Ana Sayfa Blog Sayfa 1450

[Feminizm/ LGBT+ kitaplığı] Luiselli ve Ernaux’dan kayıt tutmak üzerine…

İçinde arşiv parçalarının, kurgu karakterlerin, kitap ya da yazarların, listelerin, fotoğrafların yer aldığı kitapları seviyorsanız aradığınız kitap Kayıp Çocuk Arşivi

Valeria Luiselli, sakin sakin okuru hiç yormadan inşa ediyor kurgusunu. İşleri ses belgeleri toplamak ve belgeselcilik olan evli bir çift, iki çocuklarıyla yola çıkıyorlar. Romana adını veren kayıp çocuklardan bazıları ve en merkezde olanları Meksika sınırından ABD’ye girmeye çalışan çocuklar, ama dahası da var.

İnsan ilişkilerine dair, Amerika’nın günahlarına ve çocukluk ve yetişkinlik arasındaki o garip değişime dair bir kitap Kayıp Çocuk Arşivi. Özellikle farklı arşivleme yöntemlerine, hafıza ve saklama konularına ilgi duyuyorsanız bu kitabın kafanızı inanılmaz açacağından emin olabilirsiniz. Kitap uzun zamandır listemde olsa da şu aralar okumak da ayrıca keyifliydi, nedenini tam olarak açıklayamasam da uzun zamandır beklediğim bir okuma ve düşünme deneyimini yaşamamı sağladı Luiselli Kayıp Çocuk Arşivi‘yle.

Podcast sevenlerdenseniz, kitabın çevirmeni Seda Ersavcı ve yayıncısı Sanem Sirer’in kitaba dair sohbetini de buradan dinleyebilirsiniz.

Valerie Luiselli, Kayıp Çocuk Arşivi
440 sayfa, Çev.: Seda Ersavcı
Siren Yayınları, 2019

Sahip olduğumuz tek şey arşivimiz: Seneler

José Ortega y Gasset’nin “Sahip olduğumuz tek şey tarihimiz, o da bize ait değil” epigrafıyla açılıyor Annie Ernaux’nun türler ötesi kitabı Seneler ve tam da bu girişten aldığı güçle kişisel tarihini toplumsal olaylarla birleştiren bir anlatı yaratıyor. Daha ilk sayfalarından itibaren etkileyici bir kurgu dışı kitap arıyorsanız Ernaux’nu Seneler‘i tam size göre.

Geçen haftalarda Epik ne okuyor? Instagram hesabı üzerinden “Daha fazla kadın yazar okuma hedefinizde hangi yazar var” soruma birden fazla kişinin Annie Ernaux cevabını vermesinden kitabın bazılarımızın radarına girmiş olduğunu fark etsem de kesinlikle hem daha çok kişi tarafından okunmayı hem de üzerine uzun uzun konuşulmayı hak eden bir kitap Seneler.

Kitap 1940’lardan 2000’lere kadar bir listeler silsilesi, reklamlar, okulda ya da okul bahçesinde öğrendiklerimiz, evlerde, sokaklarda duyduklarımız hepsi de yazarın benzersiz perspektifiyle sıralanıyor. Şöyle diyor Ernaux Seneler‘de:

“hazzetmediğimiz erkek lafları, otuzbir çekmek, saplamak

okulda öğrendiğimiz ve dünyanın karmaşasını çözdüğümüz hissi veren sözler. Sınavdan çıkar çıkmaz, zihnimize girdiklerinden daha büyük bir hızla çekip giderlerdi

ninelerin, dedelerin, anne bababaların dillerinden düşürmedikleri, bizi sinir eden sözler, nedense vefatlarından sonra, yüzlerinden çok bunlar gelir akla, fazla merak kediyi öldürür

Pek şüpheye yer yok Seneler her yönüyle bu yıl Türkçede gördüğümüz en güçlü kitaplardan biri.

Annie Ernaux, Seneler
232 sayfa, Çev.: Siren İdemen
Can Yayınları, 2021

epikneokuyor.com

 

Gezi ve ‘katılım’ kavramında bir gezinti

[email protected]

Gezi, ülkenin ve dünyanın bütün kentlerinin; Stonewall’dan Barselona’ya/ Madrit’e, Occupy Wall Street’e, Black Lives Matter’a kadar, deneyimledikleri arasında en yüz akı ve en cesur karşı çıkışlarından biriydi.

Peki, katılım düşüncesi bakımından Gezi neydi? Gezi nerede duruyor, katılım arayışları bakımından anlamı nedir?

