Ana Sayfa Blog Sayfa 1490

İkizdere’ye gece vakti jandarma baskını: Çadırlar söküldü

Cengiz Holding tarafından İyidere lojistik merkezine hammadde sağlamak için taş ocağı açmak istediği Rize İkizdere‘de gece vakti gelen jandarma bölge halkının açtığı direniş çadırlarını söktü.

İkizdereliler üç ayı aşkın süredir taş ocağına karşı çadır nöbeti tutuyordu. Nöbet, inşaat çalışmalarının başladığı 27 günden bu yana da devam ediyordu.

Jandarmanın cumartesi gecesi saat 02.30 sularında yaptığı baskın anlarını videoya çeken bir İkizdereli “Kendi tapulu arazimize kurduğumuz çadırlarda jandarma arama yaptı. Bu cesareti kimden aldılar bunu bilmiyoruz, bu acımasızlık bu vahşettir. Biz ışıklarımızı yakıp alana geldiğimizde jandarma alandan kaçtı” dedi.

Evrak verilmedi

Sabah saatlerinde çadırların eskiden kurulu olduğu bölgeye giden Teoman Baş ise çadırların sökülmekle kalmadığını, parçalandığını ve hepsinin alındığını söyledi.

Jandarmanın saldırısının ardından jandarmaya şikayete gittiklerini belirten Baş, jandarmanın çadır sökme işlemini kendilerinin gerçekleştirdiğini söylediğini aktardı.

Jandarmanın kendilerine Valilik yasağı olduğunu söylemesi üzerine resmi evrak istediklerini aktaran Baş, jandarmanın belge için savcılığa yönlendirdiğini söyledi.

Baş, “Cengiz’in kanunları değil polis devletinin kanunları işliyor” sözleriyle duruma tepki gösterdi.

 

İçişleri Bakanlığı’ndan yeni Kademeli Normalleşme Tedbirleri

Türkiye’de 19 Nisan günü uygulamaya konulan tam kapanma dönemi bugün itibariyle sona erdi. İçişleri Bakanlığı ise “Kademeli Normalleşme Tedbirleri” konulu bir genelge göndererek yeni koronavirüs tedbirlerini açıkladı.

Genelgeye göre, kademeli normalleşme dönemi tedbirleri 17 Mayıs Pazartesi saat 05.00’ten 1 Haziran Salı günü saat 05.00’e kadar uygulanacak. Peki yeni kurallar nasıl?

Sokağa çıkma kısıtlaması

  • Sokağa çıkma kısıtlaması; hafta içerisinde yer alan günlerde 21.00-05.00 saatleri arasında uygulanacak.
  • Hafta sonları ise cuma günleri saat 21.00’den başlayıp, cumartesi ve pazar günlerinin tamamını kapsayacak.  Pazartesi günleri saat 05.00’te tamamlanacak.

65 yaş üstü ve 18 yaş altı

  • 65 yaş ve üzeri kişilerden iki doz Covid-19 aşısını yaptırmış olanlar ile 18 yaş altındakiler için, herkese uygulanan kısıtlamalar dışında ilave bir sokağa çıkma kısıtlaması olmayacak.
  • Hakkı olmasına rağmen Covid-19 aşısı olmayan 65 yaş ve üzeri vatandaşlar, hafta içi sadece 10.00-14.00 arasında sokağa çıkabilecek.
  • Ancak sokağa çıkma kısıtlamasına tabi olup olmadığına bakılmaksızın 65 yaş ve üzeri ile 18 yaş altı gençler ve çocuklar kademeli normalleşme döneminde şehir içi toplu ulaşım araçlarını (metro, metrobüs, otobüs, minibüs, dolmuş) kullanamayacak.
Fotoğraf:AA

Muafiyet belgesi

  • Genelgede sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak süre ve günlerde üretim, imalat, tedarik ve lojistik zincirlerinin aksamaması, sağlık, tarım ve orman faaliyetlerinin sürekliliğinin sağlanması amacıyla belirtilen yer ve kişilerin kısıtlamadan muaf tutulacağı aktarıldı.
  • Muafiyet kapsamındaki çalışanlar denetimlerde e-devlet platformunda yer alan İçişleri Bakanlığı e-başvuru sistemi üzerinden alınan ‘çalışma izni görev belgesini’ göstermekle yükümlü olacak.
  • Ancak teknik aksaklıklar yüzünden bu belgeyi alamayan kişiler, daha önce de olduğu gibi  işveren ile çalışanın beyanı/taahhüdüyle manuel doldurularak imza altına alınan ‘çalışma izni görev belgesi formunu’ da denetimlerde gösterebilecek.

Şehirlerarası seyahat

  • Kademeli normalleşme döneminde sokağa çıkma kısıtlaması uygulanmayan süre ve günlerde şehirler arası seyahat serbest olacak.
  • Sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak süre ve günlerde toplu ulaşım araçlarıyla seyahate kısıtlama uygulanmayacak. Kişilerin biletlerini yanlarında taşımaları kaidesiyle şehirlerarası ulaşım için şehir içerisinde yapacakları hareketlilikler de varış/kalkış süreleriyle uyumlu olmak şartıyla izinli.
  • Sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak süre ve günlerde özel araçla seyahate ancak zorunlu hallerde izin verilecek.

Restoran ve cafeler

  • Hafta içi günlerde 07.00-20.00 saatleri arasında gel-al ve paket servis, 20.00-24.00 saatleri arasında ise sadece paket servis yapılabilecek.
  • Hafta sonlarında ise 07.00-24.00 saatleri arasında sadece paket servis yapılabilecek.

Bakkallar ve marketler

  • Tam gün sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak Cumartesi-Pazar günlerinde bakkal, market, manav, kasap, kuruyemişçi ve tatlıcılar 10.00-17.00 saatleri arasında faaliyet gösterebilecek.
  • Vatandaşlar zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması ile sınırlı olmak ve araç kullanmamak şartıyla (engelli vatandaşlar hariç) ikametlerine en yakın bakkal, market, manav, kasap, kuruyemişçi ve tatlıcılara gidip gelebilecek.
  • Marketlerde zorunlu temel ihtiyaçlar kapsamındaki ürünler dışındaki ürünlerin satışına tam gün sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak olan hafta sonlarında da izin verilmeyecek.
  • Online market ve yemek sipariş firmaları, hafta içi ve hafta sonu 07.00-24.00 saatleri arasında evlere/adrese servis şeklinde çalışabilecekler.
  • Pazar yerleri hafta içi günlerde 07.00-19.00 saatleri arasında faaliyet gösterebilecek olup, hafta sonları ise pazar yerleri kurulmayacak.

