Ana Sayfa Blog Sayfa 1449

Boğaziçi Üniversitesi’nde bir öğretim üyesi daha görevden uzaklaştırıldı

Boğaziçi Üniversitesi‘nde rektör karşıtı protestolara verdiği destek sebebiyle ders vermesi engellenen akademisyen Feyzi Erçin‘in ardından öğretim üyesi Ecmel Ayral da görevinden uzaklaştırıldı.

Kararın kendisine tebliğ edilmediğini belirten Ayral, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “21 yıldır zevkle, gururla, gönülden hizmet ettiğim Boğaziçi öğrencilerine artık ders veremeyeceğimi öğrendim bu sabah. İçim cız etti” sözleriyle kararı duyurdu.

‘Sebebi meçhul, faili meşhur karar’

Ayral açıklamasının devamında “Maddi karşılığı olmayan bu vazifeyi, memlekete ve gençlere bir borç ödeme imkanı olarak gördüm hep. Emeğimi, bilgimi, tecrübemi, dostlarımı onların hizmetine sunmaya gayret ettim. Binlerce öğrencim oldu, aralarında hala görüştüklerim, birlikte çalıştıklarım çok. Hepsiyle de bir gönül bağımız olduğunu biliyorum. Bu sene tanışmayı beklediğim öğrencilerimle okul bünyesinde karşılaşma imkanımız olmayacak ama buradan da bildiriyorum, aklınıza gelen her şey için bir mesajlık mesafedeyim. Bu sebebi meçhul, faili meşhur karar benim için pek hak etmediğim bir madalya inanın. Keşke iyiden, doğrudan, güzelden bu kadar nefret etmeselerdi. Olsun, yine de güzel günler göreceğiz çocuklar, biliyorum, görüşmek dileğiyle” ifadelerini kullandı.

‘Kabul etmiyoruz’

Ecmel Ayral’ın ders vermesinin rektörlük kararı ile engellenmesine tepki gösteren öğrenciler ve akademisyenler tepkilerini #EcmelHocaYalnızDeğildir etiketi üzerinden gösterdi.

Boğaziçi Dayanışması tarafından yapılan paylaşımda “Ecmel Ayral hocamızın Boğaziçi Üniversitesi’nde ders vermesi kayyum tarafından engellendi. Kabul etmeyen ve vazgeçmeyen tüm bileşenleri kayyumlara karşı direnişi bir adım öteye götürmeye çağırıyoruz!” denildi.

Akademisyenlere grev çağrısı

Boğaziçi’nin Sesi sayfasından yapılan paylaşımda ise akademisyenlere grev çağrısında bulunuldu. Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Akademisyenlerimize çağrı! Grevin tam sırası! Feyzi Erçin’den sonra 3 hocamızın daha okulla ilişkisi kesildi. Kayyım saldırılarına işten çıkararak, soruşturma açarak devam ediyor. Peki bunlara sırtımızı dönmek dışında cevap vermezsek arkasının gelmeyeceği açık değil midir?

Patara’dan 2 bin 168 kamyon kumun çalınıp satıldığı iddia edildi

Tarım Orman-İş Başkanı Şükrü Durmuş, şubat ayında Antalya’nın Kaş ilçesinde bulunan Patara Özel Çevre Koruma Bölgesi’nden 2 bin 168 kamyon kumun çalınıp satıldığını öne sürdü.

Durmuş, “Kum alınarak sera sahiplerine satıldı. Zaman zaman seraları su basıyor, taban suyunu arıtmak için bu kumu kullanıyorlar. Burası Özel Çevre Koruma Alanı. Buradan bir taş parçası bile alamazsınız” dedi.

‘İtiraz eden memur görevden alındı’

Cumhuriyet’ten Sarp Sağkal’ın haberine göre Durmuş, görevli muhafaza memurlarından birinin, olayı yargı sürecine taşıyabilmek için kayıt almak isterken AKP İlçe Başkanı tarafından engellendiğini ve kaymakam tarafından da görevinden alındığını belirtti.

Durmuş, “Çünkü AKP İlçe Başkanı memura ‘Burada zapt tutmayın, biz bölge müdürünü aradık’ dedi. Memur da ‘Değil bölge müdürü Sayın Cumhurbaşkanımız gelse ben bu zaptı tutacağım’ dedi. Memuru önce lojmanından çıkarttılar, sonra kaymakam bu sözü Cumhurbaşkanı’na hakaret saydı ve görevden aldı. Sendikamızın itirazlarıyla memur işine döndü. Olaya göz yuman orman işletme şefi ve işletme müdürü hâlâ görevde” dedi.

Caretta caretta’ların yaşam alanı

1937 yılında Atatürk’ün talimatıyla burada kumul ağaçlandırması çalışması yapıldığını ve bu çalışma sayesinde uzun yıllar tarım alanlarının korunduğunu söyleyen Durmuş şu ifadeleri kullanıldı:

Bu olaydan sonra kumul hareketi yeniden başlayabilir. Ayrıca orası antik kent, kazı çalışmaları yapıldı. Endemik türlerle birlikte bölgede yaşayan caretta caretta’ların yaşam alanları zarar görmüş olabilir.”

Küçükçekmece’den seslendiler: Yenişehir’i kurdurmayacağız

Kanal İstanbul projesine karşı çıkan yurttaşlar Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu‘nun çağrısıyla 5 Haziran Cumartesi günü Küçükçekmece Tarihi Köprü‘de bir araya geldi.

Avcılar’da bisikletlerle bir araya gelen koordinasyon üyeleri Küçükçekmece’ye kadar pedal çevirdi. Köprü üzerinde “Kanal İstanbul’u yaptırmayacağız, Yenişehir‘i kurdurmayacağız” pankartı açan eylemciler basın açıklaması okudu.

‘Mafya, yandaş ve sermaye’

Açıklamada “Kanal İstanbul ve Yenişehir denen rant projesinin de yapılmak istenmesinin doğayı öldüreceği, İstanbul’un ve hatta Marmara Bölgesi’nin geri dönülmez biçimde tahrip olacağı bilindiği halde ‘inat edenler’ sadece kendi ‘beka’larını düşünüyorlar” denildi.

