Ana Sayfa Blog Sayfa 1396

HDP’den Ömer Faruk Gergerlioğlu için adalet nöbeti

Halkların Demokratik Partisi, (HDP) Anayasa Mahkemesi’nin hakkında hak ihlali kararı vermesine rağmen tahliye edilmeyen HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu için adalet nöbeti tutacağını açıkladı.

Adalet nöbeti bugün saat 11:00’de Ankara Sincan Cezaevi önünde başlayacak.

‘Mücadeleye devam edeceğiz’

HDP, resmi Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, adalet nöbetini şöyle duyurdu:

AYM kararına rağmen rehin tutulan milletvekilimiz Ömer Faruk Gergerlioğlu için yarın saat 11:00’de Sincan Cezaevi önünde Adalet Nöbetindeyiz. AİHM ve AYM kararlarını uygulamayan darbecilere karşı her yerde mücadeleye devam edeceğiz.”

Kıbrıs’taki yangın dün akşam kontrol altına alındı: Dört kişi hayatını kaybetti

Kıbrıs‘ta dört kişinin hayatını kaybettiği yangının dün akşam saatleri itibariyle kontrol altına alındığı açıklandı.

İtfaiye Müdürlüğü‘nden yapılan açıklamaya göre, yangında aktif cephe kalmadığı duyurulurken, bazı bölgelerde alevlenmelerin olduğu, soğutma çalışmalarının da devam ettiği kaydedildi.

Hayatını kaybedenlerin Mısırlı olduğu tahmin ediliyor

Mısır Dışişleri Bakanlığı, yangında hayatını kaybedenlerin Mısırlı olduklarına ilişkin kendilerine bilgi verildiğini söyledi.

Hayatını kaybedenlerin, Mısırlı tarım işçileri olduğu tahmin ediliyor. Yerel basın da cansız bedenlerin, Odos Köyü yakınlarında yanmış araçlardan yaklaşık 400 metre uzakta bulunduğunu yazdı.

Pazar günü gazetecilere açıklama yapan İçişleri Bakanı Nicos Nouris, “Bütün belirtiler, bu kişilerin dünden beri aradığımız dört kayıp kişi olduğunu destekliyor” ifadelerini kullanmıştı.

Kundaklama şüphesi üzerinde duruluyor

Yetkililer, yangını “Kıbrıs tarihindeki en kötü orman yangını” olarak nitelerken, olayla ilgili kundaklama şüphesiyle 67 yaşındaki bir kişi gözaltına alındı.

Polis, bir görgü tanığının, şüpheliyi cumartesi günü yangının başladığı sırada Limasol’un kuzeydoğusunda bulunan Arakapas Köyü‘nden uzaklaşırken gördüğünü söyledi.

Yangına müdahale

Yangının Trodos Sıradağları‘nın eteklerinde 50 kilometrekareyi aşan çam ormanı ve yoğun bitki örtüsü ile kaplı bir alana yayıldığı açıklanmıştı.

Yangının söndürülmesi için Yunanistan, İtalya ve İsrail yardım için itfaiye uçakları göndermiş, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri‘nin de yangına helikopterlerle müdahale ettiği bildirilmişti.

Yangını şiddetli rüzgarın da körüklediği belirtilirken, yangından etkilenen Limasol bölgesindeki çok sayıda köyün boşaltıldığı kaydedildi.

Yetkililer, olay nedeniyle evlerini terk edenlerin bugün itibariyle evlerine geri dönebileceğini aktardı.

Hazar Denizi’nde şiddetli patlama

Azerbaycan‘ın başkenti Bakü kıyıları açıklarındaki Hazar Denizi‘nde şiddetli bir patlama meydana geldi. Patlama, o sırada bölgede seyir halinde olan bir geminin mürettabatı tarafından kaydedildi.

Onlarca metre yükselen alevler yaklaşık 20 saniye boyunca parladı. Görüntülerin yayılmasıyla birlikte patlamanın sebebi ve tam lokasyonu hakkında ise resmi bir açıklama yapılmadı.

İddialar

Azerbaycan’daki petrol işçileri sendikası yangının Hazar Denizi’ndeki doğal gaz arama platformlarından birinde çıkmış olabileceğini söyledi.

Enerji sektöründeki yetkililer ise patlamanın Ümit Gaz Havzası’ndaki bir tankerde meydana geldiğini ileri sürdü.

SOCAR iddiaları yalanladı

Ancak Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (SOCAR), patlamanın Ümit doğalgaz sahasından 10-12 kilometre uzaklıkta gerçekleştiğini, şirket sorumluluk alanında açık deniz platformları ve endüstriyel tesislerde kaza olmadığı açıklamasını yaptı.

Bu arada patlamanın Ümit Gaz Havzası’ndaki bir tankerde meydana geldiği yönündeki iddiaların da doğru olmadığı ifade edildi.

Volkanik çamur patlaması

Enerji sektörü yetkilileri patlamaya ilişkin araştırma başlatırken, uzmanlar, volkanik çamur patlaması olabileceği yönünde kuvvetli belirtiler olduğu yönünde görüş belirtti.

Hazar Denizi’nde gaz, çamur ve su karışımı çok sayıda çamur volkanı bulunduğunu ifade eden uzmanlar, eldeki ilk bulguların bu yönde olduğunu öne sürdü.

Görsel: Mark Tingay

Avustralya’da yer alan Adelaide Üniversitesi öğretim üyesi Mark Tingay, Twitter hesabından paylaştığı açıklamada, belirtilen konumda çok sayıda çamur volkanı bulunduğunu söyledi.

Google Earth üzerinden hazırladığı bir haritayı paylaşan Tingay, “Azerbeycan çamur volkanlarının evidir ve yüzlercesine sahiptir” ifadelerini kullandı.

Tutuşmaya neyin sebep olduğu bilinmiyor

The Guardian’ın aktardığına göre ise bilim insanları çamur volkanlarının tutuşmasına neyin sebep olmuş olabileceği konusunda emin değiller. Ancak en olası teori bir patlama sırasında yukarı doğru itilen kayalar ve kayaların birbirlerine çarparak gazları yakan bir kıvılcıma neden olabilmesi.  Azerbaycan yer altı petrol ve doğal gaz rezervleri nedeniyle “Ateş Ülkesi” olarak biliniyor.

Pazar günü meydana gelen patlama, Meksika’nın Yucatan yarımadasının batısındaki Meksika Körfezi’nde okyanus yüzeyinde çıkan ve beş saat sonra söndürülebilen bir yangın haberinin ardından yaşandı.

Devlete ait petrol şirketi Pemex, yangının şekli nedeniyle sosyal medyada “ateşin gözü” olarak anılmıştı. Yangının su altı boru hattından çıkan gaz sızıntısı nedeniyle olduğu belirtilmişti.

Boğaziçi’nde polis ve özel güvenlik el ele: Öğrenciler güvende değil

Boğaziçi Üniversitesi‘nde Melih Bulu‘nun rektör olarak atanmasının ardından başlayan protestoların altıncı ayı geride kalırken öğrencilerin Güney Kampüs‘te başlattığı çadır nöbetine polis ve özel güvenlik müdahale etti.

Öğrencilerin cuma günü başlattıkları çadır nöbetinin ardından Boğaziçi Rektörlüğü kampüse girişlerin 5 Temmuz Pazartesi gününe kadar yasaklandığını duyurdu.

Üniversite kapısına kilit

“Güvenlik ve sağlık riskinin” gerekçe olarak gösterildiği yasak kararına tepki gösteren pek çok akademisyen ve öğrenci okula girmek istedi. Ancak polis barikatlarıyla çevrilen ve kilit vurulan kapılardan girmeleri mümkün olmadı.

Birçok öğretim üyesi girişlerinin yasaklanması üzerine kapıda tutanak tutturdu. Akademisyen Ayfer Bartu Candan 20 senedir çalıştığı üniversiteye alınmadığını belirterek duruma tepki gösterdi.

Özel güvenlikten sert müdahale

Bunun üzerine öğrenciler cumartesi günü saat 19.00 için Güney Kampüs kapısı önünde toplanmak için çağrıda bulundu. Ancak özel güvenlik hem kampüs içerisindeki hem de kampüsün giriş kapısındaki öğrencilere sert bir şekilde müdahale etti.

Yapılan paylaşımlarda öğrenciler kafalarına tekme atılan kişiler olduğunu söyledi. Müdahale kampüs dışında da devam etti. Burada da hem polis hem de özel güvenlik öğrencileri darp etti.

https://twitter.com/budirenisi/status/1411355123952013319

Yaşananların ardından öğrenciler ve öğretim üyeleri hep birlikte sloganlar eşliğinde Kuzey Kampüs’e yürüyüş düzenledi. Şiddet gören ve yaralanan öğrenciler ise darp raporu alabilmek için hastaneye gitti. Ayrıca müdahale sırasında zarar verilen eşyaları için de tutanak tutuldu.

Galata Kulesi giriş ücretine zam: 30 TL’den 100 TL’ye çıkarıldı

Geçen sene işletmesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nden (İBB) alınıp Kültür ve Turizm Bakanlığı‘na verilen Galata Kulesi‘nin giriş ücretlerine yüzde 200’den fazla zam geldi.

Kuleye giriş ücreti 30 TL’den 100 TL’ye çıkarıldı.