Faaliyeti duracak iş yerleri

17 Mayıs-1 Haziran arası uygulanacak olan kademeli normalleşme döneminde aşağıdaki işyerlerinin faaliyetlerine geçici olarak ara verilmeye devam edileceği bildirildi:

  • Gazino, taverna, birahane, nargile salonu/kafeleri,
  • Sinema salonları,
  • Kahvehane, kıraathane, kafe, dernek lokali, çay bahçesi gibi yerler,
  • İnternet kafe/salonu, elektronik oyun yerleri, bilardo salonları,
  • Halı saha, yüzme havuzu, spor salonları,
  • Hamam, sauna ve masaj salonları,
  • Lunaparklar ve tematik parklar.
  • Çay ocakları ise masa, sandalye/taburelerini kaldırmak ve sadece esnafa servis yapmak kaydıyla faaliyetlerine devam edebilecekler.
  • Alışveriş merkezleri (AVM) ise hafta içi 10.00-20.00 saatleri arasında faaliyet gösterebilecek, ancak hafta sonları kapalı olacak.

Turistlere yasak yok

Genelgeye göre kademeli normalleşme döneminde turistler ise yasaklardan muaf olacak. Bu durum genelgede şu ifadelerle düzenlendi:

Yabancılara yönelik sokağa çıkma kısıtlamasına dair muafiyet sadece turistik faaliyetler kapsamında geçici/kısa bir süre için ülkemizde bulunan yabancıları kapsamakta olup; ikamet izinliler, geçici koruma statüsündekiler veya uluslararası koruma başvuru ve statü sahipleri dahil olmak üzere turistik faaliyetler kapsamı dışında ülkemizde bulunan yabancılar sokağa çıkma kısıtlamalarına tabidirler.”

Rize Valiliği’nden Cengiz’e destek: İkizdere’deki eylemler 15 gün yasaklandı

Rize Valiliği, Cengiz Holding’in açmak istediği taş ocağına karşı protestolar devam ederken Rize İkizdere ilçesindeki eylem ve etkinliklerin 15 gün boyunca yasaklandığını duyurdu.

Yapılan açıklamada yasağın “Meydan, cadde, sokak, yol, park gibi umuma açık tüm alanlarda; yürüyüş, protesto eylemi, oturma eylemi, açlık grevi, stant açma, çadır kurma, açık ve kapalı yer toplantısı yapma, yüksek sesli yayın yapan araçlar ile konvoy düzenleme, imza kampanyası, konser, şenlik ve miting düzenleme, el ilanı, bildiri ve broşür dağıtma, afiş ve poster asma, toplu karşılama ve uğurlama, basın açıklaması yapma vb.” etkinliklerini kapsadığı belirtildi.

Yasağın ‘bahanesi’

“Parti, sendika, dernek vb. sivil toplum kuruluşları kongrelerinin, basın açıklamalarının yalnızca parti, sendika, dernek vb. sivil toplum kuruluşu binalarının içinde sosyal mesafe kurallarına uymak şartıyla düzenlenmesi” ise yasak kapsamı dışında tutuldu. Açıklamada yasağın gerekçesi ise şu sözlerle açıklandı:

Farklı kesimler arasında gerilim yaşanmasının önlenmesi, milli birlik ve beraberliğimizi zedeleyici provokatif eylemlerin önüne geçilmesi, kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması, koronavirüs salgınına karşı halk sağlığının korunması, temel hak ve özgürlükler ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin ve genel asayişin korunması, genel trafik ve yolcu güvenliğinin sağlanması, şiddet olaylarına mahal verilmemesi ve yaygınlaşmasının önlenmesi, yaşanabilecek olumsuz durumların önüne geçilebilmesi maksadıyla.”

‘Doğa katliamının izni’

Yapılan açıklamada eylem ve etkinlik yasağının tam kapanmanın sona erdiği tarihlere denk gelen 17 Mayıs tarihinde başlayacağı ve 15 gün geçerli olacağı aktarıldı.

İkizdere Dernekler Federasyonu (İDEF) tarafından yapılan paylaşımda “Sayın Rize Valisi’nin aldığı karar, tamamıyla doğa katliamının iznidir” ifadelerine yer verildi. 

‘Hukuka aykırı’

Deva Partili İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu ise “Rize Valiliği’nin alakasız gerekçelerle İkizdere’deki toplantı ve gösterileri yasaklaması hukuka aykırıdır. Köylerini, derelerini ve ormanlarını korumak için en temel anayasal haklarını kullanan vatandaşlarımızı susturmaya çalışmak, kamu gücünün keyfi kullanımıdır” dedi.

Her Yer Kazdağları tarafından yapılan paylaşımda ise “Kararın özeti: Pandemiyi fırsat bilip Cengiz Holding’i koruyan İkizderelileri evlerine hapsedip Eskencidere’yi yerle bir ettiriyor. Sırtınızı döndüğünüz o güzelim dereler alsın sizi!” denildi.

Bir bayram yazısı: Zulmün ve acının yerini hoşgörünün ve sevginin yarıştığı bir dünya alabilir mi?

Geçtiğimiz günlerin bana göre en akılda kalıcı fotoğrafı Mescid-i Aksa’da çıkan yangını şarkılarla ve danslarla kutlayan Yahudilerin oluşturduğu görüntüydü. Öyle ki, sosyal medyada bolca paylaşılan o anların videosunu izleyen ve konuyu bilmeyen birisi, sallanan bayraklarla dans eden Yahudilerin başlarındaki kipalar olmasa, görüntülerin bir rock konserine ait olduğunu düşünebilirdi.

Sanırım insanlığın ne zaman ve neden bu hale geldiğini sorgulatacak ve hafızalardan silinmeyecek anlardı. Tıpkı Sivas’ta, Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993’te yaşanan anlar gibi. O anlardan nasıl hafızamıza hiç silinmeyecek fotoğraflar kazındıysa Mescid-i Aksa olayından da benzer fotoğraflar kazındı.

Acıları yarıştırmak

Hemen herkesin zulümden ve acıdan bahsettiği bir dünyada yaşıyoruz. Sorun şu ki, yine hemen herkes sadece kendine ya da kendinden saydığına yapılan zulmü ve onun acılarını konuşuyor. Solcu, sağcı, dinci, milliyetçi, Kürt, Alevi, Ermeni, Rum, Türk, Yahudi, Müslüman… Herkesin anlatacağı bir zulüm, herkesin gözünü yaşartacak acıları var. Peki, bu acıları birbiriyle yarıştırmaktan başka ne yapıyoruz? Ötekinin acısını anlamaya, kendi acımızı ortaya döküp onunkiyle yarıştırmak yerine ötekinin acısını hafifletmek için bir şeyler yapmaya çalışıyor muyuz? Hiç olmazsa ötekinin acısına saygı gösterebiliyor muyuz? Örneğin her yıl 24 Nisan’da Biden ya da Amerikan başkanı her kim ise onun ağzından “soykırım” sözcüğü çıkacak mı çıkmayacak mı diye kulaklarımızı kabartıp, demezse mutlu olup derse karalar bağlamak yerine “Ermeni kardeşim, yaşadığın acıları paylaşıyorum; senin acın benim acımdır” deyip duygudaşlık yapabiliyor muyuz? Üzülerek söylüyorum ki, bir önceki cümlemi okurken aklından “Ama Ermeni çeteler de şöyle yapmış, böyle etmiş” benzeri düşünceler geçirenler ne demeye çalıştığımı anlamaktan çok ama çok uzaktalar.

