirlemez elbette ancak aksi taktirde, yüzeysel ve kolaycı bir yaklaşımla karşı karşıya kalınması da kaçınılmaz. Örneğin kentin insan olmayan canlıları üzerine bir iş yapıyorsanız, onlar “adına” konuşmak, onların “gözünden” bir şeyleri anlattığını iddia etmek pek çok durumda oldukça insan merkezci bir yaklaşım olur ve aşmaya çalışılan ağa geri takılıvermek anlamına gelir. Biz de, hali hazırda iklim/ekoloji jargonunuyla haşır neşir insanlar olsak da, Bahar’ın ufkumu genişleten kaynak önerileriyle(*), önce kavramsal olarak ilerledik.

 

Bunları, her mecra gibi kendince kısıtlılıkları ve tam da aynı sebepten özgürleştirdiği alanlar olan bir görsel mecraya, videoya nasıl aktaracağımıza gelince; videoyu hangi bağlamda kim için yaptığımız, ne kadar açıklayıcı olmamız gerektiği, anlaşılıp anlaşılamayacağı, biçiminin içeriğe nasıl katkısı olabileceği, antroposenin sınıfsal eleştirisini ne kadar dahil edebileceğimiz yani videonun işaret ölçeğinin ne kadar büyük ya da küçük olacağı… temel sorunlarımızı ve videonun hem içerik hem biçiminin en belirleyici sorularını oluşturdu. Bu soru(n)ları fark etmek önemli ki mümkün olduğunca bilinçli bir şekilde kendi pozisyonumuza, kabiliyetlerimize ve bağlama en uygun kararları almaya çalışabilelim. Dışarıda bırakılanın farkında olmak, dahil etmekte karar kılınan kadar mühim.

Biz, bir tür eylem yapmak istemediğimize karar verdik ama bu video sanatında eylemin yeri olmadığını düşündüğümüzden değildi. Onu sokakta yapıyorduk zaten, doğrudan. Akademik bir konferansta, kapalı bir anlatıma genişçe yer olacaktı. Yine de, altyapısı kişiyi şekillendirdiğinden, elbette üretimlerini de şekillendiriyor (bunu mimarların mimari araç ve bakışlarını oldukça yaratıcı şekilde işe dahil etmesi gibi, programdaki diğer videolarda da fark etmek mümkün). Günün sonunda videomuz; kentin çeperlerinden kıyısına hafriyat politikaları sebebiyle ormanlık alanlardan inen “yaban” domuzlarının boğazda yüzerek çıktığı, kentin dört farklı sosyo-ekonomik anlamda farklı noktasına megafon yerleştirerek, domuz seslerini yankılandırıp hatırlatarak bitti. Kentin rutin akışına karşı, boğazın akıntısının taşıdığı sesler.

‘Öteki’ olarak domuz

Kent dediğimizde akla ilk gelen insanlar olsa da, kentin sayısız insan olmayan varlığıyla paylaşıyoruz burayı. Hayvanlar, boğaz, ağaçlar, toprak… Kent politikaları betonla, hafriyatçı bakışla, ayrıştırıcı estetiğiyle bize yalnızca sınıfsal ötekiler yaratmıyor, yaban/kent ayrımını da dikte ediyor. Örneğin böceklerle ilişkilenemiyor, yabandan korkmayı öğreniyoruz.