Uzun yıllar BELTUR’daydı

Her gün ziyarete açık olan kule, uzun yıllardır İBB’ye bağlı BELTUR tarafından işletiliyordu. Ancak, 2020 yılında alınan ani bir kararla kulenin işletmesi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na verildi.

Kuleye ziyaret saati 1 Nisan – 1 Kasım tarihlerinde sabah 08:30’da başlayıp gece 00.00’a kadar devam ediyor.

Kuleye ziyaret saatleri yaz ve kış döneminde değişiklik gösteriyor.

10 soruda orman yangınları

Bu köşede “Son orman yanmadan” başlıklı yazımın yayımlanmasının üzerinden daha bir ay bile geçmedi. O yazımda yağışlı geçen bahar aylarına aldanmamak gerektiğini ve orman yangınlarının kapımızda olduğunu belirtmiştim. Bu bir kehanet değildi elbette. Her sene izlediğimiz olayların periyodik tekrarı, özünde.

Ne yazık ki tekrar eden yalnızca orman yangıları değil. Orman yangınlarına kamuoyunun gösterdiği ilgi ve tepki de hem doğrularıyla hem de yanlışlarıyla tekrar tekrar sahneleniyor. Yanlışlarda bir adım ilerleme yok. O nedenle bir kez daha bu konuyu ele almaya ve kamuoyunu bir nebze de olsa aydınlatmaya niyetlendim. Okuyanların okumayanlara, duyanların duymayanlara aktarması dileğiyle sorulara ve yanıtlarına geçelim:

1- Ormanlar neden yanıyor? Orman yangınlarının çıkış nedenleri neler?

Orman yangınları doğal nedenlerle (yıldırım düşmesi ve nadiren de kuru ot ve yaprakların kendiliğinden tutuşması) çıkabilmektedir. Ancak özellikle Türkiye’deki orman yangınlarının çok önemli bir bölümü insan kaynaklıdır. Örneğin 2020 yılında kayıtlara geçen toplam 3 bin 399 adet yangının yalnızca 312’si (%10’undan daha azı) yıldırım düşmesi nedeniyle çıkmıştır. Buna karşılık 607 yangın anız yakma, avcılık, çoban ateşi, sigara, piknik ve çöplük yangını gibi nedenlerden oluşan ihmalden kaynaklanmıştır. 30 yangın kundaklama nedeniyle, dört  yangın terör amaçlı nedenlerle ve iki yangın da açmacılık amaçlı olarak kasıtlı olarak çıkarılmıştır. Toplam 190 yangın çoğunluğu enerji hatlarından kaynaklanan kazalar nedeniyle çıkarken 1859 yangının (%55) nedeni ise saptanamamıştır.

2- Ormanlar yalnızca Türkiye’de mi yanıyor?

Hayır. Ekolojik koşulların (bitki örtüsü, meteorolojik veriler vb.) uygun olduğu her yerde orman ya da yabanıl alan yangınlarıyla ne yazık ki karşılaşıyoruz. İçinde Türkiye’nin de bulunduğu Akdeniz kuşağı ülkeleri (Yunanistan, İtalya, İspanya, Fransa, Portekiz vb.) ile birlikte başta ABD, Kanada, Güney Afrika, Avustralya, Güneydoğu Asya’da orman yangınları sıklıkla görülür. Bununla birlikte çok daha serin iklime sahip olmalarına rağmen Sibirya’da ve İsveç, Finlandiya, Norveç gibi ülkelerde de orman yangınları görülmektedir.

3- Türkiye’de orman yangınları artıyor mu?

Aşağıdaki grafikte Türkiye’de son 10 yılda çıkan toplam yangın sayısı ile bu yangınlarda yanan orman alanı miktarını gösterdim.

Son 10 yılda çıkan yangın sayısı ve yanan alan miktarı.

Grafikten de görülebileceği üzere ikinci beş yıllık dönemde özellikle yanan alan miktarında önemli bir artış göze çarpmaktadır. 2011-2015 yılları arasında her yıl ortalama 2 bin 319 yangın çıkıp 6 bin 371 ha orman alanı yanarken 2016-2020 arası beş yıllık dönemde yıllık ortalama yangın sayısı 2 bin 770’e ve yanan orman alanı miktarı ise 11 bin 818 ha’a yükselmiştir. Önümüzdeki süreçte bu sayıların hem iklim krizi hem de ormana giderek daha çok insan ve tesis girmesi nedeniyle artması beklenmektedir.

4-Türkiye’de orman yangınları ile nasıl mücadele ediliyor?

Türkiye ilk ormancılık örgütünün 1839 yılında ilk orman okulunun 1857 yılında kurulmuş olduğu, ormancılık gelenekleri köklü olan bir ülkedir. Ülke ormanlarının korunması, geliştirilmesi ve işletilmesinden sorumlu kamu organizasyonu olan Orman Genel Müdürlüğü (OGM) hem sözünü ettiğim deneyim ve birikim ile hem de ülke sathına yayılmış örgüt yapısı ile güçlü bir çatıdır. Bu çatı altında çok uzun yıllardır orman yangınları ile mücadele ile ilgili ana birimler bulunmakta ve başarılı çalışmalar yapmaktadır.

Son yıllarda da özellikle yangın takip sistemi açısından ciddi atılımlar yapılmıştır. Buna karşılık, yine son yıllarda yangınlarla mücadelede yararlanılacak uçak ve helikopter gibi teknolojik donanımların sağlanması açısından kamuoyuna da yansıyan bazı sıkıntıların yaşandığı bir gerçektir. Örgüt yapılanmasında liyakatin arka sıralara itilmesi ile önemli yangınlarda siyasilerin yangını bir gösteri arenasına çevirme arayışı yangınla mücadele açısından olumsuz noktalardır. Benzer şekilde orman yangınını söndürmede asli unsur olan yangın işçilerinin geçici statüde ve yılın yangın sezonu denilen belirli zamanlarında çalıştırılması önemli diğer sorun başlıklarıdır. Yangın işçilerinin özlük hakkı sorunları mutlaka giderilmelidir. Ayrıca yangınlar artık bütün yıla yayıldığından yangın işçileri sezonluk olarak değil tüm yıl çalıştırılmalıdır.

5-Orman yangınlarını söndürmede uçak ve helikopter kullanılıyor mu?

Uçak ve helikopter özellikle yangının ilk başladığı zamanlarda, büyümeden söndürülmesi için çok önemli. Ne var ki, Türkiye’nin engebeli arazi yapısı manevra kabiliyeti sınırlı olan uçakların her zaman ve her yerde etkili şekilde kullanılmasının önüne geçiyor. Buna rağmen ve artık iklim krizinin de etkisiyle yangınların neredeyse tüm yıla yayılmış olmasını da dikkate alarak OGM’nin, uygun bir mekân planlaması ile yılın tüm zamanlarında yangına müdahaleye hazır uçak ve helikopter filosunu bünyesinde barındırmasının kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Orman yangınları gibi can (insan, bitki ve hayvan) kayıplarının yoğun yaşandığı afetleri önlemede kiralama-hizmet alımı gibi yöntemlerin sürekli sorunlar çıkaracağı ve orman yangınlarıyla mücadelede başarıyı azaltacağı açıkça ortada.

6- Yanan orman alanları ne oluyor? Yanan orman alanları imara açılabilir ya da bu alanlarda turistik tesis yapılabilir mi?

Yanan orman alanları yeniden ve hızlı bir şekilde ormanlaştırılıyor. Anayasa’nın 169. maddesi “Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz.” demektedir. Okuyucular haklı olarak Anayasa’da yazılı olmasına rağmen uygulanmasında sorun yaşanan pek çok örneği hatırlayarak kuşkuya düşebilir. Ancak OGM’nin Anayasa’nın bu amir hükmüne bugüne kadar uyduğunu biliyoruz. Bu açıdan yapılan eleştiriler haklı değil. Kamuoyunda ve özellikle sosyal medyada bunun aksi oluyormuş gibi görüntü yaratan fotoğrafların hepsinin bir açıklaması var. Büyük bölümü yangın görmüş alan değil.

Zaten mesele de burada; yangın görmüş orman alanında başka hiçbir şey yapılamaz. Ancak yangın görmemiş sağlıklı ormanlarda hem 6831 Sayılı Orman Yasası’nın değişik maddelerine hem de Turizmi Teşvik Yasası’nın 8’inci maddesine göre pek çok işletme ve tesisi kurulabiliyor. O halde otel yapmak için ormanı kim yaksın, niye yaksın? Bu yapılıyormuş gibi, bilgiye dayanmayan sezgisel eleştiriler sanıyorum ülke ormanlarına zarar veren diğer pek çok realiteden besleniyor. Ancak doğruları söylemek bizim görevimiz. Ayrıca bu haksız eleştiriler, ormanlara gerçekten zarar veren diğer alanlardaki mücadelelerin gücünü de zayıflatıyor. Çünkü Tarım ve Orman Bakanının son açıklamalarında da olduğu gibi, bütün eleştiriler tek kefeye konuluyor ve hepsi haksız eleştiriymiş gibi topluma yansıtılıyor.

7- Yanan orman alanlarına neden hep çam dikiliyor? Başka ağaç türleri; zeytin ve ceviz gibi meyveli ağaçlar dikilemez mi?