Ya insanın doğaya zulmü

Zalim olan dünya mı? Hayır, zalim olan dünya değil insan. Ve ne yazık ki insan hem insana hem de doğaya karşı zalim. İnsan, insanları kendi gibiler ve ötekiler diye sınıflandırıyor. Öyle ki, ötekinin sınırları yalnızca inanç ve etnik köken gibi çok bilinen duvarlarla örülmüyor. Oy verilen partiden tutulan takıma kadar ötekileştirmeyi yaşamın doğal bir parçası haline getirmiş durumdayız. Bundan daha önemlisi insan, öteki kategorisine koyduğu herkese karşı içinde büyük bir nefret ve düşmanlık besliyor. Bu nefret, fırsatını bulduğunda Mescid-i Aksa ya da Madımak benzeri vahim olaylarla irin akıtıyor.

Fakat bana göre bütün bunların kök nedeni insanın doğayı ötekileştirmiş olması. Futbol holiganlığını ya da parti yandaşlığını belki ortadan kaldırabiliriz. Ama çözmemiz gereken asıl sorun, binlerce yıl önce unuttuğumuz doğanın sıradan bir parçası olduğumuz gerçeğini hatırlayabilmemiz. İnançlarımızdan üretim sistemlerimize, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızdan sanat ve bilime kadar hemen her şey bize doğanın sahibi, efendisi olduğumuzu; özel olduğumuzu ve geri kalan her şeyin bize hizmet etmek için var olduğunu söyledi yüzyıllarca. Bu da insanın doğayla arasına kocaman, aşılmaz duvarlar örmesine, milyarlarca örnekle kanıtlanabilecek doğa sömürüsüne yol açtı. Ne yazık ki bu süreç halen devam ediyor. Duvar örmeyi, öteki demeyi ve ötekini sömürüp ona zulmetmeyi hak gören insan, zamanla, aklı yettiğince kendine benzemediğini düşündüğü her şeyi ve elbette diğer insanları da öteki sınıfına koydu, kendini diğer hepsinden üstün görmeye başladı.

Hayat bayram olsa

Hayatın bütünüyle bayram (bugünlerde yaşadığımız bayram değil elbette) tadında olması mümkün mü? Zulmün ve acının yerini hoşgörünün ve sevginin yarıştığı bir dünya alabilir mi? Neden olmasın? Aslında hem bu yazımda hem de hemen her yazımda bunun nasıl başarılabileceğini anlatmaya çalışıyorum. Bu bir bayram yazısı, daha fazla uzatmayacağım. Sanırım pek çok okur benim hayalci olduğumu düşünecektir. Hayalci olmadığımı söylemeyeceğim. Ama yazımı son günlerde izlediğim sıradan bir Amerikan dizisinde (For Life) duyup not defterime aktardığım bir sözle bitireceğim: Ömrün içinde çözebileceğin sorunlarla uğraşıyorsan küçük düşünüyorsun demektir.

 

Türlerin yaşam hakkı ve İkizdere*

Sesi çıkmayan bir hayvanın sesi olmak!

Hayvan hakları aktivizmi, hayvanların değerinin kendinde olduğu ve insanın buna bir değer atfetme lütfunun olmadığı saiki ile hareket ederek her canlının yaşam hakkını etik bir yaklaşımla savunur. Bu nedenle kentlerde olduğu gibi kırsal alanda da hayvan sömürüsünü ve hayvanlara uygulanan şiddeti durdurmak için elinden gelen her şeyi yapar.

Doğayı sadece hammadde olarak gören sermaye sistemi, hiçbir canlının yaşamının gözetilmediği  doğa düşmanlığını şimdi de Rize İkizdere’de ortaya koyduğu için  böyle bir yazı ihtiyaç haline geldi.  Flora ve faunayla kurulan insanmerkezci yaklaşım, erktekelci iktidarların en temel özelliklerinden birisidir. Sistem bu yaklaşımını kalkınma yutturmacasıyla insanlara dayatıp her ormana fütursuzca girebilmektedir. Ve medyanın yoğun kullanımıyla ekonomik kalkınma, ilerleme, iş vaadi gibi söylemlerle, insanların yaşam alanlarını koruma savunmaları sadece ekonomik gelir-gider kıskacına sıkıştırılır. Yani sağlığınızı kaybetseniz de su kaynaklarınız ve dereleriniz kuruyacak olsa da artık tarım ve hayvancılık yapamayacak olsanız da her gün taş çıkartmak için beyninizde dinamitler patlayacak olsa da bölgenizdeki tüm ekosistemi yaşatan canlıların neredeyse hepsi yok olacak olsa da birkaç yıllık tozlu taş ocağı asgari ücretine evet demeniz istenir. O da zaten yerine getirilmeyecek bir vaattir çoğunlukla. Çünkü her firma kendi taşeronlarıyla gidip bölgelerden taşı alır ve çekip gider.

Nehirler ve türler yok olurken

Oysa nefes alıp yaşamamızı sağlayan ekosistem bir bütündür. Ve bu bütünlüğü her insan kendi yaşadığı habitat içerisinde kendiliğinden bilir. Siz oradaki bir taşı oynattığınızda yaşamın bütününü tehdit edersiniz. Tıpkı İkizdere’de olduğu gibi daha önce rafting yapılacak kadar akan nehir akmadığında, diğer canlı türleri yok olmaya ya da bölgeyi terk etmeye başlar. Terk edemeyen de maalesef ağaçlarındaki yuvalarında ya da iş makinalarının paletleri altında can verir. İkizdere direnişçilerinden Sibel Baş, bir kızıl doğanın yavrularını kesilen ağaçtaki yuvada bırakmasının çığlığına tanık olmanın dehşetini anlattığında tüylerim diken diken oldu. Kızıldoğan kesilen ağacın üzerinde daireler çizerek uçup acılı sesler çıkarıyormuş. Yine Sibel Baş’ın gönderdiği bir ayı yavrusunun fotoğrafında doğa talanı dehşetini, yavrunun yalnız kalmışlığı ve korkusu üzerinden okuyabiliyorsunuz.

İkizdere’deki canlılar

İkizdere Dernekleri Federasyonu ( İDEF) kurucularından Kadir Tozkoparan’ın gönderdiği fotokapan görüntüleri bölgede vaşaktan boz ayıya, karacadan yaban domuzuna, orman faresinden porsuğa, çengel boynuzlu dağkeçisinden alakargaya başka yerlerde sık karşılaşmayacağınız ne çok hayvan popülasyonunun olduğunu gösteriyor. Tahribattan ve gürültüden korkup kaçan nesli tükenmekte olan bir vaşak ise cep telefonu kameralarına yansımış. Nesli tükenmekte ya da endemik vurgusunu özellikle yapmak zorunda kalıyoruz maalesef. Çünkü “hukuk” söz konusu olduğunda bir bölgeyi sit alanı ilan ettirmek için ancak endemik bitki ve hayvanlar üzerinden gidebiliyorsunuz. Hiyerarşik sistem, biyoloji bilimini de ancak bu çerçevede kullanmaya zorluyor. Oysa doğadaki her canlı diğerleriyle kıyaslama götürmeyecek bir öneme sahiptir. Ve endemik olsun olmasın hepsinin yaşama hakkı vardır.

