Ana Sayfa Blog Sayfa 1407

Yeni araştırma: En güncel verileri kullanmak iklim davalarındaki başarı oranını artırabilir

Yeni yayınlanan bir araştırmaya göre dünya genelinde açılan iklim davalarında hukukçular son yıllarda iklim değişikliğine dair en güncel verileri kullanmadığı için daha az tazminat kazanabildi.

Araştırmacılar bilimdeki yeni bulguların belli iklim olaylarını karbon salımındaki artışla ilişkilendirdiğini ve bu yüzden gelecekteki davaların seyrinin farklı olabileceğini belirtti.

1,500 dava açıldı

Bugüne kadar dünya çapında iklimle ilişkili 1,500 dava açıldı. Bunlardan bazılarında davacılar tazminat kazanmayı başardı. Mayıs sonunda Hollanda‘da Shell‘in kaybettiği dava bunlardan biriydi.

Mahkeme Shell’in 2030’a kadar karbondioksit salımını 2019’a kıyasla yüzde 45 azaltması gerektiğine hükmetti. Kararda Shell’in yalnızca kendi CO2 salımından değil, tedarikçilerinin CO2 salımından da sorumlu olduğu yer aldı.

73 dava incelendi

Bu tür davaların yanı sıra insanların eylemleri sonucu gerçekleşen iklim değişikliği nedeniyle uğradıkları zarara dair tazminat alanlar da var.

BBC’nin haberine göre 14 farklı yargı sisteminde açılan 73 davayı inceleyen araştırmada, hukukçuların 20 yıldır iklim değişikliği, aşırı hava olayları ve insanların enerji üretimi ile ulaşım gibi eylemlerinden kaynaklanan karbon salımı arasındaki ilişkiyi kanıtlamaya çalıştığı fakat bunu yaparken güncel veriler ve bilimsel araştırmalardan faydalanmayı başaramadığı aktarıldı.

Atıf bilimi gelişti

Bilim insanları son yıllarda atıf bilimi denen ve belli insan faaliyetleriyle iklim olayları arasında ilişki kuran bilim alanının hızla geliştiğini vurguladı.

Bu alanda yapılan araştırmalar ile Avrupa’da 2019’da yaşanan sıcak hava dalgası, belirli insan faaliyetleri ile ilişkilendirilmişti.

Uzmanlar 2012’de Karayipler‘den New York‘a kadar geniş bir bölgede 62 milyar dolarlık bir yıkıma yol açan Sandy kasırgasının yüzde 13’ünden iklim değişikliğinin sorumlu olduğunu ortaya koymuştu.

Güncel veriler başarı şansını artıracak

Nature’da yayınlanan makalenin yazarları, davalarda avukatların bu tür belgeleri mahkemeye sunması durumunda başarı şanslarının artacağı görüşünde.

Araştırmanın başyazarı, Oxford Üniversitesi‘nden doktora öğrencisi Rupert Stuart-Smith “Bu kanıtlar kullanılırsa başarı ihtimali artar, tazminat alındığını gören daha fazla grup da dava açma yoluna gider” ifadelerini kullandı.

‘Daha sık mahkemeye çıkmaya hazırlanmalılar’

BBC’ye konuşan çevre hukuku grubu ClientEarth‘ten Sophie Marjanac “Bu alandaki araştırmalar gelişirken fosil yakıt şirketlerinin yönetimlerindeki kişiler daha sık mahkemeye çıkmaya hazırlanmalı” dedi ve ekledi:

“Bu eğilim devam ettikçe mahkemelerin de atıf bilimcilerinin işlerini takip etmesi ve kararlarının bilimle uyumlu olduğundan emin olması gerekir.”

Perulu çiftçinin davası

Perulu çiftçi Saul Luciano Lliuya‘nın Alman enerji devi RWE’ye açtığı dava 2014’ten beri devam ediyor. Lliuya, ülkenin batısındaki Huaraz’da bulunan evinin bir dağ buzulunun erimesiyle sel tehdidiyle karşı karşıya kaldığını söylüyor.

Lliuya su akıntısının yönünü değiştirebilmek için binlerce dolar harcadığını fakat bunun bir işe yaramadığını söylüyor. RWE’nin küresel ısınmanın yüzde 0,5’inden sorumlu olduğunu öne süren Lliuya, bu nedenle 17 bin dolar tazminat istiyor.

Pek çok uzman davada elinin zayıf olduğunu düşünse de 2017’de bir Alman mahkemesi Lliuya’nın argümanının dayanaksız olmadığına karar kıldı.

Sigara şirketleriyle benzer

Oxford Üniversitesi’nden Stuart-Smith “Bu dava öncüllerinden çok daha ileri bir aşamaya ulaşmaya başardı ve şimdi mahkeme gerçekten iklim değişikliğinin bunun sorumlusu olup olmadığını soruyor. Davacılar bu sorunun yanıtını kanıtlarla mahkemeye sunabilir” diyor.

Araştırmacılar bu ilişkiyi sigara içmek ve akciğer kanseri arasındaki ilişkiye benzetiyor. Mahkemeler sigara şirketlerine karşı açılan davalarda bir süre sonra mevcut kanıtları kabul etmeye başladı ve şirketler devasa tazminatlar ödemek zorunda kaldı.or.

Bir ağaç için ağlanır mı? Rize İkizdere’den izlenimler…

Rize‘nin İkizdere ilçesi Eskencidere Vadisi‘nde taş ocağına karşı uzun süredir devam eden bir direniş var. Direniş iki buçuk ayı aşkın süredir devam ediyor. İlk günlerdeki kalabalık artık yok, ama kararlı ve ormanlarını korumak için direnen insanlar hala orada. Ben de direnişi yerinde görmek için üç gün boyunca İkizdere’deydim.