Hayır, dikilemez. Çünkü yanan orman alanlarının çok büyük çoğunluğu Ege ve Akdeniz’de. Bu bölgelerde doğa kararını çam olarak netleştirmiş. O bölgelerdeki ekolojik koşullara en iyi uyum sağlayan ağaç cinsi çam. Tür olarak da kızılçam. Bizim buna müdahale etmemiz ekolojik süreçlerde mutlaka istenmeyen bir sonuca yol açacaktır. Bilim ve teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun doğanın milyonlarca yıllık evrim sürecinde oluşturduğu kararlardan daha isabetlisini oluşturabilecek bir düzeyde değiliz. Doğayı taklit etmek, bazı istisna sayılabilecek durumlar hariç, daima en akıllıca yöntemdir.

8- İklim krizi orman yangınlarını etkiliyor mu?

Kesinlikle etkiliyor. Ortalama sıcaklıklardaki artışlar ile dengesizleşen yağışlar (birden bire şiddetli şekilde gerçekleşen yağışlı dönemler ve uzun kuraklık periyodları) orman yangınlarını artırıcı yönde etki yapıyor.

9- Yanan orman alanları kendi haline bırakılırsa daha iyi mi olur?

Genellikle evet. Çünkü hem orman hem de yangın ekologları Türkiye’de yanan orman alanlarının korunarak kendi haline bırakılması durumunda kısa sürede eski haline geleceğini ve bu yöntemin ağaçlandırmaya göre genetik açıdan çok daha sağlıklı olduğunu söylüyor. Dünyanın başka yerlerinde de benzer saptamalar yapılıyor. Ancak Türkiye’de yangınlar sonrası oluşan kamuoyu duyarlılığının oluşturduğu baskı OGM’yi bir an önce ağaçlandırma yapmaya itiyor. Üstelik orman ağaçlandırması konusunda ne yetkisi ne de bilgisi olan belediyeler ve STK’lar gibi kurumların ‘derhal ağaçlandıracağız’ kampanya ve sözleri konuyu iyice karmaşık hale getiriyor. Bu kampanya ve sözlerin iyi niyetinden şüphe etmesek de sonuçlarının olumlu olduğunu söyleyemiyoruz.

10- Orman yangınlarıyla mücadelede izlenmesi gereken yol nedir?

Aslında bu sorunun yanıtını 4’üncü ve 5’inci soruların yanıtlarında verdim. OGM’nin deneyim, bilgi ve insan kaynağı kapasitesi yeterli. Biraz teknoloji desteği, biraz uzmanlık ve liyakate önem ve biraz da yangın işçilerinin sorunlarının çözülmesi ile orman yangınları ile mücadeledeki başarı düzeyinin çok daha yüksek noktalara çekilmesi olanaklı. Bundan çok daha önemli olan şey ise çıkan yangını söndürmektense yangının çıkmasına engel olmanın daha rasyonel bir yol olduğu. Yangınların büyük bir bölümü insan kaynaklı olduğuna göre yangına hassas bölge ve zamanlarda insanın ormandan olabildiğince uzak tutmak gerekir. Ne var ki bir yandan turistik ve rekreasyonel talepler için ormanların sınırsız bir kaynakmış gibi değerlendirilmesi, diğer yandan da ormanların içine çeşit çeşit işletme ve tesisin bu kadar kolayca girebilmesini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması ve ormanların giderek daha küçük parçalara bölünmesi, insanı ormandan olabildiğince uzak tutma gereği ile taban tabana zıt uygulamalar.

Kamuoyunda çoğunlukla yangın çıktıktan sonra ortaya çıkan tablo ve yangın sırasında yapılanlar ya da yapılamayanlar konuşuluyor. Orman yangınlarını henüz yangınlar çıkmadan konuşmayı öğrendiğimizde ve yangını söndürmek için harcadığımız emeğin daha fazlasını yangını önlemek için harcadığımızda çok daha olumlu şeyler yazmamız mümkün olacak. Ama mevcut durum böyle değil ve ne yazık ki giderek daha fazla yangın ve yanan orman göreceğiz.

Elbette çıkan yangınla mücadele eden, işçisinden genel müdürüne tüm ormancılara minnet borçluyuz. Bu uğurda yaşamını kaybedenleri saygıyla anıyoruz. Ama bilmeliyiz ki onlara edebileceğimiz en büyük teşekkür onlara daha az ihtiyaç duyulacak ve onların canlarını daha az tehlikeye atmasına sağlayacak önlemleri almamızdır. Bu önlemlerin neler olduğu da açıkça ortada. Bunları yapmadan yalnızca kahramanlık öyküleri yazmak, diğer tüm alanlarda olduğu gibi orman yangınları konusunda da o kahramanlara yapılabilecek en büyük kötülük olacaktır.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Çevreci çocuk kitapları ve sorumluluk

Nereye baksak neye dokunsak her taraf plastik ile dolu. Ambalajlarda, giysilerde, oyuncakta, makyaj malzemelerinde ve aklımıza gelen her türlü sanayi ya da tarım ürününde karşımıza bu madde çıkıyor. Gelinen noktada plastiksiz bir hayatı hayal etmek dahi zor. Oysa plastiğin üretiminden kullanımına, çöpünden plastik atık ticaretine dek tüm süreçleri insan sağlığıyla birlikte, bu gezegeni bizimle paylaşan diğer canlıları tehdit eden kalıntılar bırakıyor.

Mikroplastik partiküller ve plastik üretiminde kullanılan zehirli kimyasallar soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, tarım yaptığımız topraklarda mevcut ve bizi hasta edecek kadar çok. Plastiğe artık gezegenimizin en ırak bölgelerinde bile rastlanıyor. Bu maddelerin çevreye verdikleri kalıcı zararlar giderek daha net anlaşılmasına karşın plastik üretimi dünya çapında yıldan yıla artmaya devam ediyor.

Plastik çöp cehennemi

Uluslararası çıkar ilişkilerine dayanan bu kör sorumsuzluğun ceremesini ise özellikle deniz canlıları ve deniz bitkileri çekiyor. Sahillerde ve okyanuslarda her türlü çöp birikmeye devam ediyor. Bunların en az yüzde yetmiş beşi plastik atıktan oluşuyor. Plastik kirlilik, suların ısınmasıyla da birleşince birçok hayvan popülasyonunun kitlesel ölümüne ve türlerin tükenmesine neden oluyor.

Ama çokça propaganda edildiği gibi sadece çöplerin ayrıştırılması ve geri dönüşümle bu sorunu çözmek mümkün değil; aksine plastik atık ticareti giderek daha kirli ve kârlı bir işe dönüşüyor. Gelişmiş ülkeler plastik çöplerinin büyük bölümünü (çevreye verdiği zararla birlikte) Güneydoğu Asya ülkelerinin yanı sıra bize de ihraç ediyor. Türkiye’nin 2020 yılında Avrupa Birliği ülkeleri ve İngiltere‘den toplam 659,960 ton plastik atık ithal ettiği söyleniyor.

Dahil olduğumuz bu ülkelerin çoğunun işlevsel bir atık arıtma sistemlerinin olup olmadığı tartışmalı. Mevcut sistemlerin sorunlu olduğu ise apaçık. Yani plastik çöpler eninde sonunda doğayı özellikle de denizleri boyluyor.

Bu çerçevede plastik konusunun global çevre hareketlerinin baş gündeminde olması şaşırtıcı değil. Dünyanın birçok yerinde “Zero-Waste” ya da “Break Free From Plastic” hareketleri örgütlenmeye çalışılıyor. Sorunu kökünden çözmek ve plastik kirliliğin olmadığı bir dünyayı hayal olmaktan çıkarmak, bu ucuz maddeden hiç de vazgeçme niyetinde olmayan kapitalist sanayiyi ve üretimini yıldan yıla artıran dünya plastik sektörünü hedefin odağına oturtmayı zorunlu kılıyor.

Bireysel çabalar önemsiz değil

Ama baş sorumlu üreticiler olsa dahi biz tüketicilerin de rolü büyük. Bu ucuz maddenin mümkün kıldığı ve dayattığı “kullan-at” kültürünü çocuklarımıza ne kadar erkenden sorgulatabilir, plastik kirliliğin gezegenimiz için teşkil ettiği tehlike konusunda genç zihinleri ne kadar aydınlatabilirsek o kadar iyi…

Elif Yonat Toğay ile Gamze Seret ikilisinin yeni eseri “İncecik, çubuk değil zararı az buz değil” işte bu noktadan hareket ediyor. Büyük boy rengarenk resimli kitap, en küçüklerimize hüzünlü olduğu kadar da düşündürücü bir hikâye anlatıyor.

Bir yanda doksan üç yaşına basmasına az kalmış Bay Lupa ile tanışıyoruz. Sayfanın diğer köşesinde ise çok yakında anne olmaya hazırlanan Bayan Caretta var.

Her ikisi de gerçekleşiyor. Bay Lupa, sürpriz bir partiyle lunaparkta kutluyor yeni yaşını.  Pasta kesiliyor, dans ediliyor ve kullan-at bardaklarda sunulan içecekler plastik pipetlerden höpürdetiliyor. Bu sırada Bayan Caretta yumurtlamakla meşgul. Yumurtalarını kuma gömdükten sonra enerjisi de tükeniyor. Tekrar güç toplamak için her şeyden önce uykuya sonrasında da yiyeceğe ihtiyaç duyuyor.

