Ana Sayfa Blog Sayfa 1489

Fark yaratan öğretmenler: Lisenin atıl bahçesini öğrencileriyle zeytinliğe dönüştürdü

Nesrin Karaduman, İzmir’in küçük bir ilçesi olan Menemen’deki bir imam hatip lisesinde felsefe öğretmeni.

Kendisini “doğaya ve eğitime aşık biri” olarak tanımlayan Karaduman, lisenin 5-6 dönümlük bahçesini eşi Ali Karaduman ve öğrencileriyle birlikte zeytinliğe dönüştürdü.

‘Öğrencilere ve okula bir katkı olsun istedim’

Karaduman bu kararını “Burada genel olarak ekonomik olarak dezavantajlı çocuklar okuyor. Zengin çocuğunun imam hatipte ne işi var? Onlar için ne yapabilirim, diye sorduğumda aklıma bu fikir geldi. Hem öğrencilere bir katkısı olsun istedim hem de okula bir gelir olsun istedim” sözleriyle anlattı.

Zeytin fidanlarını temin etmek için birçok yere e-postalar gönderdi, yazılar yazdı. Sonunda çabaları sonuç verdi ve hem Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi hem de İl Tarım Müdürlüğü’nden 130 fidan bağışı aldı.

Ali Karaduman

‘Fidanlara isim koydular’

Sıra dikim işlemlerine gelince de tüm okul atıl duran bahçeyi bir zeytinliğe dönüştürmek için el birliğiyle çalıştı.

Öğrencilerin de bu sürece katıldığını anlatan Karaduman, “Öğrencilerime de iş yaptırdım. Hep birlikte fidanları diktik. Fidanların hepsine isim koydular. İnsanı yavrusu gibi oluyorlar” dedi.

Kuş evleri, çiçekler ve kirpiler

Yapılanlar zeytin ağaçlarıyla da sınırlı kalmadı. Karaduman, “Kuş evleri de yaptık. Seralardan bir yığın çiçek aldım. Palmiye ve çok fazla japon gülleri diktirdik. Peyzaj yaptırdık” diyerek okulun bir doğa okuluna dönüş sürecini anlattı.

Öğrencilerin yalnızca bitkilerle değil hayvanlarla da iç içe yaşadığını dile getiren Karaduman, “Bir kirpimiz ve sincabımız var. Onlara gözümüz gibi bakıyoruz. Köpeklerimiz ve yavru köpeklerimiz var. Hatta bir köpeğimizin öğrencilerin şarkısına eşlik etmesi medyada büyük ilgi toplamıştı” ifadelerini kullandı.

 

‘Çocukların hayata bakışını değiştiriyor’

Öğrencilerle okulun bahçesinde tarım atölyesi yaptıklarını da anlatan Karaduman, “Domates, nohut, bakla, soğan ektik. Baklaya fasulye diyenler dahi vardı” dedi.

Her okulda tarım atölyesi olması gerektiğini savunan Nesrin Karaduman, “Hayata bakışını değiştiriyor. Çocuğa mücadele yeteneği kazandırıyor. Yarın öbür gün kendi erzağını topraktan üretebilmeyi öğretiyor. Çocuklar bunlarla iç içe olmalı” görüşünü savundu.

Ölen kirpiye mezar taşı

Öğrencilerle yapılan bu etkinliklerin meyvelerini çoktan toplamaya başladıklarını aktaran öğretmen, “Bahçede bir kirpimiz var. Annesine araba çarpmış. Çocuklarım onu aldılar ve mezarlığa gömdük. Mezar taşı da koydular” dedi.

Kirpiyi bulan öğrencilere okul müdürüyle birlikte kitap vererek ödüllendirdiklerini aktaran Karaduman, “İnsanlara saygı duyulmayan bir zamanda bir hayvana, hatta ölüsüne dahi saygı duyan duyarlı bir nesil yetiştirmek çok güzel” ifadelerine yer verdi.

‘Okul yönetimi de destekledi’

Nesrin Karaduman gibi ilham verici ve gittiği yerleri güzelleştiren öğretmenlerin olması için gereken koşullar var. Bunlardan bir tanesi öğretmenlerine değer veren yöneticilerin bulunması.

Karaduman da bu durumu “25 yıllık eğitimciyim. Ben her yerde çalıştım ama tek değerimi bilen burası oldu” cümleleriyle anlattı.

Önerilerinin okul yönetimi tarafından desteklendiğini aktaran Karaduman, “Kenan Kılıç, Mustafa Çimen bu tür faaliyetlere destek veren arkadaşları. Onlar da sevindi önerilerime. Çalışan öğretmeni destekleyen kişiler” dedi.

 

‘Bilginin peşinden koşan birisiyim’

Okul yönetimi dışında öğretmenlerin ilgisi ve ısrarı da büyük bir payı oluşturuyor. Nesrin Karaduman da kendisini “56 yaşındayım. Ama hep bilginin peşinden koşan birisiyim” şeklinde niteledi.

Yalnızca bu lisede değil daha önce bulunduğu yerlerde de gittiği yerleri güzelleştirmeye çalıştığını anlatan Karaduman, balkonunu da bir bahçeye dönüştürdüğünü söyledi. Balkonunda çekirdekten yetiştirdiği meyve fidanlarını daha sonrasında yol kenarlarına dikmeyi planladığını anlattı.

Nesrin Karaduman ve Ali Karaduman dünya temizlik gününde gönüllü olarak çöp toplarken

Değişim yaratan STK’ler

Türkiye’de öğretmenleri teşvik etmek ve bulundukları yerlerde değişim sağlamalarına yardımcı olmak amacıyla faaliyet gösteren birçok sivil toplum kuruluşu bulunuyor. Köy Okulları Değişim Ağı (KODA) ve Öğretmen Ağı bunlardan yalnızca ikisi.