Hayvanların yaşam hakkına saygıyla meşhur Hint felsefesinde bu duruma swadharma ismi verilir. Yani her canlının doğada tuttuğu bir yer vardır ve bu ekosistemin dengesini sağlar. Hiçbirinin önemi diğerinden az ya da çok değildir. Aslında bu yaklaşım ekoloji biliminin de temelini oluşturur. Bu bilimin öncüsü Alexander Von Humboldt daha 1800’lerin başında herşeyin birbirine bağlı ve bütünün karşılıklı etkileşimli parçaları olduğunu keşfetmiş ve buna Almanca Naturgemalde (doğanın çizimi) adını vermişti. Türkçeye çevrilmesi zor olan bu kavram mikrokozmos veya ekosistem olarak adlandırılabilir belki. Bu kavramı Güney Amerika’da Chimborazo Dağı’nın eteklerinde oturup karmaşıklıktaki birliği fark ettiği o büyülü anda ürettiğini biliyoruz. Bugünkü anlamıyla ekoloji bilimi de buradan beslenmektedir.

Bu noktada bahsetmemiz gereken en önemli şeylerden birisi de bizim göremediğimiz binlerce belki milyonlarca canlının yuvasının insanın çoğunlukla rant amaçlı faaliyetleri sonrası dağıtılıyor olması. Orman göremediğimiz milyonlarca canlı organizma barındırır, o yüzdendir ki ekosistemin en önemli parçasıdır. Orman yangınlarında da maalesef insanların kayıpları anılırken hayvanların, böceklerin, yok oluşu pek gündeme gelmez. İkizdere’de daha taş çıkarılmadan sadece yol açım çalışmalarında bile dere taşla dolup kurumaya başlarken balıklar, yılanlar ve kurbağalar hızla ölmeye başladı. Bir de 30 milyon tonun üzerinde taş çıkarılacak bölgede mühendislerin hesaplamalarına göre toplam 1 milyon kamyon seferiyle bu taşlar liman inşaatına taşınacak. Demek oluyor ki bölgede saatte en az 70 kamyon hareket halinde olacak. Dinamitle yapılacak patlatmaları da düşündüğünüzde küçük, büyük bir canlı yaşamının burada devam etmesi neredeyse imkansız hale gelecek.

Sermaye güdümlü, türcü insanın, doğal kaynakların sonunu zorladığı ve türlerin yaşam hakkını tehdidinin en yüksek boyutlara ulaştığı Antroposen çağında, gezegenin sağlığını gözeten her insanın omuzlarında bütüncül bir bakışla hareket eden yaşam savunuculuğu görevi yükselmektedir.

*

  • Türlerin Yaşam Hakkı, Işıl Karaelmas ve Melike Dirikoç’un Açık Radyo’daki programlarının adı.

[Bir şarkının hikayesi] La Corrida/ Francis Cabrel*

İspanya’da, Fransa’nın güneyinde, Portekiz’de ve Latin Amerika’da serbest olan Boğa güreşlerinde her yıl 250.000 boğanın öldürüldüğü tahmin ediliyor.

Bir “Corrida” sırasında peon ve picador adı verilen yardımcıları ile matadorlar çoğunlukla altı boğayı katlediyor.

1850 yılında Fransız milletvekili Jacques Delmas’ın önerisiyle, “Halk önünde evcil hayvanlara kötü muamele edilmesine sebep olan insanların” beş güne kadar hapisle cezalandırılmasını sağlayan bir yasa kanunlaşmış ancak 1951 yılında ise bu kanuna bir istisna getirilerek Fransa’da Boğa güreşinin “yöresel bir gelenek” olarak kabul edildiği bölgelerde “Corrida” serbest bırakılmıştır. Buna karşı 2010 yılında İspanya’daki Katalonya özerk yönetimi Corrida’yı yasaklamıştır.

Can kırımında dans etmek

1970’li yıllarda başlayan müzik serüveninde hem şarkı sözleriyle hem de aksiyonları ile toplumsal ve hümaniter konulara angaje olan Fransız şarkıcı Francis Cabrel’in kariyerindeki en önemli eylemlerinden biri şüphesiz Boğa güreşlerine karşı 1994 yılında başlattığı mücadeledir.

Cabrel bir İspanya seyahatinde Novilladas adı verilen ve genç matador adaylarının ve üç yaşından küçük boğaların olduğu bir gösteriyi izler ve mesleğe ilk başlayan boğa güreşçilerinin gösterisini bile dehşet verici bulur. Daha sonra da Fransa’da izlediği bir başka gösteriyi ise  “dayanılamaz” bulan Cabrel bu konuda bir şeyler yapmaya karar verir evine dönüş yolunda arabasını durdurup “La Corrida” adını vereceği şarkısının aklına düşen  ilk sözcüklerini teybine kaydeder.

 

“La Corrida” Boğa’nın bakış açısı ve onun duygu ve sözleriyle anlatılmış hüzünlü bir Boğa güreşi hikayesidir.

Beklerken sabırla karanlık bir odada,
Duyuyordum eğlenen insanları kulvarın sonunda”

Beklediği karanlık odanın kapısının açılması ile kendini ringin canlı ışığında bulan Boğa önce sadece kendini savunmak zorunda olduğunu düşünür. Kendi gücünden o kadar emindir ki “Bu gece matadorun karısı onun iki kulağı üzerinde uyuyacak” diye aklından geçirir.

(Burada Cabrel bir kelime oyunu ile Corrida sonunda başarılı matadorun boğanın kulakları ve kuyruğu ile ödüllendirilmesine bir gönderme yapmıştır. Boğa kazananın kendisi olacağını düşünmektedir.)

Ancak çıktığı kapının ardından kapanması ve kağıttan yapılmış oyuncak bebeklere benzettiği picadorların başını öne eğmek için boynuna vurdukları mızrak darbelerinden sonra Boğa artık bir ölüm kalım savaşının ortasında olduğunu anlayacaktır. Buradan çıkış yoktur.

“Nereden çıkıyor bu akrobatlar kağıttan kostümleriyle?
Hiç öğrenmemiştim savaşmayı oyuncak bebeklerle.”

Şarkı boyunca tekrarlanan nakaratta ise Boğa şaşkın ve bir o kadar ironik sorusunu sorar:

“Bu dünya ciddi olabilir mi?”

Endülüs’ün kaktüslerle süslü çayırlarını hayal eder, her şeyin artık bitmesini dileyerek kafasını toprağa yaslar ve insanlığı derinden sarsan son sözlerini mırıldanır:

Bir cenazenin etrafında bu kadar eğlenilebileceğini hiç düşünmemiştim.”

Şarkının finalinde Gipsy Kings’in solisti Nicolas Reyes’in flamenko ezgileriyle  İspanyolca yaptığı eşsiz katkı, hüzünlü Corrida hikayesini sonlandırır.

Gelin beyler dans edelim
Başka canlar alalım, başka boğalar öldürelim”

Gelenek barbarlığı haklı çıkarır mı?