Bahar, benimle domuzların boğazı yüzerek geçtiği haberlerini paylaştığında aklıma ilk gelen, domuzların kültürümüzde yerleşik olarak ötekinin de (yaban hayvanları) ötekisi olduğuydu. Nitekim, çekim sürecimiz de bundan etkilendi. Artık inşaat nedeniyle bir kıyısı olmayan Tophane tarafına doğru gerçekleştirdiğimiz çekimi, “cuma günü Tophane’de domuz sesi dinletemeyiz” endişesiyle cumartesiye kaydırdık -eh, iki kadın olmamız da avantajımıza değildi. Böylece cuma günkü çekimi Bebek sahiline kaydırdık. Kentin farklı bir dokusunu, estetiğini göstermek niyetiyle gittiğimiz Bebek Parkı’nda da parkın yenilenmesi sebebiyle inşaat vardı. Ayrıca cuma namazı da. Domuz sesi dinletmek için Bebek Camii’nin dışında namaz kılan topluluğun tamamen dağılmasını bekledik. Kargalar bağırırken, köpekler havlamaya devam ederken, domuz sesi söz konusu olduğunda kendi kendimize uygulamak durumunda kaldığımız bu sansür, belki otoriteyle derdi olan kanımı da kaynattığından, herhalde videoda işaret edemeyişimizin eksikliğini en çok hissettiğim mevzuydu.

Dışarıda kalanlar

İki hafta önce Bahar, bu hafta ben; bu yazıları kendi işimizi incelemek yahut açıklamaktan ziyade; öncelikle üretim sürecini görünür kılmak, arkasından da ekoloji & sanat ilişkisi ve aktivizmin estetiği üzerine düşünmeye nasıl devam edebiliriz gibi konuları bir nebze daha açabilmek niyetiyle yazdık. Elbette, nasıl bu yazı videonun dışındakilere dair kelimelerse, bunun da dışarıda bıraktığı pek çokları var.

Yazının kapsamadığı, “antroposen sanatı” & “sanatın antroposeni” ayrımı üzerine başka kelimeleri; birbuçuk’un, konferansın devamı niteliğinde düzenleyeceği, işler üzerine değerlendirme buluşmamızda “İklimin Estetiği: Antroposen Sanatı ve Mimarisi Üzerine Denemeler“ kitabının yazarı Eray Çaylı ile beraber sarf edeceğimizin haberiyle sonlandırayım. Ne kadar farklı veçhelerden ele alsak, konuşulur hale getirsek, hem şahsi hem toplumsal gelişimimiz adına o kadar verimli olacaktır düşüncesiyle… Ne kadar dallı bir ağaç o kadar çiçek, ümidimiz.

(*) Kaynaklardan bazıları:

  • Bruno Latour – Facing Gaia: Eight Lectures on the New Climate Regime
  • Jacques Rancière – Siyasalın Kıyısında, Metis Yayınları
  • Jacques Rancière – Aesthetics and Its Discontents
  • Jacques Rancière – The Distribution of the Sensible
  • Eray Çaylı – İklimin Estetiği: Antroposen Sanatı ve Mimarisi Üzerine Denemeler, Everest Yayınları
  • Begüm Özden Fırat & Ezgi Bakçay – Çağdaş Sanattan Radikal Siyasete, Estetik-Politik Eylem
  • TJ Demos – Contemporary Art and the Politics of Ecology

CHP’li Orhan Sarıbal: İkizdere halkındır, halka rağmen bir şey yapmak insanlık suçudur

Rize İkizdere‘de Eskencidere Vadisi’nde açılmak istenen taş ocağına karşı halkın direnişi devam ederken, bölgeye milletvekillerinin ziyareti de sürüyor.

Bugün İkizdere’yi ziyaret eden ve taş ocağı çalışma alanına giren CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, “İkizdere halkındır, halka rağmen bir şey yapmak, insanlık suçudur” ifadelerini kullandı.

Orhan Sarıbal’ın eşliğinde birkaç İkizdereli de alana girerken, milletvekili çevrede incelemelerde bulundu.

‘İnsanlığa yakışmayan bir durum’

Eskencidere Vadisi’ni gezerken açıklamalarda bulunan CHP’li Sarıbal, dünyanın salgın hastalığa teslim olduğu bu dönemde böyle bir coğrafyanın bozulmasının insanlığa yakışmayan bir durum olduğunu kaydetti:

Gerçekten muhteşem bir coğrafya, bitki örtüsüyle, insanıyla, tarihi yaşamış geçmişini burada yaşamış, geleceğini de burada yaşamak istiyor.