Gezi, katılım kavramı bakımından fevkalade ve ileri, çok parlak bir örnek. “Katılımcı kent yönetimi” düşüncesi için, kentli hakları/ yurttaşlar açısından katılıma ne kadar çok gereksinimimiz olduğunu ve yokluğunun yaratacağı patlamayı ya da bunu protesto etmek için nasıl büyük bir özveriyle hazır olduğumuzu gösteren bir başlangıçtı.

Gerçi sadece bundan ibaret değildi; protestoyu kurma, yaşatma ve olgunlaştırma arayışlarında çok boyutluluk ve alabildiğine özgür çeşitlilikler ve farklılıklar arasındaki ilişkiler bakımından da uygulamalı bir deneydi aynı zamanda.

Bu deneme, bir laboratuvar deneyi biçiminde olmayan, kent toplumunun hemen her kesiminin içinden doğan, ad-hock yaklaşımlarla yapılıp-bozulan çözümler üretti. Kesin sonuçlar ya da kalıcı modeller vb. türü arayışlar için değil, sadece denemenin kendisinin öğreticilikleri ve doğurganlıkları düşüncesi üzerinden dinamik olarak akan bir arayış türüydü.

Gerçekten ortaya koyduğu içerikler son derece zengin ve çok çeşitli/ renkli, aynı zamanda kentin toplumlarıyla ilişkilenebilen, özdeşleşebilen ve bütünleşebilen, hepsinden önemlisi içinde yaşadığı kentin insanlarının hiç birine yabancılaşmamış olan, buna karşılık gözü dönmüş zalim bir baskıyı barışçı ve demokratik özüyle (ağır bedeller ödemek pahasına) göğüsleyebilen bir beraberlikti.

‘Farkını koruyarak’ bir araya gelmek

Tam da bu nedenle çok farklı yaklaşımlarla ve farklı bilgi üretimleri bakımından üzerinde daha fazla durulması ve çözümlenmesi gereken bir kent hali olarak ele alınmayı fazlasıyla hak ediyor.

Burada sadece kentin ekolojik değerleri ve bunların savunusu açısından, nasıl katılımcı bir örnek olduğunu anlamaya çalışacağız. Ancak burada tartışmanın içeriğini (kentin ekolojik değerlerinin savunusunu) değil, bu amaç için demokratik ve katılımcı beraberliklerin olumsallığını tartışacağız.

Gezi’nin kendiliğindenciliğini ve kentteki her bir bireysel ya da grupsal iradenin, sadece kendi düşüncelerini veya protestosunu belirtmek için farklı yapısını koruyarak bir araya gelmesi ve ortak bir üretimi (Gezi için bu bir protesto/ direniş) gerçekleştirmesini, kentteki katılımcı süreçlere ait bir deneyim olarak değerlendireceğiz. Gezi’de yapılmak istenen, belki sadece protestoydu, ama katılım bakımından geleceğe yönelik projeler veya somut programları da değerlendirmeliyiz ve buradan doğru geliştirilecek düşünceler çok verimli olabilir.

Gezi ile katılım konusu arasındaki ilişki nedir?

Bu ilişkiyi iki bakımdan düşünebiliriz:

Birincisi, Gezi’nin varoluş nedeni zaten kentin yönetimine katılma isteğidir. Kent toplumu, kentin/ ya da bir parçasının ne olacağına dair zorba bir tahakkümü reddedip, bu konuda kendisinin de bir sözü olduğu, sözünün ve isteğinin/ ağırlığının dikkate alınması gerektiğini söylemektedir. Yani, katılım isteğini göstermektedir.

Aslında bundan da önce kent toplumunun bütününü etkileyebilecek, bütün toplumu ilgilendiren bir konuda zorbaca, tek yönlü ve kaynağını sadece otoriteden ve otoritenin hegemonyasından alınan bir kararı istemediğini göstermektedir. Yani, kentle ilgili kararların çoğul ve tartışmalı bir süreçle, demokratik ve katılımcı bir yaklaşımla oluşmasını istemektedir.

Katılımla ilişki bakımından ikinci konu, bu eleştiriyi ve sonuç olarak da direnişi gerçekleştiren gruplar, oluşumlar veya örgütler arasındaki ilişkilerin örüntüsünden kaynaklanan pratik yönüdür. Beraberlik örüntüsünün, eylemli ve planlı bir biçimde değil, kendiliğinden ve direniş eylemliliğinin içinden doğan de-facto hali ile ilgilidir.