Direnişçiler, bir ağacın bile kesilmesini istemiyor. Üstelik, kendilerine taahhüt edilen gibi iki senede buradan çıkılmayacağını ve söylenenden daha fazla alanın ormansızlaşacağından da eminler. Tüm bunların yanında, taş ocağı çalışmaları devam etse de mücadelelerinden vazgeçmeyeceklerini her fırsatta dile getiriyorlar ve şunu söylemekten de asla vazgeçmiyorlar: “Tek bir kişi bile kalsa mücadeleye devam”

Direnişçilerin sayıları azalsa da bölgelerini korumak konusunda kararlılar. Kimi köylülerin tehdit edildiği için kendini geri çektiğini, kimi para aldığı için çekildiğini söylüyor. Ama ne olursa olsun kararlı 30-40 insan direnişlerine tüm güçleriyle devam ediyor.

Çadırlar artık yok

İkizdere’ye ilk gittiğimde evi basılarak gözaltına alınan Dursun Baş ve oğullarıyla karşılaştım. Zaten, İstanbul’dan gitmeden önce de Dursun Baş ile konuşmuştum. ‘Ne zaman istersen gel, burada kalacak yer sıkıntısı da yok’ demişti.

Onların evi, direniş alanının yanında. Önce direniş alanına geçtik. Yaklaşık dokuz on kişi vardı. Fotoğraflardan gördüğüm çadırlar yoktu. Jandarma daha önce sökmüştü onları. Ama yağmurdan, soğuktan korunmak için yine bir çadır yapılıyordu. Jandarma daha sonra onun da kaldırılmasını istediyse de, direnişçiler çadırı kaldırmadı.

Bu arada jandarma taş ocağını korumaya devam ediyor. Köylüler, orman yollarını kullanıp taş ocağına ulaştığı için, artık jandarma da ormanın içinde konuşlanmış durumda. Artık köylüler, oralardan da taş ocağına ulaşamıyor.

Kesilen ormanın yerine orman yapılır mı?

Direnişçilerden Hüseyin Tat, yanlarına gittiğimde bana “Kızım dünyada görülmeyen bir sistem uygulayacaklar burada biliyor musun?” dedi. “Kayaları delip, ağaçları delip bu ağaçları yetiştirmeyi düşünüyorlar. Bu ne akla ne mantığa sığabilecek bir olay.”

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, taş ocağı çalışmalarının ardından bölgeyi rehabilite etmek adına bir çalışma yapılacağını, 10 tane ağaç varsa yerine 100 tane ağaç dikeceklerini söylemişti. Bu gerçekten de ne olabilecek ne de anlaşılabilecek bir şey.

Çalışma gece gündüz devam ediyor

Direnişin yanında, taş ocağı çalışmaları da hızla devam ediyor. Öyle ki geceleri bile vızır vızır geçen kamyon sesini duyabiliyorsunuz. Şantiyede çalışan işçilerin köyden olmadığı söyleniyor. Konuşmaya da hiç niyetli değiller. Sadece biri, İDEF Başkan Yardımcısı Musa Yılmaz, bir kamyonun önünde durunca, orada çalışmaya çok gönüllü olmadığını ifade edip  “Valla yarın gelme deseler, ben de gelmem” dedi.

Direnişçilerden Ali Akyıldız ile taş ocağı şantiyesinin bulunduğu alana çıktık. Daha yolun başında bizi görür görmez, kapıya özel güvenlik görevlileri geldi. İçeri girilmesine kesinlikle izin verilmiyor. Önceden bölge halkı girebiliyormuş, ancak, şimdi mümkün değil. Sadece kapıda durup şantiyeye girip çıkan kamyonlara bakmanıza izin var. Şantiyeye giriş kapısına da yapılacak taş ocağıyla ilgili bilgilerin yer altığı birkaç tabela konmuş.

Herkesin bildiği katliam

Ali Akyıldız ile taş ocağı çalışmalarının vadiye verdiği zararı görmek için yüksek bir yere çıktık. Buradan tüm vadiyi görebiliyorsunuz. Yemyeşil bir vadinin tam ortasının nasıl katledildiğini de görüyorsunuz. Üstelik bu alanın bu kadarla sınırlı kalmayacağını, giderek daha da genişleyen bir alanın katledileceğini de biliyorsunuz.

Bundan herkesin de haberi var. Orada yaşayan insanlar ağaçların yok olmaması için her şeyi yapmış, yapıyor. Dava açmış, sesini duyurmuş, nöbet tutmuş, ağaçta saatlerce beklemiş. Daha ne olabilir diye düşünüyor insan. Daha ne yapacaklar?

Hafızaları siliniyor

Direniş alanına tekrar geçince birkaç köylüyle daha konuşuyorum. Bana gözleri dolmadan o ormanı anlatan hiç kimse olmuyor. Dışarıdan anlamak çok zor, o alan onların hafızası, toprağı, nefes alanı. Bizim gördüğümüzden ve tahmin ettiğimizden çok daha fazlası. Birkaç ağacın kesilip yerine bin tane ağacın dikilmesinden çok daha kederli bir şey. O ağacın kesilmesi hafızayı söküp atmak, nefessiz bırakılmak ve geçmişle geleceğin bağının kopması demek onlar için.

Bu direniş, bir kadın direnişi

Bu direniş en büyük gücünü kadınlardan aldı tabii ki. Ayşe Baş‘ın taş ocağının yapılmasına karşı ağlamasını, feryatlarını dinledik günlerce. Ayşe Teyze hala aynı. “Küçücük yerimiz var onlara da mı göz diktiler?” diyor. “Dinamitler patlayınca burada hiç oturamayacağız diyor, nereye gideceğim?” diyor.

O kadar yalın ve basit ki aslında istedikleri, bizim vadimiz biz de kalsın. Ormanlarımız kesilmesin. Mevzunun önü arkası, sağı solu hepsi bu.

Pervin Baş, evlerine yapılan baskında terörist suçlamalarıyla karşılaşmasına kızmış. “Ne aradınız da buldunuz evden? Ne buldunuz? Siz utanacaksınız demiştim. Biz bir aileyiz” diyor.

Yapılan baskında Dursun Baş’ın telefonuna ve oğlu Ali Baş‘ın bilgisayarına el konuluyor. Ali, bu yüzden internet üzerinden olan üniversite sınavlarına giremiyor.

‘Dinden bahseden bunları yapar mı?’