Dünyanın bir salgın hastalığa teslim olduğu bir dönemde, bu muhteşem coğrafyada hakikaten para ve kar için bu doğayı bozabilmek insanlığa yakışmayan bir durum.

Biraz önce suyu inceledik. Bu suyun buradaki evlerin, insanların içme suyu, kullanma suyu ve yaşamı olduğunu görüyoruz.

Bu taş ocağı insanların nefesini kesiyor. İnsanların tarihini elinden alıyor.”

‘İnsan haklarına müdahale’

CHP’li Sarıbal, bu yapılaşmaya rıza göstermelerinin mümkün olmadığını kaydederek, halka rağmen bir şey yapmanın insan haklarına müdahale olduğunun altını çizdi:

Açıkçası gerçekten çok rahatsız edici, çok huzursuzluk yaratacak bu insanların tarihini, geçmişini, doğasını, coğrafyasını, nefesini, temiz suyunu katledecek bir yapı.

Buna olur vermemiz, rıza göstermemiz mümkün değil. Elbette itiraz ediyoruz. Niçin? Bugün Rize İkizdere’de bu coğrafyada ama aynı zamanda bütün dünya için bunu istiyoruz. Bu önemli. O yüzden direnen, mücadele eden tüm İkizdereli arkadaşlara, omuz vermeye, dayanışma içerisinde olmaya geldik.

Bir kez daha yüksek sesle İkizdere halkındır, halka rağmen bir şey yapmak, insanlık suçudur. İnsan haklarına müdahaledir.”

HDP Genel Merkezi’ne saldırı: Fail, iktidar ve Süleyman Soylu’dur

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Genel Merkezi’ne dün gece saatlerinde üç kişi taşlı saldırıda bulundu.

HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından yapılan açıklamada, iki ayrı noktada parti binasını korumak için görevlendirilen polislerin saldırıya engel olmadığı, hatta saldırıya yardım ettikleri ifade edildi.

‘Saldırganlar gözaltına alınmadı’

Merkez Yürütme Kurulu tarafından yapılan açıklamada, saldırganların polislerin gözetimi altında partiye saldırdığı ve saldırganların hala gözaltına alınmadığı kaydedildi:

Dün gece saat 00:05’te Genel Merkez binamız, belli çevreler tarafından yönlendirildiği açık olan 3 kişilik bir saldırgan grubunun saldırısına uğramıştır. Kamera kayıtlarından da anlaşıldığı üzere, iki ayrı noktada binamızı korumakla görevlendirilen polisler saldırıya engel olmadıkları gibi saldırı girişimine adeta yardımcı olmuşlardır. Saldırganların elini kolunu sallayarak, polislerin gözetimi altında partimize saldırması ve halen gözaltına alınmamış olması, saldırının amacının ve hangi güçler tarafından yönlendirildiğinin açık göstergesidir.”

‘Fail Süleyman Soylu’

Açıklamada, saldırının failinin HDP’yi her fırsatta hedef gösteren iktidar ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olduğuna işaret edildi:

Sokağa çıkma yasağına rağmen Ramazan Bayramı’nın birinci gününde Türkiye’nin üçüncü büyük partisine yönelik gerçekleştirilen bu saldırının faili; kaos ve kargaşadan beslenen siyasi çevrelerdir, partimizi her fırsatta hedef gösteren iktidardır. Mafya ve karanlık ortakları tarafından kirli ilişkileri ortaya dökülen ve bu telaşla hedef saptırmak için partimizi ve muhalefeti suçlayan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu faildir.”