Basın açıklamasının devamında “Bu akıl ve bilimden uzak projede yer alan şirketlerin hepsinin isimleri biliniyor; mafya, yandaşlar ve hatta büyük sermaye halkın büyük emekle ayakta tutmaya çalıştığı tarım arazilerine türlü mafyatik araçlarla el koyuyor” ifadeleri kullanıldı.

‘Cinayetin failleri’

İtiraz edenlerin karşısında şirketlere kalkan olan kolluktan, aylardır bir bilirkişi keşfi yaptırmayan, yürütmeyi durdurmayan yargıya kadar bütün kurumların bu cinayetin işlenmesinde fail olduğu belirtilen açıklamanın devamında şunlar söylendi:

Doğa cinayetleri için ülkenin her yerinde saldırıyorlar, artık o hale geldi ki yandaş şirketlerin koruyuculuğunu yapanlar, jandarmaya ekolojik yıkıma direnen İkizdere’de kadınları yerlerde sürükletiyorlar, Van’da doğasını savunmaya çalışanlara ateş açtırıyorlar.

‘Bir avuç zengin için’

Bu arada gün geçmiyor ki işsizlikten açlıktan yılanların intiharını duymayalım, Covid sürecinde yoksula, işçiye, esnafa bir destek verilmiyor, ‘evde otur’ diyorlar, oturamayan işçiler Covid’den dolayı en çok hayatını kaybedenler. Sadece kanalın maliyeti 172 milyar TL’nin üzerinde o da şimdilik, bizim paramızla şirketlere devlet taahhüdü verileceğinin de altı kalın biçimde çiziliyor.

Halk açlıktan kırılırken, deprem kapımızdayken, halkın konutlarının yerinde yapılandırılması gerekirken, üç beş şirkete milyarlarca dolar vaat ediliyor. İstanbul’un 3. Bölgesinde yaşayan halk yerinden edilmeye çalışılıyor, ÇED raporunda tarif ettikleri ‘nitelikli insanlar’ için yani bir avuç zengin için ‘yeni bir şehir’ inşa edilmek isteniyor.

‘Topyekun bir savaş’

Biz İstanbul halkı olarak, ‘Ya Kanal Ya İstanbul’ diyoruz. Çünkü Bu proje akla, bilime, hukuka, halkın iradesine karşıdır. Sadece insanlara değil, bütün canlılara zarar verecek bir projedir. Adeta İstanbul’a; hava, su orman, deniz eko sistemlerine yani canlı yaşamına karşı açılmış topyekûn bir savaştır. Bir avuç rantçı dışında hiç kimseye fayda sağlamayan bir projedir.

‘İstanbul susuz kalacak’

Proje ile birlikte İstanbul’un su ihtiyacının yüzde 28.89’unu karşılayan Sazlıdere Barajı, Terkos Gölü, Küçükçekmece Lagünü yeraltı suları ile birlikte tuzlanacak, ekolojik yapıları tamamen değişecek. Sadece İstanbul halkının yüzde 28.89’u değil havzada yaşayan tüm kara canlılar yaşamları için gereken suya erişemeyecek.

Marmara denizi ölüyor

Marmara Denizi ölüyor, günlerdir videoları her yerde, deniz salyasının altında denizin canlı yaşamının durumunun ne kadar kötü olduğu henüz anlaşılabilmiş değil, bilim insanları, oksijensiz Karadeniz Marmara’ya bağlandığında yıkımın sonuçları sıçramalı olarak, kat be kat artacağını söylüyor.

Kuzey Ormanları tamamen yok olacak
İstanbul’daki doğal alanların; tarım alanları ve sulak alanların yüzde 13.5’i yok edilecek. Kanal İstanbul’un yapımı sırasında, 136 milyon m2 tarım alanı yok edilecek. İmar Planı gerçekleşirse Kuzey Ormanları yok olacak.

Kültür varlıkları

Kültür varlıkları proje tarafından yutulacak. Yarımburgaz Mağaraları, Bathenoa Antik Kenti ve henüz gün yüzüne çıkarılmayan yüzlerce uygarlık izi, kültürel varlıklar proje tarafından yutulacak. Kanal güzergahı üzerinde 25 tane tescilli kültür varlığı, mevcut.

Bütün bunlar ayan beyan ortadayken, bilim insanları ve halk bu projeye itiraz ediyorken, hala kanal yapacağım diyen Şahsım’ın kör inadının, çıkarlarıyla ilgili olduğunu biliyoruz. Haziran sonunda atılacağı söylenen köprü temeli, Marmara’nın kuzeyini boydan boya parçalayan, daha geçen ay hazine garantisi kapsamına alınan bir katil projenin, Kuzey Marmara Otoyolu’nun parçasıdır. Olmayan kanalın üzerine kurulacağı söylenen 6 karayolu köprüsünden biridir. Köprüler, yollar, yerleşim yerleriyle İstanbul’un kuzeyini yok eden bu projelerin hepsi halka ve doğaya karşı işlenen suçlardır.

Biz İstanbul halkı olarak tekrar ediyoruz, bu projeden vaz geçin, bilimle, halkla inatlaşılmaz. İlan ediyoruz, vaz geçmediğiniz durumda bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kararlı biçimde mücadele etmeye devam edeceğiz.

 

Çevre Mühendisleri Odası’ndan 11 başlıkta deniz salyasına çözüm önerileri

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Marmara Denizi’nin kabusu haline gelen ve halk arasında “deniz salyası” olarak da bilinen müsilaj sorununun çözümüne ilişkin Acil Eylem Planı Önerileri yayınladı.

Yapılan açıklamada “Atık suyunu biyolojik olarak arıtmadan Marmara Denizi’ne deşarj eden bir kente, Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv alanları ile milyonlarca kişinin daha çekilmeye çalışılması intihardır” denildi. 11 başlıkta sunulan çözüm önerileri ise şu şekilde sıralandı:

‘Biyolojik arıtma yapılmalı’

1-Atıksuların tamamının ileri biyolojik arıtılması yapıldıktan sonra derin deniz deşarjı yapılması. Marmara Denizi’ndeki atıksu deşarjı kaynaklı kirliliğin önüne geçilebilmesi için kesin çözüm budur. Ancak; bu tesislerin planlamasına başlanmış olsa bile tamamlanıp tüm Marmara’daki belli başlı atıksu deşarj noktalarının tamamının biyolojik arıtmadan sonra deşarjının sağlanması uzun yıllar alacak bir süreci gerektirmektedir.