La Corrida Fransız müziğinin mirası sayılabilecek kült şarkılardan biri olarak kabul edilir. Kültür insanları barbarlıktan uzak tutması gerekirken, hayvanlara zulmün bir gelenek kisvesi altında sürdürülmesine bir karşı çıkıştır ve temel bir soruyu ortaya koyar: “Bir geleneğin yüzyıllardır varlığı, bugünkü varlığının geçerliliğini haklı çıkarır mı?”

2000 yılında Cabrel yaptığı söyleşide La Corrida’nın stüdyo kaydını şöyle anlatır:

Bazı teknisyenler şarkının sözlerinden çok etkilenmişti. Birilerinin, hele erkeklerin ağladığını görmek çok duygulandırıyor ama ben insanlar ağlasınlar diye şarkı yazan biri değilim. Şarkı benim olduğumun da ötesinde bir duygusallık yaratmıştı.” 

Sanatçı 2016 yılında, boğa güreşlerinin bir gelenek olarak hala sürdürüldüğü, Nimes Arena’sında  verdiği konserde her zamanki sadeliği ve alçak gönüllülüğü ile iki saat boyunca en bilinen şarkılarını çalar. Konserin ortasında da duygu dolu bir yorumla “La corrida”yı söyleme cesaretini gösterir. Perfomansı boyunca dinleyicilere geçirmeyi başardığı duygu  yoğunluğu ve sonucunda aldığı yoğun alkış bu cüretkarlığına seyircinin teşekkürü gibidir.

(*) Albüm: Samedi Soir Sur La Terre, 1994
Animasyon: Rexovice Paul, Mayıs 2020

Kaynakça

  • Bourget J., La Corrida:Retour sur la chanson de Francis Cabrel,27.07.2020
  • INA France, Francis Cabrel raconte l’histoire de la chanson”La Corrida”
  • France Info, Corrida :40.000 taureaux sont tués chaque année en Europe,29.06.2017
  • Peta France, La Corrida : une atrocité, pas un sport

 

 

 

Etsiz hareket yeni bir sınıf savaşı haline gelebilir

Yazan: Brian Kahn

Yeşil Gazete için çeviren: Ece Özen

*

3 Mayıs günü, New York’un en elit restoranlarından Eleven Madison Park, 315 dolarlık lezzetli menüsünde artık et servis etmeyeceklerini açıkladı. Bu açıklama, uzaktan yakından iklim yanlısı olan her kararın karşılaştığı gerçek bir muhafazakar tepkiyle yüz yüze geldi.

Karar, ABD’de iklim değişikliğinin nasıl ele alınacağının tartışıldığı bir ortamda kültür savaşının en ön cephesinde karşımıza çıktı. Muhafazakar argümanların çoğu Amerika’nın yemek kültüründe etin geleceği ile ilgili kötü niyetli yalanlar ve yanlış anlamalara sebep oluyor, ancak burada açık bir risk var. Eleven Madison Park’ın açıklaması, çoğu Amerikalı’nın dışarıda yemek yerken vejetaryen seçeneklere en kolay erişimin Impossible Foods veya  Beyond Meat ya da yerel fast food dükkanlarındaki burrito olduğunu akıllara getiriyor. Elbette bunlar da çok lezzetli ancak Eleven Madison Park’ın etsiz hareketi, yerel hazır yemek firmalarının hali hazırda sunduğu seçenekler göz önüne alındığında, ABD’deki keskin sınıf ayrımını ve iklim dostu diyetlerinin güçlü müdahaleler ve düzenlemeler olmaksızın, etsiz ve sağlıklı gıdanın nasıl herkes için ulaşılır hale geleceğini gösteriyor.

Daha derine inmeden bir kaç uyarımız var. Amerika yemek kültürü, içinde sığır eti olmayan müthiş lezzetli yemeklerin norm olduğu diğer kültürlerin oldukça gerisinde kalıyor. Mutfakta yapılacak yenilikler ve normalleştirilecek lezzetlerle ilgili yapılması gereken daha çok şey var.

Sahte et fast food’u: Ucuz kalori, bol yağ ve tuz

Ancak muhafazakarların şık bir restoranın vejetaryenliği ile ilgili bu kararı sonucunda akıllarını yitirmesinin sebebi, bunun bir lüks haline gelmesi. Ve tamamen haksızlar da diyemeyiz. Amerika’da hızla yükselen eşitsizlik, gıda seçenekleri söz konusu olduğunda sahip olunabilen ve olunamayanları da ortaya çıkarıyor. Özellikle baskın olarak beyaz olmayan grupların yaşadığı mahallelerde taze yiyeceğe erişimdeki zorluk çok yaygın. Sadece şehirlerde değil, tahıl ambarı olan bölgelerde bile taze sebzeler marketlerde çok az bulunuyor, buna ek olarak sebze stoğu yeterli olsa da fakir halkın alabilmek için gücü bulunmuyor.

Bu sırada, Dollar Store mağazaları, ABD’deki küçük şehirlerde ucuz, işlenmiş gıda satan tek perakendeci haline geldi. Fast food zincirleri de  giderek daha fazla sahte et satmaya devam ediyor. McDonalds’ta McPlant, Burger King’de The Impossible Whooper, Taco Bell’de Beyond Meat’in tacoları, burritoları, chalupaları ve diğer sahte et ürünleri, hem tatlarıyla fast food deneyimini taklit ederek hem de iklim için daha iyi bir seçenek olarak ortaya çıkıyor. Bunun yanı sıra ucuz kalori olarak sahte etin  normalleştirilmesine de yardımcı oluyorlar.

Ancak hala tuz ve yağ bombası olan bu ürünlerin sağlığınız için çok kötü olduğundan söz eden yok. Amerikalıların beklenen yaşam süresinin yükselmemesinin, hatta son yıllarda düşmesinin en büyük nedeni obezite.

Fast food restoranlarında tomurcuklanan etsiz opsiyonun ve Eleven Madison Park’ın yeni vegan menüsü, eşitsizliği sağlamlaştıran iklim değişikliğine serbest pazarın yaklaşımını hünerle özetliyor. Muhafazakarların, Eleven Madison Park’ın kararını alıp, kültür savaşlarına karşı körükleyici olarak kullanması bu yüzden bu kadar kolay. Restoran istediğini yapmakta özgür ve dünyanın en iyi restoranlarından birinde etsiz bir standardı belirlemek, iki kişi, içecekler, bahşiş ve vergi dahil 1000 dolar ödemeyi karşılayabilen müşterileri için büyüleyici bir deneyim olacaktır.

Ancak bu aynı zamanda, mevcut gıda sistemimizdeki devasa yapısal hatayı ortaya çıkarıyor ve en büyük zorluğun tek bir noktaya odaklanıp anlamlı hareketleri engellemektense herkes için işe yarayan bir iklim çözümünü  bulmanın gerekliliğini ortaya koyuyor. Biyolojik Çeşitlilik Merkezi’nde Nüfus ve Sürdürülebilirlik Direktörü Stephanie Feldstein, Joe Biden’ın hamburgeri yasakladığına dair -tekrar söylemeliyiz ki böyle bir şey yok- dolaşan muhafazakar yalanları tartışırken, federal hükümetin sebzelere erişimi kolaylaştırarak geleceği şekillendirebileceğini söylüyor. Tabii bunun yanında ülke çapında okullar ile beslenme programlarında yer alan beslenme tavsiyelerini elden geçirmek ve et endüstrisinin milyarlarca dolarlık sübvansiyonun sona erdirilmesi de gerekiyor.