Nesrin Karaduman da kendisinin bir Öğretmen Ağı Değişim Elçisi olduğunu ifade etti. Bunun yanı sıra Maya Vakfı, Giriz Derneği gibi birçok kurumda yer aldığını belirten Karaduman’a göre bu kurumların sağladıkları eğitimler birçok öğretmene ve okula ilham sağlıyor. Dolayısıyla da öğrencilere.

Dersim’deki orman yangınları, endemik bitki ve hayvanları da yok ediyor

Haber: Havva Cuştan

*

Dersim’de 9 Mayıs’ta başlayan orman yangınları, ilk günlerdeki hızını kesse de halen ara ara ediyor. Ne söndürülen ne de söndürülmesine izin verilen yangınlarla ilgili yetkililerin tavrı ise şaşırtıcı: Yangın yok!

90’lı yıllarda hız kazanan köy boşaltma sürecinden bu yana neredeyse kesintisiz devam eden orman yangınları, doğal nedenler ve piknik, anız yakma gibi insani faaliyetler dışında zaman zaman PKK’liler zaman zaman da militanların sığınak bulmamaması için devlet tarafından bilinçli olarak çıkarılıyor ya da askeri operasyonlar sırasında yeşil örtü yanıyor.

1996 yılında hazırlanan TBMM Göç Raporu’na göre bu süre zarfında yangınlar yüzünden 45.000 insan yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Dersim Araştırma Merkezi’nin (DAM) 2019 yılında açıkladığı raporda ise, 2017 yılında 14 Temmuz’da başlayan yangınların 17 Eylül’e kadar sürdüğü, 2018 yılında ise 26 Temmuz’da başlayan orman yangınlarının 30 Eylül’e kadar sürdüğüne dikkat çekiliyor. DAM’ın açıkladığı rapora göre bu yangınların büyük kısmı askeri operasyonlar, atılan havan topları yüzünden gerçekleşti.

Son olarak Hozat ilçesinin Amutka mevkiinde 9 Mayıs günü başlatılan askeri operasyon ve bombalamaların ardından, ormanlık bölgede çıkan yangınla ilgili konuşan yöre halkı, söndürülmesi için yapılan tüm çağrılara rağmen herhangi bir müdahalede bulunulmadığını, kendilerinin de “pandemi” ve “operasyonların sürdüğü” gerekçesiyle söndürme çalışması yapmalarının engellendiğini anlattı.

Dersim Valiliği ise Orman Genel Müdürlüğü’nü referans göstererek bölgede bir yangın olmadığını açıkladı.

Orman Genel Müdürlüğü, yangın haberleri üzerine resmi sosyal medya hesabından şunlar demişti:

“Tunceli’de orman yangını haberleri asılsızdır. Sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlar terörle mücadeleyi gölgeleme/yavaşlatma amacı taşımaktadır. Halkımızı terör gruplarının algı çalışmalarına karşı dikkatli olmaya davet ediyoruz.”

Resmi olarak kabul edilmeyen yangınlar bir yana, kabul edilenlerin ise neden çıktığına ilişkin açıklama yapılmıyor.

Yangınları, yöre halkına ve doğasına verdiği zararı Dersim Araştırma Merkezi (DAM) Başkanı Selman Yeşilgöz ve Munzur Çevre Derneği Başkanı Ali Ekber Barmağıç ile konuştuk.

‘İktidarlar değişse de orman yakma politikası değişmiyor’

DAM Başkanı Yeşilgöz,  yangınların en büyük sebebinin devletin “güvenlik” politikaları olduğu kanısında: “Bölgede yaşanan sorunların bu güvenlik politikaları ile çözülmeyeceği aşikardır. 1990’larda başlatılan köy ve orman yakmalar sonucu o yıllarda 480 köyün yaklaşık 300 köyü boşaltıldı.  O dönemde amaç,  yöreyi insansızlaştırmaktı. 1990’lardan sonra ise en yoğun biçimde 2017-2018 yılında ormanlarımız yakıldı. Bu politika iktidarlar değişse de değişmeyen bir politika olarak devam ediyor. “

‘Yangınlar endemik bitkileri de yok ediyor’

Dersim coğrafyasının endemik bitki ve hayvan türleri ile çok çeşitlilik gösteren bir skalası olduğuna dikkat çeken Yeşilgöz, şunları söyledi:

“Böyle bir coğrafyanın yakılması ormanların içindeki karıncadan ayıya birçok hayvan türününde yok olması, yakılması demektir. Ve aynı zamanda orada bulunan endemik bitkilerinin de yok edilmesi demektir. Geçen hafta bölgede tespit edilen ender bulunan Wagner Kaya Engereği yılanları yok oluyor. Bunu Milli Parklar Müdürlüğü yetkilileri de ifade ediyor. Yani yangınlar, nesli tükenme tehlikesi altında olan bu canlıların yok olması anlamına geliyor. Bu gerek iç hukuka gerek Avrupa Birliği hukukuna aykırı bir durum. Güvenlik politikaları çözüm değil, çözümsüzlük getiriyor. Buradaki endemik bitkiler, yabanıl hayat güvence altına alınması gerekiyor. Bu politikaların önüne geçebilmenin yolu da sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, çevre örgütlerinin ortak mücadelesiyle gerçekleşecek.”

‘Yangını söndürmek isteyen halk engelleniyor’

Yeşil Munzur Çevre Derneği Başkanı Barmağıç ise Dersim bölgesinde son beş yılda yangınların süreklilik kazandığına dikkat çekti. Devletin tedbir almak bir yana yangını söndürmek isteyen bölge halkını da engellediğini kaydeden Barmagıç şöyle konuştu:

“Bu yangınlar Munzur bölgesinin doğal yapısını bozuyor. Biz, doğal mirasımızın gelecek kuşaklara da kalmasını istiyoruz. 12 Mayıs’ta son yangın için ‘Dersim yanıyor ses ol’ kampanyamıza birçok insan destek verdi. Bu dayanışmanın çoğaltmasını istiyoruz. Devlet orman yangınlarını yasadışı terör örgütleri tarafından çıkarıldığını iddia ediyor. Ama bu yangınlar askeri operasyonların yapıldığı yerlerde çıkıyor. Esasında bu ormanların yanması bahsi geçen örgütler bakımından aleyhe olan bir şey, çünkü; ormanların yokluğu gizlenmelerini önler. Orman Bakanlığı ya da Orman Genel Müdürlüğü gibi ormanı korumakla görevli kurumlarda  yangınlar çıktığında herhangi bir söndürme faaliyetinde bulunmuyor.”