Bu nedenle, en öncelikli olarak bu planların yapılması, bu sürede ise halihazırdaki kirliliğe yönelik aşağıda sunduğumuz diğer çalışmaların yapılması gerekmektedir.

‘Denetleme yapılmalı’

2-Marmara Denizi etrafındaki derin deniz deşarjları, ön arıtmalar ve endüstriyel atıksu arıtma tesisleri ile sanayi atıksuları en kısa sürede denetlenmelidir.

Atıksu debisi ve su analizleri yapılarak, halihazırda çalışan tesislerde gerekli ön arıtma koşulları sağlanmalı ve ivedilikle ön arıtmaların doğru şekilde çalışmaları emniyete alınmalıdır.

Her ön arıtma ve deniz deşarjı sisteminde yeterli sayıda uzman çevre mühendisi bulundurmalı ve bu tesislerde Çevre Mühendisleri Odası işletme denetimi sağlamalıdır. Ayrıca Marmara Havzası için kısıtlayıcı deşarj kriterleri acil olarak belirlenmelidir.

‘Yağ tutucular işletilmeli’

3- Ön arıtma tesislerinde yağ tutucular işletmeye uygun hale getirilmelidir. Askıdaki katı madde çökeltme işlemi etkin bir biçimde sağlanmalıdır.

Müsilajın oluşum kapasitesini, askıdaki katı madde ve yağ birleşiminin artırdığı düşünülürse, acil müdahale ile ön arıtma ve yağ tutucuların yüksek verimlilikte çalıştırılması elzemdir.

4-Endüstriyel ve kentsel atıksu arıtma tesisleri için atıksu geri kazanım sistemleri kurularak Marmara Denizi’ne deşarj edilen atıksu miktarının azaltılması gerekmektedir.

‘Oksijen miktarını artırma’

5-Dengeleme ve/veya dinlendirme bölümlerinde bulunan atıksu, oksijen bakımından olabildiğince zengin hale getirilmelidir.

6-Dip akıntı ölçümleri yapılarak, dip akıntılarının ölçümlerinin sonucuna göre derinlik, kıyı mesafesi ve difüzör yapıları kontrol edilmeli ve tüm deşarj noktaları batimetrik ortak haritaya işlenmeli, atıksu seyrelme tarlaları oluşumları incelenmelidir.

Yeni veriler ışığında akıntı hali ve sakin su hali difüzör ve seyrelme faz analizleri ayrı ayrı yapılmalıdır. Bu incelemelerin sonucuna göre; gerekli difüzör yenileme ve ilave hat işlemleri en kısa sürede gerçekleştirilmelidir.

‘Difüzör noktalarında revizyon’

7-Karadeniz’e giren kirlilik yükü arttığından, oksijensiz taban tabakası kalınlığı artarak yüzeye biraz daha yaklaşmıştır. Bu durum dip akıntılarını etkileyici faktör olacaktır.

Ayrıca Karadeniz’i besleyen derelerden gelen yağmur sularının bu yıl az olması, Karadeniz statik yüksekliğini düşük tutmuş, bu durum yüzey akıntılarını olumsuz etkilemiştir. Bununla beraber, Karadeniz kıyısı boyunca kentsel atıksu arıtma tesisleri tarafından gerçekleştirilen derin deniz deşarjlarının da hem Karadeniz’de kirlilik yaratmamak hem de bu kirliliğin Marmara Denizi’ne akışına engel olmak için sıkı bir biçimde denetlenmesi gerekmektedir.

Bu durumda; dip akıntıları yetersiz oluştuğundan, seyrelme tarlaları Marmara Denizi içine doğru genişlemekte ve birbirlerine olan girişimlerini artırmaktadır. Bu nedenle, difüzör noktalarında revizyon şart görülmektedir.

‘Ergene’den deşarja son verilmeli’

8- Ergene’den Marmara Denizi’ne deşarja acilen son verilmelidir. Ergene havzasının atıksu toplayıcı sisteminin Marmara Denizi’ne bırakıldığı nokta ivedi olarak incelenmeli, derin deniz deşarjı ön arıtma ile birlikte ele alınmalı ve sıkı bir şekilde denetlenmelidir.

Ortak olarak çalıştırılacak atıksu arıtma tesisleri en kısa sürede devreye alınmalı ve Ergene’ye atıksu deşarjı yapan tüm sanayi tesislerinin atıksu parametre değerleri sıkı denetim altına alınmalıdır.

9- Marmara Denizi’ndeki kirliliği direkt olarak artırıcı etkiye sahip dip tarama çamurlarını Marmara Denizi’ne dökmek yerine, çamurların karasal bertarafının yapılması ve bunun gerçekleşebilmesi için ilgili yönetmelikte değişiklik yapılması gerekmektedir.

‘ÇMO sürece dahil edilmeli’

10- Müsilaj veya deniz salyası, yaşadığımız iklim değişikliği krizi ve deniz kirliliğinin bileşimiyle büyük doğa felaketlerinin eşiğinde olunduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, artık tek ve kaçınılmaz yolun, arıtma tesislerinin kesintisiz ve doğru çalıştırılması olduğu görülmektedir.

Başta sanayi tesislerinde olmak üzere, arıtma tesisleri doğru ve çevre mühendislerince işletilmelidir. Arıtma tesislerinin kesintisiz ve doğru çalıştırılmasının teşviki için; arıtma tesislerinde kullanılan elektrik ücretinin en düşük tarifeden ücretlendirilmesi, vergi muafiyeti, özel işletme arıtma tesislerinde çalıştırılacak çevre mühendisinin vergi ve Sosyal Güvenlik Kurumu giderlerinde indirim gibi hususların ivedi hayata geçirilmesi ve denetim noktasında Çevre Mühendisleri Odasının sürece dahil olması gerekmektedir.