Ama besin peşindeki uzun yolculuğunun sonunda neredeyse bir felaket gerçekleşiyor. Neyse ki son anda karşısına bir penguen çıkıp kaplumbağanın ot niyetine bir plastik pipet yemesini engelliyor.

‘Penguen sözü’

Acaba Bay Lupa, bu gezegende geçirdiği 93 uzun yılda kaç plastik pipet, bardak, poşet vb. kullanmış sonra da bir köşede unutmuş ya da çöp bidonuna attıktan sonra aklından çıkarmıştır? Ortalama kullanım süresi 20 dakika olan bir plastik pipetin yok olma süresinin 200 yıl olduğunu vurgulayan kitap kafiyeli metni ve renkli çizimleriyle önemli bir konuyu küçüklerin gündemine taşırken hem düşündürtüyor hem de okuma keyfini ihmal etmiyor. Kitabın sonunda küçük okurlar bir “penguen sözü” vermeye davet ediliyor. “Penguen sözü”nün 2011 yılında başlatılmış bir farkındalık yaratma kampanyası olduğunu da kitaptan öğreniyoruz. Buna göre gündelik alışkanlıklarımızda yapacağımız küçücük bir değişiklik bu eşiz gezegen için müthiş bir fark yaratılabilir. Açıkçası ben, gündelik küçücük değişiklikleri küçümsememekle birlikte daha ziyade kocaman politik hareketlere inanıyorum!

Neyse ki kitapta plastik pipetin sorumlusu çocuklar değil yetişkinler. Çünkü daha çocuk yaşta çevre duyarlılığı oluşturmak ne kadar doğru ve önemliyse, suçu genç kuşağa atıp sorunu çözme sorumluluğunu onların omuzlarına yükleyip aradan sıyırmak da o kadar yanlış.

Kısacası çocuklarınıza çevreci kitaplar okuyup sorumluluk alın. Tersini yapmayın!

Yazar: Elif Yonat Toğay

Sabırsızdır. Ama sincap aşkına, bir ağacın altında saatlerce bekleyebilir. Dikkatlidir. Ama uçan balık görünce sevinçten öyle çok zıplar ki sonunda kanodan düşebilir. Dakiktir. Ama bir ibibiğin peşine takılıp zamanı unutabilir ya da egzotik balıkların arasında elleri ve ayakları buruş buruş olana kadar yüzebilir. Hesap kitap yapabilir. Ama uzak ülkelerde ne zaman deniz kabuğu ve kozalak toplasa bavulu kapanmaz.

Asya fillerini, Afrika penguenlerini ve denizatlarını çok sever. Ne yazık ki yirmi sekiz yıldır bir tane bile denizatına rastlamadı. Oysa eskiden, bir günde tam üç tanesiyle burun buruna gelmişliği var.

Ara sıra cips yemek dışında kötü bir alışkanlığı yok.

Öyle, kendi halinde biri işte…

Çizer: Gamze Seret

Hacettepe Üniversitesi GSF/ Grafik Tasarımı bölümünden mezun olduktan sonra reklam ajansında sanat yönetmeni olarak çalıştı. Birkaç karma sergiye katıldı ve yazdığı radyo spotu, Kristal Elma Bronz ödülü aldı. Yaratıcı endüstriler alanında, gelecek nesilleri ve onların hayal dünyasını geliştirmeyi, yazdığı ve çizdiği resimli kitaplarla gerçekleştirmeyi hedefliyor.

Bol bol dans ediyor, geziyor, yazıyor ve çiziyor. Bu enerji patlamasını dengelemek için de yoga yapmayı ihmal etmiyor.

[Bir şarkının hikayesi] Venus/ Shocking Blue*

1848 yılında yazılmış bir Amerikan western şarkısının evrim geçirir gibi önce 1960’ların çok sesli folk müziği formuna girmesi, 70’lerin başında Hollandalı bir grup tarafından Pshyhedelic ( halüsinojenik ) rock formatında 10  ülkede liste başına taşınması, ardından da üç İngiliz genç kızının şarkıyı 80’lerin dans hitine dönüştürmesi güzel bir müziğin zamanda yolculuğunun ve evrenselliğinin çok güzel bir örneği değil midir?

1967 yılında Hollanda’da kurulan rock grubu Schoking Blue, dönemin hippi kültürüne ayak uydurmuş ve grubun gitaristi ve şarkı yazarı Robbie Wan Leeuven tarafından bestelen “Send Me a Postcard” adlı şarkılarıyla ünlenmişti. Fakat onları Dünya listelerinde 1 numaraya taşıyacak hit’leri “Venus” olacaktı.

Van Leeueven, Venus’ü yazarken büyük ölçüde “Big 3”’nin “The Banjo Song” adlı şarkısından esinlenmişti. Aslında esinlenmenin biraz da ötesine geçmiş bile denilebilir. Bununla da yetinmemiş çok belirleyici olan gitar riff’ini de The Who’nun “Pinball Wizard” adlı şarkısından almıştı.

 

Ama şarkının gerçek esin kaynağını bulmak için 1848 yılına gitmemiz gerekiyor. Bu tarihte Amerikan folk şarkıcısı Stephen Foster tüm zamanların in iyi 100 Western şarkısından biri olan “Oh! Susanna” adlı şarkısını yazmıştı. Big 3 grubu bu çok bilinen şarkının sözlerini kullanarak 1963’te “The Banjo Song” adlı şarkıyı seslendirdi ancak üçlü melodide ve ritmde oldukça farklılık yaratmıştı.

Big 3’nin kadın solistinin daha sonra “Mamas & Papas”a katılacak olan ve çok genç yaşta hayatını kaybeden Mama Cass ( Cass Elliott ) olduğu notunu düşelim.

Mini gaflar geçidi

Venus’e dönersek şarkının esin kaynaklarına özellikle de “The Banjo Song” a çok benzediği gerçeğini kabul etmekle beraber, bu sade folk şarkısını çok daha öteye taşıdıkları konusunda grubun hakkını teslim etmek gerekiyor. Kadın solistleri Mariska Veres’in, Jefferson Airplane’in ünlü solisti Grace Slick’i andıran sesi, grubun müziğine inanılmaz bir derinlik katıyordu.

Venus’ün sözleri grubun İngilizce bilen gitaristi Robbie Van Leeuwen tarafından yazılmıştı ancak şarkı sözlerinde yaptığı bazı hatalardan da anlaşıldığı üzere İngilizce anadili değildi. Yunan Aşk tanrıçasını anlattığı ilk satırda “Goddess” yerine “Godness” kelimesini kullanmıştı ve Mariska Veres te bu tapaj hatasını muhtemelen kırık bir İngilizce olarak kabul edip şarkıda aynı bu şekilde söylemişti. Şarkıyı daha sonra yorumlayanlar bu hatayı düzeltseler de orijinalindeki bu müthiş hata aynı şekilde kaldı.

“Bir dağın tepesinde Tanrıça
Gümüş bir alev gibi yanıyordu
Güzelliğin ve aşkın zirvesiydi
Ve Venus’ tü O’nun adı.”

Girişteki bu hatanın şarkıyı çok daha ilginç kıldığı ve şarkı sözlerindeki tutarsızlık ile korelasyon sağladığı dahi söylenebilir çünkü şarkı boyunca, özellikle de nakarat bölümünde Veres’in Venus rolünü mü oynadığı yoksa sadece tanrıçayı mı anlattığı anlaşılmıyordu.

“She’s got it
Yeah, baby, she’s got it
Well, I’m your Venus
I’m your fire, what’s your desire”

Nakaratın “Ben senin Venus’ünüm, senin ateşinim” şeklinde tercüme edebileceğimiz bu satırını da Veres’in Tanrıça rolüne soyunduğu veya O’nu konuşturduğu gibi iki farklı şekilde yorumlanabilirdi.

Her weapons were her crystal eyes” mısrasının “her crystal ass” olarak telaffuz edilmesi ise bilinçli bir muziplik gibi gözüküyordu.

Folk, rock, dans hiti: Hepsi de 1 numara

Şarkı sözlerindeki hata ve olası muzipliklerin parçanın bu denli tutulmasında bir payı olduğu bile düşünülebilir. Venus inanılmaz derecede akılda kalıcı, çekici ve güçlü nakaratıyla hızla listelerde yukarı doğru tırmandı. Single , 1970’de Amerika’da Bilboard Hot 100’de #1 sıraya çıktı ve dünya çapında 7.5 milyon kopya satarak 10 ülkede listelerde #1 sıraya yükseldi. Üstelik bu,  şarkının son başarısı olmayacaktı.

