Ana Sayfa Blog Sayfa 1408

Gökkuşağı bayrağı taşıdığı için yargılanan 12 Boğaziçi öğrencisinin duruşması başladı

Boğaziçi Üniversitesi‘nde rektör Melih Bulu‘ya yönelik protestolar sırasında 25 Mart günü LGBTİ bayrakları taşıdıkları için gözaltına alınan ve haklarında dava açılan 12 kişinin ikinci duruşması bugün Çağlayan‘daki  İstanbul Adliyesi’nde görülmeye başlandı.

24’üncü Asliye Ceza Mahkemesi‘nde 3 Haziran’da görülen ilk duruşmada öğrencilerin adli kontrol kapsamında uygulanan imza atma zorunluluğu kaldırılmış, yurt dışına çıkış yasaklarının ise sürmesine karar verilmişti.

Duruşma öncesi eylem yasağı

Bugün gerçekleşecek duruşma öncesinde Kağıthane Valiliği açıklamada yaparak “Çağlayan Adliyesi Meydanı ve çevresinde gerçekleştirilmesi planlanan eylem, gösteri, toplanma, toplantı, basın açıklaması, oturma eylemi vb. tarz eylem ve etkinliklerin” bir gün boyunca yasaklandığını duyurdu.

Boğaziçi LGBTİ+ hesabından yapılan paylaşımda ise “Bugün her zamanki gibi yasaklamalar ve baskılarla, polisin ablukası altında gökkuşağı bayrağı taşıdığı gerekçesiyle yargılanan 12 arkadaşımızla dayanışmak için Çağlayan Adliyesi’ndeyiz!” denildi.

‘Hukuksuz yargılamaları kabul etmiyoruz’

Asliye önünde yapılan basın açıklamasında “Gökkuşağı bayrağı taşımayı suç göstermeye çalışan iktidarın LGBTİ+ düşmanlığını toplumun her katmanına yaymaya çalıştığını görüyoruz. Birçok kimlik ve yönelimin sembolü olan bu bayrağın kapsayıcılığından korkanlar, kendi dışlayıcı ve yozlaştırıcı politikalarının kurbanı olmaya mahkumdur” denildi.

Açıklamada “Bu yalnızlaştırıcı politikalarını direnişimizde de kullanmaya çalışan devlete en büyük cevabı yine Boğaziçi direnişi ‘LGBTİ+ hakları insan haklarıdır’ diyerek vermiş ve bu hak mücadelesine omuz vermekten geri durmayacağını her eyleminde son sesiyle haykırmıştır” ifadeleri kullanıldı.

Açıklama “Onur Haftası da Boğaziçi direnişimiz de gösteriyor ki LGBTİ+’lar asla yalnız değildir. Bizler varoluşumuza yapılan bu saldırıları, hukuksuz yargılamaları kabul etmiyoruz” sözleriyle sona erdi.

SBK’nın ultra lüks uçağına binmeyen yok: Egemen Bağış da kullanmış

ABD‘nin talebi üzerine kara para aklamak suçundan Avusturya’da yakalanan, Sezgin Baran Korkmaz’ın ultra lüks uçağını, eski bakan ve halen Prag büyükelçisi olan Egemen Bağış’ın da kullandığı öne sürüldü.

Mehmet Ağar da listede

CHP Mersin Milletvekili ve Parti Meclisi Üyesi Ali Mahir Başarır, firari Sezgin Baran Korkmaz’a ait TC-YYA kanat kod numaralı uçağı Adalet ve İçişleri eski Bakanı ve AKP Milletvekili Zülfü Tolga Ağar’ın babası Mehmet Ağar’ın da kullandığını söylemişti.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun da bu uçağı kullandığı tartışmalarının ardından İçişleri Bakanlığı, seçim zamanı siyasi etik gereği uçak kiralandığını açıklamış, yalnızca Söğüt Havacılık A.Ş. ile muhatap olunduğunu söylemişti. Uçak masrafının Soylu tarafından karşılandığı ve şirketine faturalandırıldığı belirtilmişti.

 

Geceyarısından sonra müzik kısıtlamasına dava

Hakkını Savun Platformu, İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan genelgeyle saat 00.00 sonrası müzik yayınının yasaklanması hakkında suç duyurusunda bulanacaklarını açıkladı. İki dava açmayı düşündüklerini belirten platform bu davaların birinin işletmeciler diğerinin sanatçılar adına olacağını söyledi.

Sanatçılar ve işletme sahipleri adına iki dava açılacak

Hakkını Savun’dan yapılan açıklama şöyle:

“İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan genelgeyle saat 00.00 sonrası müzik yayınının yasaklanması buyrulmuştur. İdarenin böyle bir yetkisi yoktur, bu şekilde bir tasarrufta bulunulamaz. Söz konusu hukuksuz düzenlemeye karşı dava açacağımızı duyuruyoruz.

İki dava açmayı planlıyoruz. Bir işletme sahipleri adına, bir sanatçılar adına olmak üzere pilot olarak iki iptal davası açacağız. Bu davaları açabilmemiz için adına dava açacağımız müzik yayını yapan bir işletme sahibine ve sahne alan bir sanatçıya ihtiyacımız bulunuyor.

Dava açmak isteyen bu işletme sahipleri ve sanatçıların davalarını olası bir Anayasa Mahkemesi süreci dahil ücretsiz olarak yürüteceğiz. Hazırlayacağımız dava dilekçelerini de diğer dava açmak isteyenlerin ulaşabilmesi için websitemize yükleyeceğiz.”

Müsilaj Ege Denizi’nde de görülür mü?

Mayıs ayından bu yana Marmara Denizi‘nde her geçen gün daha da ağırlaşan müsilaj sorunu ile uğraşıyoruz. Kısaca özetlemek gerekirse müsilaj deniz ortamına doğal süreçlerle giderilemeyecek düzeyde büyük miktarda evsel ve endüstriyel atıksu ile tarımsal drenaj sularının verilmesi sonucu oluşuyor. Bunun sonucunda ise deniz ortamındaki oksijen seviyesinin 2-3 mg/l değerinin altına düşüyor. Denizde tek hücreli deniz canlılar aşırı derecede çoğalıyor ve atıklar nedeniyle artan deniz suyu sıcaklığı, azalan oksijen seviyesi bu tek hücreli canlıların ve diğer oksijenli solunum yapan sucul canlıların yaşamını olumsuz etkiliyor.