Gezi’yi yaratanlar, her biri kendi eleştirel bakış açısından karşı çıkışını ve direnişini gerektiren nedenlerden ötürü orada bulunmaktadır. Hepsi aynı zorbalığa karşı dirense de farklı bakış açıları, nedenleri ve varmak istedikleri yer açısından farklıkları olan gruplardır. Direnen farklı gruplar oradadır ama kendi aralarında bir “katılım” söz konusu mudur?

Bu soruya yanıt vermek, elbette olası değil. Bilinmeyen ve araştırılmamış/ yorumlanmamış, değerlendirilmemiş o kadar çok değişkenin söz konuş olduğu canlı ve büyük bir devinim içindeki eylemlilik hali için tam geçerli ve tek bir yanıtın olmayacağı açıktır. Ancak, dünyadaki bütün benzer protesto olaylarıyla birlikte, Gezi’de ortaya çıkmış olan durumun kaba dış görünümüne bakarak bazı saptamalar yapılabiliriz.

Müştereklere öncelik

Belki, şu tür önermeler formüle edilebilir:

Gezi protestoları oluşumunu içinde yer alan her bileşen, aralarındaki farkı görmeleri, bu farka rağmen aynı yerde bulunmaları nedeniyle farklara değil ortak olan yönlere/müştereklere öncelik vermeyi seçmiştir. Bunu katılımcı bir tutum olarak değerlendirebiliriz. Farklı olan parçalardan her biri, kendi kimliğini korumuş ama başka kimliklerin de oradaki varlığının anlamını görmüştür. Bu katılım tartışmalarında en sık karşılaşılan “çoğul beraberlik/ farklılıkların-farklarını koruyarak beraberliği” sorusuna pratik/ de-facto yanıtlardan biridir. Bu durumun sürdürülebilirliği, kuramsallaştırılabilme- ilerletilebilme olasılığı vb. türü pek çok yanıtlanmamış yönü olduğu söylenebilir. Ancak, aynı zamanda, katılım kavramı bakımından, eleştirel bir yaklaşımla yapılacak tartışmalara geniş bir zemin oluşturduğu da açıktır.

Kısaca Gezi, katılım kavramı açısından, birbirinden farkı özellikleri, teorileri/ yaklaşımları ve birbirinden farklı büyüklükleri olan, kendiliğinden ve örgütlü grupların beraberliğinin ve beraberce bir ortak bir eylemlilik gerçekleştirilmesinin olası olduğunu, başarılabilecek bir toplumsal devinim biçimi olduğunu göstermiştir.

Çoğul beraberlikten mozaiğe

Bu önermenin tamamlayıcısı olarak, bütün katılımcı süreçler için geçerli olmasa da Gezi’de ortaya çıkan protestonun ve anlamın (beraberliği ve katılımı sağlayan arzunun/ itici gücün heterojen/ çok parçalı yapısına rağmen) tutarlı bir bütün oluşturması da katılım açısından değerlendirilebilir. Heterojen ve çoğul bir beraberlik, her bir parçasının ayrı açıklamaları ve açıklama yöntemlerine rağmen çok büyük ve bütüncül bir mozaiği oluşturabilmişlerdir.

Gezideki örgütlenme biçimi, örgütlenmeyle ilgili kuramlara, standartlara uygun değildi. Bazı görüşlere göre Gezi’de hiçbir örgütlenme örüntüsü olmadığı da söylenebilir. Ancak kentsel toplumsal hareketlerdeki katılımın niteliği açısından bu bir araya gelişin, gevşek ve kalıpsız, özgür ve esnek, buna karşılık oldukça kırılgan ve uzun erimde sürdürülmesi güç/ olanaksız bir örgütlenme tarzı olduğu düşünülebilir. Ya da Gezi’nin katılımın yapısı, örgütlenme örüntüsü ve bu örgütlenme tarzının davranma biçimleri bakımından yine, geniş bir tartışma/ arayış zemini oluşturduğu söylenebilir.

Gezi, aşağıdan yukarıya doğru ve kendi gördüğü gereklilik üzerine, önceden tasarlanmamış biçimde oluştu. Ama uygarlık tarihi boyunca geliştirilmiş, demokrasi, özgürlük, eşitler arasından herhangi biri olarak kentli bir özne olma, doğaya saygı ve koruma, dayanışma, zorbalığa ve diktatoryal tutumlara direnme vb. gibi içsel/ içgüdüsel ve temel bilgilerin ışığında davranan kentlilerin ortaya koyduğu bir toplumsal gerçek oldu.

Gezi, kentin hiçbir kesimini dışlamayan ve açık uçlu, isteyen herkesin bir parçası olmasına olanak veren bir yapıda, kapalı ve bitmiş olmayan, oluşum halinde ve dinamizmini de bundan alan bir beraberliği oluşturarak bütüncül ve tutarlı, sürdürülebilir demokratik-katılımcı bir deneyim üretti.