11-Su kaynaklarının ve denizlerimizin korunmasının artık ötelenemeyecek noktaya gelmesi nedeniyle içme suyu temin, atıksu ve yağmur suyu toplanması işlerinin, planlama ve yatırımında yapılacak tüm işlerin sadece inşa faaliyeti olarak görülmesinden vazgeçilerek, çevre mühendisliğinin bilgi ve uzmanlığının tüm çevre ve altyapı yatırımlarında etkinleştirilmesi gerekmekte olup, çevre mühendislerinin söz konusu işlerde çalıştırılmasının zorunlu hale getirilmesi ivedilikle gereklidir.

 

 

Youth For Climate Turkey: İklim değişikliği, ekosistem sorunudur

Youth For Climate Turkey, 5 Haziran Dünya Çevre Günü için bir video hazırladı.

Videoda, iklim değişikliğinin türlerin adalet sorunu, sosyal adalet sorunu, enerji sorunu, çocuk hakları sorunu ve cinsiyet sorunu olduğu ifade edildi.

‘İklim değişikliği, cinsiyet sorunudur’

Videoda geçen ifadeler ise şöyle:

İklim değişikliği, ekosistem sorunudur. İklim değişikliği, türlerin adalet sorunudur. İklim değişikliği, sosyal adalet sorunudur. İklim değişikliği, enerji sorunudur. İklim değişikliği, çocuk hakları sorunudur. İklim değişikliği, cinsiyet sorunudur.”

Yeni İnsan Yayınevi: Bitkisel beslenme kampanyası yapılmasını talep ediyoruz

Yeni İnsan Yayınevi, Dünya Çevre Günü’nde taleplerini dile getirdi.

Yayınevi, tüm canlı yaşamına saygı talep ettiği gibi, tüm madencilik faaliyetlerinin de durdurulmasını istedi.

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi‘nden çekilmesine de vurgu yapan yayınevi, “Cinsiyetler arası hak eşitliliği ekofeminist bir ilkedir” diyerek; ezilen, katledilen her cinsin yanında olduklarını ifade etti.

‘Madencilik faaliyetlerinin durdurulmasını talep ediyoruz’

Yayınevinin açıkladığı taleplerin bazıları şu şekilde:

  • Denizdeki lüferden, gökteki kelaynağa ve kırdaki tilkiden topraktaki köstebeğe kadar her canlının yaşama hakkı vardır. Göldeki yosundan, ormandaki meşeye, kentteki kadife çiçeğinden, tarladaki buğdaya kadar bütün canlıların var oldukları şekilde nesillerini sürdürmeye ve yaşam alanlarında özgürce çoğalmaya hakları vardır. İnsan da bütün bu varlıkların bir parçası ve bu dengenin bir halkasıdır; daha fazlası değil. Bütün hepsinin yaşam hakkına saygı talep ediyoruz.
  • Tohumlar bütün insanlığın ortak malıdır. Tohumlar insanlığın yüzyıllar içerisinde koruduğu, sakladığı ve iyileştirdiği ortak mirasıdır. Ne şu ulusun ne şu şirketin ne başka birinin… Tohumlarımızı korumayı talep ediyoruz.
  • Ego merkezli değil eko merkezli yaşam anlayışı talep ediyoruz.
  • Yerin altındaki madenler yerin üstündekilerden asla daha değerli değildir. Altının, bakırın, gümüşün değeri bir illüzyondur. Bizim için gerçek değer zeytindir, ağaçtır, çalıdır, ottur, çimendir. Bütün madencilik faaliyetlerinin durdurulmasını talep ediyoruz.
  • Taş ocakları bahane edilerek muazzam bir biyoçeşitliliğe sahip ormanların kalıcı bir biçimde tahrip edilmesi kabul edilemez. Ormanların mevcut halleriyle korunması ve iyileştirilmesi için bilimsel çalışmaların yapılmasını ve bilim insanlarına söz ve sorumluluk tanınmasını talep ediyoruz.
  • Temiz suya erişim insan hakkı olarak kabul edilmelidir. Bu kabulle herkese temel hakkı olan temiz su bedelsiz olarak ulaştırılmalıdır.

‘Bitkisel beslenme kampanyası yapılmasını talep ediyoruz’

Hayvansal beslenmenin artık sürdürülebilir olmadığı da ifade edilirken, yediden yetmişe bitkisel beslenme kampanyası yapılması talep edildi:

  • Hayvansal beslenme artık sürdürülebilir değildir. Her yaş ve kesimden insana ulaşılarak vegan beslenmeye geçilmesi için büyük bir seferberlik başlatılmasını talep ediyoruz. Her yıl boğazlanan, ağlara takılan hayvanların sayısı bile bilinmiyor. Toprakların büyük bir bölümü hayvan yemleri için ekiliyor. Oysa bitkisel beslenme ile çok daha az alan ekilip, daha sağlıklı beslenme imkanı bulunup, iklim krizinin önüne geçilebilir. Yediden yetmişe bitkisel beslenme kampanyası yapılmasını talep ediyoruz.
  • İthal kömürlerle çalıştırılan termik santraller başta olmak üzere bütün termik santraller kapatılmalıdır. Güneş ve rüzgar bize yeter.
    İstanbul Sözleşmesi yok sayılamaz, Türkiye bu sözleşmeden imzasını çekemez. Cinsiyetler arası hak eşitliği ekofeminist bir ilkedir. Ezilen, katledilen, baskı gören her cinsin yanındayız.
  • Üretici ve tüketici kooperatifleri desteklenmelidir. Gıdamızı üretenler ve tüketiciler bu sistemde her zaman kaybedenler olurken, aracılar aslan payını alıyor. Bu köhne yapı değişmeli ve geleneksel gıda zincirimizde, üreticiden tüketiciye şekline geçilmeli ve yerelleşilmelidir. Ne Orta Amerika’dan gelen muza ne Kanada’dan gelen mercimeğe ne de başka bir şeye ihtiyacımız var. Ülkemiz yeniden kendi kendini beslemelidir.
  • Atıksız bir yaşam istiyoruz. Mış gibi değil. Bir ülke politikası olarak, merkezi ve yerel yönetimlerin elbirliği ve yurttaşların tam katılımıyla atık üretmeyen bir alışveriş sistemine geçmeliyiz. Bunu yaparken başka memleketlerin her türlü atığının ülkemize sokulmasının engellenmesini talep ediyoruz.
  • Her yıl milyonlarca giysi, daha hiç kimse üstüne giyip sokağa çıkmadan çöpe gidiyor. Moda acımasız bir endüstri olmuş. Yavaş modayı talep ediyoruz. İleri dönüşümü talep ediyoruz.
  • İklim krizi, serbest piyasa ekonomisi, hayvan endüstrisi, moda sektörü, gıda devleri, küresel ve sömürücü şirketler. Ülkemizin bütün akademisyenlerini, sadece insanları değil, yaşayan her türlü canlıyı bıkıp usanmadan yiyip bitiren, tam anlamıyla onların kanını emen bütün bu yüzde birin kurumlarının alternatiflerini düşünmeye, araştırmaya ve önermeye davet ediyoruz.