Tüm bunların sonucunda ise bu canlıların parçalanmasıyla yağ, protein ve karbonhidrattan zengin müsilaj olarak isimlendirilen yapışkan madde ortaya çıkıyor. Kısa zaman içinde denizde oksijensiz (anaerobik) koşulların oluşmasıyla, balık türleri başta olmak üzere birçok tür bu ortamdan ya uzaklaşıyor ya da yok oluyor. Geçtiğimiz hafta içinde uçakla İstanbul’dan İzmir’e gelen bir dostumun anlattığına göre Marmara Denizi’ndeki durumun havadan görüntüsü kamuoyuna yansıyan tablodan çok daha kötü… Adını koyalım; koca deniz öldü… Tekrar kendine gelmesi için bugünden yarına evsel ve endüstriyel atıkların bir damlasının bile arıtılmadan Marmara’ya boşaltmasının durdurulması gerek… Bunu başarabilirsek bile koca Marmara’nın kendine gelmesi için bırakın üç yılı, gerçekçi bir yaklaşımla 15-20 yıllık bir süre gerekiyor.

Uyarıları dinleyen olmadı

Aslında daha önce de Marmara’da müsilaj 2007 ve 2008 yıllarında görülmüş; doğa bize ilk uyarılarını yapmış, hatta çeşitli deniz bilimi çevrelerince de bu konuda incelemeler sonucu makaleler ve raporlar yayınlanarak kamuoyunun dikkati çekilmeye çalışılmıştı. Fakat o dönem kamuoyu, yaklaşan büyük tehdidin, bilim çevrelerinin uyarılarına rağmen pek farkına varamamış,  başta Ergene Derin Deşarj sistemi olmak üzere yapılan atıksu derin deşarj sistemlerine karşı gerekli tepkiyi vermemişti.

Günümüzde ortaya çıkan tablo ise biraz geç de olsa her kesimi paniğe sevk etti. Artık Ege ve Karadeniz kıyılarında oturanlar da rahat değil, her gün büyük korku ile denizi gözlemliyorlar.  Peki, çevresinde İstanbul dahil yedi  kentimizin bulunduğu, yaklaşık 24 milyon insanın yaşadığı ve ülkemizin kurulu endüstriyel tesislerinin yarısına yakınının yer aldığı Marmara Denizi’nde meydana gelen müsilaj, başta Ege Denizi olmak üzere başka denizlerimize yayılabilir mi? İzmir Körfezi‘nde karşımıza çıkar mı?

Ülkemizde atıksu oluşumu, atıksu arıtma yöntemleri, atık su arıtma tesisi sayılarına ilişkin son istatistik, 2020 yılında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlandı. 2018 yılı verilerini içeren Belediye Atıksu İstatistikleri kapsamında hazırlanmış olan Atıksu Arıtma Tesisleri (AAT) Tablosu veriliyor; bu yayında… Bu yayından Marmara bölgesindeki yedi  ilimizde 2018 yılında arıtılan atıksuyun % 51,7’lik bir kısmının doğal, biyolojik ve ileri biyolojik yöntemlerle arıtıldığı, %48,3’lük bir kısmına karşılık gelen 914,1 milyon m3/yıl miktarının ise sadece basit ızgara ve kum tutucudan geçirilerek doğrudan Marmara Denizi’ne verildiği öğreniyoruz. Izgara ve kum tutucu ünitelerden oluşan ön arıtma ünitelerinin atıksu arıtımındaki verimleri uzmanlara göre %5’i geçmiyor. Bu durumda, yedi ilimizden Marmara Denizi’ne deşarj edilen kentsel atıksuyun 868,4 milyon m3/yıl’a karşılık gelen ( 2,4 milyon m3/gün) bir bölümünün ham atıksu (arıtılmamış atıksu) olarak Marmara Denizi’ne verildiği tüm çıplaklığı ile ortaya çıkıyor.

Trakya’da; Ergene Havzası’nda oluşan ve Saros Körfezi’ne dökülen atıksuların bir bölümünün yönünün değiştirilerek derin deniz deşarjı yapısı ile Marmara Denizine boşaltılması da ikinci önemli kirlilik kaynağı… Doğrudan Marmara Denizi’ne deşarj yapan veya nehirler ve derelerle atıksuları Marmara Denizi’ne ulaşan Organize Sanayi Bölgelerinin (OSB) ve tekil arıtılmış/arıtılmamış endüstriyel atıksular ile tarımsal alanlardan dönen drenaj sularının da diğer önemli bir kaynak olduğu görülüyor.

Peki, Ege Denizinde ve bu denizin en özel bölgesi olan İzmir Körfezi’nde müsilaj görülme tehlikesi var mı? Son dönemde bu endişeleri artıran bazı haberler de ortaya çıktı. Haziran ayının ilk haftasında Kuzey Ege’deki bazı bölgelerde kısıtlı alanlarda müsilaja rastlandı. Hatta son dönemde Limni Adası açıklarında da müsilaj görüldü.

Ege Denizi’ne yapılan atıksu deşarjlarına yine TUİK’in 2018 rakamlarına göre bakıldığında Marmara Denizi’nde yaşanana benzer bir tablo ortaya çıkıyor, bölgenin kentsel atık suyunun %80’ninden fazlasının arıtıldığı iddia ediliyor. Fakat arıtılan atık suyun atık suyun  %30’a yakını sadece ızgara ve kum tutucu ünitelerden geçirilerek basit fiziksel arıtmaya tabii tutuluyor ve denize veriliyor. Ayrıca Gediz, Büyük Menderes, Küçük Menderes gibi nehirlerle İç Ege bölgesinin de kentsel ve endüstriyel atıksularıyla, tarımsal atık sular Ege Denizi’ne arıtılmadan ulaşıyor. Bölgedeki termik santrallerin yarattığı ısıl kirlilikte bu tehditlerin üzerine ekleniyor. Bu durum bugün olmasa bile yakın gelecekte Ege Denizi’nde de bir müsilaj tehdidinin olabileceğini gösteriyor.

Bölgedeki en hassas nokta şimdilik İzmir Körfezi. İç, orta ve dış körfez olmak üzere toplam 960,4 km2 alana sahip olan İzmir Körfezi; Marmara Denizi’nin % 8,5’i kadar bir yüzeye ve hacim olarak ise Marmara Denizi’nin ancak %0,34’ü kadar hacme sahip… Bu veriler İzmir Körfezi’nin, Marmara’ya göre çok daha sığ olduğunu gösteriyor. İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) Projeler Dairesi Başkanı Faruk İşgenç tarafından hazırlanan bir rapora göre İzmir Körfezi Marmara Denizi’nden daha sıcak ve oksijen çözünürlüğünün sıcaklıkla ters orantılı olduğu dikkate alındığında bu durum İzmir Körfezi açısından bir dezavantaj.