‘Pandemi doğasını korumak isteyenlere var doğayı talan edenlere yok’

Pandemi bahane edilerek halkın yangınları söndürmesine engellemeye çalışanların doğayı talan eden şirketlere pandemi yasaklarını uygulamadıklarına dikkat çeken Barmağıç, sözlerini şöyle sonlandırdı:

“Sadece bu şirketler değil, AKP kongreleri kitlesel şekilde yapılıyor, taraftarların sokağa çıkmasına izin veriliyor ama doğasını korumak isteyen halka izin verilmiyor. Burada sermaye lehine bir tercih söz konusu. Sadece bu yangınlar değil, ranta açılan araziler, barajlar ve HES’ler doğayı bir bütünüyle katlediyor. Yaşam savunucularının amasız fakatsız bütünüyle bir araya gelmesi şart.”

 

 

AKP ve MHP’li belediye başkanlarının İkizderelileri ikna çalışmaları sonuç vermedi

Haber: Gençağa Karafazlı

Rize İkizdere’de açılmak istenen taş ocağına karşı köylülerin günlerdir süreden direnişi devam ederken, bölgeye köylüleri ikna etmek için AKP ve MHP’li belediye başkanlarından oluşan bir heyet geldi.

Bölgeye, Rize Belediye Başkanı Rahmi Metin, Çayeli MHP ile İkizdere MHP belediye başkanlarıyla birlikte, AKP’li Pazar, Ardeşen, Güneysu, Kalkandere, İyidere, Çamlıhemşin ve Hemşin belediye başkanları ziyarette bulundu. Heyet, köylüleri eylemden vazgeçirmek için ikna etmeye çalışırken, İkizdere halkı direnişlerinde kararlı olduklarını vurguladı.

‘Haklısınız, bu olmamalıydı’

Köylüler, AKP’li Rahmi Metin’e neden daha önce bölgeye gelip gelmediklerini sorarak, heyette daha önce bölgeye ziyarette bulunan Fındıklı Belediye Başkanı Ercüment Cervatoğlu‘nun bulunmadığını da hatırlattı.

Rahmi Metin ise gelen tepkilere şöyle cevap verdi:

Beni bizzat bakanımız ‘git konuş’ diye aradı. Burada 13 hektar bir alanda çalışma yapılacak ve iş bittikten sonra alan rehabilite edilip terk edilecek. Burada ciddi bir tahribat söz konusu olmayacak sözünü veriyoruz.”

Rahmi Metin’e jandarmanın tutumunu soran İkizdereliler “Haklısınız, bu olmamalıydı” cevabını aldı.

Jandarma, gece vakti bölge halkı tarafından açılan direniş çadırlarını da sökmüştü.

‘Doğa ve yaşam alanından yanayım’

Fındıklı Belediye Başkanı Ercüment Cervatoğlu ise kendisinin diğer belediye başkanlarıyla birlikte bu ziyarete çağrılmaması hakkında şunları söyledi:

Bana çağrı gelmedi, gelmediği gibi ben çağrıyı halktan alırım. Önümüzdeki süreçte kadın koromuz ile geleceğiz. Ben üç kez gittim. Rahmi Metin vs. hiçbiri çağrı yapmadı. Net söylüyorum bana çağrı yapılmadı. Neden yapılmadığı da çok net belli. Doğa ve yaşam alanından yanayım. Sermayeden yana değilim. Sermayeden yana olanlar birbirlerine uzlaş olmuş gidiyor.

Doğadan ve yaşam alanından yana olan tek ben miyim bilmiyorum ama sermayeden değil doğa ve yaşam alanlarından yana olanlar ile birlikteyim. Dinamitledikleri alanları nasıl rehabilite edeceklermiş? Ben bu işin uzmanı değilim. Jeologları, ziraat mühendislerini çağırmaları lazım bu işin rehabilitesi noktasında. Haçapit’i neden rehabilite etmemişler, hadi etsinler.”

Mexico City toprak altına gömülüyor: Milyonlarca kişi tehlikede

Bilim insanları Meksika’nın başkenti Mexico City’nin yılda 50 santimetreye varan bir hızla toprağın altına battığını açıkladı.

Araştırmacılar, 21 milyon nüfusa sahip olan Kuzey Amerika’nın en kalabalık kentinin toprağın çökmesi nedeniyle meydana gelecek seller ve yıkılabilecek binalar nedeniyle tehlikede olduğu uyarısını yaptı.

İlk uyarı 1900’lerde geldi

Uzmanlar, ilk kez 1900 yılında yılda yaklaşık 9 santimetrelik bir hızla Mexico City’nin battığını fark etmişti. Yeraltı suyunun sondajı 1950’lerin sonlarına kadar devam etti ve bu süreç içinde batış hızı yılda 30 santimetreye çıktı.

Ardından, sondajının yasaklanmasıyla çökme hızı yeniden 9 santimetreye düşürüldü. Ancak bu çözüm, kentin batışını durduramadı ve şehrin nüfusu arttıkça daha da kötüleşti.

Durdurulma ihtimali yok

JGR Solid Earth dergisinde yayınlanan çalışma, tarihi şehir merkezi de dahil olmak üzere şehrin bazı bölümlerinin yılda artık 40,6 santimetre bir hızla battığını ortaya koydu. Bazı bölgelerde durum daha da kötü. Kentin az gelişmiş kuzeydoğu bölgesindeki batışi hızı 50,8 santimetre olarak kaydedildi.