HDP Ekoloji Komisyonu: Türkiye’de yaşanan ekolojik krizlerin baş sorumlusu iktidarın kendisi

HDP Ekoloji Komisyonu tarafından hazırlanan 2021 Kuraklık Durum Raporu kamuoyuyla paylaşıldı.

Raporun tanıtımı HDP Ekoloji Komisyonu Eş Sözcüleri Menekşe Kızıldere ve Naci Sönmez tarafından düzenlenen basın toplantısıyla yapıldı.

Hazırlanan raporda, Türkiye’de yaşanan ekolojik krizlerin baş sorumlusunun iktidarın kendisi olduğu ifade edilirken, vurgulanması gereken en önemli sorunun giderek artan kuraklık sorunu olduğu belirtiliyor.

‘Kuraklık daha yaygınlaştı’

Tarım ve Orman Bakanlığı Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı aylık kuraklık raporlarını 2019-20 ve 21 yılları için inceleyen komisyon, Türkiye genelinde kuraklığın daha yaygınlaştığı, standart yağış endeksleri azalırken hava sıcaklıklarının her yıl daha da arttığının gözlendiğini ifade etti.

Raporda, kuraklık sorununun ekosistem krizlerinden tarım ve hayvancılıktaki ciddi sorunlardan ayrı görmenin açıkça politik bir manipülasyon olduğuna dikkat çekilirken, Türkiye’deki kuraklık krizinin birkaç yıl içinde bir gıda krizine dönüşmeye doğru gittiği de kaydedildi.

2021 yılının ocak ayında NASA tarafından yayımlanan Türkiye’de kuraklık ve su rezervleri verilerinde, Türkiye’nin son 15 yılın en düşük su rezervi oranına düştüğünün hatırlatıldığı raporda, Türkiye’deki su rezervlerinin son 30 yılda yarı yarıya düştüğü ve yağış indeksinin de aynı oranda azaldığı da aktarıldı.

‘Tarım ve hayvancılığa ilişkin problemler çığ gibi büyüyor’

Global Kuraklık İzleme Servisi‘nin raporunda, kuraklığın çok daha hızlı gerçekleşeceği, tarım ve hayvancılığın bu krizden çok ciddi etkileneceği uyarısı yapıldığı ve şu anda tam da bu sorunların yaşandığına işaret edildi:

Global Kuraklık İzleme Servisinin 9 Şubat 2021’de yayımladığı Türkiye’de Kuraklık 2021 Raporunda kuraklığın çok daha hızlı gerçekleşeceği, tarım ve hayvancılığın bu krizden çok ciddi etkileneceği uyarısı yapılmıştır. Bugün Haziran ayında geldiğimiz durum tam da bu uyarıda ortaya konan tablodur. Bu rapordaki verilere göre içme ve kullanma suyu için senelik geçici çözümler içme ve kullanama su sorununa çözüm olsa dahi tarım ve hayvancılığa ilişkin problemler çığ gibi büyümektedir. Bu rapordaki 2021 Nisan ayı kuraklık haritasına bakıldığında yüksek kurak alanların özellikle tarım ve hayvancılık yapılan yörelerde genişlediği görülmektedir. Bu rapordaki verilere göre; İktidar gerekli önlemleri almadığı takdirde kış mahsullerindeki ve hayvancılık verilerindeki kriz özellikle Edirne, Konya, İzmir, Urfa, Antalya civarı için yaz mahsulleri ve hayvancılıkta daha da derinleşecektir.”

‘Kapıda çok ciddi bir gıda krizi var’

İktidarın bu sorunlara yönelik önlem almadığı gibi pandemi bahanesiyle tüm ekolojik varlıkları yok etmeye odaklandığına vurgu yapılan raporda, ülkenin her yanında ekolojik varlık kıyımı yaşandığı belirtildi:

iktidarın önlem almak bir yana Pandemi bahanesi ile tüm ekolojik varlıkları metalaştırmayı, ekosistemleri ve ekolojik koridorları yok etmeyi kapitalist sermaye çıkar grupları için görev edindiğini görmekteyiz. Ülkenin her bir yanında yaşanan ekonomik krizde halkı değil sermaye çıkar gruplarını kurtarmak için vahşi şekilde saldırılar gerçekleştirilmektedir.

Kaz Dağlarından, Cudi Dağı’na, Alakır’dan İkizdere’ye, İkiz köyden, Gürpınar’a Ülkenin dört bir yanında adeta savaş açılmışçasına bir ekolojik varlık kıyımı, yurttaş ve insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Bunun yanında tarım ve hayvancılıktaki kriz gıda fiyatlarını yükseltmekte, zaten bir ekonomik kriz yaşayan halk açlık sınırının altında yaşamaktadır. Sınıf yarımları derinleşmekte, yoksulluk yaygınlaşmaktadır. Ülkedeki ekolojik krizleri ekonomi, demokrasi ve sosyal krizlerden ayrı düşünmek mümkün değildir. Mevcut iktidar ile birlikte kuraklık ve iklim krizi sınıfsal bir ekonomi krizi haline de gelmiştir. Kapıda çok ciddi bir gıda krizi vardır. Tüm bunların ardında çöken ekosistemler vardır.”