Mecliste yaptığı konuşmasıyla herkesin dikkatini çeken Ayşe Albayrak da “O zengini de musalla taşına koyacaklar. Demeyecekler ki bu Mehmet bu çok zengin buna biraz verelim. Ayşe fakirdi, Ayşe’ye az verelim. O da yedi arşın kefen alacak. Ben de yedi arşın kefen alacağım. Bu insanlara bu kadar zulüm etmek, bu insanlara bu kadar gözyaşı döktürmek zulüm değil mi? Hem dinden bahsediyorlar. Dinden bahseden bunları yapar mı?” diye konuşuyor.

Teran Baş da bu konuda hiçbir yorum yapmayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘a oldukça kızgın. Cumhurbaşkanına ithafen, “Buraya da gelsin. Gözü gözümüze bir vursun” diyen Baş, “Bu zulümü bize neden yapıyorlar? Biz ne yaptık?” diye soruyor.

İkizdere’deki yıkım sadece bu taş ocağıyla sınırlı değil. Bölgede neredeyse her dağın başında bir dozer var. Tablo gibi yemyeşilliğin tepesindeki dozerler o kadar kötü ve o kadar aidiyetsiz duruyor ki.

Diren hep yanlarında

Direnişin en büyük destekçilerinden Diren köpek, direnişçilerin alanından hiç ayrılmıyor. Taş ocağına çıkarken de sizi hiç yalnız bırakmıyor. Ara sıra, şantiyeye çıkan kamyonlara havlıyor. Belli ki Diren de mücadelesinden vazgeçmeyecek.

Tarihe not

Bu direnişin nasıl bu kadar süre devam ettiğini kadınların güçlerinden ve kararlılığından görebiliyorsunuz. Jandarmanın karşısına ilk çıkan onlardı, taş ocağını istemediklerini ilk haykıran ve seslerini herkese duyuran onlardı. İkizdere’de neler olduğunu şu an biliyorsak onlar sayesinde. Taş ocağı yapılır, hayata geçer geçmez, onu şu an bilmiyoruz. Ama şu olay tarihe not edildi: İkizdere’de taş ocağına karşı aylarca süren bir direniş yaşandı. Bu direnişi kadınlar başlattı, sürdürdü ve tüm dünyaya duyurdu.

Cumhurbaşkanlığı’nın İstanbul Sözleşmesi savunması: Bir bildirimle, istenildiğinde feshedebilir

Cumhurbaşkanlığı Hukuk ve Mevzuat Genel Müdürlüğü tarafından, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına ilişkin Danıştay’a savunma gönderildi.

Savunmada, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının iptali için açılan davaların “haksız ve hukuki dayanaktan yoksun” olduğu gerekçesiyle reddi istendi.

Davaların karara bağlanması bekleniyor

HaberTürk gazetesinden Fevzi Çakır‘ın haberine göre, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması için Danıştay 10. Dairesi’nde 220 civarında dava açıldı. Dava açanların arasında CHP, İYİ Parti, sivil toplum kuruluşları, dernekler gibi tüzel ve gerçek kişiler bulunuyor.

Danıştay 10. Dairesi, davalara için her davaya ilişkin Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrı bir savunma istedi.

Cumhurbaşkanlığı ise, birkaç davaya ilişkin yedi sayfalık savunmasını Danıştay 10. Dairesi’ne gönderdi. Danıştay 10. Dairesi’nin de kısa bir süre içinde davaları karara bağlaması bekleniyor.

‘Yargı denetimi dışında’

Söz konusu savunmalarda, davaların haksız ve hukuki dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddi talep edildi ve kararın yargı denetimi dışında olduğu kaydedildi:

Cumhurbaşkanın devletin başı sıfatıyla yaptığı ve devletin yüksek menfaatini ilgilendiren işlemlerine karşı yargı yolunun kapalı olduğuna kuşku bulunmamaktadır. Yürütme organın başka devletlerle veya uluslararası kuruluşlarla olan ilişkileri çerçevesinde yaptığı işlemlerde yargı denetimi dışındadır. Bir uluslararası anlaşmanın feshedilmesi işlemi, dava konusu işlemde yürütme organın uluslararası ilişkiler çerçevesinde yaptığı bir işlem olup yargı denetimine tabi değildir.”

Kararın, yargı denetimi kapsamında görülmesi mümkün olmadığı kaydedilip, “Dava konusu Cumhurbaşkanı kararı kategorik olarak dış ilişkiler çerçevesinde tesis edilen ve münhasıran cumhurbaşkanın yetkisine tabi bir işlem olup yargı denetimi kapsamında görülmesi mümkün değildir. Sözleşmenin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesi kararının iptal kararına konu edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla iş bu davanın bu yönden öncelikle reddi gerekmektedir.” ifadeleri kullanıldı.

‘Anayasamıza aykırılık bulunmamaktadır’

Savunmada, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının, Anayasaya aykırı olmadığı da iddia edildi:

Meclis bir milletlerarası antlaşmanın onaylanmasının kanunla uygun bulmakta, antlaşmanın onaylanması ise Cumhurbaşkanı kararı ile gerçekleşmektedir. Meclis’in onaylamayı uygun bulma yetkisi gerekçe gösterilerek, antlaşmaların onaylanması ve fesih konularının Cumhurbaşkanı kararnamesi ile düzenlenemeyeceği iddiası yerinde değildir. Bu türden antlaşmaların müzakere edilmesinde, imzalanmasında, onaylanarak, yürürlüğü konulmasında ve feshedilmesinde yetkili makam yine yürütme organıdır. Bu nedenle, sözleşmenin feshinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesinde ve Cumhurbaşkanlığı kararı ile feshedilmesinde Anayasamıza aykırılık bulunmamaktadır.”

‘Bir eksikliğe yol açmayacak’

Yapılan savunmada, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi hususunda hukuki olarak veya uygulama bakımından bir eksikliğe yol açmayacağı da ileri sürüldü:

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, temel hak ve özgürlüklere ilişkin tarafı olduğumuz diğer milletler arası antlaşmalar, kanunlarımız ve ilgili diğer mevzuat, kadınlara yönelik şiddetle mücadele ve şiddeti önleme konusunda, uluslararası kural ve standartlara da uygun, gerekli düzenlemeleri içermektedir. Bu itibarla ülkemizin bahse konu sözleşmeden çekilmesi, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi hususunda hukuki olarak veya uygulama bakımından bir eksikliğe yol açmayacaktır.”