‘Türkiye’yi karanlıktan çıkaracağız’

Bu tür saldırıların tesadüfi olmadığı kaydedilen açıklamada, saldırıların hiçbir zaman hedefine ulaşamayacağının da altı çizildi:

Siyaset-mafya ilişkilerinin aleni bir şekilde ortaya döküldüğü bir dönemde, partimize yönelik bu korkakça ve çetavari mafya yöntemleriyle gerçekleştirilen saldırılar tesadüfi değildir. Fakat yine söylüyoruz asla amacına ulaşmayacaktır. Hiçbir güç; partimize saldırarak mafya-siyaset-bürokrasi üçgeninde ortaya çıkan çürümüşlüğü gizleyemez, bu çürümüşlük üzerinden inşa edilen yoksulluğu, yolsuzluğu ve topluma dayatılan çözümsüzlüğü görünmez kılamaz.

HDP; parti binalarını ve varlığını da ülkeye umut veren Üçüncü Yol alternatif siyasetini de sadece savunarak değil, büyüterek yoluna devam edecektir. Ülkeyi bu karanlık, saldırgan zihniyetin insafına terk etmeyeceğiz. Kaos ve kargaşadan beslenen kesimlerin hesaplarını boşa çıkaracak, demokratik siyaset çizgimizdeki ısrarımızla ortak mücadeleyi büyütecek ve Türkiye’yi bu karanlıktan çıkaracağız.”

Kanal İstanbul İdaresi Başkanlığı kuruluyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın “İsteseniz de yapacağız, istemeseniz de” diyerek haziran ayında çalışmalara başlanacağını duyurduğu Kanal İstanbul projesinde süreci yönlendirmek üzere “Kanal İstanbul İdaresi” kuruluyor.

Erdoğan Kanal İstanbul projesinde ilk kazmanın haziranda vurulacağı duyurulmuştu. Proje kapsamında güzergâhında yapılması planlanan altı köprüden ilkinin temeli de yine önümüzdeki ay sonunda atılacak. Plana göre, ihale sürecinin ardından kanal inşaatı öncesi hazırlık çalışmaları yaklaşık 1.5 yıl sürecek. Kanal inşaatının ise 5.5 yıl sürmesi öngörülüyor. Projenin tamamlanma süresi yedi yıl olarak planlanıyor..

Bakanlık çatısı altında konut iştirakleri

Projeyi yürütmek için Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösterecek Kanal İstanbul İdaresi Başkanlığı’nın kurulma hazırlıklarında da sona gelindiği öğrenildi.  Buna göre TOKİ, Emlak Konut, Karayolları, Demiryolları, Altyapı Yatırımları Genel Müdürlükleri başkanlığın paydaşları olacak.

Projeye ilişkin çalışmalarda paydaşlar, Başkanlık çatısı altında iş birliğine gidecek.

 

Bin 713 Karadenizliden İkizdere çağrısı: İkizdere’de Taş Ocağı İstemiyoruz

Rize‘nin İkizdere İlçesi’nde bulunan Eskencidere Vadisi‘nde yapılmak istenen taş ocağına bölge halkının direnişi devam ederken, bin 713 Karadenizli de “İkizdere’de taş ocağı istemiyoruz” başlığıyla yayımlanan metne imza atarak bölgede yapılması planlanan taş ocağına karşı olduklarını duyurdu.

‘Şirketler değil, yaşam kazansın’

Söz konusu metinde doğa katliamına sessiz kalınmadığının altı çizilirken, şirketlerin yaşam alanlarını terk etmeleri istendi:

İkizdere’de hukuka aykırı bir şekilde taş ocağının yapımına, doğanın geri dönüşü olmayacak tahribatına, yaban hayatın, suyun, yaşam alanlarının yok edilmek istenmesine, havanın toz bulutuna dönmesine, doğal yaşam dengesinin bozulmasına, yaşam alanlarının rant uğruna katledilmesine sessiz kalmıyoruz.
Bugün İkizdere İşkencedere vadisi yarın başka bir Karadeniz toprağı…başka bir vatan toprağı…
Karadenizliler olarak içinde yaşadığımız doğanın şirketlere verilerek katledilmesine izin vermiyoruz. Bu toprak; içerisinde yaşayan ayının, karacanın, balığın, arının, çam ve kestane ağaçlarının, kurdun, kuşun… sayamayacağımız türde canlının ve yöre halkınındır. Şirketlerin yaşam alanlarımızı terketmesini istiyoruz.
Bu sese kulak veren herkesi de bu kampanyaya davet ediyoruz.
Şirketler değil yaşam kazansın…”