Aynı hata İzmir Körfezi’nde yapılmamalı

Ancak müsilajın yaygın olarak görüldüğü 2021 mayıs, haziran aylarında, Marmara Denizi’nde, dipte oksijen seviyesinin balıkların yaşaması için asgari değer olan 2-3 mg/l’nin çok altında, 0.7-0.8 mg/l  olarak ölçüldüğüne ilişkin bilim insanlarının açıklamaları çeşitli basın organlarında yer aldı, buna karşın TUBİTAK tarafından İzmir Körfezi’nde yürütülen oşinografik izleme çalışmaları kapsamında 2020 yılı ağustos ayında dipte yapılan ölçümlerde en düşük çözünmüş oksijen değeri ise, 3,37 mg/l olarak tespit edilmişti

İZSU Projeler Daire Başkanı Faruk İşgenç’in İzmir Körfezinde müsilaj tehlikesini değerlendirdiği raporunun sonuç bölümünde şu tespitler yer alıyor:

‘”İzmir Körfezi, Marmara Denizi’nin %0.34‘ü kadar hacme sahip, ortalama derinliği ise 19 kat daha az ve su sıcaklığı 5 ile 100C civarında daha yüksek olan bir körfezdir. Diğer yandan, kişi başına düşen deniz suyu varlığı da İzmir Körfezi’nde Marmara Denizi’ne göre 57 kat daha azdır. Tüm bu aleyhteki faktörlere rağmen, İzmir Körfezi’ndeki su kalitesinin Marmara Denizi’nden daha iyi olmasının temel nedeninin, İzmir Körfezi’ne yapılan kentsel atıksu deşarjlarının, çok büyük oranda karbonla birlikte azot ve fosforun da arıtıldığı ileri biyolojik prosese sahip tesislerden yapılması olduğu anlaşılmaktadır.”

Şu an için İzmir Körfezinde müsilaj tehlikesinin olmadığını vurgulan İşgenç bu durumun sürdürülebilmesi için de İzmir Büyükşehir Belediyesine bağlı İZSU yönetimine önemli bir öneri de sunuyor:

“Küresel iklim değişikliğinin İzmir Körfezi’ndeki su sıcaklığı ve akıntı hızlarındaki etkileri ile körfeze yağışlı havalarda yağmursuyu taşıyan 33 adet derenin, Gediz Nehri’nin ve  kentsel/endüstriyel AAT’lerinin  körfeze taşıdığı ve gelecekte, nüfus artışına bağlı olarak giderek artacak olan kirlilik yüklerinin belirlenmesi ve gerekli önlemlerin araştırılması amacıyla ‘İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE NÜFUS ARTIŞININ İZMİR KÖRFEZİ SU KALİTESİNE ETKİLERİ ARAŞTIRMA PROJESİ’nin hayata geçirilmesinin yararlı ve gerekli olacaktır.”

Marmara Denizinde 2007’de ve 2008’de oluşan müsilajı görmezden gelerek yapılan hatanın bugünkü yıkıcı sonuçları ortada… Aynı hatanın İzmir Körfezi için kesinlikle yapılmaması gerekiyor. O nedenle İşgenç’in önerdiği araştırma projesinin bir an önce yapılması ve en azından bugünkü durumun korunabilmesi için sonuçlarının gecikmeden uygulanması gerekiyor.

 

Evde yaşayan kedi köpek ve gelinciklere mikroçip takılmaya başlandı

Tarım ve Orman Bakanlığı ile Türk Veteriner Hekimleri Birliği arasında imzalanan protokol sonucunda sahipli kedi, köpek ve gelinciklere mikroçip takma zorunluluğu getirilmesinin ardından sahipleri, hayvanlarına mikroçip taktırmaya başladı.

Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmeliğe göre köpeklere bu yıl, kedi ve gelinciklere ise 2022 yılı sonuna kadar mikroçip takılması mecburi olacak.

Taktırmayana 10 bin lira para cezası

Uygulamayla beraber hayvanların sokağa atılmasının önüne geçilmesi, çalınan hayvanların bulunabilmesi ve hayvan hastalıklarının kontrol altına alınması amaçlanıyor. Yıl sonuna kadar köpeklerine mikroçip taktırmayan hayvan sahiplerine 10 bin lira para cezası uygulanacak.

Edirne’nin Keşan ilçesinde Veteriner Yener Eker DHA’ya yaptığı açıklamada evcil hayvanlara getirilen zorunlu mikroçip uygulamasına hayvan sahiplerinin ilgisinin arttığını söyledi.

Fotoğraf: Ünsal Yücel: Edirne/DHA

‘Sokağa atmanın önüne geçecek’

Yener Eker, mikroçiplerin derinin altına acısız bir şekilde uygulandığını belirterek, “Bizdeki vatandaşlık numarası gibi mikroçiplerin de bir seri numarası var. Mikroçip takılan evcil hayvanlar kişilerin üzerine kaydedilmiş oluyor. Maalesef çok bilinçsiz bir şekilde kedi ya da köpek sahiplenenler var. Maalesef sahiplendikten kısa bir süre sonra sokağa salıyorlar. Hem hayvanlar mağdur oluyor, hem de kontrolsüz bir şekilde çoğalmış oluyorlar. Evde bakılan bir çocuğun dışarı atıldığını düşünün. O hayvan da ciddi bir depresyona giriyor. Sokağa adapte olmamış bir kedi ya da köpeğin hayatta kalma şansı da azalıyor” dedi.

Mikroçip uygulaması hakkında hayvan sahiplerini bilgilendirdiklerini ifade eden Eker, “Bu konuda kliniğimize gelen hayvan sahiplerini bilgilendiriyoruz. Mikroçip takıldığında bu hayvanlar bakanlığın sistemine kayıt oluyor. Çok iyi bir uygulama olacağını düşünüyorum. Bu sayede bilinçsiz hayvan sahiplenmenin de önüne geçilecektir” ifadelerini kullandı.

Mikroçip sayesinde hayvanın sahibinin ismi, adresi gibi bilgilerin görüntülenebileceğini belirten Eker,”Mikroçipin bedeli ise 150 lira. Kesinlikle taktırılmasını tavsiye ediyorum. Ayrıca hayvana karşı ihlallerde bunun bir cezai yaptırımı da olacak. Hatta el koymaya kadar gidecek yaptırımlar olacak. Yaptırımların yüksek olduğu, hayvanların canlarının da insanlar kadar önemli olduğu bir yasa bekliyoruz. Yasa çıktıktan sonrada örnek cezalar verilerek, hayvanlara olan şiddetin bir son bulmasını istiyoruz” dedi.

‘Köpeği öldüren bir kişiden daha fazla ceza’

Öte yandan Hayvanlara Adalet Derneği (HAD) Başkanı Avukat Hülya Yalçın, çip takma hakkında Yeşil Gazete’den Merve Özçelik’e yaptığı açıklamada bu uygulamayı uygulamadan hem zorunlu tutup hem de ücret talep etmenin kabul edilebilir olmadığını söylemişti.

Mikroçip taktırmayanlara 10 bin TL idari para cezası uygulanmasına tepki gösteren Yalçın, “Hayvanları Koruma Kanunu‘nda hayvan aleyhine fiillere getirilen idari para cezaları düşünülünce haddini ve amacını aşan bir yaptırım. Bu şekilde bir uygulama ile; birlikte yaşadığı köpeğe çip taktırmayan bir kişi, köpeği öldüren bir kişiden daha fazla idari para cezası ödeyecek” demişti.