Diğer taraftan araştırmacılar, kentin çekme hızının durdurulma ihtimali olmadığını ifade ederek, kuzeydoğunun sanayileşmesi durumunda durumun daha da kötüye gideceği konusunda uyardı.

Sebebi göl yatağı üzerine inşa edilmesi

ABD’li ve Meksikalı bilim insanları yaptıkları çalışma kapsamında, GPS ve İnterferometrik Sentetik Açıklık Radarı’ndan (InSAR) daha yeni bilgiler de dahil olmak üzere yüzyıldan fazla bir süredir kaydedilen çeşitlli alanlardaki veriyi analiz etti.

NTV’nin aktardığı araştırmacıların bulgularına göre, Mexico City’teki eki çökme seviyesi artık yerden ne kadar su çekildiğinden bile etkilenmiyor.

Amerikan Jeofizik Birliği, kentin çökmesinin temel nedeninin eski bir göl yatağı üzerine inşa edilmesi olduğunu ifade ederek, “Göl yatağı o kadar kurudu ki artık kil çatlıyor ve yükselen ağır binalar tarafından çıkarılıyor” ifadelerini kullandı.

Su çıkarma işlemleri kötüleştirdi

Mexico City, 1325 yılında bir zamanlar Aztek başkenti Tenochtitlán‘ında yer alan Texcoco Gölü‘nün üzerine kuruldu. Amerikan Jeofizik Birliği’ne göre, yüzyıllarca süren su çıkarma işlemleri yeraltı suyunu daha derinlere itti ve kuru göl yatağındaki mineraller kendilerini daha sıkı bir şekilde yeniden paketleyerek “zeminin küçülmesine ve alçalmasına” neden oldu.

Çalışmada, Mexico City’nin altındaki kil tabakalarının yüzde 17 oranında sıkıştırıldığı ve çökmenin geri alınmasının mümkün olmadığı ifade edildi. Araştırmacılar, ayrıca su seviyeleri yükseltilmezse, göl yatağındaki kil tabakalarının yüzde 30 oranında daha fazla sıkışmasının beklendiğini vurguladı. Bu durum ise Mexico City’nin önümüzdeki 150 yıl içinde neredeyse 30 metre daha batmasına neden olacak.

Seller kaçınılmaz

Diğer taraftan çalışmada su seviyeleri yükseltilse bile çökme nedeniyle meydana gelecek sellerin kaçınılmaz olduğu vugulandı. Mexico City, özellikle, Sierra Madre dağlarını yıkayan yağmur ve kaynak sularından kaynaklanan sellere karşı özellikle savunmasız halde bulunuyor. Bu sel suları sonunda yeraltı sularını kirletebilir ve büyüyen çevresel felakete içme suyu sıkıntısı ekleyebilir.

Çalışmanın yazarları konuya ilişkin yaptıkları açıklamada, “Eğer suyun yönetimi için acil bir önlem alınmazsa, kent aynı anda hem temiz içme hem de çökme problemleri yaşayacak” denildi.

Neden aşıda patent kaldırılamıyor?

Artık tüm ülkeler Covid-19 pandemisinden tek çıkış umudu olarak yaygın ve hızlı bir aşılamayı görüyor. Ancak 16 Mayıs itibarıyla dünyada, ezici çoğunluğu zengin ülkelerde yaşayan kişilere olmak üzere 1.43 milyar aşı yapılabildi. Aşıların iki doz olarak uygulandığı göz önüne alınırsa 8 milyarlık dünyamızda henüz bir milyar insan bile tam aşılı değil. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verilerine göre ise dünya nüfusunun sadece %15’ni oluşturan yüksek ve üst-üst orta gelirli ülkeler 2021’de üretimi planlanan aşıların % 83’ünü almış durumda. DSÖ’nün yoksul ülkelerin aşılara ulaşımını hedefleyen COVAX sistemi ise yükselen aşı fiyatları nedeniyle şimdiden başarısızlığa mahkum oldu. Üstelik COVAX sistemi ile DSÖ 2021 yılı içinde tamamı yoksul ülkelerde yaşayan 6 milyar insan için 2 milyar doz aşı alarak sadece bir milyarını aşılamayı hedeflemişti.

Sonuç olarak yaşadığımız bu süreçte her gün on binlerce insan aşıyla önlenebilir bir hastalık nedeniyle yaşamını kaybetmeye devam ediyor. Peki, neden böyle oluyor? Neden şirketlerin ürettiği aşılara yoksul ülkelerin erişmesi günden güne adeta imkânsızlaşıyor? Neden dünya üzerinde aşı üretim kapasitesi sorunu gün geçtikçe krize dönüşüyor?

Şirketler, yatırımların karşılığını alsın diye…

Sorunun yanıtı basit: İlaç ve aşı üreticisi şirketler Covid-19’a karşı geliştirdikleri aşıların üzerindeki patent haklarının bırakın kaldırılmasını,  askıya alınmasına bile karşılar. Her türlü can kayıplarına rağmen tüm dünyanın onların üretim hızına ve fiyat politikasına boğun eğmesini istiyorlar. Onlara göre aşılarını geliştirmek için kısa sürede büyük yatırımlar yaptılar. Şimdi bunun karşılığını almanın hakları olduğunu düşünüyorlar. Ayrıca ilaç ve aşı firmalarının başka iddiaları da var: Onlara göre, patent haklarından vazgeçseler bile diğer ülkelerin elinde aşı üretimi yapabilecek teknoloji yok. Onlara göre diğer ülkelerin aşı üretim teknolojilerini geliştirmeleri için en az 8-10 yıllık bir süre gerekiyor. Oysa gerçekler bu firmaların kamuoyuna göstermek istediğinden çok daha farklı.