10 sene sonra 1980 yılında İngiltere’de üç genç kız kurdukları trioya Bananarama gibi komik bir isim verdiler ve bu isimle ünlendiler. Konserlerinde en sevdikleri şarkılardan biri olan Venus’ü sürekli çalıyorlardı ancak grubun söz ve müzik yazar ekibini şarkıya bir cover yapmaya ikna edemiyorlardı, ta ki 1986 yılında kadar. Bu tarihte başarılı trio başka bir prodüksiyon ekibi ile anlaştı ve çok sevdikleri bu şarkının melodisini aynen koruyarak parçaya dönemin müzik efektlerini, synth bas’larını , davul makinesini ilave ettiler. 70’lerin Pshyhedelic şarkısı şimdi de 80’lerin dans hitine dönüşmüştü. Şarkı bu kaotik yapısına rağmen Hot 100 de bir kez daha #1 sırayı gördü ve o tarihe kadar iki farklı versiyon ile bu başarıyı yakalayan 4’üncü şarkı olmayı başardı.

 

Bananarama grubu şarkıya içinde vampirlerin, cadıların, dişi bir şeytanın ve elbette bir de Yunan tanrıçasının olduğu ikonik bir video çekmişti. Klip ilk bakışta korku filmi gibi görünse de aslında kızların giydikleri kıyafetler içinde gerçekten eğlendikleri görülüyordu. Bir folk melodisinden melankolik bir şarkıya dönüşen Venus bu kez de bir pop hitine dönüşerek türler arası yolculuğunu tamamlamıştı. (en azından şimdilik!)

Netflix mini dizisi “The Queens Gambit’in bir satranç ustasını canlandıran kahramanı Beth, dizinin 6’ıncı bölümünde televizyon karşısında “Venus” ile çılgınca dans eder sonra da göz makyajını solist Mariska Veres’‘ine benzeterek turnuvaya gider. Senaryonun 1967 yılında geçtiği dikkate alındığında ancak 1969 yılında yayınlanan “Venus”ün dizide kullanılmasını da şarkının hikayesindeki mini gaflar serisine ekleyebiliriz.

(*) Kayıt: Temmuz 1969

Kaynakça

  • Groowy History, I‘m Your Venus: Lyrics and Meaning Of The Shocking Blue/ Bananarama #1
  • Songfacts, Venus by Shocking Blue
  • Venus and The Banjo Song, August 30 2017
  • Wikipedia, Venus Shocking Blue Song,Big 3, Banjo Song

Dünyada karbon emisyonlarını dengelemeye yetecek kadar ağaç yok, asla olmayacak

Yazan: Bonnie Waring*

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Yılmaz

***

2009’da bir sabah, egzoz dumanından başım dönmüş halde valizlerime sıkıca tutunmuşken Kosta Rika‘nın orta kesiminde dağlık bir bölgeye giden eski bir otobüste oturuyordum. Valizlerimin içinde binlerce test tüpü ve numune şişeleri, bir diş fırçası, su geçirmez bir defter ve yedek kıyafetler vardı.

Bölgedeki yağmur ormanlarının giderek yaygınlaşan kuraklıklara nasıl tepki verdiğini incelemek üzere birkaç ay kalacağım La Selva Araştırma Merkezi’ne gidiyordum. Geçtiğimiz dar yolun her iki tarafındaki ağaçların sulu boyayla çizilmiş gibi gibi sisin içinde kaybolduğu manzara, bulutlarla kaplı sonsuz bir ilkel orman izlenimi veriyordu.

Otobüsün camından bu heybetli manzaraya bakarken, bu kadar karmaşık bir tabiatı nasıl anlamayı planladığımı merak ettim. Öte yandan, dünyanın dört bir yanında binlerce araştırmacının da aynı sorularla boğuştuğunu ve hızla değişen bir dünyada tropikal ormanların kaderini anlamaya çalıştıklarını biliyordum.

Bonnie Waring, La Selva Araştırma Merkezi’nde çalışmalarını yürütürken. 2011. Yazarın arşivinden

İnsanlar olarak bu hassas ekosistemlerden çok şey bekliyoruz: Tropikal ormanlar milyonlarca insanın tatlı su kaynaklarına erişimini kontrol ederken aynı zamanda gezegenin karasal biyoçeşitliliğinin üçte ikisine de ev sahipliği yapıyor. Ve son yıllarda, insanlar olarak bu ormanlardan – bizi insan kaynaklı iklim krizinden kurtarmaları için – kapsamı giderek artan yeni beklentilerimiz oluştu.

Bitkiler atmosferden karbondioksit emerek bu enerjiyi yapraklara, oduna ve köklere dönüştürür. Bu mucizevi dönüşüm, son zamanlarda özellikle hızlı büyüyen tropik ağaçlar olmak üzere bitkilerin, fosil yakıt tüketiminden kaynaklanan karbondioksitin çoğunu emerek iklim değişikliğine karşı doğal bir set görevi görebileceği umutlarını da artırdı. Dünya genelinde hükümetler, şirketler ve koruma kuruluşları ağaçları koruma veya fidan dikme sözü verdiler.

Fakat gerçek şu ki, dünyada insan kaynaklı karbon emisyonlarını dengeleyecek kadar ağaç yok – ve asla olmayacak. Yakın zamanda, ormanların mevcut karbon emisyonlarının ne kadarını emebileceğini değerlendirmek üzere bir literatür taraması yaptım. Dünya üzerindeki tüm arazileri kaplayacak kadar ekim yaptığımızda, toprak mevcut rakamlarla yaklaşık on yıllık sera gazı emisyonlarını dengeleyecek kadar karbon tutabilirdi. Bu noktadan sonra toprağın daha fazla karbon yakalaması mümkün olmazdı.

Yine de insanlar olarak türümüzün kaderi, ormanların ve ormanlardaki biyolojik çeşitliliğin hayatta kalması ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Atmosferdeki karbonu yakalamak için milyonlarca ağaç dikmeye girişirken, bu bitki örtülerine istemeden zarar veriyor olabilir miyiz? Bu soruyu cevaplamak için bitkilerin karbondioksiti nasıl emdiğinin yanı sıra, ekosistemlerin hayatta kalmasını nasıl sağladıklarını da ele almamız gerekiyor.

Bitkiler iklim değişikliğiyle nasıl mücadele ediyor?

Bitkiler karbondioksit gazını şeker moleküllerine dönüştürerek fotosentez olarak bilinen işlemi gerçekleştirir. Bu şeker molekülleri daha sonra bitkilerin gövdesini oluşturmak için kullanılır. Eğer yakalanan karbon gövde veya dallarda kalırsa onlarca yıl tutulabilir. Bitkiler öldükten sonra da dokuları çürür ve toprağa karışır.

Mikroskop altında yaprak: Oksijen ve karbondioksiti düzenleyen stoma. Shutterstock/Barbol

Bu süreçte bir miktar karbondioksit ölü organizmaları ayrıştıran canlıların solunumuyla atmosfere salınırken, tutulan karbonun bir kısmı da on yıllar hatta yüzyıllar boyunca yeraltında kalabilir. Karadaki bitkiler ve topraklar birlikte yaklaşık 2.500 gigaton karbon tutar – bu rakam atmosferde tutulandan yaklaşık üç kat daha fazladır.

Bitkiler (özellikle ağaçlar) karbon için mükemmel birer “doğal depo” oldukları için, dünyadaki bitki bolluğunun artmasının atmosferdeki karbondioksit birikimini de azaltabileceğini düşünmek mantıklı geliyor.

Bitkiler büyümek için dört temel bileşene ihtiyaç duyar: Işık, karbondioksit, su ve besleyiciler (bitki gübrelerinde bulunan nitrojen, fosfor ve potasyum gibi). Dünya çapında binlerce bilim insanı, bitki örtülerinin iklim değişikliğine nasıl tepki vereceğini tahmin etmek için bitkilerin büyümesinin bu dört bileşenle ilgili olarak nasıl değiştiğini araştırıyor.

İnsanların sürekli olarak dünyayı ısıttığını, yağış düzenlerini değiştirdiğini, geniş orman alanlarını küçük parçalara ayırıp yabancı türleri ait olmadıkları yerlere ekerek aynı çevreyi pek çok yönden değiştirdiklerini göz önüne alırsak, böyle bir araştırmayı yürütmek şaşırtıcı derecede zor bir görev. Ayrıca karada yaşayan 350.000’den fazla çiçekli bitki türü var ve her biri çevresel zorluklara kendilerine özgü yöntemlerle tepki veriyor.

İnsanların karmaşık şekillerde gezegenin yapısını değiştirmesinden dolayı, bitkilerin atmosferden emebileceği karbon miktarı bilim dünyasında birçok kez tartışma konusu oldu. Ancak araştırmacılar, karadaki ekosistemlerinin karbon tutma konusunda sınırlı bir kapasiteye sahip olduğu konusunda hemfikir.

Birleşik Krallık’ta ortalama bir ılıman ormanda karbonun depolanma süreci. Birleşik Krallık Orman Araştırmaları, CC BY

Ağaçların tüketmesi için yeterli suya sahip olmalarını sağladığımızda, ormanlar daha uzun ve gür büyür ve daha küçük ağaçları güneş ışığından mahrum bırakan gölgelikler yaratırlar. Havadaki karbondioksit oranını arttırırsak, bitkiler topraktan yeterince gübreyle beslendikleri sürece bu gazı memnuniyetle emerler. Tıpkı kek pişiren bir fırıncı gibi, bitkiler de yaşamlarını sürdürmek için belirli bir tarife uyarak belirli oranlarda karbondioksit, azot ve fosfora ihtiyaç duyarlar.