‘Mevcut iktidarın düzeltebileceği hiçbir alan kalmadı’

Ancak, tüm bu krizlere karşı en başta değişmesi gereken durumun iktidarın kendisi olduğuna dikkat çekilen raporda, mevcut iktidarın düzeltebileceği hiçbir alanın kalmadığına da dikkat çekildi:

Bu krizden çıkış için çiftçi ve hayvancıların yükselen üretim ihtiyaçları fiyatlarına karşın hibe ve sübvansiyon programları ile destelenmesi, tahrip olan ekosistemlerin iyileştirilmesi, su varlıklarının korunması ve iyileştirilmesi, Ülkenin dört bir yanın kanser gibi yayılan maden, fosile dayalı enerji, inşaat ve ihraçları olan taş ve mermer ihtiyacı, mega projeler ve yöre halkına zarar verecek her tür faaliyetin durdurulması gerekmektedir. İklim krizi ve kuraklık için hem yerel hem ulusal ivedi politikalar üretilmeli ve önlemler alınmalıdır. İklim değişikliği gerçekleşmekte olduğu için kuraklık gözetilerek adaptasyon programları oluşturulmalıdır.

Fakat bu çözümlerin hiçbiri mevcut iktidar ile mümkün değildir en başta değişmesi geren bu yönetim krizine dönüşen iktidarın kendisidir. Yönetemedikleri ve felakete sürükledikleri ülkeden kirli ellerini çekmelidirler. Mevcut iktidarın düzeletebileceği hiçbir alan kalmamıştır. 5 Haziran Dünya Çevre gününde, iklim krizi ve kuraklığa karşı Türkiye’nin tek çıkar yolu AKP iktidarının bir an evvel değişmesidir.
İktidar krizi, kuraklık ve iklim krizi Türkiye’deki tüm ekosistemleri tüketmektedir.”

‘Çevre’nin günü oldu ama yine de gün yüzü göremedi

Her yıl 5 Haziran tarihi Dünya Çevre Günü olarak kutlanır. 1972 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de ilk kez toplanan BM Çevre Konferansının başlangıcının yıldönümüne istinaden 1974 yılından beri tüm dünyada çevre günü kutlamaları yapılıyor ve o yıla ilişkin temalar saptanıyor. Bu yılın teması ‘Ekosistem Restorasyonu’.

Ne kadar anlamlı bir tema; pek çok şeyi anlatıyor. Hem ekosistemleri bozduğumuzun itirafı hem de restorasyon ihtiyacının.

Daha önceki yazılarımda da sıkça üzerinde durdum; ekolojik sistemlerdeki bozulmanın ana nedeni ekonomik sistemler. Onların altında yatan kök neden ise kendimizi, yani insanı doğa içerisinde konumlandırdığımız yer. Ekolojik restorasyon bazı alanlarda, uzun zamanlara ihtiyaç duyulsa da olanaklı. Peki ya düşünsel restorasyon?

Müsilaj istilasında çevre günü

Ülkenin dört bir yanında süregelen doğa katliamları yetmiyormuş gibi bir de başımıza müsilaj sorunu çıktı. Marmara Denizi can çekişiyor. İşin aslı, bunu zaten biliyorduk. Konuyla ilgili pek çok araştırma bu durumu yıllardır ortaya koyuyordu. Uzmanlığım olmadığı için ayrıntısına girmek haddim değil elbette ama bir süredir sadece uzmanlar değil denizin bizzat kendisi bağırmaya başlamıştı. Kıyılarda, koylarda, derelerin denizle birleşme noktalarında ve hatta açıklarda bile Marmara müsilaj kusuyor adeta. Geçen hafta Büyükada’nın yüksek noktalarından batı-güneybatı yönünde doğru baktığımda gördüğüm manzara gerçekten ürkütücüydü. Ürkütücüydü, çünkü karaya yakın kısımlarda gördüğümüz müsilaj tabakası açıklarda da boy gösteriyordu.

Konunun uzmanları nedenlerini ve çözüm yollarını anlatıyor. Güzel de, bunu duyacak, yetmez, ciddiye alacak akıl var mı yönetenlerde; sadece ülkeyi değil, dünyayı yönetenlerde? Cümlenin sonundaki soru işareti bir noktalama işareti değil yalnızca, zihnimizdeki umutsuzluğun yansıması aynı zamanda.

Neredeyse 50 yıl geçti; ne oldu?

Stockholm’den günümüze 50 yıl geçti neredeyse. O konferansın tam adı ‘United Nations Conference on the Environment’ idi. Yani başlangıçta da belirttiğim gibi BM Çevre Konferansı. 20 yıl sonra, 1992 yılında Rio de Janeiro’da ikincisi toplandı. Bu kez adı şöyle konuldu: ‘United Nations Conference on Environment and Development’. Yani BM Çevre ve Kalkınma Konferansı. Bir 20 yıl daha geçti ve toplamda üçüncü Rio’da ikinci kez bir araya geldi yönetenler. Bu kez adı ne oldu dersiniz? ‘United Nations Conference on Sustainable Development, Rio+20’. Yani BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı, Rio+20.

Özet; 50 yıl önce çevre ile başladı, sonra kalkınma eklendi, sonunda çevre bir kenara itildi. Başka söze, yazıyı lüzumsuz yere uzatmaya gerek var mı?

Dünya Çevre Günü kutlu olsun!

 

 

Videolardan geleceğimize kalan…

Mayısın başında hayatımıza öncekilerden farklı bir yerden girdi Sedat Peker.  Şimdilik sekiz tane video yayınladı ve milyonlarca insana pazar sabahları erken kalkma alışkanlığını yerleştirmeye başladı. Sedat Peker’in bu sekiz videosunun toplam izlenme sayısı sadece YouTube’da 70 milyona yaklaşmış durumda. Bu rakamları sadece kendi adını taşıyan kanalın rakamları bu arada. Yani kelimenin her anlamıyla bir fenomenle karşı karşıyayız. Öyle bir karakter ortaya çıktı ki devletin en tepesinde de gündem o; 15 yaşındaki çocukların çektiği komik TikTok videolarında da konu o.

Herkes bir yerinden yakalanıyor videolara. Kimileri bir teatral gösteri gibi izliyor; kimi durdura durdura Türkiye’nin yakın geçmişini ile 90’ların iliklenmesini araştırarak… Kimiyse “Ya demek öyleymiş!” gibi bir farkına varma seansı şeklinde geçiriyor saatlerini.