Bu deneyimden öğrenebileceklerimiz/ katılım kavramı üzerine tartışabileceklerimiz üzerine düşünmeyi sürdüreceğiz.

Belki katılımla ilgili bu tartışmayı, geçen hafta başlattığımız İUP tartışmasıyla da ilişkilendirebiliriz?

 

Marmara’da anlatılan, gelecek nesillere bıraktığımız talanın hikayesi

Bundan yaklaşık 34 yıl önce 25 Aralık 1987’de bir gazetede “Orkinos milyarderi” başlığıyla bir haber yayınlanmış ve Kumkapılı balıkçı Ahmet Fak’ın yakaladığı 15 tona yakın orkinos balığını Japon alıcılarla 1 milyar tutarla satmak üzere anlaştığı anlatılmıştı.

Haber detayında istavrit ve hamsi sürülerinin peşinden Marmara Denizi‘ne giren orkinosların bolluğuna da değinilmiş ve ne derece kıymetli balıklar olduğu belirtiliyordu.

Benzer bir haber yaklaşık iki yıl sonra yani 5 Şubat 1989 tarihinde de yayınlanmış onda da yakalanan orkinos miktarının katliam düzeyinde olduğuna değinilmiş ve detayda da yine balığın değerinden bahsedilmişti.  Haberdeki en ilginç nokta ise bilinçsiz ve aşırı avlanmanın balıkların henüz yavruyken avlanmasına ve bununla beraber de aşırı kirlilik probleminin denizlerdeki balık miktarında azalmaya neden olduğunu ifade etmesiydi.

Ana teması orkinosların aşırı ve bilinçsizce avlanmasına konu edinen çok sayıda haber neredeyse her yıl yine gazetelerin manşetlerinde yer edinmiş ve böyle giderse denizlerimizde balık kalmayacağına dem vurulmuştu.

Aradan 25 yıl geçmesine rağmen benzer haberler yapılmaya devam edildi ve görünen o ki bu konuda herhangi önleyici bir tedbir de alınmadı.

Bu durum sadece orkinos için değil başka balıklar için de geçerliydi. Örneğin, bugün Marmara’da görenin hacı sayıldığı bir balık olan kılıç balığı ile ilgili Karekin Deveciyan’ın 1900’lü yılların başı için verdiği av miktarları, gelinen süreçte Marmara ekosisteminin nasıl da insan eliyle tarumar edildiğini ortaya koyuyordu. Karekin Deveciyan sadece İstanbul Boğazı’nda yılda 6000 kılıç balığı avlandığını ve zaman zaman farklı balık türlerinin benzer şekilde bolluklar yaşadığı ve balıkçıların da bu durumdan oldukça memnun olduğunu belirtiyor.

Deveciyan, yine şimdilerde görenin hacı sayıldığı Fok’un dalyanlara “musallat” olduğunu ve tüfeklerle avlandığını da anlatıyor kitabında. Deveciyan’ın anlattığı Marmara ve Boğazlar sanki başka bir dünya. Gerek balık bolluğu, gerekse de tarif edilen ortam, bugün gördüğümüz Marmara’yı anlatmıyor sanki!

İstanbul’un plajları fotoğraflarda kaldı

Benzer bir geçmişten Marmara Denizi’nin sağlığıyle ilgili de bahsedilebilir. 5 Nisan 2018 tarihinde Pera Müzesi’nde gerçekleştirilen bir sergide İstanbul plajları konu edilmişti. Sergide çok değil 30 yıl öncesine kadar İstanbul’un birçok noktasındaki plajlar ele alınıyordu. 1947 yılında Sait Faik durumu o kadar çarpıcı bir şekilde ortaya koymuş ki bugün gördüğümüz Marmara’nın bir distopya olduğunu anlayabiliyoruz.

Yazarın “…çocukluğumdan beri burası Süleymaniye, Sultanahmet, Karagümrük, Çarşıkapı, Soğanağa Mahallesi, Şehzadebaşı çoluk çocuğunun plâjıdır: Kumkapı, Yenikapı sahilleri. Belediye yasak eder. Birkaç gün kimseler gözükmez. Bir meltemsiz günde yine çoluk çocuk, buraları doldurur…” sözleriyle anlattığı aynı Marmara’ya, bugün kimse çocuğunu sokmaya yeltenemiyor bile. Çünkü ortada ne Deveciyan’ın ne de Sait Faik’in anlattığı bir Marmara yok!