Bu temel kısıtlamaları dikkate alarak, bilim insanları karadaki ekosistemlerin atmosferden 40-100 gigaton karbonu emmeye yetecek kadar ek bitki örtüsüne ev sahipliği yapabileceğini tahmin ediyor. Birkaç on yıl alacak bu süreçle ek büyüme elde edildikten sonra ise, karada daha fazla karbon depolamak mümkün olmayacaktır.

Ancak insanlar olarak şu anda atmosfere yılda on gigaton karbon salıyoruz. Doğal bitki örtüsü, küresel ekonominin sebep olduğu sera gazı seline ayak uydurmakta zorlanıyor. Örneğin, hesaplamalarıma göre Melbourne‘den New York’a gidiş-dönüş uçak yolculuğu yapan tek bir yolcu, yarım metre çapındaki (750 kg C) bir meşe ağacının tutabileceğinden yaklaşık iki kat daha fazla karbon (1600 kg C) salınımına sebep oluyor.

Riskler ve olası çözümler

Bitki örtülerinin fiziksel gelişimini büyük ölçüde kısıtlayan tüm bu eylemlere rağmen, iklim krizinin etkilerini hafifletmek ve bitki örtüsünün yayılma alanını artırmaya yönelik “doğa temelli” birçok büyük ölçekli girişimler bulunuyor. Bu çabaların büyük kısmı ormanları korumayı ya da genişletmeyi amaçlıyor, çünkü ağaçların biyokütlesi çalılara veya çayırlara oranla çok daha büyük ve haliyle çok daha fazla karbon depolama potansiyelleri var.

Yine de, karalardaki ekosistemlerin karbon depolama kapasitesiyle ilgili yanlış bilinenler biyoçeşitlilik kaybına ve karbondioksit oranlarında artışa sebep olarak yıkıcı sonuçlar doğurabilir. İlk bakışta bu bir paradoks gibi görünüyor – ağaç dikmenin çevreye nasıl bir zararı olabilir?

Bu sorunun cevabı, doğal ekosistemlerde karbon depolama sürecinin karmaşık yapısında yatıyor. Bu bağlamda çevreye verilen zararı önlemek adına, ağaçları doğal alanları dışındaki bölgelere dikmekten kaçınmalı, yeni fidanlar dikmek için var olan ormanları kesmenin iyi bir fikir olduğu düşüncesini bir kenara bırakmalı ve bugün dikilen fidelerin gelecek on yıl içinde nasıl gelişim göstereceğini de hesaba katmalıyız.

Ormanlık alanları genişletmeye girişmeden önce ağaçların öngörülen doğal ortama uyumlu olduğundan emin olmalıyız, çünkü her ekosistem üzerinde yaşayacak olan ağaçların gelişimini desteklemeyebilir. Normal şartlarda farklı bitki türlerinin hâkim olduğu ekosistemlere ağaç dikmek, uzun vadede genellikle karbon depolama adına fayda sağlamaz.

Bu duruma bir örnek olarak İskoçya’nın turbalık alanlarına bakabiliriz – asidik torf toprağından oluşan bu ekosistemde (çoğunlukla yosun ve çimen olmak üzere) bitkiler her mevsim çamurlu ve nemli bir ortamda büyür. Bu tür asitli ve suyla kaplı topraklarda organik ayrışma çok yavaş olduğundan, ölü bitkiler çok uzun süreler boyunca birikerek turba (torf) oluşturur. Biriken sadece bitki örtüsü de değildir: Turbalıklar aynı zamanda milyonlarca yıl önce o bölgede ölmüş insanların bedenlerini de “bataklık cesetleri” olarak mumyalar. Karbon depolama açısından baktığımızda ise, Britanya’nın turbalıklarının aynı coğrafyadaki ağaçlara göre 20 kat daha fazla karbon depoladığını görürüz.

Bu potansiyellerine rağmen, 20. yüzyılın sonlarında İskoçya’daki bazı bataklıklar ağaç dikim alanı oluşturmak için kurutuldu. Toprağın kurutulması ağaç fidanlarının oluşmasına izin verirken, aynı zamanda turbanın ayrışma hızının artmasına da neden oldu. Çevrebilimci Nina Friggens ve Exeter Üniversitesi’ndeki çalışma arkadaşları, kuruyan turbanın ayrışma işleminin dikilen ağaçların emebileceğinden daha fazla karbon saldığını tahmin ediyor. Açıkça görülüyor ki turbalıklar kendi hallerine bırakıldıklarında bulundukları iklimi daha iyi koruyabiliyor.

Aynı durum otlak ve savanlar için de geçerli: Bu bitki örtülerinde yangınlar doğal düzenin bir parçası ve iklime uygun olmadığı halde dikilen ağaçlar genellikle ilk yangında yok oluyor. Doğal bitki örtüsü kış boyunca karla kaplı olduğu için ışığın ve ısının geri yansıtıldığı kutup tundraları da bir başka örnek. Bu bitki örtüsüne uzun, koyu yapraklı ağaçlar dikmek ısı enerjisinin emilimini artırarak yerel sıcaklığı yükseltebilir.

Ormanlık alanlarda ağaç dikmek bile ekolojik olarak olumsuz sonuçlara yol açabilir. Hem karbon tutma hem de biyolojik çeşitlilik açısından baktığımızda, her ormanın eşit kapasiteye sahip olmadığını görmek mümkün – doğal yollarla oluşmuş ormanlar, insan eliyle dikilmiş ormanlarından daha fazla bitki ve hayvan türü içerir. Aynı zamanda genellikle daha fazla karbon tutarlar. Ancak ağaç dikmeyi teşvik etmek için oluşturulan politikalar, sağlıklı büyüyen doğal alanların ormansızlaşmasını istemeden de olsa hızlandırabilir.

Yakın geçmişten dikkat çeken bir örnek, Meksika hükümetinin toprak sahiplerine ağaç dikmeleri için ödeme sağlayan Sembrando Vida programından. Peki buradaki sorun ne? Birçok kırsal arazi sahibi, fidan dikip karşılığında maddi destek almak için yaşlı ormanları tahrip etti. Bu karar ekonomik açıdan oldukça mantıklı olsa da, on binlerce hektarlık olgun ormanın kaybedilmesine neden oldu.

El Salvador Devlet Başkanı Nayib Bukele ve Meksika Dışişleri Bakanı Marcelo Ebrard, 2019’da  ‘Sembrando Vida’ projesi kapsamında ağaç dikerken. REUTERS/Jose Cabezas

Bu örnek, ağaçların sadece karbon depolama makineleri olarak görülmesinin nasıl riskler doğurduğunu kanıtlıyor. Pek çok iyi niyetli kuruluş, en hızlı büyüyen ağaçların fidanlarını dikmeye çalışır, çünkü teorik olarak bu atmosferden daha yüksek oranda karbondioksit “çekilmesi” anlamına geldiği düşünülebilir.

İklim açısından baktığımızda ise önemli olan ağacın ne kadar hızlı büyüdüğü değil, olgunlaştıktan sonra ne kadar karbon depolayabildiği ve bu karbonun ekosistemde toplam kalma süresidir. Bir ormanın yaşı ilerledikçe, çevrebilimcilerin “kararlı hal” adını verdiği bir noktaya ulaşır. Buradan sonra her yıl ağaçlar tarafından emilen karbon miktarı, ağaçların ve ayrıştırıcı organizmaların solunumuyla salınan karbondioksit miktarına eşitlenmiş olur.

Bu olay, yaşlı ormanların büyüme hızları düştüğü ve ekstra karbondioksit depolama kapasiteleri kalmadığı için iklim krizinin etkilerini azaltmakta faydalı olmadıkları gibi yanlış bir algıya yol açmıştır. Bu durum için üretilen “çözüm” ise, var olan ormanları korumak yerine yeni fidanlar dikilmesine öncelik vermek olmuştur. Bu eylem, bir musluğu sonuna kadar açabilmek için dolu küveti boşaltmaya benziyor: Su musluktan eskisine göre daha hızlı akıyor, ancak küvetin alabileceği su miktarı yine aynı. Olgun ormanları içi karbon dolu küvetlere benzetebiliriz. Toprakta depolanabilecek sınırlı karbon miktarı yakalamak konusunda önemli bir görev üstleniyorlar ve onların huzurunu bozmak iyi sonuçlar doğurmayacaktır.

Peki hızlı büyüyen, birkaç on yılda bir kesilen ormanlar ve bu ormanlardan elde edilen ahşabın iklim kriziyle mücadele amaçlı kullanıldığı durumlar için ne söyleyebiliriz? Bu ormanlardan elde edilen ahşap uzun ömürlü olacak şekilde kullanıldığında (evler ve diğer binalar gibi) iyi bir karbon depolama yöntemi olmasına rağmen, endüstride bu uygulamalara çok nadiren rastlanır.

Benzer şekilde, fosil yakıt tüketimini azaltmak için biyoyakıt olarak odun yakmak iklimi olumlu etkileyebilir. Fakat ormanların biyoyakıt olarak kullanılmasının biyolojik çeşitliliği korumaya çok az katkısı var ve bazı araştırmalar da biyoyakıtın iklim için olumlu sonuçları olup olmadığını sorguluyor.