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Pazartesi günü kontrollü normalleşmeye başlıyoruz

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP teşkilatıyla video konferans yöntemiyle düzenlenen bayramlaşma programında önemli açıklamalarda bulundu.

Erdoğan, pazartesi günü itibariyle kontrollü normalleşmeye geçileceğini duyurdu.

Detaylar kabine toplantısında belli olacak

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kontrollü normalleşmeye yönelik detayları kabine toplantısının ardından halkla paylaşılacağını kaydetti:

Milletimize söz verdiğimiz şekilde pazartesi gününden itibaren kontrollü normalleşme takvimimizi uygulamaya başlıyoruz. Detayları kabine toplantısının ardından milletimizle paylaşacağız. Niyetimiz mayıs ayı sonuna kadar ihtiyatlı hareket etmeyi sürdürmek, haziran ayı ile birlikte itibaren tedbirleri önemli ölçüde gevşetmeyi planlıyoruz.

Salgının ülkemize sirayet ettiği 2020 Mart ayından beri aldığımız tedbirlerin, özellikle de kısıtlamaların tek amacı 84 milyon vatandaşımızın her birinin sağlığını, hayatını, geleceğini korumaktır. Mecbur olmadığımız hiçbir tedbire başvurmadık, başvurmayacağız. Bununla kalmıyor, aldığımız tedbirleri de vatandaşlarımızın işine, aşına zarar vermeyecek şekilde uygulamaya özen gösteriyoruz.”

‘Helallik istiyoruz’

Kısıtlamalardan etkilenen esnafa ayakta kalabilmeleri için her türlü desteği vermenin gayreti içinde olduklarını kaydeden Cumhurbaşkanı, sıkıntıya düşen esnaftan helallik istedi:

Kısıtlamalardan etkilenen esnaflarımızın bir kısmı ile turizm sektörümüze de bu zor dönemde ayakta kalabilmeleri için her türlü desteği vermenin gayreti içerisindeyiz. Buna rağmen sıkıntıya düşen esnafımız, çalışanımız olduysa hepsinden helallik istiyoruz.

Hiçbir vatandaşımızın kendini sahipsiz hissetmemesi için devletimizin tüm imkanlarını seferber ederek sosyal destekleri ciddi oranda artırdık. Uluslararası değerlendirmelerde, salgın döneminde vatandaşlarına en yaygın ve etkin sosyal destek sağlayan ülkeler arasında yer alıyoruz.”

‘Türkiye kendini kriz ikliminin dışında tutabildi’

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, salgın döneminde Türkiye’nin kendisini kriz ikliminin dışında tutabildiğini iddia etti:

Sağlık hizmetlerindeki başarısını sosyal ve ekonomik desteklerle taçlandıran Türkiye kendini gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerin çoğunda gözlenen kriz ikliminin dışında tutabilmiştir. Yeni yatırım ve istihdam arayışlarındaki yükseliş başta olmak üzere pek çok gösterge ülkemizi aydınlık yarınların beklediğine işaret ediyor.”