Gelinciklerin de bu uygulama kapsamına alınması hakkında konuşan Yalçın, . “Evde birlikte yaşadığımız bir hayvan olmayan gelinciğin bu yönetmelik kapsamına girmesi, konunun hayvan hakları açısından değil, başka menfaatler düşünülerek gündeme getirildiğini ortaya koyuyor. Gelincik üretimi için birilerine ruhsat verildiği yönündeki iddialar da bu düşüncemizi güçlendiriyor” ifadelerini kullanmıştı.

 

Resmi Gazete’de yayımlandı: TMSF, Sürat Kargo ve Sürat Lojistik’i satışa çıkardı

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), kayyum olarak bünyesinde bulunan Sürat Kargo Lojistik ve Dağıtım Hizmetleri AŞ ile Sürat Lojistik Hizmetleri A.Ş‘nin mal, hak ve varlıkları ile sözleşmelerini satışa çıkardı.

TMSF, bunlarla birlikte Nurkay Makina Ticari ve İktisadi Bütünlüğü‘nü de 15,8 milyon TL muhammen bedel üzerinden 3 Ağustos’ta yapılacak ihale yoluyla satışa çıkardı.

Resmi Gazete’de yayımlandı

TMSF’nin satış kararı Resmi Gazete‘de de yayımlanırken, kararda şu ifadelere yer verildi:

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu aşağıda ticaret unvanı belirtilen şirkete, İstanbul Anadolu 10. Sulh Ceza Hâkimliği’nin verilen karar ile kayyım olarak atanmış;

Muhtelif Fon Kurulu Kararları ile “Sürat Kargo Ticari ve İktisadi Bütünlüğü” ile “Sürat Lojistik Ticari ve İktisadi Bütünlüğü”nün oluşturulmasına ve bilahare “Sürat Kargo ve Sürat Lojistik Ticari ve İktisadi Bütünlüğü” adı altında birlikte satışına karar verilmiş olup, bahse konu bütünlük, Bankacılık Kanunu’nun 134’üncü maddesi ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Tarafından Ticari ve İktisadi Bütünlük Oluşturan Mahcuzların Satışına İlişkin Yönetmelik kapsamında, kapalı zarf ve açık artırma usullerinin birlikte uygulanması suretiyle cebri icra yoluyla haciz, rehin gibi yasal takyidatlardan ari olarak ihale şartnamesinde belirtilen kayıt ve şartlarla satışa çıkarılmıştır.

Sürat Kargo ve Sürat Lojistik Ticari ve İktisadi Bütünlüğü’nün muhammen bedeli 325 milyon TL’dir.

İhale 28.07.2021 tarihinde, saat 14:30’da “Fon”un Büyükdere Cad. No: 143 Esentepe/ İstanbul adresindeki Konferans Salonunda yapılacaktır.

İhale kapalı zarfla verilen mali tekliflerin açılması ile başlayacak olup, açık artırmaya katılmaya hak kazananların listesi oluşturulduktan sonra, açık artırma aşamasına geçilecektir.”

Kayyum atanmıştı

Hükümet, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile FETÖ bağlantıları nedeniyle kayyum atadığı şirketlerin tamamını TMSF’ye devretmişti. Devredilen bu şirketlerin arasında Sürat Kargo da vardı.

[Pandeminin üvey evlatları-2] Cadde sinemalarının son demi

Dosya Haber: Murat Bayar

*

“Mustafa Kemal Atatürk’ün 3 Aralık 1930’da, Afet İnan, Makbule Hanım ve Şükrü Kaya ile birlikte Elhamra Sineması’nda başlayan film sevgisinın, sonrasında, Çankaya’da devam ettiği biliniyor. Atatürk’ün sinemaya ve sanata verdiği önemle, onun döneminde Türkiye’de sinemaya gitmek bir prestij unsuru kabul edilirdi.

Sait Faik’in sözleriyle; “Yoksullar için ‘Her akşam sinemaya gitmek’ Beyoğlu’da bir apartman sahibi olmakla eş değer bir hayal, bir zenginlik düşüdür.”

Caddedeki Elhamra ve Alkazar ile birlikte Melek Sineması (sonradan adı Emek oldu), Cumhuriyet’in ilk yıllarında açılan ve Avrupa’nın en çağdaş sinemaları olarak kabul edilirdi.

1950 ve 1960’larda, bu salonların tüm koltukları sezon başında topluca satılırdı.”

Başta ABD ve AB ülkelerinde, sinema yıldızlarının satın alarak, devletin ise fonlarla destekleği cadde sinemaları Türkiye’de kapsama alanına girmeyince, 60’ların ortalarında yanyana ve karşılıklı dizilen salonlardaki bu kültürle birlikte, sinema da yok oluyor.

Cadde sinemalarını, ilk olarak bu mekanlarda 55 yıldır makinistlik yapan Ali Koçoğlu’yla konuşuyoruz.

Koçoğlu: Sinema, sinemada izlenir

Makinist Ali Koçoğlu’nun mesleğe başladığı 1965’te sadece İstanbul’da sayısı, 1.250’yu bulan cadde sinemasından, bugün “İstanbul Sinema Müzesi” yapılan Atlas dışında bir elin parmağı kadar salon kaldı.

Bağımsız filmlerin adresi Beyoğlu Beyoğlu, Kadıköy Kadıköy ve Ankara Büyülüfener salonları ise bir kader çizgisinde.

Cinemajestik Makinisti Koçoğlu, 55 yıl önce Malatya Arapkir’de henüz bir ilkokul öğrencisiyken Kaynarca sinemasının bobinlerini sararak başlamış mesleğe. İstanbul’a geldiğinde, Kulüp, Yeni, Turan, Saray sinemalarının olduğunu, sinemaların karşılıklı ve yan yana konumlandığını anlatıyor.

Koçoğlu, mesleğe İstanbul’da Kulüp Sineması’nda başlamış. Film makinasındaki en küçük bir tersliği sesinden anlarmış:

“Camın arkasında durur, ‘gözüm perdede, kulağım bobinin sesinde’ film kesilmesin diye ümit ederdim. Yine de bazen film yanardı, hemen musluğu açar, makasla müdahale ederdim. Geç kalırsanız önce film, ardından mekan yanabilir. Ne kadar kibar davranırsanız, film o kadar çok izlenebilirdi”

Fitaş’a geçtiğinde artık kömürlü sisteme geçilmiş:

“Basın gösterimine gelen, eleştirmen Atilla Dorsay ampermetreyi yükseltmemi isterdi. Filmin bir tarafı karanlık olunca, müdahale gerekiyordu. Ve 60’tan 80 dereceye getirerek filmin daha aydınlık olmasını sağlardım.”