Bu, Kafka’nın bile havsalasına sığmayacak bir dönüşüm. Bu dönüşümün zaman zaman kendini göstermesinin bile durumun öncelenmesine yardımcı olamadığını söylemek mümkün. Örneğin 2002 yılında yapılan bir haberde İstanbul civarında bulunan 4500 – 5000 kadar endüstri kuruluşundan, 0,3 milyon metreküp civarında atık su deşarj edildiği ve bunların da doğru düzgün arıtılmadığı belirtiliyor. Bu atık su miktarının yıllar içerisinde artarak devam ettiğini söylemekte fayda var. 

Bu çöküşün ilk çığlıklarının da yine bundan yaklaşık 15 yıl önce ortaya çıktığını yine basındaki haberlerden öğrenebiliyoruz.

Kabus, yıllar önceden ‘geliyorum’ dedi

Yani bugün Marmara’da yaşanan müsilaj kabusunun geleceği çok önceden belliydi. Bunun da nedeni yine başka bir haberde saklı! 29 Nisan 2010 tarihinde yapılan bir haberde Türkiye’de atık suların çok azının arıtıldığı ve bu atık suların da çoğunlukla denize ve akarsulara döküldüğü belirtiliyordu.

Buna bir de kıyısal ekosistemin betonlarla kaplanıp adeta bir sağaltım mekanizması olan kıyısal ekosistemin havuz duvarına dönüştürülmesi eklendiğinde, ekosistemin kendini yenileyemediğini, yani adeta pes ettiğini söyleyebiliriz. Sucul ekosistemlerin olmazsa olmaz sağaltıcıları olan kıyısal alanlar şayet orijinal özelliklerini kaybederse bu durum ilgili sucul alanın kendini onarma kapasitesini de azaltacaktır. Nitekim Marmara için bu durum oldukça ibretlik bir tablo sunuyor. Marmara kıyıları, ne yazık ki artık kıyıdan çok tesviye edilmiş bir havuz kenarı görünümünde. Bu durum da fırsatçı türlerin daha kolay çoğalması anlamı taşıyabiliyor. Örneğin beton yığınlarıyla tesviyelenmiş kıyılar denizanaları için uygun üreme ortamı olabiliyor. Böylelikle kıyısal alanın asıl sahipleri ortada olmadığı için ortaya bambaşka bir durum çıkabiliyor.

İşte son yaşadığımız Marmara’nın müsilaj problemi de tüm bu hikâyenin en sonunda gelip dayandığı noktayı temsil ediyor. Artık Marmara, deniz olma özelliğini yitirmiş ve adeta bakımsızlıktan içindeki suyun yosun ve çöp bağladığı terk edilmiş bir havuza dönmüştür. Bu yaşananlar bizim iflah olmaz tüketim ve üretim alışkanlıklarımıza karşı doğanın verdiği çığlık sesidir. Bu bizim hikâyemiz! Gelecek nesillere bıraktığımız bir talan hikâyesi!

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bu Sindirella bildiğiniz gibi değil!

Bu Sindirella başka bir Sindirella! Çok çılgın, çok cesur ve de çok becerikli! Bu Sindirella kendisini kurtaracak prensini beklemek yerine kendi hayallerinin peşinden koşmayı tercih ediyor. Yazar Deborah Underwood,Yıldızlar Arası Sindirella’da,  klasik masallardan Külkedisi Sindirella’yı yeniden yorumluyor; bilindik hikâyeden alternatif bir masal yaratıyor. Kitapta Sindirella kız çocuklarına ve kadınlara biçilen ev işleri rollerinin aksine, erkeklerle özdeşleştirilen tamirat işlerine merak salıyor. Bu konuda da çok yetenekli! Uzay gemilerini bile tamir edebiliyor. En büyük hayali de birbirinden güzel roketleri tamir edebilmek…

Sindirella’nın hayali gerçek olacak mı? Hayaline giden yolda hayat ona başka bir sürpriz yapıp Prens’le tanışacak mı? Ve sonunda ne olacak? Şaşırtıcı bir sürpriz son ve Sindirella’nın hikâyesinin kalanı bu kitapta!

Sindirella’ya bir de bu gözle bakın

Sindirella hayallerine giden yolda kurtarıcı olarak ne Prens’i bekliyor ne de Peri’yi. Evet, Peri’nin ufak bir dokunuşu oluyor ama kendisini kurtaran da hayallerini gerçekleştiren de Sindirella’nın kendisi. Çocukken klasik masalları çok severdim, defalarca okudum. Ama büyüyünce biz kız çocuklarını eğlendirmenin yanında bize çok da zararları dokunduğunu düşünmeye başladım. Bir yandan da bize kendisine biçilen rolleri pasif biçimde kabul etmeyi, kaderini değiştirmek için hep başkalarından, bilhassa erkeklerden yardım beklemeyi öğretti bu masallar.