‘Havucunuz yoksa, onu kızartamazsınız’

9 milyar insanın yaşadığı dünyada herkesin sağlıklı beslenme diyetine ulaşmasını sağlayacak iklim dostu bir plan ortaya koyan EAT Lancet Komisyonu, hem kendi sağlığımız hem de gezegenin sağlığı için bitki tabanlı beslenmeye geçilmesi gerektiğini savunuyor.

Bu fikir o kadar radikal de değil. Sübvansiyonlar iyi davranışı teşvik etmeyi amaçlıyor, ama aynı zamanda aşırı ısınan bir gezegenin obezite kriziyle yüz yüze olan bir ülkesinde daha fazla et üretmeyi de hedefliyor, öyle değil mi? Biden, gezegenimizi ve sağlığımızı berbat eden fosil yakıt endüstrisi için sağlanan sübvansiyonları bitirmek istediğini söyledi. Peki neden aynı şeyi sığır eti için yapmasın? Daha sonra neden sığır eti endüstrisinden arta kalan parayı yiyeceğe erişimde zorluk yaşayan bölgelerde bir vaha olacak şekilde sağlıklı gıdalara ve manavlara aktarmasın?

Bu gezegenimize daha az zarar vermenin yanı sıra herkesin daha iyiye eşit bir şekilde erişmesini sağlayacak geniş bir kültürel değişim için de bir başlangıç. Eleven Madision Park’ın açıklamasından bir hafta sonra tarif sitesi Epicurious geçen yıl sessizce uygulanan bir hareketin devamı olarak sitelerine artık içinde sığır eti olan yeni tarif eklemeyeceklerini açıkladı. Bu hareket içinde sığır eti olmayan yemek seçeneklerini normalleştirmek için ihtiyaç duyduğumuz değişiklik. Ancak sorunu çözmek için yeni tariflerden daha fazlasına ihtiyacımız var. Yerel havuç dolabınızda yoksa onu kızartıp yemek yapamazsınız.

Makalenin İngilizce orijinali

 

Almanya’nın çöpü, Marmara’nın salyası, Dicle’nin balığı

Birkaç haftadır oldukça ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bunlardan tek sevindirici olanı ise çöplükten hallice olan geri dönüşüm işletmelerine kesilen yaklaşık 8 milyon TL’lik ceza ve 32 tanesi için verilen kapatma kararı! Sevindirici olması ise sorunun artık gerçekten bir sorun olduğunun kabul edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Anlaşılan o ki denetimler devam edecek ve çöp tüccarları da bu durumdan bir hayli etkilenmiş durumdalar.

Her ne kadar çürük elmalar ayıklanıyor gibi bir argümanla büyük tüccarlar bu duruma seviniyor olsa da durum hiç de öyle çürük elmaların ayıklanmasına benzemiyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 139 tesiste yaptığı denetimde büyük tüccarların çürük elma dediği 32 tesise yaptırım uygulanmış. Yani %23 gibi bir oran söz konusu. Muhtemelen bir o kadar da uyarı yiyen olmuştur. Demek ki birkaç çürük elma denemeyecek kadar çok sayıda usulsüz iş yapan varmış. Hala denetimlerin sürdüğü düşünülürse sayının artması muhtemel. Bu denetimler ülke sathına yayılırsa bu oranın %30 civarında olacağı aşikâr. Üstelik bu denetimlere atık su ile ilgili sorunların denetimi dâhil değil. Bu tesislerin kırma için kullandıkları yıkama sularının hangi özellikte olduğu ve bunların herhangi bir standarda uyup uymadığı da belli değil. Atık su için bir standart belirleyip buna dair bir denetim yapılacak olsa sektörün çoğunluğunun bu standardı sağlamayacağını söylersek abartmış olmayız.

Çöp mü atık mı tartışması anlamlı değil

Bunlar yaşanırken yapılan çöp mü atık mı tartışması var ki o da gerçekten konunun bağlamından koparılmasından başka bir anlamı olmayan bir tartışma. TDK’yı açıp baktığınızda atık da, çöp de zararlı olarak tanımlanıyor. Tabii ki buradaki asıl amaç toplumsal hafızadaki yeri oldukça kötü olan çöp ile anılmayı engellemek! Ancak ortaya çıkan gelişmeler bu çabaların ne kadar da anlamsız olduğunu gösteriyor. Son birkaç haftadır Almanya kamuoyu Türkiye’ye gönderilen çöplerin akıbetini sorguluyor. Türkiye’den ise henüz beklenen seviyede bir ilgi her zaman olduğu gibi bugün de yok. Birkaç haber dışında ana akım bu konuda oldukça sessiz.

Olay ise tam olarak şu: Uyanık bir çöp tüccarı, bir tanesi Almanya’da bir tanesi de Türkiye’de olmak üzere iki şirket kuruyor ve tonlarca evsel çöpü Türkiye’ye ithal ediyor. Ancak ortada ne bir şirket var ne de başka bir şey. Sadece sürekli adres değiştiren bir tüzel kişilik söz konusu. Gelen çöplerin bir kısmı hala çeşitli limanlarda geri gönderilmek üzere bekletiliyor. Almanya makamları bu konunun sahip olduğu skandal potansiyelinden kaçınmak için işi ağırdan alıyor ve muhtemelen de sessizce geçiştirme derdinde. Konunun detaylarını şu yazıdan öğrenebilirsiniz. İşte tek başına bu olay bile çöp mü atık mı tartışmasının anlamsızlığını ortaya koymaya yetiyor.

Müsilaj, Marmara’nın kıyısal ekosistemini boğuyor

Diğer haber ise birkaç aydır gündemde olan Marmara Denizi’ndeki kaykay diye de bilinen müsilaj problemi! Bizim besin dediğimiz, aslında çoğunluğu atık su kaynaklı olan kirleticilerin derin deşarj adı altında birçok noktadan deniz boşaltılmasının bir sonucu olduğu düşünülen bu müsilaj gerçek manada bir facia potansiyeli taşıyor. Çünkü tüm Marmara kıyılarında farklı yoğunluklarda olmak üzere gözlemlenebilen bu olay tüm kıyısal ekosistemi adeta boğarak yok ediyor. Bunun bir diğer adı da zaten ötrofikasyon. Yani sucul bir ortamın besin miktarı açısından aşırı derecede zenginleşmesi.

Eğer ortam bu besin miktarını tolere edebilecek bir dinamiğe sahip değilse işte onun adı aslında ölüm oluyor. Bir nevi varlık içinde yokluk. Marmara’da olan da bir bakıma böyle bir süreç. Sorunun çözümü belli! Marmara’ya arıtılmadan bir damla su bile boşaltmamak. Bundan vaz geçilmezse eğer ortaya koca bir lağım çukuru çıkacaktır ki Haliç hafızası taze olanlar bunun ne demek olduğunu gayet net bir şekilde anlayacaktır.