‘Bir nevi uzaktan eğitim ile yakın tarih’

Videolar kendi katma değerini de yaratıyor. Videonun değerlendirme videoları, büyüyünce Sedat Peker olmak isteyen ufak mafyaların kendi çaplarıyla yayınladıkları videolarıyla birleşince mayıs ayımızı bir hızlandırılmış “Aktörlerinin gözünden hızlandırılmış son 30 yıl” dersiyle geçirdik. Bir nevi uzaktan eğitim ile yakın tarih.

Peki, son 30 yılı böyle olan bir ülkenin sonraki 30 yılı nasıl olmalı? Esas biraz da bunun üzerine konuşalım. İtirafta bulunan bir kişiye bile, siyasi olarak işe gelmiyorsa soruşturma açmayan bir hukuk sistemimiz ile ne Marmara Denizi’ndeki kirliliğe ne de siyasetteki kirliliğe araştırma izni veren ve o bilindik “AKP ve MHP oylarıyla reddedildi” kalıbıyla, işlerin üstünü kapatmaya çalışan bir siyasetimiz var. KKTC’de AKP ve MHP olmadığı için “oylarıyla reddedilmeyen” Kutlu Adalı cinayeti araştırılıyor mesela. KKTC’den öğreneceklerimiz var.

‘Normal’ yaşamları izlerken, biz..

Bir de biz varız. İşte burada şunu söylemek lazım:

Biz bunları hak etmiyoruz! Geçmişi böyle olan, geleceği bu kadar karanlık olan bir ülkede yaşamayı hak etmiyoruz. YouTube’dan üzerimize boşaltılan, haber kanallarında saatlerce dinleyip bir tek doğru düzgün yanıt alamadığımız yayınlarla zihnimizi işgal eden zamanların bir bölümünü yaşadık; bir bölümünü yaşamadık fakat çok anımız, hayalimiz, zamanımız çalındı. Üzerimizi kaplayan bir sarmaşık gibi ya da bataklığa düşmüş gibi çırpına çırpına yaşamaya çalıştık. Bu sırada dünyaya, yaşıtlarımıza, normal insanların mutlu hayatlarına baktık. Zaman önümüzden tüm renkleriyle geçerken biz arkadaşlarımızın üzerinden insan parçaları sildik. Çocukların anmalarında gazdan, madencilerin anmalarında sudan kaçtık. Ve şimdi üzerimize boşaltılanlardan görüyoruz ki bu pislik öyle kolay kolay, öyle parça parça temizlenecek gibi değil.

Bunu hak etmeyenler olarak bir araya gelmemiz gerekiyor. Milyar milyar dolarları sakız parası gibi harcayanlara karşı bırakın bir akşam dışarıda yemek yemeyi, akşam evinde yemek olmayanlar olarak “iki kutu maske götürmek için” dünyanın öbür ucuna gidebilenlerden, bu yalanları gözümüze baka baka söyleyerek bizimle dalga geçenlerden kurtulmamız gerekiyor.

Yapabilir miyiz? Zor. Yeni bir siyasi araca ve birlikteliğe ihtiyacımız var. Bu dünyaya gelmiş normal insanlar gibi yaşayıp normal insanlar gibi mutlu olup normal insanlar gibi anı biriktirmek için. Bu “kirli ayrıcalıklıları” defetmek için!

 

[Bir şarkının hikayesi] Smoke On The Water/ Deep Purple *

“Smoke on the Water”ı ilk olarak arkadaşımın Dual pikabında 33’lük plağın keyifli çıtırtıları eşliğinde dinlemiştim. Albüm kapağında “In Rock” albümünde olduğu gibi Deep Purple’in beş üyesinin yüzleri vardı ancak bu kez sanki bir sis perdesinin ardından görünür gibiydiler.

İlk gitarımı aldığımda da “Smoke On the Water’ın” efsanevi riff’ini çoğunlukla gitara yeni başlayanların düştüğü hataya düşerek La telinden çalmıştım. Pek de kolay görünüyordu tek telde çalmak, halbuki orijinalinde Ritchie Blackmore aynı anda iki telde iki notaya basarak çalıyordu. Yıllar sonra rock müzik tarihinin klasiklerinden biri olacak olan bu riff’i nasıl bestelediği kendisine sorulduğunda Blackmore,  Beethoven’ın 5.Senfoni‘sinin notalarını bir ters bir düz çalarak farklı bir şekilde yorumladığını ve esprili bir şekilde de büyük üstada aslında yüklü miktarda para borçlu olduğunu söylemişti.  Bu benzerlik John Lennon’un Because’unun Beethoven’ın Ayışığı Sonatı’na müthiş benzerliği ile kıyaslanamaz olsa da Blackmore da esin kaynağının yaptığı gibi çok az nota ile büyük bir iş çıkarmıştı.

Yangının ortasında…

Deep Purple 1972 yılında Machine Head adlı albümün kaydı için İsviçre’nin Montreux kentinde bulunuyordu. Grup kendilerini kısıtlayan stüdyolardan sıkılmıştı ve Montreux Caz Festivali‘nin de yapıldığı göl kenarındaki Casino‘yu kısa bir süreliğine kiralamıştı. Kayıt kalitesini de garantilemek için kiraladıkları Rolling Stones’un mobil kayıt aracını da beraberlerinde getirmişlerdi.

4 Aralık 1971 günü öğleden sonra Frank Zappa ve Mother of Invention’un konserinin bitmesinden sonra çalışmaya başlamayı planlıyorlardı. Deep Purple üyelerinin de izlediği konser sırasında Zappa’nın çılgın hayranlarından biri elindeki işaret fişeği tabancasını ateşleyince Casino’nun ısıtma sistemi alev alıyor ve Zappa konseri yarıda kesip dinleyicilerin panik olmadan dışarıya çıkmasını sağlıyordu. Casino’nun tamamen kül olduğu yangında şans eseri kimse hayatını kaybetmiyor ve trajik olay birkaç kişinin yaralanmasıyla ucuz atlatılıyordu.