Lokumcu davasında mahkemeden görevsizlik kararı

2011’de, Artvin Hopa‘da, o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan‘ın mitingi öncesi düzenlenen eylemde polisin sıktığı biber gazı sonucu yaşamını yitiren emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüyle ilgili 13 polisin yargılandığı davanın ikinci duruşması Trabzon‘da görüldü.

Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada yargılanan polisler,  “taksirle ölüme neden olmak”tan suçlanıyor. Bugünkü davaya ise mahkemenin “gerek yok” kararı üzerine hiç biri katılmadı. Davanın 21 Nisan’da görülen ilk duruşmasında Lokumcu Ailesi’nin avukatlarının reddi hakim talebi reddedilmişti.

Cumhuriyet Savcısı’nın görevsizlik kararı talep ettiği duruşmadan, mahkemenin görevsizliği ile TCK 87/4 hükmü uyarınca dosyanın görevli Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesi kararı çıktı.

Davanın ikinci duruşmasını Lokumcu’nun ailesinin yanı sıra Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, TİP Milletvekili Barış Atay, CHP eski milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu, CHP’li Sevgi Kılıç, CHP Disiplin Kurulu Üyesi Doğuşcan Aydın Aygün, Sol Parti’den Alper TaşHopa, Rize ve Trabzon emek ve demokrasi platformları, İzmir, Ankara, Diyarbakır, İstanbul, Antep ve Batman barolarından avukatlar takip etti.

‘Polis bile isteye ‘ölümcül müdahale’de bulundu’

Sanık avukatının üç müvekkiliyle ilgili somut bir suç isnadı olmadığı gerekçesiyle beraatini, üç sanığın ise duruşmadan vareste tutulmasını istediği duruşmada,  Lokumcu Ailesi’nin avukatı Nagihan Bulduk şunları söyledi:

“Metin Hoca basın açıklamasına katıldı ve o açıklamaya biber gazlı saldırı oldu Metin Lokumu hayatını kaybetti. Hopa’da o gün çok fazla gaz kullanıldı. Bütün kent gaz altındayken Lokumcu’nun bundan etkilenmediğini söylemeyeyiz. Bilimsel çalışmalar da gazın ölümcül sonuçları olabilir diyor. Burada olası kasıtla suç işleyen, yaptıklarının sonucunu bilen polisler var.

Avukat Mert Ekinci ve Sercan Aran da polisin Hopa’da “ölümcül müdahale”de bulunduğunu belirterek, olay tarihinde kentte bu müdahaleyi meşru gösterecek hiç bir durum olmadığına, polisin tavrının sokağa çıkmak isteyen tüm muhaliflere verilen bir gözdağı olduğuna dikkat çekti. Ekinci ve Aran, bu davada tartışılacak tek şeyin “olası kasıt” olduğunu, bu tartışmanın da ağır ceza mahkemesinde yapılabileceğini kaydetti.

Baroların ve derneklerinin müdahil olma talebinin reddedildiği duruşmada dinlenen tanık Kamil Ustabaş da şunları anlattı:

“O kadar çok gaz sıkıldı ve insanlar can korkusuyla kaçtı. Alanda toplananlara gaz ve su sıkıldıktan sonra etraftaki insanlara da sıkıldı.

Esnafa sığınan halka da biber gazlı saldırı oldu. Esnafın birinin çatısı yanmaya başladı. Hopalılar çatıya çıkıp yangını söndürdü. Hopa gaz bulutu altındaydı. Hem gaz sıkanlar hem de coplarla saldıranların başında kimler var bilmiyorum fakat  ‘Hopa’yı süpüreceğiz’ diyordu yöneticiler.

Metin hocanın durumunu öğrenmek için hastaneye gidenlere de mermi ile saldırıldı. Bir kenti teslim alma mantığıyla gelmişlerdi. Birçok öü çıkabilirdi. Birçok ölü çıkmamasının nedeni esnafın kapıları kilitlemeleri ve kapıların ardına barikat kurmalarıydı.”

Dava dosyası ağır ceza mahkemesine gönderilecek

Duruşma sonunda, savcı dosyanın Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesi  için görüş bildirdi; mahkeme heyeti de “Kanıtlar dikkate alındığında yetkimizi aşıyor” diyerek görevsizlik kararı verdi. Karar alkışlarla karşılandı. 

 

Meslek örgütlerinden ortak açıklama: Basının nefesini kesemezsiniz

Gazetecilere görevleri başındayken kolluk güçleri tarafından uygulanan şiddete karşı ortak bir bildiri yayımlayan 14 basın meslek örgütü, yarın bir eylem gerçekleştirecek.

Geçen cumartesi günü, Onur Yürüyüşü etkinliğine sert müdahalede bulunan polisin çok sayıda gazeteciyi darp ettiğine, gözaltına alınmak istendiğine,  görüntü almaları engellenip makinelerindeki görüntülerin silinmek istendiğine dikkat çeken meslek örgütleri, gösterileri izleyen gazetecilerin görüntü almasını engellemeye yönelik İçişleri Bakanlığı genelgesinin de “hukuka ayrılık”tan davalık olduğunu hatırlattı.

Meslek örgütlerinin açıklaması şöyle:

Gazeteciler artık ölüm tehditiyle karşı karşıya

“Gazeteciye şiddet uygulayan kamu görevlileri suç işliyor, bu gidişe hep birlikte dur demeliyiz.

Tüm basın emekçilerine çağrımızdır!

Türkiye’de haklarını aramak için sokağa çıkan yurttaşları takip edip haberleştirmek gazetecinin kamusal görevidir. Meslektaşlarımız son günlerde tüm toplum adına bu görevlerini yürütürken ağır şiddetle karşı karşıya kalmaya başladı.