Bütün bir ormanı gübrelemek

Kara ekosistemlerinde karbon depolama kapasiteleriyle ilişkin bilimsel tahminler, bu ekosistemlerin önümüzdeki yıllarda karşılaşacakları zorluklara nasıl tepki vereceğine bağlı. Dünyadaki tüm ormanlar – en bozulmamış olanlar bile – ısınmaya, yağış oranlarında değişikliklere, giderek daha şiddetli gerçekleşen orman yangınlarına ve atmosferde sürüklenen kirleticilere karşı savunmasız kalıyor.

Fakat bu kirleticilerden bazıları bitkiler için temel besin maddelerinden biri olan azotu yüksek miktarlarda içerdiği için, dünya üzerindeki ormanların gelişimine katkı sağlama potansiyeline de sahipler. İnsanlar büyük miktarlarda tarım kimyasalları ve fosil yakıtlar yakarak bitkilerin tüketimine uygun “reaktif azot” miktarını da artırmış oldular. Bu azotun bir kısmı yağmur sularında çözülerek orman tabanına ulaşıyor ve bazı bölgelerde ağaçların gelişimini tetikleyebiliyor.

Doktorasını yeni tamamlamış genç bir araştırmacı olarak, üzerinde daha önce çok çalışılmamış ve mevsimine göre kurak bir tropik orman olarak bilinen bir ekosistemin böyle bir değişime tepki verip vermeyeceğini merak ettim. Bunu öğrenmenin tek yolu vardı: Bütün ormanı gübrelemem gerekiyordu.

Post-doc danışmanım çevrebilimci Jennifer Powers ve uzman bitkibilimci Daniel Pérez Avilez ile birlikte çalışarak, ormanın yaklaşık iki futbol sahası büyüklüğünde bir alanını belirledim ve rastgele şekilde farklı gübre uygulamaları için seçtiğim 16 parsele böldüm. Üç yıl boyunca (2015-2017) bu parseller, Dünya üzerinde en yoğun çalışılan ormanlık alanlar arasında yer aldı. Her bir ağacın büyüme hızını dendrometre adı verilen özel el yapımı aletlerle ölçtük.

Büyüme hızını ölçmek için ağaç gövdelerine sarılmış dendrometre cihazları. Yazarın arşivinden

Ağaçlardan düşen ölü yaprakları sepetlerle topladık ve köklerin büyüme hızını takip etmek için orman zeminine yerleştirdiğimiz file torbaları özenle topraktan arındırdıktan sonra tarttık. Bu deneyin bizi en çok zorlayan kısmı, yılda üç kez gerçekleştirilen gübre uygulama aşaması oldu. Cildimizi yakıcı kimyasallardan korumak için yağmurluk ve gözlük takarak, ter içinde kalmış bir halde püskürtücüleri sırtımıza yükleyerek kimyasalların orman zeminine eşit bir şekilde dağılmasını sağladık.

Yine de kullandığımız ekipmanlar, yuvaları genellikle sarkan dallarda gizlenmiş olan kızgın eşek arılarına karşı herhangi bir koruma sağlamadı. Ancak çabalarımız buna değerdi: Üç yılın sonunda, her parselde üretilen yaprak, ağaç ve kök miktarını doğru olarak hesaplayabildik ve çalışma süresi boyunca ne kadar karbon depolandığını değerlendirebilmiş olduk. Bulgularımız ormandaki ağaçların çoğunun gübrelerden faydalanmadığını gösteriyordu – büyüme hızı, daha çok yıllık yağış miktarına bağlıydı.

Ölü yaprakları toplamak için kullanılan sepetlerden biri. Yazarın arşivinden

Bu bulgu bize aynı zamanda kuraklık artmaya devam ettiği sürece azot kirliliğinin bu ormanlarda ağaçların büyümesini olumlu etkilemeyeceğini de gösteriyor. Diğer orman türleriyle de (daha nemli/daha kuru, daha genç/daha yaşlı, daha sıcak/daha soğuk) benzer tahminler yürütmek için, benzer deneyler on yıllar boyunca uygulanarak literatüre eklenmelidir. Ancak araştırmacılar zamana karşı bir yarış içinde. Bu tür deneyler yavaş, zahmetli ve bazen yıpratıcı işler ve insanlar gezegenin çehresini bilim insanlarının tepki veremeyeceği kadar hızlı değiştiriyor.

İnsanların sağlıklı ormanlara ihtiyacı var

Doğal ekosistemleri desteklemek, iklim değişikliğiyle mücadele etmek için ihtiyaç duyacağımız stratejilerde önemli bir araçtır. Ancak karalardaki ekosistemler, fosil yakıtların yakılmasıyla açığa çıkan karbon miktarını depolamak için asla yeterli olmayacak. Fidan dikimi girişimleriyle sahte bir güvenlik algısına kapılmak yerine, asıl kaynağında emisyonların önüne geçmemiz ve atmosferde hâlihazırda birikmiş olan karbonu ortadan kaldırmak için yeni stratejiler aramamız gerekiyor.

Peki bu ormanları korumak ve genişletmek adına mevcut kampanyaların işlevsiz olduğu anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Doğal yaşam alanlarının, özellikle de ormanların korunması ve genişletilmesi gezegenimizin sağlığını sağlamak adına hayati önem taşıyor. Ilıman ve tropik bölgelerdeki ormanlar, karadaki her on canlı türünden sekizine ev sahipliği yapmakta, ancak bir yandan da giderek artan bir tehdit altındalar. Gezegenimizin yaşanabilir topraklarının neredeyse yarısı tarıma ayrılmış durumda ve ekili alanlar ya da meraların oluşturulması için ormanların tahrip edilmesi tüm hızıyla sürüyor.

Öte yandan iklim değişikliğinin atmosferde neden olduğu karmaşa orman yangınlarının daha şiddetli yaşanmasına, kuraklıkların artmasına ve gezegenin sistematik olarak ısınmasına sebep oluyor; tüm bunlar ormanlar ve barındırdıkları vahşi yaşam için giderek büyüyen bir tehdit oluşturmakta. Peki bu insanlar için ne anlama geliyor? Araştırmacılar, biyoçeşitlilik ile “ekosistem hizmetleri” olarak adlandırılan doğal yaşamın insanlığa sunduğu faydalar arasında güçlü bağlantılar olduğunu her yeni çalışmada tekrar tekrar kanıtlıyor.

Karbon depolama, sayısız ekosistem hizmetlerinden sadece biri. Biyolojik çeşitliliğe sahip ekosistemler, yeni ilaçların üretilmesine ilham veren birçok aktif bileşeni bünyesinde barındırıyor. Ayrıca canlılar için hem doğrudan (ana protein kaynağı balık olan milyonlarca insan) hem de dolaylı yollarla (tükettiğimiz mahsullerin büyük bir kısmının vahşi hayvanlar tarafından tozlaştırılması) gıda güvencesi sağlıyorlar.

Doğal ekosistemler ve bu ekosistemlerde yaşayan milyonlarca canlı türü, insanlık için devrim yaratan teknolojik gelişmelere ilham vermeye bugün de devam ediyor. Buna örnek olarak, kriminal laboratuvarlarının suçluları yakalamasına ve sağlık merkezinizin COVID testi uygulamasına olanak tanıyan polimeraz zincir reaksiyonunu (“PCR”) gösterebiliriz. PCR testlerini mümkün kılan tek şey, doğal yaşam ortamı sıcak su kaynakları olan bir bakteriden elde edilen özel bir protein.

Bir çevrebilimci olarak, iklim krizinin etkilerin azaltılmasında ormanların rolünün basite indirgenmesinin istemeden de olsa ormanların azalmasına yol açacağından endişeleniyorum. Pek çok fidan dikme girişimleri, dikilen fidanların sayısına veya büyüme hızlarına odaklanır – her iki faktör de ormanın nihai karbon depolama kapasiteleri açısından zayıf göstergelerdir ve hatta biyolojik çeşitliliğin daha da zayıf bir ölçütüdür. Daha da önemlisi, doğal ekosistemleri “iklim krizinde kurtarıcı” olarak görmek, ormanların sürekli artan insan kaynaklı karbondioksit emisyonlarını temizlemek için sonsuz emiş gücü olan bir paspas görevi üstlenebileceği konusunda yanlış bir izlenim oluşturur.

Yine de, orman alanlarının genişlemesine kendilerini adamış birçok büyük kuruluş, ekosistemlerin sağlığını ve biyoçeşitliliği korumayı başarı ölçütü olarak benimsemiş durumda. Yaklaşık 1 yıl önce Meksika’daki Yucatán Yarımadası‘nda, dünyanın en büyük ağaç dikme organizasyonlarından biri olan Plant-for-the-Planet tarafından yürütülen büyük boyutlu bir ağaçlandırma deneyini yakından görme şansım oldu. Büyük ölçekli ekosistemlerin iyileştirilmesinde sürecindeki zorlukları belirledikten sonra, Planet-for-the-Planet hareketi bir ormanın gelişim sürecinin başlangıcında farklı müdahalelerin ağaçların hayatta kalmasına nasıl olumlu etki sağlayacağını anlamak için bir dizi deney başlatmıştı.