Türkiye’de toplam 3 bin sinema salonu varken, İstanbul’da o dönemde 750 tane kışlık, 500 tane de yazlık sinema olduğunu anlatıyor Koçoğlu. Halit Refiğ’in yönetmenliğini yaptığı “Bir Türke Gönül Verdim” ise izlediği ilk film.

Cinemajestik ekibi.

Cinema Paradiso’yu “Bizi anlattığı için çok sevdim” diye anlatırken, aralıksız beş ay oynattığı Eşkiya’nın; 8 ay oynattığı Çağrı’nın, Yılmaz Güney’in Sürü ve Arkadaş filmlerinin de meslek hayatında çok özel bir yerinin olduğunu belirtiyor.Sinemanın sinemada seyredilmesi gerektiğini belirten Koçoğlu, Cinemajestik’ta her izleyiciyi “Hoşgeldiniz, iyi ki varsınız” diye karşılıyor.

Mehmet Navroz: Hiç bu kadar yalnız hissetmemiştik

Ali Koçoğlu gibi SİYAD’tan “Emek Ödülü” alan isimlerden Mehmet Navroz, sinemaya 23 yılını vermiş. Beyoğlu Beyoğlu Sineması’nı yuvası, 35 mm’lik makara ve makineleri ise bir parçası gibi görüyor:

“Beyoğlu Beyoğlu bağımsız bir sinemaydı. Toplum için bir kültür yuvası, bir okuldu. Oradaki öğretmenlerden biri de ben, Mehmet Navroz’dum. Yanımızdan geçerken selam vermeseler de, bazı isimlerle birlikteydik.”

AVM’lerdeki sinemaların bağımsız filmlere yer vermediğini; bağımsız film yapımcılarının da sinemaseverlerin de cadde sinemalarının açık kalmasını istediğini söyleyen Navroz, halkın kapanma riskiyle yüz yüze olan Beyoğlu Beyoğlu’na sahip çıkması gerektiğine işaret ediyor:

Bunu ancak tüm toplumla el birliğiyle engelleyebiliriz..1,5 yıldır tüm pandemi döneminde sinema kapalı kaldı, biz de işsiz. Beyoğlu Sineması’nın sahibi Utku Övetürk kültür sanatı yaşatmak için özveriyle mücadelesini veriyor.”

Film eleştirmeni Ömür Gedik’in, Beyoğlu Sineması ile ilgili “Koltukları kötü, AVM ile niye aynı parayı vereyim” sözlerine ise çok kırılmışlar: Bunun koltuğu kırık, perdesi lekeli demeden sahip çıkmak gerekir. Hiç kimse destek çıkmadı.”

Kültür Bakanlığı bazı salonlara 100 bin liralık hibe yaparken, ne Beyoğlu Sineması ne de sinemanın kapalı kaldığı 18 ay boyunca çalışanlar tek kuruş destek ve yardım almamış. Bazı sinema emekçileri farklı işlere yönelirken, kendisi aşık olduğu sinemadan başka bir yere de gidememiş.

Söz konusu Beyoğlu ve bağımsız sinema olunca da, ne projelere, ne de desteklere dahil edilmediklerini anlatıyor: “Hiç bu kadar yalnız ve zor duruma düşmemiştim. Devlet sinema emekçisini yok saydı.”

 Fırat Dilbaz: Bağımsız sinemalar Anadolu’da da kapanıyor

Cinemajestik Sineması İşletme Müdürü Fırat Dilbaz, önce Türkiye’de, ardından Amerika’da sinema eğitimi almış bir sinema aşığı. Bağımsız sinemaların Anadolu’da da kapandığına dikkat çeken Dilbaz, Avrupa ve Asya’nın pandemi sürecini iyi yönetirken, Türkiye’de Netflix benzerii dijital platformların da sektörü olumsuz etkilediğini; yerli filmlerle birlikte bağımsız filmlerin de yok edildiğini ifade ediyor:

“Futboldaki gibi, tek yerli oyuncu oynamadığı gibi, tek bir yerli film üretilmeyecek.”

Senaryo da yazan Dilbaz, pandemiyle birlikte sinema adına korkmaya başladığını kaydediyor.

Çocukluğundan beri tüm hayatı sinema salonlarında geçen Fırat Dilbaz, bazen yapımcı, bazen dağıtımcı ve bazen de senarist şapkalarıyla sinemaya hizmet vermiş.

Netflix’te de kendini tekrar eden filmler döneminin başladığına işaret eden Dilbaz’ın yeni dönem sinema filmleri kalitesiyle ilgili tespiti şöyle: “Rekabet azalınca kalite her yerde düşüyor.”

 Şahin Dilbaz: Cinemajestik’i alıp nargile salonu yapmak istediler

Cinemajestik Sinemasının sahibi Şahin Dilbaz ise AVM kültürünün, cadde sinemasına darbe vurduğu görüşünde: Dede mesleği sinemada ben üçüncü kuşağım. AVM sinemaları her sokakta açılırken, Beyoğlu ciddi bir sıkıntı içindeydi.”

Açılan AVM sayısının artmasının, butik sinemayı sekteye uğrattığını savunan, Şahin Dilbaz Cinemajestik’i ayakta tutmak için önce kredi çekmiş, ödeyemeyince evini ipotek etmiş.

Kentin ortasında dip dibe açılan AVM kaosunun bütün bir yaşamı ve kültürü olumsuz etkilediğini anlatan Dilbaz, pandemi döneminde, tüm çalışanlara ücretsiz izin verip, elektrik ve bina masrafları için bankadan kredi çekmiş. Krediyi ödeyemez duruma düşünce de ipotekler başlamış.

Sinemanın “gönül işi” olduğunu belirten Dilbaz, üç kuşaktır ayakta tuttuğu sinemada teslim bayrağını çekmemeye çalışıyor:

Yaklaşık 10 yıldır, Beyoğlu’nda Arap kültürü hakim olmaya başladı. Cinemajestik’i yerli ve Arap yatırımcılar, tüm binayı nargile salonuna çevirmek üzere almak istediler, ancak satmadık. Kapalı kaldığımız dönemde kiraya da vermedik. Ayakta durmaya çalışıyoruz.”

 ‘Kapalı salonda sıfır KDV ne işe yarar?’

15 yıl önce İstanbul’a rağbet eden turistlerin Avrupa’dan geldiğini anlatan Dilbaz, caddedeki kültürel değişime dikkat çekiyor: “15 yıl önce İstanbul’daki Batılı turist, önce sinemaya gelirdi. Son 15 yıldır sinema salonumuza tek bir Arap turist gelmedi.”

Kültür Bakanlığı’nın, sinemaların kapalı olduğu mayıs ayında biletlerden sıfır KDV alınacağı açıklamasının bir teşvik olarak duyurulduğunu, ancak kapalı olan salonda sıfır KDV’nin mantığının olmadığını belirten Dilbaz, AB ülkelerinde sinema için özel bir fon oluşturarak, destek verildiğini, verginin hiç alınmadığını hatırlatıyor.