İlk olarak Covid-19’a karşı aşı geliştirme çalışmalarında çok yaygın olarak kamu kaynaklarını kullandılar. Yani önemli ölçüde sokaktaki insanın ödediği vergilerden faydalanarak aşı geliştirme çalışmalarını yürüttüler. İzmir Tabip Odası Başkanı Dr. Lütfi Çamlı’nın Sol Haber’de yayınlanan röportajında da belirttiği gibi Moderna’nın aşı çalışmaları için ABD hükümetinden 2,4 milyar dolar destek aldığı, Pfizer/BioNTech’in Avrupa Birliği’nden 1,9 milyar dolar acil çözüm desteği kullandığı tüm dünya tarafından biliniyor. İngiltere’de geliştirilen Oxford/AstraZeneca aşısının araştırmalarının % 97’sinin de kamu tarafından desteklendiği de bir sır değil.

ABD, Rusya ve Çin uzlaştı

İlaç ve aşı firmalarının diğer bir iddiası ise aşının kısa sürede geliştirilmesi nedeniyle ortaya çıkabilecek yan etkilerin firmalara getireceği tazminat ödeme sorunu. Ancak bu durumun da ABD ve AB tarafından bu firmalara verilen yasal sorumsuzluk izni ile çözüldüğü biliniyor. Bu firmaların başka bir iddiası da diğer ülkelerin onlar aşının formülünü verse bile bu üretimi yapacak teknolojiden yoksun oldukları   iddiası…  Onlara göre aşılarının üretim sürecinde 50 binden fazla adım var. Aşının güvenliği ve etkinliği için her adımın doğru atılması gerekiyor. Ayrıca tedarik zincirindeki adımlar, özellikle de soğuk zincirin korunması da çok önemli.  Bu noktada da Dr. Çamlı şunları söylüyor

“Elbette teknoloji transferi, nitelikli işgücünün eğitimi, üretim standardı ile güvenliğinin sağlanması, ruhsatlandırma gibi yaşamsal adımlar önemli. Dolayısıyla patent çözülse bile aşılar kısa sürede çoğalmayacak ama önemli olan konuyla ilgili olarak bir adım atılmasıdır. Fikri mülkiyet hakkından feragat edildiğinde ve aşının arkasındaki bilgi ve teknoloji paylaşıldığında, gerekli yatırımlar gerçekleştirilerek kısa süre içinde dünyanın farklı ülkelerinde aşı üretimi yapılabilir hale gelecektir. Biontech’in mRNA aşısını ürettiği tam kapasiteli bir fabrikayı kullanıma sokması sadece altı ayını aldı.”

Dünya Ticaret Örgütü geçtiğimiz Ekim ayında aşılar üzerindeki patentin askıya alınma teklifini ret etmişti. Ancak son birkaç ay içinde köprülerin altından çok sular aktı. Artık başta DSÖ olmak üzere birçok uluslararası kuruluş, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri Covid-19 aşıları üzerindeki patentin bir an önce kaldırılmasını istiyor. Bu talebin yükselmeye devam edeceğini gören ABD, nüfusunun % 40’dan fazlasını iki doz aşılamanın ve kalanı için de yeterli aşıyı depolamış olmanın verdiği rahatlıkla patentin kaldırılmasını desteklediğini açıklayıverdi. ABD’nin bu sürpriz önerisini aşı üreten ülkelerden olan Rusya ve Çin desteklerken Almanya sessiz kaldı. Rus ve Çinli firmalar bu gelişmelerden ‘sonra ne kurtarırsak kardır’ yaklaşımıyla birçok ülkeyle daha önce yapmaktan kaçındıkları ‘lisans verme’ antlaşmaları yaptı.  BioNTech’in sahibi olan ve ‘dünyanın en zengin kişileri sıralamasında hızla tırmanan Özlem Türeci ve Uğur Şahin ise şirket hisselerinin patentin kaldırılma haberleriyle değer kaybettiği günlerde ‘patentin kaldırılmasının pek de iyi bir fikir olmadığını’ söyleyiverdiler.

‘Üretimin şirketlere bırakılması politik bir tercih’

Evrensel’e verdiği mülakatta Türk Tabipleri Birliği (TTB) pandemi çalışma kurulu üyesi Prof. Dr. Murat Civanertemel problemin aşıyı üreten şirketlerin önceliklerinin insan ve toplum yararı olmaması olduğuna’ dikkat çekiyor ve ‘öncelik toplum yararında olmadığı için aşıya erişemiyoruz’ diyor. Civaner röportajında muhatabımızın şirketler olamayacağını, bu üretimin şirketlere bırakılmasının bir politik tercih olduğunu ve bu politik tercihin sorgulanması gerektiğinin altını çiziyor. Bilim ve Aydınlanma Akademisi üyeleri ise kamuoyu ile paylaştıkları açıklamalarında ‘Bilim ve Aydınlanma Akademisi üyeleri olarak emeğimizin anlamının ancak ürettiklerimizin toplum yararına teknolojiye dönüştürüldüğü bir toplumda yerini bulacağından eminiz. Patentsiz, sermayenin değil toplum çıkarlarının gözetildiği, eşitlikçi bir toplumda yaşamımızı çok daha anlamlı hissedeceğimizi biliyoruz.’ diyor.

Prof. Dr. İzzetin Önder ise Sol Haber’de yayınlanan söyleşinde patent sorununa iki aşamalı bir çözüm öneriyor. İlk aşamada DSÖ veya benzer bir örgütün kontrolünde belirli pazarlık bandında ilgili şirketlerin fiyat beklentilerinin karşılanarak aşıların üretiminin hızlandırılmasını, ülkesel ve risk alanları itibariyle öncelik planlamasıyla ücretsiz olarak dağıtımının sağlanmasını öneren Önder, bugünkü kriz çözüldükten sonra ise uzun vadeli kesin çözümünü öneriyor. İzzettin Önder kesin çözümün ‘tüm sağlık ve her türlü sosyal hizmetlerinin kamulaştırılması’ olduğunun altını çizerek bunun  bunun nedeni de şöyle açıklıyor:  ‘Çünkü sağlık ve tabii ve insafına terk edilemez.’ ki eğitim ve bunların yanında tüm insani gelişme hizmetleri de kesinlikle kâr amacıyla çalışan özel sermayenin emrine bırakılamaz’