Yaşananlar çok tehlikeli bir boyuta ulaştı. Taksim’de yapılmak istenen protesto eylemini izlemeye çalışan çok sayıda gazeteci darp edildi, gözaltına alınmak istendi, görüntü almaları engellendi, makinelerindeki görüntüler silinmek istendi.

Ama artık gazeteciler görevlerini yaparken ölümle de yüz yüze kalıyor! Bunun son örneği Taksim’deki protestoları takip eden AFP Fotomuhabiri Bülent Kılıç’ın uğradığı şiddettir. Haksız ve hukuksuz şekilde Kılıç’ın görev yapmasını engelleyen polis, yere yatırdığı meslektaşımızın boynuna diziyle bastırarak ölümle sonuçlanabilecek bir şiddet sergiledi.

https://twitter.com/khandabani/status/1408765294550659074

Amerika’da bir polis tarafından aynı yöntemle boğazına çökülerek öldürülen George Floyd’un görüntüleri tüm dünyada infial uyandırmışken, ülkemizdeki güvenlik güçlerinin bunu örnek alırcasına şiddet uygulaması hepimizi derinden endişelendirmektedir. Emniyet güçleri bu hareketleri ile halkın gerçekleri öğrenme hakkını engellemektedir, nefessiz bıraktıkları yalnız meslektaşımız değil, halkın bu hakkıdır.

‘Basını bezdirmek istiyorlarsa, mümkün olmayacak’

Gösterileri izleyen gazetecilerin görüntü almasını engellemeye yönelik İçişleri Bakanlığı genelgesi hukuka ayrılıktan davalıktır. Tüm basın meslek örgütleri bu genelgeye tepkilerini gösterdi, Danıştay’da dava açıldı. Bu şiddet uygulamasının amacı basını bezdirmek ve görevini yapmaktan uzak tutmak ise, bu amaca ulaşmanın mümkün olmadığını bir kez daha gür bir sesle haykırıyoruz.

Bu kabul edilemez anlayışı şiddetle kınıyoruz. Tepkimizi dile getirmek için tüm meslektaşlarımızı üç ilde Valilik önüne kameralarımızı, fotoğraf makinelerimizi, not defterlerimizi bırakarak, şiddeti barışçıl şekilde protesto etmeye çağırıyoruz.

Gazetecilere şiddet uygulanmasını kanıksamayacağız, asla kabul etmeyeceğiz!

Ellerinizi gazetecilerin üzerinden çekin!

Bu ablukayı dayanışma ile kıracağız!”

Protesto gösterilerinin yapılacağı yerler şöyle:

Ankara Valiliği önü, saat: 11.30
İstanbul Valiliği önü, saat 14.00
İzmir Valiliği önü, saat 14

Tarih: 29 Haziran 2021- Salı

Çağrıcılar

  • Basın Konseyi
  • Çağdaş Gazeteciler Derneği
  • Dicle Fırat Gazeteciler Derneği,
  • Diplomasi Muhabirleri Derneği,
  • DİSK Basın-İş
  • Ekonomi Muhabirleri Derneği
  • Gazeteciler Cemiyeti
  • Haber-Sen
  • İzmir Gazeteciler Cemiyeti
  • Parlamento Muhabirleri Derneği
  • Samsun Gazeteciler Cemiyeti
  • Türkiye Foto Muhabirleri Derneği
  • Türkiye Gazeteciler Sendikası
  • Türkiye Haber Kameramanları Derneği.

Julian Assange’ı suçlayan FBI ajanı: Hepsini uydurdum

Snowden: Bu açıklama, davanın sonudur

2013’te ABD’nin dünya liderleri dahil küresel çapta yasa dışı dinleme yaptığını ifşa ettikten sonra Rusya’ya sığınmak zorunda kalan ABD’nin eski CIA ajanı Edward Snowden, Thordarson’un itiraflarını, “Bu, Assange’a karşı davanın sonudur” diye değerlendirdi.

ABD’nin savaş suçlarının belgelerini yayımlayan Assange’ın, ABD Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı iddianamede Soğuk Savaş döneminden kalma Casusluk Yasası ve siber saldırı iddialarından suçlu bulunması durumunda 175 yıl hapis cezasına çarptırılabileceği belirtiliyor.

Ancak Birleşik Krallık, Assange’ın ABD’ye iadesine henüz olumlu bir yanıt vermiş değil. Yargılama sürerken, Julian Assange’ınkefaletle serbest bırakılma talebi de reddedilmişti. Londra’da görülen davada yargıç Vanessa Baraitser, “İnancım şudur ki Assange bugün serbest bırakılırsa, temyiz davası sonrası mahkemeye tekrar teslim olmayacaktır” demişti.

 

AYM Başkanı Arslan: Mahkemeler adalet arayışına yanıt veremezse, hukuk dışı arayışlar kaçınılmaz

Bağımsız ve tarafsız yargı vurgusu yapan AYM Başkanı Arslan, “Hukuk devletinde adaletin yegane adresi mahkemelerdir. Mahkemelerin adalet arayışına cevap veremediği, bağımsız ve tarafsız yargılama ilkelerine uygun bir şekilde uyuşmazlıklara çözüm üretemediği bir yerde hukuk dışı arayışların ortaya çıkması kaçınılmazdır” dedi.

Özel hayatın gizliliği yönündeki tartışmaların birçok ülkede sürdüğüne değinen Arslan, George Orwell’in 1984 adlı romanına atıf yaptı. Arslan konuşmasının devamında, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması tartışmalarıyla ilgili, “Bu anlamda kamu görevinden çıkarma, mesleki hayat ile özel hayat arasındaki yakın ilişkiden dolayı sebep ve/veya sonuca dayalı olarak kişinin özel hayata saygı hakkına müdahale olarak nitelendirilebilmektedir” ifadelerini kullandı.