Şahin Dilbaz, özellikle bağımsız sinemayı kendi öz kültürünü ayakta tutmak isteyen devletlerin desteklediğini kaydediyor; tarihi binalardan 2019’a kadar alınmayan, bina vergisinin, yine tarihi bina kabul edilen Cinemajestik’ten iki yıldır alındığını belirterek, zamanlamaya işaret ediyor.

Yaşanan gelişmelerin ise gelecekle ilgili cadde sinemasını karamsarlığa sevk ettiği kanısında: “Beyoğlu’ndaki binalar için ekstra yüzde 45 bina vergisi daha geleceği duyuruldu. Destek beklerken, ekstra vergi gelirse yıkılırız. Önümüzü göremiyoruz. Sadece, ayakta kalmaya çalışacağız.”

Kocadağ: Gönül işi olmasa…!

“Cadde sinemasının romantizmi, değişen piyasa koşullarına ayak uyduramadı.” Bu sözler, bağımsız sinemanın üç önemli temsilcisinden Kadıköy Sineması’nın sahibi Funda Kocadağ’a ait:

“55 yıllık aile işletmesi olmasak, bu işe gönül vermesek, işler bizim içinde o kadar kolay değil. Birçok salon yok olup, giderken, çok büyük bir özveriyle ayakta duruyoruz.”

Bir zamanlar Bahariye’de adım başı sinema salonu varken, bugün Kadıköy ilçesinde sadece Kadıköy Sineması’nı görebiliyorsunuz.

Gelecekle ilgili, “Kolay bir dönem olmayacak” diyen Kocadağ, AB ve ABD’ye göre, Türkiye’deki salonların bu dönem, daha boş geçtiğini istatistiki olarak ortaya koyuyor. Açılışın, önümüzdeki temmuz- ağustos ve eylül dönemine kaldığına işaret ediyor: “Çok büyük beklenti içinde değiliz.”

Fevzi Genç: Değerler değişiyor!

SİSAY (Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği) Genel Sekreteri Fevzi Genç, Şırnak’ta mütevazı şartlarda salonu açan esnaf sinemacıdan, uluslararası büyük sermayeye kadar, Türkiye’deki hemen hemen tüm salonların derneği olduklarını ifade ediyor.

Genç, çarpık şehirleşmenin ürünü AVM’lerin yansımasının kendini sinemalarda da gösterdiğini, Beyoğlu’nun bir zamanlar, Türkiye’de sinemanın merkeziyken bu değerlerin de değiştiğini söylüyor.

Salonların açılışının 1 Haziran’dan 1 Temmuz’a ötelenmesini, üyelerden gelen talep doğrultusunda, SİSAY talep etmiş.Süreci bizzat yürüten Genç, 31 Mayıs tarihli genelge ile sinema yasağının 1 Haziran itibariyle kalktığını, ama 2 Temmuz tarihine dek açılmamasını neden talep ettiklerini, hazırlık süresince kira vermemek formülü ile anlatıyor.

Yasak kalktı dendi. Ancak, sinema diğer sektörler gibi değil, tüm sektörü açarsınız ya da tüm sektörü kapatırsınız. Gösteri dünyası da öyledir.”

Sinema, filmi üretenler ve gösterenler diye ikiye ayrılıyor. Üretenler arasında da, uluslarası kurumlar ve yerli şirketler bulunuyor. Türkiye’de de, filmlerin tarihlendirilmesi dünyanın kalanıyla senkronize biçimde ve aylar öncesinden bir plan dahilinde titizlikle yapılıyor.

Tüm gösteri dünyasında olduğu gibi, sinemada da bu çalışmanın bir bacağı, halkla ilişkiler ve reklam çalışması.

Yani, Hadi yarın açıyoruz” deyince sinemaları açamıyorsunuz.

18 ay tüm sinema sektörü kapanınca, en büyüğünden en küçüğüne tüm salon sahipleri çok zor duruma düşmüş. Ücretsiz izne gönderilen sinema emekçilerinin bir kısmı başka iş kollarına girerken, bir kısmı da hiç bir şey yapamamış.

Dağıtılan kadronun toplanması, PR çalışmaları ve hazırlıklar olmadan boş salonun açılması durumunda, özellikle AVM içindeki salonların ciddi kira ödemeleri gerekiyor.

Bu noktada devreye giren SİSAY, pandemiyi mücbir sebep göstererek, AVM’lerin sinema salonlarından kira almamasını temin etmiş.

SİSAY bu nedenle, Kültür Bakanlığı’na verdiği dosya ile açılışın 2 Temmuz tarihine ötelenmesini sağlamış.

Ayrıca Beyoğlu’ndaki yüzde 45’lik bina vergisi, zaten zor durumdaki butik sinemalar için sonun başlangıcı anlamına geliyor. Buna bir de Türkiye çapında, cironun tamamından alınan yüzde 10 eğlence vergisi ekleniyor.

Hükümet, 31 Mayıs tarihine kadar sinema biletlerinden bu verginin alınmayacağını açıklamışsa da, zaten kapalı olan sinema için bu teşviğin bir karşılığı olmamış. SİSAY, yüzde 10’luk eğlence vergisinin tüm bir sezon alınmamasını talep etmiş.

Cirodan alınan yüzde 10’luk eğelence vergisi, sinemalar için kazanmadan verdikleri ve artık taşıyamadıkları büyük bir yük anlamına geliyor. Toplanan bu verginin yüzde 25’ini belediyeler alıyor, kalan yüzde 75’ini ise Kültür Bakanlığı, desteklemek istediği filmlerde kullanıyor!

Sorun da burada başlıyor. Bu destekten, pandemi döneminde bile yararlanamayan sinemacılar bu verginin adaletsiz olduğunu belirterek, hiç alınmamasını talep ediyor.

Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da, eğlence vergisinin, pandemi döneminde 18 aydır kapalı olan sinemacıların hakkı olduğunu belirtiyor: “Sinemacıdan toplanan eğlence vergisi yine sinemacıya, sanat emekçisine dağıtılsaydı kriz olmayacaktı.”

SİSAY, kapanmanın 11’nici ayında bakanlığa verdiği bir dosya ile salonların yüzde 30’unun kapanacağı öngörüsünü paylaşmış. Fevzi Genç o günlerde daha karamsar olduğunu anlatıyor:

Üç kuşaktır sinemacılık yapanlar kapattı. Orta boy zincirlerimizden sonra, devler de sinema salonu sayılarını azaltmaya gitti.”

Türk sineması 80’lerde çöktükten sonra, 90’ları milat yaptı. Ve 30 yılda satılan bilet sayısı her sene arttı. Ardahan ve Hakkari dışında, Türkiye’nin her ilinde sinema salonu açıldı.