Ama Yıldızlararası Sindirella bildiğimiz masalı tersine çeviriyor, kahramanımız pasif biçimde beklemek yerine kaderini kendisi değiştiriyor ve çiziyor. Hayatında aktif bir rol üstleniyor. Çizer Meg Hunt da bu uzay masalına çizgi filmvari, animasyon türünü andıran, hatları belirgin, güçlü çizimleriyle eşlik ediyor. Okurun hayal dünyasına hitap eden bu resimler bizi bir uzay macerasının içine çekiyor.

Sevgili kız çocukları ve erkek çocukları, Sindirella’yı bir de bu gözle tekrar okuyun ve bu uzay serüveninde ona eşlik edin! İyi okumalar!

Künye

Yazan: Deborah Underwood
Resimleyen: Meg Hunt
Çeviren: Ayşe Düzkan
Yayınevi: Güldünya Yayınları

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Kuraklığın oluştuğu bölgelerde çiftçilerin Ziraat Bankası ve TKK’ye borçlarını erteliyoruz

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Zonguldak’ta MFA Kocayusuf Maske Fabrikası Açılış Töreni‘nde açıklamalarda bulundu.

Cumhurbaşkanı burada, “Kuraklığın oluştuğu bölgelerde hasar tespit çalışmalarının sonuçlarına göre çiftçilerimizin Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerine olan borçlarını erteliyoruz” açıklamasını yaptı.

‘Maske ihracatımız 100 kat artış gösterdi’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgının başladığı dönemde Türkiye’de 14 maske üreticisi varken, bugün bu sayı 424’e yükseldiğini söyledi:

Koronavirüs salgını tüm dünyayla birlikte ülkemize de olumsuz etkiliyor. Özellikle turizm, yeme içme ve hizmetler sektöründe kısıtlamalardan kapsamlı insanlarımız zorluklar yaşadı. 84 milyonun derdine derman olmayı kendimize görev bildik.

Bugün benim diyen ülkeler 150 Euro gibi paralarla maske veriyor, biz ise bunu ücretsiz veriyoruz. Muhalefet bizim bunlardan bihaber değil ama işlerine gelmiyor.

Sağlık alanında birçok konuda hızlı ve etkili çözümler ürettik. Maske, koruyucu ekipman, eldiven ve solunum cihazı gibi ürünlerin yerli ve milli imkanlarla üretimine yönelik projeleri hızlandırdık. Salgının başladığı dönemde Türkiye’de 14 maske üreticisi varken, bugün bu sayı 424’e yükseldi. Nereden nereye? Maske ihracatımız 100 kat artış gösterdi. Dünyada çarkların adeta durma noktasına geldiği dönemlerde bile Türk ekonomisi kontak kapatmadı. Üretim ve sanayide uygulamadığımız çalışma modelinin karşılığını aldık.

Esnafımızı, çiftçimizi, sanatçımızı da asla ihmal etmedik, etmiyoruz. Kuraklığın oluştuğu bölgelerde hasar tespit çalışmalarının sonuçlarına göre çiftçilerimizin Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerine olan borçlarını erteliyoruz.”

Erdoğan, AKP Sözcüsü Ömer Çelik‘in açıkladığı 31 bin sanatçıya 250 milyon TL destek verileceği ifadelerini yineledi ve “Sanat emekçilerimize de sahip çıkıyoruz. 31 bin sanatçıya 250 milyon liraya ulaşan destek vereceğiz. Tiyatro sektörümüzü de 25 milyon tutarında turne desteği sağlayacağız” dedi.

‘Zonguldak müjdelerin merkezi oldu’

Fabrika açılışından önce Zonguldak’ta Uzun Mehmet Camii’nin açılışını gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, burada “2023’e, 2053, 2071’e hazır mıyız? Bir olacak mıyız, kardeş olacak mıyız, beraber olacak mıyız?” diye seslendi. Erdoğan, beklenen “müjde”yi burada vermeyip, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Bugün inşallah Zonguldak’tan biliyorsunuz bir müjde vereceğiz, biraz sonra o müjdeyi de vereceğiz bunu televizyon programında açıklamıştım. Artık Zonguldak müjdelerin merkezi oldu ve bu duygularla Uzun Mehmet Camii’ni İnşa ederek ülkemize istikbalimizin timsali yeni bir eser daha kazandıran tüm hayırseverlerimize şahsım, milletim adına Allah kendilerinden razı olsun diyorum.”