Son söz ‘bilim insanları patent olmazsa çalışmaz’ diyenlere: 1954’de o dönem dünyayı kasıp kavuran çocuk felcine karşı aşı geliştiren ve iki yıl içinde bu aşı ile çocuk felcini kontrol altına alan Dr. Salk tüm ısrarlara rağmen aşının patentini almayı ‘güneşin ve bilimin patenti olmaz’ diye ret etmişti. Bugün Salk’ın patenti ret ederek 7 milyar dolarlık bir geliri elinin tersi ile ittiği hesaplanıyor. Ama o iki yıl gibi kısa bir sürede bulduğu aşıyla milyonlarca çocuğun yaşamını kurtarmayı paraya tercih etmişti. Bugün bazılarına Salk’ı hatırlatmamız gerekiyor, özellikle ‘aşı’da patentin kaldırılmasını pek de iyi bir fikir olarak görmeyenlere’…

Her gün tüm dünyada ortalama on bin insan Covid-19 nedeniyle yaşama veda ediyor, arkalarında sevdiklerini bırakarak… Aşılar için patentin kaldırılması ve aşı üretiminin artırılması şart, hem de bir an önce…

 

 

Sedat Peker, yeni videoda da Soylu’yu hedef aldı: ‘Bizi yaktın. Görüşeceğiz ama’

Organize suç örgütü lideri Sedat Peker, kendisine yönelik operasyonların ardından yayımlamaya başladığı videolara bir yenisini daha ekledi.

Peker, yayımladığı beşinci videoda da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘yu hedef aldı ve Soylu’yla ilgili, “Benim dönüş biletimdin. Sen benim bütün bahislerimi oynadığım jokerdin. Bizi yaktın Sülü. Görüşeceğiz ama” ifadelerini kullandı.

Her hafta canını bir kere yakacağım

Sedat Peker, “Her günahın bir intikam meleği olur” başlığıyla yayımladığı yeni videosunda Mehmet Ağar ve Süleyman Soylu hakkında çeşitli iddialarda bulundu.

Soylu’nun kendisi hakkında yaptığı açıklamalara değinen Peker, Soylu’ya ithafen, “Her hafta canını bir kere yakacağım” ifadelerini kullandı:

Diyor ki fare gibi kaçma gel adalete sığın… Hey temiz Sülü, süslü Sülü… Senin tayin ettirdiğin savcıya hakime değil mi? Senin bakanı olduğun İçişleri Bakanlığına geleyim değil mi? Temiz Sülü. Bir açıklama yapmış. Ama nasıl bir açıklama. İnsanın akıl sağlığını bozacak. Ben ona o aklı vereni biliyorum, tahmin ediyorum. Strateji şu; Joseph Goebbels diyor ki ‘yalan söylerken çok büyük söyleyin. Yalan ne kadar büyük olursa insanlar üzerindeki etkisi o kadar çok olur.’

Şimdi cevap verirken rezil olacak ya. İnsanların kafasını karıştırmak için fikri yaymış ortaya. Ama cahil, bilmiyor. Temiz Sülüm, yazık ya. Hile için ayırdığın beynini devlet için ayırsaydın, belki de kaç tane insanın intihar etmesini engel olacak başarıyı gösterirdin. Her hafta canını bir kere yakacağım. Öyle ya sen, benim dönüş biletimdin. Sen benim bütün bahislerimi oynadığım jokerdin. Bizi yaktın Sülü. Görüşeceğiz ama.”

Soylu’nun akrabasına suçlama

Peker, çektiği son videoda Çevre Şehircilik Bakanlığı‘ndaki imar gelişmelerinin hepsinin Süleyman Soylu’nun akrabası Sadık Soylu‘nun elinden çıktığını kaydetti:

Bizim arkadaşımızın Ali Faik Hacıoğlu diye bir danışmanı var. Bu arkadaş 1 milyon 600 bin TL’lik bir araca biniyor. Danışman maaşları kaç lira? Benim bildiğim 10 bin lira yok. Trabzon’da 5 milyona ev yaptırıyor. Danışmanın böyle zengin. Bir de bunun bir akrabası var Sadık Soylu. Çevre Şehircilik Bakanlığı’ndan hiç çıkmaz. Ama hiç. Bu adamın orda bir bürokratlık görevi yok. Delil soruyorlar. Sadık Soylu’nun telefonundan Çevre Şehircilik Bakanlığından bürokratlar günde kaç kere aranıyor? Bakın kardeşlerim bundan büyük delil mi olur. Orada bir görevi yok, nasıl olur da oradaki İmar gelişmelerinin hepsi onun elinden geçiyor. Bunlar komik şeyler. Bunları hızlı hızlı geçiyoruz.”

İkizdere’de heyelan: ÇED raporunda heyelan analizi yapılmadı

Rize‘nin İkizdere İlçesi’nde bulunan Eskencidere Vadisi‘nde Cengiz İnşaat tarafından yapılmak istenen liman projesine ham madde temini için açılması planlanan taş ocağına yönelik çalışmalar, bölgede heyelan meydana gelmesine neden oldu.

Evlerinden çamur aktığı için taş ocağı çalışmalarının yapıldığı alan giden köylüler, burada heyelan olduğunu gördü.

‘Bilimsel temelden uzak’

Evrensel‘de yer alan habere göre, Jeofizik Mühendisi ve Deprem Bilimi Doktoru Savaş Karabulut, bugün öğleden sonra meydana gelmesi beklenen yağışların daha kuvvetli bir heyelana neden olabileceğini ifade etti.

ÇED raporunda “Ayrıca bölgenin jeolojik ve topoğrafik yapısı nedeniyle bazalt ocağı işletmeye müsait olması; maden işletmelerinin ekonomik olabilmesi ve amacına uygun olarak işletilebilmesi için işletmeler malzemenin bulunduğu alanda kurulması gerekliliği nedenleri ile alternatif bir alan arayışına gidilmemiştir” ifadelerinin yer aldığını hatırlatan Karabulut, şu açıklamalarda bulundu:

Ancak bölgenin topoğrafyası (Ek-5) incelendiğinde dik yamaçların varlığı bölgede patlatma ve işletme faaliyetleri sırasında ayrışma derecesine bağlı olarak heyelanlara sebep olabilecek düzeydedir. Oysa, tüm bu durumlara karşı raporda bir heyelan analizi yapılmamıştır.