Orwell bugün olsa hayrete kapılırdı

Arslan şöyle konuştu:

“İngiliz George Orwell, 1984 adlı romanında distopik bir dünyanın korkutucu tasvirini yapmıştır… Kitabını tamamladığı 1948 yılından iki yıl sonra, yani internetin ve akıllı cep telefonlarının icadından çok önce aramızdan ayrıldı. Bugün yaşasaydı, kitabında tasvir ettiği distopik dünyanın kusursuz şekilde gerçekleştiğini, hatta aşıldığını hayretle gözlemlerdi. ”

Mahkemelerin bağımsızlığına vurgu

“Temel hak ve özgürlüklerin korunduğu, hukuk güvenliğinin sağlandığı bir hukuk devleti aynı zamanda refah devletinin de olmazsa olmaz şartıdır” diyen Arslan  15 Temmuz darbe girişiminden çıkarılması gereken derslerden en önemlisinin yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı olduğunu ifade etti; mahkemelerin bağımsızlığına vurgu yaptı:

“Meşum darbe teşebbüsünden çıkarılması gereken en önemli derslerden biri, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının ve bunun yanında yargı mensuplarının sadece hukuka bağlı kalarak karar vermelerinin sağlanmasının demokratik hukuk devletinin geleceği bakımından hayati derecede önemli olduğu gerçeğidir. Hukuk ve adalet açığı bir ülkenin geleceği bakımından her türlü açıktan daha tehlikelidir. Zira bu açık, temeli adalet olması gereken devlete yönelik toplumsal güveni ve inancı zedeleyecektir. Önemle vurgulamak gerekir ki, hukuk devletinde adaletin yegane adresi mahkemelerdir. Mahkemelerin adalet arayışına cevap veremediği, bağımsız ve tarafsız yargılama ilkelerine uygun şekilde uyuşmazlıklara çözüm üretemediği bir yerde hukuk dışı arayışların ortaya çıkması kaçınılmazdır.”

Tepki çeken yeni ‘Dernekler Yasası’ Venedik Komisyonu’nun gündeminde

Avrupa Konseyi’ne (AK) üye ülkelerdeki yasaların, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun olup olmadığını denetlemekle görevli Venedik Komisyonu, Türkiye’de tepkilere yol açan ve geçen yıl sonu kabul edilen dernekler yasasını inceleyecek.

Venedik Komisyonu, 2 Temmuz Cuma günü, bu kanunun AİHS’ne uygun olup olmadığına ilişkin görüş bildirilecek. Komisyon, hazırladığı raporları AK’nin karar organı Bakanlar Kurulu’na sunuyor.

Euronews‘ten Ömer Ayna‘nın haberine göre, bu raporlar, AİHM’deki davalara da rehber olması itibarıyla önem taşıyor.

Yeni Yasa ne getiriyordu? 

TBMM’de geçen yıl sonu kabul edilen Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun’da yer alan bazı maddeler sivil toplumu da ilgilendiriyordu. Kanunun kabul edilmesiyle, Dernekler Kanunu‘nun yedi, dernek faaliyetlerini ilgilendiren Yardım Toplama Kanunu‘nun ise dört maddesi değiştirildi.

Uluslararası Af Örgütü‘nün hazırladığı ve geçen ay yayımladığı raporda, Türkiye’nin 2020 sonunda kabul ettiği ‘kitle imha silahlarıyla’ ilgili yasanın sivil toplum kuruluşlarını ‘baskı altına aldığı’ uyarısı yapıldı. “Terörle mücadeleyi araçsallaştırmak” başlıklı rapora göre, söz konusu kanun, örgütlenme ve ifade özgürlüğü haklarının yanı sıra uluslararası toplumun kabul ettiği adil yargılanma güvencelerini de ihlal eden yeni uygulamalar getiriyor.

Çok sayıda sivil toplum kuruluşu (STK) da kanunun adı ve gerekçesi kitle imha silahlarının yayılması ve terörün finansmanının engellenmesi olarak sunulsa da ilgili düzenlemenin daha çok 5253 Sayılı Dernekler Kanunu ve 2860 Sayılı Yardım Toplama Kanunu’nda değişiklikleri öngördüğü; değişikliklerin de örgütlenme özgürlüğüyle ilgili temel evrensel ilkelerle uyuşmadığı eleştirileri getirmişti. 

 

ABD ve Kanada’da sıcaklık rekoru: Oregon Kongre Merkezi soğutma merkezi oldu

Sıcak hava dalgalarının etkisi altına giren Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’da rekor sıcaklıklar kaydedildi.

Oregon’un en büyük şehri olan Portland’da sıcaklık 42,2 dereceye ulaştı. Daha kuzeyindeki Seattle ve Washington’da ise sıcaklıklar 37.8 dereceye kadar yükselerek haziran ayı sıcaklık rekorunu kurdu.

Seattle’da bu sıcaklığın, kayıt tutulmaya başlanan 1894 yılından bu yana ilk kez yaşandığı belirtildi.

Covid-19 kısıtlamaları kaldırıldı

Washington ve Oregon eyaletlerinde yetkililer, soğutma merkezleri, havuzlar, sinema salonları ve alışveriş merkezleri üzerindeki Covid-19 kapasite kısıtlamalarını kaldırdı.

Voa News’in aktardığına göre birçok mağaza tüm klimalarını ve fanlarını satarken, Oregon’daki bir kongre merkezi, soğutma merkezi olarak faaliyet göstermeye başladı.

Küresel ısınma üzerine çalışan Washington Üniversitesi profesörü Kristie Ebi, AP’ye verdiği demeçte, “İklim değişikliğinin ısı dalgalarının sıklığını, yoğunluğunu ve süresini artırdığını dünyanın dört bir yanındaki kanıtlardan biliyoruz. Bu duruma bundan sonra alışmamız gerekecek” ifadelerini kullandı.

Kuraklık tehlikesi

Geçtiğimiz haftalarda Nevada ve Arizona‘da eyalet çapında sıcaklık rekorları kırılmış, sıcaklıklar 49 derecenin üzerine çıkmıştı. Sıcaklıklar Phoenix’te 48 derece, Las Vegas‘ta 46 derece, Denver‘da ise 38 dereceyi görmüş, yaklaşık 50 milyon kişi sıcak havadan etkilenmişti.

ABD’nin batı eyaletlerinde görülen aşırı sıcak ve kuraklık yüzünden 300 milyon hektarlık ekili alanın olumsuz etkilendiği, su kıtlığından doğrudan ya da dolaylı etkilenen kişi sayısının ise 94 milyonun üzerinde olduğu açıklanmıştı.