PCR testi veya antijen testi ibraz etme şartıyla Kıbrıs’ta sınır kapıları açıldı

Kıbrıs‘ta koronavirüs salgını nedeniyle 2020 yılının Şubat ayından beri tamamen kapalı olan ya da geçiş kısıtlamalarının uygulandığı Türk ve Rum tarafı arasındaki sınır kapıları yeniden açıldı.

Çarşamba açıklanan karar doğrultusunda bugün iki kesimi birbirine bağlayan dokuz sınır kapısı yeniden faaliyete geçti.

PCR testi veya antijen testi zorunlu

Sınır kapılarından geçmek isteyenler için PCR testi veya antijen testi ibraz etme zorunluluğu bulunuyor. Bu durumda herhangi bir karantina uygulanmayacak.

İki kesimden de sağlık uzmanlarının oluşturduğu komite, kapıların açılmasıyla salgının seyrinin nasıl etkilendiğini takip edecek.

Koronavirüs salgınının ortaya çıkmasının ardından Rum kesimi, sınır kapılarını araç ve yaya geçişlerine kapamıştı. O tarihten beri bazı istisnalar dışında birçok insanın kapılardan geçmesine izin verilmedi.

Sevenleri, Müzik Yapımcısı Hasan Saltık’ı son yolculuğuna uğurladı

Geçtiğimiz günlerde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeden ünlü müzik yapımcısı ve Kalan Müzik‘in kurucusu Hasan Saltık bugün Kartal Cemevi‘nde düzenlenen cenaze töreninin ardından son yolculuğuna uğurlandı.

Saltık’ın naaşı Küçükyalı Mezarlığı’na defnedildi.

Törene çok sayıda isim katıldı

Taziyeleri Saltık’ın eşi Nilüfer Saltık, annesi Karanfil Saltık, ağabeyi Kemal Saltık, çocukları Ekin ve Helin Saltık kabul etti.

Cenaze töreninde siyaset ve sanat dünyasından çok sayıda isim bir araya geldi. Cenazeye katılan isimler arasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Şevval Sam, Menderes Samancılar, Ahmet Mümtaz Taylan, ve Suavi‘nin yanı sıra, Saltuk’un çok sayıda seveni de katıldı.

Cenazeye, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu gibi isimlerle birlikte birçok kişi de çelenk gönderdi.

Birleşik Krallık, Avrupa’da özel uçaklardan kaynaklanan hava kirliliğinde ilk sırada

Birleşik Krallık‘ın Avrupa’da özel hava taşımacılığından kaynaklanan hava kirliliğinde en fazla rolü olan ülke olduğu ortaya çıktı.

Avrupa Ulaşım ve Çevre Federasyonu‘nun (T&E) yaptığı bir araştırmaya göre kıtada karbondioksit emisyonu 2005 ila 2019’da üç kat arttı. Birleşik Krallık’tan kalkan veya ülkeye giriş yapan uçaklar ise bu emisyonların beşte birinden sorumlu olduğu aktarıldı.

Özel jetler, trenlere göre havayı 50 kat daha fazla kirletiyor

AA‘nın aktardığına göre, 14 yılı kapsayan araştırmada özel jetlerden kaynaklanan emisyonların, ticari uçuşlara göre daha hızlı arttığı, hususi hava araçlarının hava yolu şirketlerinin uçak seferlerinden 10 kat daha fazla karbon ayak izi bırakırken, bu özel jetlerin trenlere göre havayı 50 kat daha fazla kirlettiği tespit edildi.

T&E ayrıca herkesin evde kaldığı salgın döneminde özel uçak trafiğini de inceledi. Araştırmanın sonucu, özel jet trafiğinin salgının başlamasından dört ay gibi kısa bir süre sonra, Ağustos 2020’de salgın öncesi seviyelere döndüğünü gösteriyor.

Raporda, en fazla kirliliğe yol açan rotalardan altısının ya Londra’dan kalktığı ya da Londra varışlı olduğu belirtildi. Birleşik Krallık ile birlikte Fransa‘da da özel jet kullanımının yaygın olduğu belirtilen rapora göre Avrupa’daki emisyonların yüzde 40’ı bu iki ülkeden kaynaklanıyor.

Ne yapmalı? 

Araştırmayı yapan uzmanlar, ortalama 1,3 milyar euro servete sahip olan özel jet sahiplerinin maddi imkanlarını daha yeşil teknolojiler için kullanıp, çevre dostu girişimlerin hızlandırılmasına katkıda bulunabileceğini hatırlatıyor.