Karadeniz coğrafyasının en temel sorunları arasında yoğun yağış ve bu yağış nedeniyle meydana gelen heyelanların yaşandığı gayet iyi bilinmektedir. Mevcut kaya ocağının işletilmeye başlanması durumunda; şantiye alanı veya yakın çevresinde yapılan yapay patlatmalarla birlikte kayaçlardaki kırık ve çatlaklar boyunca ayrışmanın doygunluk seviyesine gelebileceği, mevsimsel yağış koşulları yanında küresel iklim değişikliyle aniden meydana gelen ve bir kastasrofa neden olabilecek ölçekteki yağış durumunun bu yamaçlarda alterasyon derinliğinin tüm bu çalışma kapsamında artması nedeniyle şevlerde yenilmelerin başlaması muhtemel değil, kesinlik arz edeceği düşünülerek mühendislik hesapları yapılmalıdır.

Bu noktada hem statik hem de dinamik yükleri merkeze alan heyelan duyarlılık haritalarının oluşturulması elzemdir. Açılması planlanan kaya ocağında bulunan bazaltların özellikle camsı özelliğe sahip olması durumunda ayrışmalarının daha fazla ve hızlı olabileceği durumu söz konusu olacağından, özellikle yoğun yağışlarla birlikte şevlerde ve doğal yamaçlarda kütle hareketlerinin meydana gelmesi durumu da söz konusudur. Bu noktada ÇED raporunda yukarıda ifade edilen bölgenin jeolojik ve topoğrafik yapısının, işletme için müsait olduğu savı, bilimsel temelden uzaktır ve heyelan gibi mühendislik problemlerine (heyelan, kaya düşmesi, göçme, çökme vb) ilişkin ÇED raporunda yapılan bir ölçüm ve hesap olmaması ise şaşırtıcıdır. Kayalarda heyelan analizine girdi olacak RQD, TCR vb, kırık çatlak sisteminin anlaşılmasına yarayacak ölçümlerin var olmadığı raporlarda görülmektedir. Maden sahalarında özelikle bu kapsamda kinematik analizlerin yapılması gerekmektedir.”

‘Sorumlusu siyasi iktidar ve patron Cengiz’

Bölgede bugün ve sonraki günlerde de yağış beklendiğine dikkat çeken Savaş Karabulut, yağışların sıklaşması durumunda açılan yolların kapanacağına işaret etti:

 Yağmurun yarın öğlen başlayacağını meteorolojinin sayfasından öğrendiğim ve tüm hafta devam edecek olan bu yağışlarda dikkatli olmakta fayda var! Dün yaşanan şev yenilmesinin özellikle yol için açılan alanın alt kısmında herhangi bir güvenlik önlemi alınmadan açılan bir dik yamaca dönüşmesi nedeniyle daha büyük bir kütlenin yenilmesi yani şevin göçmesi meydana gelebilir. Bu bir olasılıktır. Bu daha doğanın ilk emeklemeleri; hele bir yağmur başlasın o zaman doğa sizin açtığınız o yolları kapatacak… Sadece o bölgede yaşayan İkizdereliler değil, aynı zamanda bir emekçinin burnu kanarsa sorumlusu hala bu projeyi savunan siyasi iktidar ve patron Cengiz’dir.”

Türkiye’deki turistlerin uyması gereken koronavirüs tedbirleri

Türkiye’ye yurtdışından gelen turistlerin uyması gereken hiçbir koronavirüs kısıtlaması bulunmuyor.

Burhanettin Soğancılar taş ocağı faaliyet durdurma kararına rağmen çalıştırılıyor

Kuzey Ormanları Savunması (KOS), faaliyet durdurma kararına rağmen faaliyetlerine devam eden Burhanettin Soğancılar Taş Ocağı’na ilişkin bir açıklama yayınladı.

İstanbul’un Çatalca ilçesine bağlı Kalfaköy’de 2006’dan beri faaliyetini sürdüren Kuvarsit ve Kuvars Kumu Ocağı, Kırma-Eleme-Yıkama-Kurutma tesisinin 1700 yıllık tarihi Roma suyolu sisteminin üzerinde açıldığı ortaya çıkmıştı.

‘Kapatma kararına rağmen yapıyor’

Taş ocağının Kuzey Ormanları’na da devasa ölçekte bir zarar verdiği belirtilen açıklamada Şirket, açtığı devasa kraterde kazma vurmaya devam ediyor” ifadeleri kullanıldı. Açıklamanın devamında ise şunlar söylendi:

  • Üstelik, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı koruma kurulunun “tarihi su yolunun bir kısmının yok edildiği, bir kısmında ise kaçak kazılar yapılarak tahrip edildiği” tespitine rağmen yapıyor.
  • Üstelik, kurulun koruma kararına ve şirket hakkında suç duyurusunda bulunulması kararına rağmen yapıyor.
  • Üstelik, Çatalca bölgesinin 37 köy muhtarının ve Kuzey Ormanları Savunması’nın Çatalca Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmasına rağmen yapıyor.
  • Üstelik, “ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Gerekli Değildir” kararında belirtilen alanın dışında çalışıldığını belirten İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün, Valilik oluru ile taş ocağı hakkında kapatma kararı vermesine rağmen yapıyor.

Neden engel olunmuyor?

Faaliyet durdurma kararına rağmen bölgeden alınan görüntülerde iş makinalarının çalışmaya devam ettiğinin belgelendiği aktarılan açıklamada “Yasaları çiğneyerek, devlet kurumlarını itibarsızlaştırarak çalışmaya devam eden şirkete neden engel olunmamaktadır?” sorusu soruldu.