SİSAY Genel Sekreteri Genç, sinemasız şehir sayısı artmasın diye hareket ettiklerini anlatıyor: Krizle birlikte tüm sektör ciddi bir birlik görüntüsü verdi. Mars, Cinens, Özdilek ve Avşar 100 bin liralık hibeden feragat etti ve parayı almadı. Kriterleri de yumuşatarak,  mart ve nisan aylarında 158 salona 100 bin lira hibe dağıttık.

Beyoğlu Beyoğlu, Kadıköy Kadıköy, Ankara Büyülüfener ilk defa bağımsız sinemalar olarak anıldılar. Bakanlığa sunuduğumuz projeksiyonu değiştirdik. Ve yüzde 4 salon kapandı.”

(Beyoğlu ve Büyülüfener sinema sahipleri konuyla ilgili görüş bildirmek istemediler)

Çilingir: Son darbe, filmin sinemayla aynı gün beyazcama düşmesi!

Türkiye’de sinema sektörünün kıdemli danışmanı Sadi Çilingir, bağımsız sinema salonlarının çalışanlarının dağıldığını ve temmuz’da yetişmiş kadro sıkıntısı yaşanacağı tespitinde bulunuyor.

Dijital platform Netflix’in ABD’de bazı yerlere salon açarak, sinemaya bir darbe daha vuracağını söyleyen Çilingir, sinema filmi çıktığında önceleri altı ay kadar beyaz cama çıkmama kuralı uygulandığını anımsatıyor.

Pandemi döneminde bu sürenin önce beş, sonra da üç aya düştüğünü, şimdilerde  Warner Bross’un sinemayla aynı anda beyaz cama çıkmaya hazırlandığına dikkat çeken Çilingir, “Film, sinemayla aynı gün beyaz camda oynarsa, sektörün hali ne olur?” diye soruyor.

Pandemi döneminin, insanlarda ciddi bir sinema açlığı oluşturduğu tespitini yapan, Çilingir, İstanbul Film Festivali’nin özel salon gösterilerinin, Atlas’ta gösterileceğini ve 45 liralık bilet fiyatlarıyla, sinemanın öğrenci, işçi, memur ve dar gelirli için lüks hale getirildiğini ifade ediyor.

Mehmet Açar: Cadde sinemasının bitmesi tüm sinemayı bitirecek!

Türkiye’nin önde gelen sinema eleştirmenlerinden Mehmet Açar da yurt dışında korunan sinemanın, Türkiye’de korunmadığını belirtiyor: Atlas korunabildi. Festival ve galalara hizmet edecek. Emek’i kurtaramadılar.”

Açar, bu durumun sadece, bağımsız sinemaya değil, sinema kültürüne de zarar verdiğini ve bir değişimin ortasında olduğumuz kanısında: “O salonları kaybetmek tüm sinema kültürü bitirecek! Kadıköy Kadıköy atlatabilecek mi bilmiyoruz. Sinemacılar daha çok ve sürekli film çekecekler ancak caddede film seyretme kültürü yok olacak.”

Pandemi sonrasında çok az sinemanın ayakta kalacağını öngören Açar, bağımsız sinemanın halen ayakta kalmasını ise arkasındaki özverili insanlara bağlıyor: “Beyoğlu Beyoğlu, Başka Sinema diye şovalyelik yapıyor!”

Batı’da Quentin Tarantino gibi yıldızlar, AVM sinemalarında aynı tadı alamayacağınız gerekçesiyle cadde sinemalarını satın alarak, bu kültürü ayakta tutmaya çalışıyor. ürkiye’deki cadde sineması için, Açar karamsar:

“Bir tek Atlas kalıp, hepsi ölecek! 35 mm film seyretmek, eski filmleri izlemek o kadar önemli ki, büyük bir tarih yok olacak.”

Atilla Dorsay: Sinema pandemiden ağır hasarla çıkacak!

Sinema eleştirmenliğinin duayeni Atilla Dorsay, pandemi döneminde bir çok sektöre yardım edilirken, en fazla sinemanın ihmal edildiğini düşünüyor.

Uzun süredir kapalı ve zor durumdaki sinemaların açılacağını, ancak sonrasının muamma olduğunu düşünüyor Dorsay: “Bu salonların bir bölümü kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. İstanbul gibi büyük hacimli yerlerin büyük ticari değerleri de var.

Onların yerine sinema dışında ticari yerler açılabilir. Pandeminin sinemadan çok büyük bir hasarla çıkacağını öngörüyorum. Bu sadece bağımsız sinemayı, yerli filmi değil, tüm sinemayı olumsuz etkileyecek.”

Sinemanın 100 yaşını aştığını, kuşakların sinemayı sinemada izlemeye alıştığını belirten Dorsay, tümüyle zararlı olmasa da, dijitalin sinemaya zarar verdiği tespitini yapıyor.

1908’de Tepebaşı’nda açılan Türkiye’nin ilk sinema salonuyla (Pathé) birlikte bir kültürün de geldiğine işaret eden Dorsay, sinema salonlarının hayat bulması ve insanların bir arada film izleme kültürünün, zannedilenden çok daha önemli olduğunu vurguluyor: “Sinema Beyoğlu’ndan çekilirse çok acı olur”

 

 

 

 

İstanbul Tabip Odası aşı karşıtı doktor hakkında soruşturma açtı

İstanbul Tabip Odası, Üsküdar’da, “Plandemi Büyük Buluşması” adıyla düzenlenen mitingde aşı karşıtı açıklamalar yapan doktor Bilgehan Bilge hakkında soruşturma açtıklarını duyurdu.

Bilge, yaptığı açıklamada “Asla ve kata aşı olmayın. Uçaklara bindirmesinler, AVM’lere sokmasınlar. Vallahi de billahi de tillahi de bir sene sonra bu kararlarından vazgeçecekler ve aşı olanlardan özür dileyecekler. Bu bir slogan ya da şaka değil; yargılanacaklar!” ifadelerini kullanmıştı.

‘En önemli mücadele yöntemi aşı’

Konuyla ilgili açıklama yapan İstanbul Tabip Odası “Covid-19 pandemisinde resmi rakamlara göre bile kaybettiğimiz yurttaşlarımızın sayısı 50 bine yaklaştı. (Gerçek sayıların bunun iki, üç katı olduğunu biliyoruz) Hala daha günlük vaka sayıları 5 binin, günlük ölüm sayıları ellinin üzerinde seyrediyor” dedi.

Covid-19’a karşı en önemli mücadele yönteminin aşı olduğunun açık olduğu belirtilen açıklamada “Buna karşın aralarında tıp fakültesi mezunu bazı ‘şarlatanlar’ın da bulunduğu çevreler ise akıl ve bilim karşıtı yalanlarla toplumda aşı tereddütü, karşıtlığı yaymaya çalışıyorlar” ifadeleri kullanıldı.