Kanada’da rekor sıcaklık

Kanada’nın British Columbia eyaletinde cumartesi günü ülkedeki en yüksek sıcaklık olan 46.1 dereceyi gördü. The Guardian’ın aktardığına göre sıcaklıkların salı gününden itibaren düşmesinin beklendiği belirtildi.

Kanada tarihindeki bir önceki rekor yüksek sıcaklık, Temmuz 1937’de Saskatchewan eyaletinde kaydedilen 45 santigrat derece olmuştu.

Moskova’da sıcaklık rekoru

Dünyanın dört bir yanından benzer sıcaklık rekorları geliyor. Geçtiğimiz hafta Rusya’nın başkenti Moskova’da sıcaklıklar 34,7 dereceye çıkmıştı. Böylece şehir, 1901 yılından bu yana kaydedilen en yüksek haziran sıcaklığını yaşamış oldu.

Sibirya’da artan sıcaklıklar yıkıcı selleri ve orman yangınlarını da beraberinde getiriyor. Ayrıca Rusya’nın geniş topraklarının yaklaşık üçte ikisini kapsayan permafrostun erimesine de katkıda bulunuyor ve iklim krizini besliyor.

Ortadoğu’da 50 dereceyi aşan sıcaklıklar

Orta Doğu’da yer alan dört ülkede ise haziran ayı başında sıcaklıklar 50 santigrat dereceyi aşmıştı. Umman, İran, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) sıcaklıklar normalin üzerine çıkarak ulusal rekorlara ulaştı.

Nature Climate Change’te yayınlanan bir makaleye göre yaz sıcağına bağlı ölümlerin üçte biri iklim değişikliğinden kaynaklanıyor ve  küresel sıcaklıklar yükseldikçe bu ölümlerin artması da muhtemel.

Türkiye’de son 51 yılın en sıcak mayısı

Türkiye’de ise geçtiğimiz ay son 51 yılın en sıcak mayıs ayı yaşandı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü Türkiye’de daha önce 16,7 olarak ölçülen ortalama mayıs ayı sıcaklığının 2,6 santigrat derece arttığını açıklamıştı.

Geçen ay sıcaklıklar Kırklareli, Çorlu, Tekirdağ, Yalova, Balıkesir, Antakya, Elmalı, Erdemli, Ordu, Rize, Hopa, Bolu, Karabük, Ünye, Boyabat ve Nallıhan çevrelerinde mevsim normalleri civarında, Samandağ çevresinde mevsim normallerinin altında, yurdun diğer bölgelerinde mevsim normallerinin üzerinde kaydedildi.

 

Tarihi Kadıköy Anadolu Lisesi’nin yıkımına karşı öğrenci ve mezunlardan dayanışma çağrısı

Tarihi Kadıköy Anadolu Lisesi (KAL) öğrencileri ve mezunları, İstanbul Valiliği’nin Dünya Bankası’yla yaptığı proje-ihale kapsamında okullarının yıkılacak olmasına karşı dayanışma çağrısı yaptı.

Okulun bulunduğu değerli arazinin rant projelerine açılacağı endişesi içinde olduklarını belirten KAL öğrencileri, velileri, öğretmenleri ve mezunlarının düzenlediği basın açıklamasına CHP Milletvekili Ali Şeker ve HDP Milletvekili Züleyha Gülüm de destek verdi.

Öğrenciler dağıtılıyor

Öğrencilerin büyük bir kısmının Kadıköy dışındaki okullara gönderilerek, mekanla olan bağının yok edilmeye çalışıldığı endişesi dile getirilen açıklama  şöyle:

Kadıköy Moda‘da, deniz manzaralı geniş bir arazi üzerine kurulu Kadıköy Anadolu Lisesi (KAL) İstanbul Valiliği’nin Dünya Bankası’yla yaptığı proje-ihale kapsamında önümüzdeki günlerde yıkılacak. Bugüne kadar ilgililerce açıklıkla tartışılmayan bu proje- ihale ve yıkım sürecinin, öğrencilerin büyük bölümünün Göztepe’deki bir ortaokula gönderilmesiyle ilgili taşınma masraflarının velilerden istenmesiyle son aşamaya geldiğini öğrenmiş bulunmaktayız.

Bu zamana kadarki süreçte, okulla ilgili depreme dayanıklılık konusunda olumsuz bir rapor olup olmadığı, varsa neden güçlendirme yapılmadığı, güçlendirme yapılamayacak durumdaysa, neden 2017 yılından beri yıkılmayarak belirsiz bir sürece ertelendiği, özellikle de pandemi süresince çocuklar okulda yokken bu yıkım-yapım sürecinin neden tamamlanmadığı gibi sorularımıza yanıt alamadığımız gibi veli toplantılarında velilerin sözü kesildi, mikrofonlar kapatıldı.

Okul idaresi tarafından söz konusu projenin İstanbul Valiliği’ne bağlı İstanbul Proje Birimi (İPKB) tarafından Dünya Bankası’ndan sağlanan kredilerle yapıldığı ve ihaleye verildiği söylenmesine rağmen bu proje-ihale sürecinin neden bu kadar uzadığı da bilinmemektedir. Bu konuda sağlıklı bir çözüm geliştiremeyip sürecin bu kadar uzamasına sebep olanlar, yaratılan mağduriyetten sorumludur.

Okul, paralı otoparka dönüştürüldü

2019 yılında okul sitesinde yayınlanan açıklamada “İlgili birimlerce yapılan planlamaya göre, bu süreç içerisinde hiçbir zaman yatılı öğrencilerin pansiyon hizmetleri ya da tüm okuldaki eğitim hizmetleri kesintiye uğramadan ve pansiyon ya da eğitim için tek bir öğrencimiz dahi okul dışına çıkmadan gerçekleştirilmiş olacak” denilerek okulun yapım çalışmalarının sürdürüleceği sözü verilmişti, ancak şimdi çocuklarımız başka okullara gönderilmek isteniyor.