Açıklamada “Orman Genel Müdürlüğü’nü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı ve İstanbul Valiliği’ni, verilen karar doğrultusunda harekete geçmeye, yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırıyoruz. Faaliyete devam eden işletmenin sorumluları ile verilen kararın uygulamaya koyulmasında ve denetlenmesinde ihmali olanların derhal cezalandırılmasını talep ediyoruz” ifadeleriyle son buldu.

 

İsrail’in Filistin’e saldırıları devam ediyor: 58’i çocuk, 197 kişi hayatını kaybetti

İsrail-Filistin arasında 10 Mayıs’ta başlayan gerginlik tırmanarak devam ederken, o tarihten beri 58’i çocuk olmak üzere 197 kişi hayatını kaybetti. Bin 235 kişi ise yaralandı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail’in saldırılarına yönelik “Harekat tüm gücüyle devam ediyor” ifadelerini kullanırken, Gazze’de binden fazla hedefin vurulduğunu kaydetti.

Saldırılar devam ediyor

İsrail Genel Kurmay Başkanı Aviv Kochavi tarafından dün yapılan basın toplantısında, Gazze’deki 500 hedefin vurulduğu ve birçok altyapının da imha edildiği kaydedildi.

İsrail Ordu Sözcüsü Jonathan Conricus de Gazze Şeridi’ne 150 hava saldırısının gerçekleştirildiği ve 5 bin askerin de kara operasyonuna hazır şekilde bekletildiği bilgisini paylaşmıştı.

Hamas’ın bir kolu olan İzzettin El Kassam Tugayları da bir seferde 130 roketle Tel Aviv ve çevresine saldırılar düzenlendiğini açıklamıştı.

Medya kuruluşlarının bulunduğu binaya saldırı

İsrail, aralarından Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Associated Press (AP) ve Katar merkezli Al Jazeera gibi yayın kuruluşlarının da bulunduğu 12 katlı binaya saldırı düzenledi.

AP Başkanı Gary Pruitt konuyla ilgili, “İsrail ordusunun Gazze’deki AP ofisini ve diğer haber kuruluşlarının bulunduğu binayı hedef alması karşısında şoke olduk ve dehşet içindeyiz. Büromuzun yerini uzun zamandır biliyorlardı ve gazetecilerin orada olduğunu biliyorlardı” ifadelerini kullanmıştı.

Binanın hedef alınmasına da değinen İsrail Başbakanı, İsrail savaş uçaklarının 12 katlı bir binayı vurmasının meşru olduğunu ileri sürdü.

İsrail’in medya kuruluşlarının yer aldığı binayı vurması ise, bölgeden gelen haber akışını engellemek amacıyla yapıldığı yorumlarına neden olmuştu.

BMGK toplandı

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), devam eden İsrail-Filistin çatışmaları ve İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği hava saldırılarını görüşmek üzere toplanırken, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres iki ülke arasındaki ölümcül şiddetin derhal sona ermesi çağrısında bulundu ve çatışmanın bölgeyi “kontrol edilemez” bir krize sürükleyebileceğini kaydetti.

Gutteres, İsrail’in AP ve Al Jazeera gibi medya kuruluşlarının bulunduğu binaya saldırı düzenlemesinin endişe verici olduğunu ifade etti ve konuyla ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Gazetecilerin korkusuzca ve taciz edilmeden çalışmasına izin verilmelidir. Gazze’deki medya bürolarının yıkılması son derece endişe vericidir.”

Toplantıdaki öneriler

BMGK toplantısında konuşan ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield, İsrail ve Filistin’in ateşkes istemesi halinde ABD’nin destek olmaya hazır olduğunu söyledi.

Thomas-Greenfield, “İsraillilerin ve Filistinlilerin eşit derecede güvenlik ve emniyet içinde yaşama hakkına sahip olduğuna inanıyoruz” ifadelerini de kullandı.

Toplantıda Rusya, Filistin halkının insan haklarını savunan barışçıl protestolarını desteklediğini kaydederek, iki devletli çözüm önerisinde bulundu.

BM Birleşik Krallık Temsilcisi Dame Barbara Woodward da, İsrail’in Filistin’deki şiddetine yönelik endişe duyduğunu ve insani durumun iyileştirilmesi için bir an önce harekete geçilmesi gerektiğini ifade etti.

Bernie Sanders’tan Biden’a eleştiri

Öte yandan, ABD Kongresi’nde Vermont Senatörü Demokrat Bernie Sanders, İsrail’in Filistin’e karşı yürüttüğü politikalara ABD’nin rotasını değiştirip tarafsız bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini söyledi.

Bernie Sanders, New York Times’ta, “ABD, Orta Doğu’da Yansız Bir Yaklaşımı Desteklemelidir” başlığıyla kaleme aldığı yazısında İsrail ile Filistin arasında yaşanan her çatışmada, yıllardır “İsrail’in meşru müdafaa hakkı” söyleminin dillendirildiğini hatırlatarak, “Filistin halkının hakkı nedir?’ sorusu neden hiç sorulmuyor? Ve neden İsrail ve Filistin’deki şiddeti, yalnızca İsrail’e roketler düşerken fark ediyor gibi görünüyoruz?” sorularını yöneltti.

Cortez de Biden’a tepki gösterdi

ABD’li Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Alexandria Ocasio-Cortez, ABD Başkanı Joe Biden’ın “İsrail’in kendini savunma hakkı var” sözlerini, “Bu tarafsız bir dil değil, taraf tutan, işgalin tarafını tutan bir dil” ifadesiyle eleştirmişti.

Cortez, “Bağlamı zayıf ya da Filistinlilerin evlerinden çıkarılması veya Mescid-i Aksa’daki saldırılar gibi bu şiddet sarmalını hızlandıran şeylerin kabul edildiği, bunun gibi boş açıklamalar sadece Filistinlileri insanlıktan çıkarmaktadır. Bu yanlıştır” açıklamasında bulunmuştu.