Üsküdar’da düzenlenen mitingte aşı karşıtı doktor tarafından söylenen sözlerin aktarıldığı açıklamada “Basında yer alan iddialarla ilgili olarak İstanbul Tabip Odası tarafından adı geçen hekim hakkında soruşturma açılmış olup sonuçlandığında kamuoyuyla paylaşılacaktır” denildi.

İmamoğlu Validebağ’daki direnişçileri ziyaret etti: İBB’den izin alınmadan yapılamaz

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Üsküdar’da yer alan ve doğal sit alanı olan Validebağ Korusu’nda yapılmak istenen projeye karşı çıkan halkın başlattığı nöbeti ziyaret etti.

Burada nöbet tutan vatandaşların taleplerini ve yaşadıkları sıkıntıları dinleyen İmamoğlu, “Kanunun ve planların bize verdiği yetki ile burada, İBB’den izin almadan, bizim onayımızı almadan hiçbir imalata girilemez” ifadelerini kullandı.

‘İBB üzerine düşeni yapmalı’

Validebağ Savunması aktivisti Durna Şahin, ANKA’nın haberine göre bölge halkının çevre, ekoloji, doğa ve korunun yaşatılması konularında son derece duyarlı olduğunu vurguladı.

Bu anlamda İmamoğlu’nun ziyaretini anlamlı ve değerli bulduklarını ifade eden Şahin, korunun, 2019 yılı öncesinde, 15 yıl boyunca İBB’ye tahsisli olduğunu hatırlattı. Şahin, “Ekrem Başkan’ın seçilmesinin öncesinde, burası İBB’den alınıp, Üsküdar Belediyesi’ne tahsis edildi. Üsküdar da burayı, kamusal alanları aslında ticarileştirmek istiyor. Doğayı, ekolojiyi yaşatma bakış açısıyla bakmıyorlar” görüşlerini dile getirdi.

Koru savunması için yaptıkları ve farklı disiplinlerden akademisyenlerin de katıldığı çevrimiçi forumlar sonunda oluşturdukları raporu İmamoğlu’na sunan Şahin, “Hak ve hukuksal olarak İBB’nin ve sizin üzerinize düşen görevler neyse, bunu sonuna kadar kullanmanızı isteriz. Bilin ki; bölge halkı da İstanbul halkı da sizin yanınızda olacaktır. Biz, doğanın ve korunun yaşatılmasını istiyoruz” diye konuştu.

‘Bizim onayımız olmadan yapılamaz’

Aktivistlerin açıklamalarını dinleyen İmamoğlu, “Kanunun ve planların bize verdiği yetki ile burada, İBB’den izin almadan, bizim onayımızı almadan hiçbir imalata girilemez. Kararlı olacağız. Ama bir yandan da uzlaşmaya, konuşmaya ve süreci bir arada yönetebilmeye çalışma zorunluluğumuz var” ifadelerini kullandı.

Bölge halkının Validebağ Korusu’ndaki çabalarını taktirle karşıladığını belirten İmamoğlu, “Burada ortaya konan korumacı tavır, İstanbul’un her yerinde vatandaş sorumluluğu olarak konmalıdır. Kurumların da vatandaşımızın bu tarz tavırlarını -bırakın yok saymayı- sürecin bir parçası haline getirip, ortak karar alma mekanizmasını en güçlü bir şekilde de ortaya koyma zorunluluğu vardır. Biz, böyle bakıyoruz sürece” dedi.

‘Yasal süreçte yanınızdayız’

İBB Hukuk Müşaviri Eren Sönmez, koruyla ilgili dava süreçlerini yakından takip ettiklerini belirterek, Validebağ Gönüllüleri Derneği ile bu konuda iletişim halinde olduklarını aktardı. Sönmez, “Son olarak, imar planlarına karşı açılmış bir dava var; yürütmeyi durdurma kararı da verildi. O, henüz İBB’ye resmi olarak tebliğ edilmedi. Tebliğ edildikten sonra da iletişim halinde olacağımızı belirtmek isterim” dedi.

Geçmiş İBB yönetimi döneminde hazırlanan “Millet Bahçesi” projesine karşı açılmış 2018 tarihli davayla ilgili bilgi veren Sönmez, “İBB’nin geçmiş dönem yönetimi, o davada Validebağ Gönüllüleri’nin karşısında davaya müdahil olmuştu. Biz, o müdahillikten çekildik. Bundan sonraki yasal süreçte, Başkanımızın talimatlarıyla yanınızda olacağız” diye konuştu.

Neler yaşandı?

Validebağ Korusu Şubat 2020 tarihinde İBB’den alınarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Üsküdar Belediyesi‘ne tahsis edilmişti.

Belediye ise Validebağ Bakım ve Rehabilitasyon Projesi ile koruda bisiklet yolları, otopark, çocuk oyun alanı gibi yapıların inşa edileceğini duyurmuştu.

Üsküdar Belediyesi’nin proje yapımına 21 Haziran’da başlanacağını duyurması üzerine birinci derece doğal sit alanı olan korunun betonlaştırılmasına karşı çıkan halk nöbet başlatmıştı.

Validebağ Korusu için hazırlanan 1/5000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ile 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planları’na karşı açılan davada yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Ancak halk proje tamamen iptal edilene kadar nöbetlerini sürdüreceklerini söylüyor.

Bizimkiler dizisinin Sarhoş Cemil’i Uğurtan Sayıner hayatını kaybetti

Bir dönemin efsane yapımlarından olan Bizimkiler dizisinde canlandırdığı Cemil karakteriyle hafızalara kazınan tiyatrocu Uğurtan Sayıner‘in İzmir’deki evinde hayatını kaybettiği öğrenildi.

Yaşlılığa bağlı sebeplerden 77 yaşında hayatını kaybeden Sayıner, yeme bozukluğu ve sıvı elektrolit dengesizliği sebebiyle geçen yıl tedavi görmüştü.

Uğurtan Sayıner’in ev arkadaşı Osman Cavcı, Sayıner’in vefatından dolayı büyük üzüntü duyduklarını ve cenaze işlemleri için yakınlarının İzmir’e gelmesini beklediklerini ifade etti.

Uğurtan Sayıner kimdir?

Bizimkiler dizisindeki Sarhoş Cemil Karakteriyle geniş kitlelerce tanınan Sayıner, iktisat fakültesi mezunu.

1962 yılında sanat hayatına tiyatroyla başlayan Sayıner, İttihat ve Terakki Tiyatrosu, TÖS Tiyatrosu, Arena Tiyatrosu, Gen – Ar Tiyatrosu, Üç Maymun Kabare ve Ercan Yazgan – Bülent Kayabaş topluluklarında çalıştı.

Bazı sinema ve televizyon yapımlarında da yer aldı. Bir dönem kafe-bar işleten Uğurtan Sayıner, İzmit Depremi mağduru ünlü kişi olarak da anıldı.