Dicle’de kuraklıktan balıklar ölüyor

Benzer bir ekolojik felaket ise birkaç haftadır Dicle Nehri başta olmak üzere Güneydoğu’daki bazı nehirlerde balık ölümleri şeklinde ortaya çıkıyor. Üstelik nedeninin ne olduğuna dair bir araştırma zahmetinde bile bulunulmuyor. Dicle nehrinin birçok noktasında iddialar o ki tarımsal amaçlı aşırı su kullanımından kaynaklı olarak su miktarlarında meydana gelen aşırı düşüşten kaynaklı olarak toplu balık ölümleri gerçekleşiyor. Buna bir de birçok noktadan yine atık suların kontrolsüz olarak nehir ortamına deşarj edilmesini de eklediğimizde ortaya işte bu toplu ölümler çıkıyor. Konuya olan yaklaşım ise felaketin kendisi kadar etkili değil. Gerek Marmara gerekse de Dicle Nehri’nde ortaya çıkan durumun sorumlusu aslında aşağıdaki resimde gizli.

Temel sebep iklim krizi

Özellikle kuraklık ki bunun ana nedeni iklim krizi hem Marmara hem de Dicle Nehri açısından ortaya çıkan felakete odun taşıyan etmenler. Aşırı kuraklık Dicle’den aşırı su çekimine neden olan etmenlerin başında geliyor. Bu kuraklığı ortaya çıkartan iklim krizi Marmara’da da deniz suyu sıcaklıklarının istenilen mevsim normallerine erişememesine neden oluyor. Öyle olunca da ortaya müsilaj gibi birçok farklı canlının katkısıyla oluşan acayip bir ekolojik yıkım çıkıyor.

Buna bir de aşağıdaki grafiklerde de belirtilen atık su boşaltımını eklersek işte ölüm fermanının son imzası da atılmış olunuyor.

İklim krizi tüm yıkıcılığıyla yaklaşırken onun etkisini hafifletecek önlemler almak yerine, yangına körükle gitmek sonu hızlandıracaktır ki bugün yaşananlar bunun en bariz göstergesi niteliğinde.

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Bir performans olarak kadınlık ve erkeklik: Karanlık Odada

Susan Faludi’nin 2017 Pulitzer Biyografi veya Otobiyografi Ödülü finalisti olmasını sağlayan kitabı Karanlık Odada‘nın Türkçeye çevrilmesi hem de bunun çok yeni bir yayınevinin (Kaplumbaa Kitap) ilk kitaplarından biri olarak yayınlanmış olmasına çok şaşırdım, çok sevindim. Çok satmayacağından emin olduğun bir kitap basmak anlamına geliyordu çünkü bu.

Her ne kadar Faludi ABD’de oldukça tanınmış bir gazeteci olsa da burası için aynı şey söyleyemeyiz. Üstelik anlattığı hikâye 76 yaşında cinsiyet uyum ameliyatı olan babasının hayat hikâyesi.  (Anladığım kadarıyla bu konuda bir sorunu olmadığından Susan, Stefánie’ye baba demeye devam etse de ben yazının devamında, Stefánie Faludi’nin ilk mailinin sonunda yazdığı gibi ebeveyni demeye devam edeceğim.)

Cinsiyetin performatifliğini nereden sorgulamalı?

Kitapta Susan Faludi’nin çok da parlak bir geçmişleri olmayan ebeveyni Stefánie Faludi’nin karakterini değil de cinsiyetini sorguladığı kısımlarda biraz sinirlendiğimi itiraf etmeliyim. Trans kadınları yeterince feminist olmadıkları için eleştirirken “benim de trans arkadaşlarım var, onlara sordum” dediği noktalarda yazarın içsel transfobisini tastikleyip okumaya bu şekilde devam ettim kitabı. Neyse ki gençliğinde de yaşlılığında da çekilmez biri olsa da Stefánie Faludi’nin hayat hikâyesi peşinden gidilmeyecek gibi değildi. Bir roman karakteri olsa bu kadar da olmaz diyeceğimiz bir hayat.

Nazi döneminde Yahudi bir Macar olarak yaşadıkları, bir şekilde hayatta kalmayı başarıp sonu Amerika’da biten uzun bir yolculuk, evliliği, boşanması, Tayland’daki ameliyat süreci ve memleketi Macaristan’a dönüşü… Bütün bu hikayeyi okumak, “cinsiyetin performatifliğini” neden trans kimlikler üzerinden değil toplumsal cinsiyet üzerinden sorgulamamız gerektiğini göstermesi açısından önemli. Konuşmamız ve sorgulamamız gerekenin trans kadınların kadınlığı değil, “bir performans olarak kadınlık ve erkeklik” olduğunu anlamak açısından da.

Ameliyat olduğu haberini kızına “aslında hiçbir zaman olmadığı o sinirli, maço adam rolünü yeterince oynadığını” söylerek iletir Stefánie Faludi. Neden 76 yaşına kadar maço ve sinirli bir erkek rolü oynamak zorunda kalmıştır peki? Bu sorunun cevabını kitapta toplum, aile, savaş ortamı ve din üzerinden okurken tarihi arka plana dair de başka bir yerde kolay kolay bulamayacağımız detaylar da göreceksiniz. Umarım çok fazla kişiye ulaşır bu kitap. Zaman bulabilirsem kitap hakkında uzun bir eleştiri yazısı yazma niyetimi de buraya not düşmüş ve olayım.

Mini-Syllabus: Meraklısına giriş tadında dersler

Sevgili arkadaşım Bike sayesinde keşfettiğim bir siteyi sizinle de paylaşmak için bir süredir sabırsızlanıyordum. Mini Syllabus adı altında herkesin kendi ilgi alanına göre bir şeyler bulabileceği “mini dersler” var Entropy Mag.’de. Maalesef İngilizce tüm içerik ama önerdiği içeriğin bir kısmı Türkçede de var neticede. Queer çizgi romana giriş mi dersiniz, Afrika diasporasında siyahlık, cinsiyet ve cinsellik mi dersiniz, arkadaşlık romanlarıapocalypseSolarpunkdaddy issues artık hangisi ilginizi çekiyorsa çoğu 101 düzeyinde şunu okuyun, bunu izleyin şeklinde hem kurmaca hem kurmaca dışı önerileriyle konuya bir giriş yapmanızı sağlayacak dersler. Şahane fikir, keşke önce ben bulsaydım diyor insan.

epikneokuyor.com

Çernobil Nükleer Reaktörü’nde fizyon reaksiyonu: Mangaldaki köz gibi yanıyor

Yazan: Richard Stone

Yeşil Gazete için çeviren: Ece Özen

*

Dünya tarihindeki en korkunç nükleer kazanın meydana geldiği Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nde 35 yıl aradan sonra erimiş yakıt çubukları  fizyon reaksiyonun oluşması nedeniyle yeniden yanmaya başladı.  Sheffield Üniversitesi’nden nükleer malzeme kimyageri Neil Hyatt bu reaksiyonu “Mangaldaki köz gibi” diyerek açıklıyor. Şimdilerde Ukraynalı bilim insanları da bu reaksiyonun kendiliğinden mi oluştuğunu  ve başka kazalara sebebiyet verip vermeyeceğini araştırıyor.