İsrail’in saldırısı

İsrail’in Filistin’e saldırıları hakkında da açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, görüşlerini şöyle ifade etti:

Geçmişte Bosna’da hunharca işlenen vahşete nasıl sesimizi yükselttiysek bugün de tüm dünya görmezden gelse de İsrail’in zulmüne eyvallah etmeyeceğiz. Siyasi kaygılarla ideolojik saplantılarla şu veya bu sinsi hesapla İsrail’in döktüğü kanlara sessiz kalarak veya açıkça arka çıkarak ortak olanlar bir gün sıranın kendilerine geleceğini bilmelidir. Eğer İsrail’in Filistin’de bilhassa Kudüs’te sergilediği saldırganlığı derhal durdurmazsak yarın herkes kendini bu vahşi zihniyetin hedefinde bulacaktır. Bu terör devleti artık tüm sınırları aşmış durumdadır. BM Güvenli Konseyi’nin Genel Kurul’da alınan kararlara uygun şekilde süratle Kudüs’te barışı ve huzuru sağlayacak adımları atması şarttır. İslam İşbirliği Teşkilatı da derhal somut bir tutum almazsa kendi varlığını inkar etmiş olacaktır.”

İskoçya’da iki mültecinin sınır dışı edilmesine bölge halkı engel oldu

Birleşik Krallık‘ta bulunan İskoçya‘da, sığınmacıları gözaltına alıp sınır dışı etmek isteyen kolluk kuvvetleri bölge halkı tarafından engellendi.

Bir gösterici, polis aracının altına yattı.

Bölgeye İskoçya polisi çağrıldı

Birleşik Krallık’a bağlı göçmenlik polisleri, Glasgow‘da ağırlıklı olarak Müslümanların yaşadığı Pollokshields Mahallesi’nde bir eve baskın düzenledi ve iki kişiyi sınır dışı etmek için polis minibüsüne bindirdi.

Ancak, olaya şahit olan 200 mahalleli, kolluk kuvvetlerinin etrafını sardı. Bir mahalleli, aracın altına bile yattı.

Yaşananlar üzerine bölgeye İskoçya polisi çağrılırken, polis önce minibüsü korumaya aldı. Ardından ise göstericilere müdahale etti.

Polis teşkilatından açıklama

Yaşananların ardından İskoçya Polis Teşkilatı tarafından bir açıklama yapıldı. Açıklamada, kendilerini Birleşik Krallık Göçmen Bürosu‘nun çağırdığı belirtildi ve şu ifadeler kullanıldı:

İskoçya Polisi mültecilerin geri gönderilmesine yardımcı olmuyor. Memurlar, protestoyu denetlemek ve kamu güvenliğini sağlamak için olay yerinde.”

Serbest bırakıldılar

Teşkilat, ayrıca Başkomiser Mark Sutherland‘ın iki mültecinin serbest bırakılmasına karar verdiğini de kaydetti:

Pollokshields mahallesindeki gözaltı ve müteakip protestoya dahil olan tüm insanların güvenliğini, halk sağlığını ve refahını korumak için, Başkomiser Sutherland, uygun risk değerlendirmesinin ardından, İngiltere Göçmenlik Bürosu tarafından gözaltına alınan erkeklerin bulundukları topluma geri dönmesi yönünde operasyonel karar aldı. İskoçya polisi bunu hızlı ve etkili şekilde kolaylaştırmak için halktan en kısa zamanda sokaktan dağılmasını istiyor.”

‘Bu eylem kabul edilemez’

İskoçya Bölgesel Hükümeti Başbakanı Nicola Sturgeon, Twitter hesabından yaptığı bir paylaşımda, olaylara Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı‘nın neden olduğunu, İskoçya polisinin mültecilerin geri gönderilmesine yardımcı olmadığını ve kamu güvenliğini korumakla yükümlü olduğunu kaydederek şunları söyledi:

Esasen İngiltere İçişleri Bakanlığının göçmenlik politikasına katılmıyorum ama bunu bir kenara bıraksak bile, bu eylem kabul edilemezdi. Ramazan Bayramı’nı kutlayan Müslüman bir topluluğun kalbinde ve COVID-19 salgını yaşanan bir bölgede bu şekilde hareket etmek bir sağlık ve güvenlik riskiydi.”