Bizler veliler olarak soruyoruz; neden daha önce söz verildiği gibi geniş bir arazi üzerine kurulu okul binasındaki yıkım aşamalı biçimde sürdürülüp çocuklarımızın okuldaki mekanlarından koparılmadan eğitimlerine devam etmeleri sağlanmıyor? Daha önce 300 yatılı öğrenci için üç ayda Kadıköy Belediyesi tarafından pansiyon yapılmıştı, şimdi de eğitimin burada devam ettirilmesi için prefabriklerin yapılacağı ve binaların yıkımının ihtiyaca göre ve sırayla olacağı, eğitimin aksamadan sürdürüleceği sözleri verilmişti, bu sözler neden unutuldu?”

Pandeminin sürdüğü iki yıl boyunca okulun yıkılıp yeniden yapılmasına yönelik hiçbir şey yapılmadığına dikkat çekilen açıklamada, çocuklarımızın bir arada kalabilecekleri bir okul talep edildiğinde “Kuleli Askeri Lisesi” gibi kimsenin itiraz edemeyeceği ancak gerçekçi olmayan vaatlerde bulunulduğu, bu sürede öğrencilerin okula girişi yasaklanırken, okulun idare tarafından paralı otoparka dönüştürüldüğü kaydedildi.

‘Taşınma masrafları velilerden isteniyor’

Gelinen aşamada, okulun 11 ve 12. sınıf öğrencilerinin Kadıköy Lisesi’ne, hazırlıklar ile 9ve 10. sınıf öğrencilerinin de Göztepe’de bulunan Halil Türkkan Ortaokulu’na gönderileceği söylenerek taşınma masrafları dahi velilerden istenildiği kaydedilen açıklama şöyle devam etti:

“Çocuklarımızı göndermek istedikleri yer küçük bir ortaokul, bizim çocuklarımız ise liseli. Ayrıca bakımsız ve kapasitesinin ne olduğunu, depreme dayanıklı olup olmadığını bilmediğimiz bu okula giderken çocuklarımız ulaşım vb. sorunlar yaşayacağı gibi binanın konumu ve yol, çevre vb açısından baktığımızda da hiç güvenlikli bir yer olmadığını görüyoruz. İkametgah adresimizden çalıştığımız işyerine kadar her şeyimizi hazırlıkla beraber beş yıl sürecek olan çocuklarımızın eğitim görecekleri okullara göre ayarlayan biz veliler açısından bu kabul edilemez bir durumdur. ”

Türkiye’nin en başarılı devlet okulları arasında

Açıkmalada, KAL’ın Türkiye’nin en başarılı devlet okulları arasında yer almasına karşın proje okul kapsamında 70’in üzerinde eski deneyimli öğretmenin sürgün edilerek başarı oranının düşürüldüğüne dikkat çekildi; okulun son süreçte dini sohbet zorlamalarıyla ve bunlara ses çıkaran öğrencilere yönelik disiplin soruşturmalarıyla gündeme gelen bir yer olduğuna vurgu yapıldı:

“Proje okula ilişkin öğrencilerin ve velilerin açıklamaları sırasında okulun içine TOMA’lar girdi, öğrenciler idareye çağrılarak günlerce sorgulandı. Uzun yıllardır yapılan bahar festivali ”Kalfest”, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından, yanlış bir gelenek olduğu gerekçesiyle yasaklandı. Öyle bir noktaya gelindi ki okulun ambleminde yer alan martı benzetmesiyle yeni gelen öğrencilere atılan, sonra toplanıp martılara dağıtılan bayat simitler bile olay oldu, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü bu “etkinlik” le ilgili soruşturma başlattı.  Şimdi de geçmişten bugüne gelenekselleşen  “KAL ruhu” nu ve “KAL kimliğini” tümüyle ortadan kaldırarak çocukları ait oldukları, kendi kimliklerini buldukları mekandan koparmak istiyorlar.”

‘Kamuoyunu duyarlılığa ve desteğe çağırıyoruz’

Öğrenci velileri açıklamada, depreme karşı alınacak önlemlere değil,  yürütülen sürecin yarattığı kaos ve olumsuz sonuçlara karşı olduklarını belirtti:

“Ayrıca Türkiye’de gerçekleştirilen diğer büyük proje ve ihaleler gibi bu projelendirme ve ihale işinde de binanın tarihi geçmişine, yeşil alanlara dokunulacağı, okul binası için o geniş arazinin küçük bir bölümü kullanıldıktan sonra geri kalan arazinin eğitim dışı amaçlarla kullanılarak rant projelerine açılacağı endişesi içindeyiz. Nitekim bundan önceki dönemlerde 240-300 hazırlık öğrencisi alan okulumuza, bu dönem 150 öğrencinin alınacak olması da okulun hem fiziki koşullar hem de sayısal anlamda giderek daraltılıp küçültüleceği anlamına gelmektedir.

Tarihsel hafızanın, KAL geleneğinin, kültürünün yok edilmesine karşı öğrencilerimizle, okulun eski mezunlarıyla, eğitim ve çevre hakkına sahip çıkan kurumlarla birlikte dayanışma içinde sorunları aşacağımıza inanıyor, kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz.”

Talepler

KAL’ın öğrenci veli ve mezunlarının talepleri şöyle:

  • Okulumuzla ilgili depreme dayanıklılık, güçlendirme, proje, ihale, yıkım, ruhsat konularının şeffaf biçimde kamuoyuna duyurulması,
  • Okulumuz yıkılacaksa; baştan söz verildiği gibi okulun geniş arazisi üzerinde aşamalı biçimde yıkımın gerçekleştilmesi, bu konuda geçmişte olduğu gibi Kadıköy Belediyesi’nden yardım istenilerek eğitim ve pansiyon hizmetlerinin aksatılmadan yürütülmesi,
  • Bu mümkün değilse ve okul mutlak suretle başka bir yere taşınacaksa, bütün öğrencilerin birlikte eğitime devam edeceği Kadıköy’deki bir okula yerleştirilmeleri,
  • Öğrencilerin sosyal, kültürel faaliyetlerde bulunmasını engelleyici uygulamalardan vazgeçilmesi ve öğrenciler üzerindeki baskıların sona erdirilmesi.