Geçen hafta reaktörün sökülmesine ilişkin başlayan tartışmada Kiev’deki – Nükleer Santrallerin Güvenlik Problemleri Enstitüsü – ISPNPP’den Anatolii Doroshenko, sensörlerin nötron sayısındaki artışı, fizyon sinyallerini ve erişilemeyen bir odadaki akışı takip ettiklerini açıklamıştı. ISPNPP’den Maxim Saveliev ise konuya dair çok fazla bilinmeyenin olduğunu söylüyor. Tüm bu bilinmezliğin yanı sıra kaza olasılığının göz ardı edilemeyeceğini de ekliyor. Saveliev, nötron sayısının yavaş da olsa azaldığına işaret ederek, yöneticilerin bu tehditin önüne geçmesi için bir kaç yılı daha olduğunu belirtiyor.

Neil Hyatt ve meslektaşlarının bu soruna bulacağı en ufak bir çözüm, 10 yıl önce Çernobil ile aynı tehlike derecesini haiz Fukuşima nükleer felaketinin temizlik, tasfiye çalışmalarının sürdüğü Japonya tarafından ilgiyle takip edilecek.

Neden olduğu bilinmiyor

Nükleer kalıntıların arasında kendi kendini besleyen bir fizyon ya da kritik bir durumun hayaleti yıllardır Çernobil’de kol geziyor. 26 Nisan 1986’da dördüncü ünite reaktörün çekirdeği eridiğinde, uranyum yakıt çubukları ve onların zirkonyum kaplamaları, grafit kontrol çubukları ve yangını söndürmek üzere çekirdeğin üzerine dökülen kum birlikte eriyerek lava dönüşmüştü.  Yangın sonucu oluşan lav, reaktör merkezinin bodrumuna akarak yaklaşık 170 ton işlenmiş uranyumdan oluşan yakıt ile  karıştı. %95’i orjinal yakıttan oluşan eriyik,  (Fuel containing materials/ Yakıt içeren maddeler (FCM) şeklinde adlandırıldı.

Kazadan bir yıl sonra Ünite 4’ün kalıntılarının muhafazası için inşa edilen beton ve çelik karışımı  kalkanın erimesiyle yağmur suyu içeri girdi.  Yağmur suyu nötronları yavaşlatıp yumuşattığı için uranyum çekirdeklerinin çarpma ve ayrılma olasılıkları da artar . Yağmur suyu bazen nötron sayımlarının artmasına da yol açar.

Haziran 1990’da sağanak yağıştan sonra, Çernobil’e giden bir bilim insanı radyasyona maruz kalma riskini göze alarak tarumar olmuş reaktör alanına girerek nötronları emen gadolinyum nitrat çözeltisini yakıt-metal karışımı eriyiğin (FCM) üzerine püskürttü. Bu olaydan bir kaç yıl sonra, sığınağın çatısına gadolinyum nitrat fıskiyeleri kuruldu. Ancak tabii ki bu spreyleme sistemi bazı bodrum odalarına etkili bir biçimde nüfuz edemiyor.

Kasım 2016’da New Safe Confinement’ın Yeni Çelik Kalkan’ın (NSC) kurulmasıyla, Çernobil yöneticileri hiç bir kritik riskin ortaya çıkmayacağını varsaydılar. Maliyeti 1,5 milyar Euro olan yapı sığınağı kaplayacak, yeni çelik kalkan ortamı stabil halde tutacağı için zamanı geldiğinde reaktör sökülebilecekti. Hatta yağmur suyunun  içeri girmesini önleyeceği için nötronların sayısı da sabitlenecek ve hatta düşecekti.

Ancak bazı noktalarda nötronlar artmaya başladı, enkazında tonlarca metal-yakıt eriyiği (FCM) bulunan 305/2 numaralı odada oluşan nötron sayısı dört yılda neredeyse ikiye katlandı. ISPNPP’nin modeline göre yakıtın kurutulmasının nötronların uranyum çekirdeği üzerine etkisini beklendiği gibi azaltmadığı, aksine arttırdığını gösteriyordu. Bu konu ile ilgili konuşan Hyatt, “Bu inandırıcı ve makul  bir veri. Sorun şu ki  bunu tetikleyen mekanizmaları bilmiyoruz” diyor.

Fizyona ve radyoaktif toza karşı etkili bir plan yok

Bu tehdit görmezden gelinecek gibi değil. Su çekilmeye devam ettikçe “’Fizyon reaksiyonları katlanarak artar’ korkusu ‘kontrolsüz bir nükleer enerji salımı’ korkusuna öncülük edecek” diyor Hyatt. Patlama ve yangının Avrupa’ya radyoaktif bir bulut gönderdiği 1986’daki gibi bir felaketin  tekrarlanması olası değil. Bununla birlikte metal-yakıt eriyiği (FCM)’de ortaya çıkacak kaçak fizyon, reaksiyon içeride kalan suyun tamamının kaynatarak püskürtebilir. Yine de Saveliev, herhangi bir patlayıcı reaksiyon kontrol altına alınabilecek olsa da böyle bir durumun çelik kalkanın dengesiz kısımlarının çökmesi, içinin radyoaktif tozla dolması riskini doğurabileceğine işaret ediyor.

Ortaya çıkan bu yeni ve açıklanamayan riskler ürkütücü.  305/2’deki radyasyon seviyesi, sensörlerin kurulmasını bile imkansız hale getiriyor.  Ve betonun içine gömülmüş nükleer kalıntıya gadolinyum nitrat sıkmak da bir seçenek değil. Ortaya atılan fikirlerden biri de yoğun radyasyona yeterince uzun dayanabilecek bir robotla metal-yakıt eriyiğinde (FCM)’de delikler açarak, deliklerin içine kontrol çubukları gibi davranıp nötronu emecek boron silindirler yerleştirmek. Bu sırada ISPNPP durumunu kritikleşmesi olası olan ikimetal-yakıt eriyiği (FCM) alanına izleme sistemleri kurulmaya çalışılıyor.

Yeniden dirilen fizyon reaksiyonları Çernobil’de tasfiye çalışmalarını yürütenlerin karşı karşıya kaldığı tek zorluk değil. Yoğun radyasyon ve nem ortamındaki  yakıt parçalanarak daha fazla radyoaktif toz haline geliyor. Bu durum sığınağın sökülmesi işlemini karmaşıklaştırıyor. Önceleri, Fil Ayağı olarak adlandırılan erimiş metal-yakıt (FCM) formu öyle sertti ki, bilim insanları analiz için bir parça alabilmek amacıyla tüfek  kullanmak zorunda kalıyordu. “Şimdi ise fil ayağı az çok kum yumuşaklığında” diyor Saveliev.

Ukrayna uzun zamandır bu erimiş metal-yakıt karışımını kaldırmayı ve nihai jeolojik bir depoda saklamayı planlıyor.  Bu sene eylül ayı itibariyle, Avrupa Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası’nın da desteğiyle kapsamlı bir plan hazırlanmasını hedefliyorlar. Ancak çelik kalkanın içinde reaksiyonun devam ettiği göz önüne alınırsa reaktörü gömmek umulandan daha zor olacak.

Makalenin İngilizce orijinali