Montreux Caz Festivali’nin ve o günkü konserin organizatörü Claude Nobs, Casino’daki yangından kaçmaya çalışan birçok genci güvenli bir şekilde dışarı çıkarmayı başarmıştı. Bu arada Frank Zappa ve grubunun tüm ekipmanlarını yangında kaybettiklerini, hatta Zappa’nın Gibson gitarı ile bazı camları kırarak dinleyicilerin pencerelerden dışarı kaçmalarını sağladığını da belirtelim. Diğer izleyicilerle beraber güvenli bir şekilde dışarı çıkmayı başaran Deep Purple üyeleri yangını kaldıkları Grand Hotel’in yanındaki lokantadan izlemişlerdi. Casino’nun yanındaki Geneva Gölü’nün üstünü tamamen bir duman tabakası kaplamıştı.

‘Göldeki duman’dan süzülen sözler

Claude Nobs, grup üyelerine kayıt için hemen yeni bir yer bulacak ve eski Casino binası “Le Pavillon”un salonunu geçici stüdyo olarak gruba açacaktı. Grup üyeleri kayıt için kiraladıkları Rolling Stones’un mobil stüdyosunu eski Casino’nun yanına çekerek hemen çalışmalarına başlamışlardı. Ritchie Blackmore’un gitarda bulduğu bir riff’e, baterist Ian Paice ritmi de ekledi tüm öğleden sonra geç saatlere kadar çalışıp adını #Title 1 verdikleri bir parçayı sadece enstrümantal olarak kaydettiler. Ancak Le Pavillon şehrin içinde idi ve bu kez de çok gürültü çıkardıkları için polis tarafından durduruldular.

Becerikli organizatör Claude Nobs bu kez kayıt için onları şehrin birkaç km dışındaki Grand Hotel’e götürdü. Aralık ayında oldukları için otelin salonu buz gibiydi. Birkaç endüstriyel ısıtıcı ile salonu ısıttılar ve hem soğuğu kesmek hem de akustiği sağlamak için camları şiltelerle örttüler. Konser havası vermek için de salonu kırmızı ışıklarla doldurdular. Grand Hotel’de kısa sürede albümün altı şarkısını kaydettiler, ama albümün bitmesi için hala yedi dakikalık bir kayda daha ihtiyaçları vardı. Ellerinde enstrümantal bir kayıt vardı ama onun da sözleri yoktu. Bir ara grubun bas gitaristi Roger Glover göldeki dumana bakarken kendi kendine “smoke on the water” şeklinde mırıldandı ve Ian Gillan’a dönüp ,”ben ne dedim biraz önce” dedi. Yaşadıkları bu maceranın hikayesini anlatacakları şarkının ismi bu şekilde ortaya çıkmıştı.

Smoke on the water
A fire in the sky

Glover ve Gillan, Monteux’deki yangını sohbet ortamında bir arkadaşlarına anlattıkları sadelikte 20 dakikada kaleme aldılar.

https://www.youtube.com/watch?v=zUwEIt9ez7M

 

Bir çılgının fırlattığı işaret fişeği ile yangının başlaması, Frank Zappa’nın konserdekileri dışarı yönlendirmesi, Funky Claude’un çocukları kurtarması -ki şarkıdaki bu sözlerden sonra Claude Nobs’un müzik dünyasındaki lakabı Funky kalacaktı- inanılmaz bir basitlikte anlatılmıştı.

Uh, Funky Claude was running in and out
Pulling kids on the ground   

Rolling Stones’un mobil stüdyosu, İsviçre vizelerinin bitmek üzere olması, Grand Hotel’in soğuk salonu ve akustik için camlara yasladıkları şiltelere varana kadar tüm detaylar da şarkı sözlerinde yer almıştı. Bu macera nasıl biterse bitsin, onlar için unutulmaz olacaktı.

No matter what we get out of this
Ha, I know, I know we’ll never forget

Gerçekten bu unutulmaz kayıttan unutulmaz bir şarkı çıkmıştır.

Ritchie Blackmore’un riff’i Total Guitar dergisi tarafından tüm zamanların en iyi dördüncü gitar riff’i olarak seçilmiştir. Olayın ve şarkının anısına Montreux’deki Casino’nun göl tarafında Freddy Mercury’nin heykelinin yanında “Smoke on the Water” ve riff’in ilk notalarının yazdığı bir anıt vardır.

Machine Head albümünde yayınlandıktan sonra şarkının 1972’deki Japonya konserindeki canlı kaydı çok beğenilince grup 1973 yılında “Smoke on the Water”ın single’ını yayınlamış ve şarkı Amerika listelerinde dördüncü sıraya yükselmiştir.

1989 yılında, bir yıl önceki Ermenistan depreminden zarar görenlere yardım amacıyla çıkarılan “Smoke on the Water”’  single’ında Robert Plant, David Gilmour, Brian May, Bryan Adams, Keith Emerson ve daha bir çok ünlü İngiliz müzisyen gruba eşlik etmişlerdir.

 

Smoke on Water birkaç kez Guiness Rekorlar Kitabı‘na da girmiştir. 1994’de Vancouver’de 1322 gitarist, 2007’de de Kansas City’de 1721 gitarist aynı anda meşhur riff’i çalmışlardır. Son olarak da Polonya’da bir festivalde Deep Purple’ın yeni gitaristi Steve Morse’un da aralarında olduğu 6.346 gitarist şarkıyı beraberce onurlandırmışlardır.

2011 yılında Montreux’de gölün yanında kendisi ile yapılan röportajda Ian Gillan şöyle demiştir:

Smoke on the Water” artık bize ait değildir, halka aittir. Biz sadece dinleyicilere eşlik ediyoruz.”

(*) Albüm: Machine Head
Kayıt : Montreux, 6-21 Aralık 1971

Kaynakça

  • Derksen B., Deep Purple Interview :The Story of “Smoke On The Water” Jan.2011
  • Giardi D., Smoke On The Water,the true story behind Deep Purple’s hit,Feb .2018
  • Myers M., Anatomy of a song,The Wall Street Journal,May 2017
  • Tow S. , The story behind the song: Deep Purple’s Smoke On The Water,2020
  • Songfacts, Smoke On The Water
  • Wikipedia, Smoke On The Water