T&E Havacılık Direktörü Andrew Murphy, “Özel jetle uçmak çevreye yapabileceğiniz en büyük kötülük, ancak aşırı zenginler iklim krizi yokmuşcasına uçmaya devam ediyor” diyor.

Hava kirliliği ile mücadele için yapılan diğer bir öneri ise özel jet kullananlardan vergi alınması yönünde. Avrupa’nın bir çok ülkesinde bu uçaklar vergiden muaf. T&E’nin hesaplamaları, AB ve İngiltere’den kalkan her uçuş için vergi kesilmesi halinde, havacılık sektörünün karbon ayak izini silmeye harcanmak üzere, yıllık 325 milyon euro gelir elde edilebileceğini gösteriyor.

 

BM: Mayıs ayında gıda fiyatları son 11 yılın en yüksek artışını yaşadı

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Gıda Fiyatları Endeksi‘ne göre, mayıs ayında küresel temel gıda ürünlerinin fiyatları geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 39,7 arttı.

Bu rakamın da 2010 yılının Ekim ayından beri son 12 aya bakılarak kaydedilen en büyük aylık artış olduğu ifade edildi.

Artışta gıda üreticilerinin pandemi döneminde üretim, istihdam ve ulaştırmada yaşanan kesintilerden etkilenmesi ve maliyetlerin yükselmesinin de payı büyük.

Fiyatların artış nedeni

Fiyatlarda yaşanan artışlarda gıda üreticilerinin pandemi döneminde üretim, istihdam ve ulaştırmada yaşanan kesintilerden etkilenmesi ve maliyetlerin yükselmesi sebepler arasında gösteriliyor.

Uzmanlar ise yüksek talep ve düşük üretimin, dünya ekonomilerinin kapanma önlemlerinden çıkmaya hazırlandığı bir zamanda enflasyonu küresel düzeyde artıracağından kaygılı.

Ancak, kaygıların aksine bazı sektörlerde hızlı bir düzelme yaşanabilir. Örneğin, FAO bu yıl dünya tahıl üretiminin rekor düzeylere ulaşabileceğini ifade ediyor. Bu gibi gelişmelerin fiyat artışlarının etkisini azaltabileceğini düşündürüyor.

Erzurum Ayvalı Barajı’nın altında kalan evler kuraklık yüzünden ortaya çıktı

Erzurum‘daki Ayvalı Barajı’nda su seviyesi son yılların en düşük seviyesini gördü. Doluluk oranının yüzde 66,28’e gerilediği baraj gölünde, su altında kalan evler ve karayolu gün yüzüne çıktı.

Arazisinin yüzde 15,17’sinde tarım yapılan Erzurum, kurak geçen nisan ayından sonra mayıs ayında da beklenen yağışı alamadı. Normalde, mayıs ayında metrekareye ortalama 72 kilogram yağış düşen kente, bu yıl 10 kilogram yağış düştü. Son yılların en kurak günlerini yaşayan kent ve çevresinde bulunan birçok nehir ve göl kurudu. Barajlardaki su seviyelerinde de önemli miktarda düşüş yaşandı.

Doluluk yüzde 66’ya düştü

Su seviyesi azalan barajlardan biri de Oltu ilçesindeki Oltu Çayı üzerine 2011 yılında kurulan kentin ikinci büyük enerji santraline sahip Ayvalı Barajı oldu. Kargapazarı Dağları‘ndan doğan ve Erzurum’un Oltu ilçesinden geçerek, Çoruh Nehri‘ne karışan Oltu Çayı’nın tamamen kuruduğu haberleri geçen ay basında yer almıştı.

Su altında kalan Ormanağzu Köyü Sevker Mahallesi‘ndeki evler gün yüzüne çıktı. Yetkililer, barajın geçen yılın aynı döneminde yüzde 90,42 olan doluluk oranının yüzde 66,28’e gerilediğini açıkladı.

Bölgede fotoğraf çekimleri yapan gazeteci Öztürk Akkök şunları söyledi:

“Yol bitti diye bir deyim vardır. Şimdi burada da su bitmiş. Burası bir baraj. Akan suyu depolamak amacıyla yapılmış, ama şimdi bakıyorsunuz ortada su kalmamış. İnanılır gibi değil. Asıl işin vahim tarafı Erzurum’da yazın başlangıcındayız. Haziran’a yeni girdik. Önümüzde daha temmuz, ağustos, eylül var ve su yok. Suyun altındaki evler gün yüzüne çıkmış. Kayalardaki izlere bakılırsa burada kısa bir süre öncesine kadar 8 -10 metre yüksekliğinde su varmış” diye konuştu.