Fakat hepsi bununla sınırlı değil. Bilim Kurulu Başkanı Leland Werden liderliğinde araştırmacılar, bu uygulamaların orman geliştikten sonra tohumların çimlenmesi ve büyümeleri için ideal ortamı sağlayarak doğal biyolojik çeşitliliğin geri kazanılmasına nasıl fayda sağlayabileceğini de inceleyecek. Bu deneyler ayrıca arazi sahiplerinin ne zaman ve nerede fidan dikimi yapıldığında ekosisteme fayda sağlayacağına ve ormanların yenilenmesinin doğal olarak nerelerde gerçekleşebileceğine karar vermelerine yardımcı olacaktır.

Ormanları sadece karbon depolama alanları olmadığını ve aynı zamanda biyolojik çeşitlilik için güvenli alanlar olduklarını kabul etmek, ormanlarla ilgili karar vericileri zora sokabilir ve politika değişikleri gerektirebilir. Bu olası zorlukların tamamen farkındayım. Yetişkin hayatımın tamamını karbon döngüsü üzerine çalışarak ve düşünerek geçirdim ve ben de bazen ormanların içindeki yaşam alanlarını fark edemiyorum. Birkaç yıl önce, bir sabah Kosta Rika’nın yağmur ormanlarında topraktaki CO₂ emisyonlarını ölçüyordum – bu nispeten uzun süren ve yalnız bir süreç.

Ölçümlerin bitmesini beklerken, yakındaki bir ağacın gövdesine sıçrayan bir tür zehirli ok kurbağası gördüm (Oophaga pumilio) – küçük, mücevher gibi parlayan, baş parmağım büyüklüğünde bir canlıydı. Nereye gittiğini merak ederek, içinde birkaç iribaşın yüzdüğü küçük su birikintisine doğru ilerleyişini izledim. Kurbağa bu minyatür akvaryuma ulaştığında minik iribaşlar (muhtemelen yavruları) heyecanla titreşirken, anneleri onlara yemeleri için döllenmemiş yumurtalar bıraktı. Daha sonra öğrendim ki bu tür kurbağalar (Oophaga pumilio) yavrularına çok özen gösteriyor ve anne kurbağa bu uzun yolculuğu iribaşlar kurbağaya dönüşene kadar her gün tekrarlıyor.

Kosta Rika’da bir dala tünemiş kırmızı zehirli ok kurbağası. All Canada Photos / Alamy Stock Photo

Laboratuara geri dönmek üzere ekipmanlarımı toplarken, bir an etrafımda böyle binlerce küçük dramanın yaşandığının ayırdına vardım. Ormanlar, bir karbon depolama alanından çok daha fazlası. Her bir orman milyonlarca canlı türünün kaderini birbirine bağlayan, algılayamayacağımız kadar karmaşık yeşil ağlar. Dramatik bir küresel değişimin getirdiği bir gelecekte hayatta kalmak ve gelişmek için, bu karmaşık ağa ve insanlık olarak bu düzendeki yerimize saygı duymamız gerekecek.

(*) Kıdemli Öğretim Görevlisi, Imperial College London/Grantham Enstitüsü,

Makalenin İngilizce orijinali

İthal plastiğin tavuk yumurtasına yolculuğu

Uluslararası Kirleticilerin Önlenmesi Ağı (IPEN) tarafından Beyaz Rusya, Kamerun, Çek Cumhuriyeti, Gabon, Gana, Çin, Endonezya, Kazakistan, Kenya, Meksika, Filipinler, Tanzanya, Tayland ve Uruguay gibi ülkelerde gerçekleştirilen ve yeni yayınlanan bir araştırmaya göre, zengin ülkelerden yapılan plastik atık ihracatı, plastiğin içerisindeki zehirli kimyasallar aracılığıyla dünyanın dört bir yanında gelişmekte olan ülkelerdeki gıdaları kirletiyor.

Bu anlamıyla plastik atık/çöp ithalatının çevre ve halk sağlığına olan etkisinin küresel olarak ortaya konulması açısından oldukça önemli bir rapor.

Burada da çok defa ifade ettiğim gibi hemen hemen tüm plastikler tehlikeli kimyasal katkı maddeleri içerir. Dolayısıyla bu plastiklerin çöp haline geldikten sonraki akıbeti oldukça önem arz ediyor. Özellikle büyük bölümü gönderildikleri ülkenin sucul ve karasal ortamlarına yasadışı terk edilen ithal plastik atıklar/çöpler bu anlamda daha da fazla dikkati hak ediyor. Gelişmiş ülkelerin kendilerine çöp sömürgesi yaptıkları ve sömürge tüccarı gibi davranan çöp tüccarları aracılığıyla kendi ülkelerinde istemedikleri plastikleri göndermek suretiyle, içeriği son derece tehlikeli olan bu plastiklerle alıcı ülkeleri tehlikeye atıyor. Nitekim IPEN raporundan elde edilen sonuçlar da bunun göstergesi.

İthal edilen plastikler, işleme tabii tutuldukları alanların çevresindeki tavuklar aracılığıyla o ülkenin yurttaşlarını zehirlemektedir. Üstelik ensesi kalın obur tüccarlardan başka kimseye hayrı olmayan bu çöplerden ve zehirlerinden  kendileriyle alakası olmamasına rağmen, yurttaşlar da nasiplerini almaktadırlar.

Dioksin ve KOK analiz edildi

IPEN raporu plastik atık işleme yöntemlerinin ilgili bölgede yaşayan insanları nasıl zehirlediğini açıkça gösteriyor. Bu rapor için, çoğu plastik çöp ithal eden on dört ülkede faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına bağlı araştırıcılar, çeşitli plastik atık bertaraf alanları ve tesislerinin yakınındaki serbest dolaşan tavuk yumurtalarını toplayarak analiz ediyorlar ve şok edici sonuçlara ulaşıyorlar. Bu alanlar içerisinde tıpkı Adana’da da görülen açık yakma alanları, Türkiye’nin her yerinde kolayca karşılaşılan plastik geri dönüşüm tesisleri, Türkiye’de yaygın olmasa da birçok başka ülkede yaygın bir şekilde bulunan kimyasal yöntemle geri dönüşüm yapan tesislerin oldukları alanlar bulunuyor.

Tüm bu alanlardan alınan yumurtalarda oldukça toksik bir yan ürün olan dioksin varlığı analiz edilmiş. Ayrıca, yumurtalar Stockholm Sözleşmesi ile dünya çapında yasaklanmış veya yasaklanma sürecinde olan “kalıcı organik kimyasallar” (KOK) olarak bilinen diğer toksik kimyasallar için de analiz edilmiş. Burada hatırlatmakta fayda var bu plastik kimyasal katkı maddelerinin ve yan ürün emisyonlarının küçük miktarları bile bağışıklık ve üreme sistemlerine, zihinsel işlevlere ve gelişimsel süreçlere ciddi etkiye sahip.

Araştırmayı gerçekleştiren IPEN’in KOK Politika Danışmanı Lee Bell, “Bu rapor, plastik atık ihracatının yol açtığı zararın sadece görüntüden ibaret kirlilikle sınırlı olmadığını, ithalatçı ülkelerdeki gıda zincirinin kontaminasyonu neticesinde insan sağlığına verdiği görünmez zararı da içerdiğini teyit ediyor. Zehirli kimyasal katkı maddeleri ve dünyanın en tehlikeli maddeleri, kelimenin tam anlamıyla, bunu en az engelleyebilen ülkelerin gıdaları sızıyor” diye açıklamış raporun kapsamını. Yani ortada gelişmiş ülkelerin daha az gelişmiş ülkeleri zehirlemesi gibi bir durum mevcut. Bu atıkları ithal edenler de en az ihraç edenler kadar sorumlu bu durumdan.

‘İthal atık bombardımanı gibi’

Raporda belirtilen bir nokta ilginç:  Bazı yerlerden alınan yumurtalardaki dioksin ve PCB seviyeleri o kadar yüksek ki o yumurtalardan bir tanesi bile Avrupa Birliği sınırlarında yaşayan biri için oldukça fazla. Çünkü tespit edilen miktarlar AB’nin bu kimyasallar için belirlenen güvenli limitlerinin katbekat üzerinde!

Raporda ortaya konulan bazı önemli bulgular şu şekilde:

  • Analiz edilen yumurtalar, dioksinler ve kimyasal katkı maddeleri olan PBDE’ler, PCB’ler ve SCCP’ler gibi oldukça zehirli ve uluslararası hukuk tarafından yasaklanan kimyasalları farklı düzeylerde olacak şekilde barındırıyor
  • Yumurta örneklerinin alındığı tüm açık çöp alanlarındaki dioksin seviyeleri Avrupa Birliği (AB) güvenli tüketim maksimum sınırını (gram başına 2.5 pg WHO TEQ) aşacak düzeyde içeriyor. Üstelik bazı yerlerde yumurtalar güvenli sınırın on katı fazla miktarda kimyasal içeriyor.
  • Dioksinler kadar toksik olan PCB’lerle birleştirilmiş dioksinler de tüm örnekleme alanlarında AB sınırını (gram başına 5 pg WHO TEQ) bazı yerlerde 6 kat olacak şekilde aşan düzeylere sahip
  • Endonezya‘daki bir lokasyondan alınan yumurtalardaki dioksin seviyeleri, Vietnam‘daki eski bir ABD Hava Kuvvetleri üssünde yoğun bir şekilde Portakal Gazına maruz kalmış alanlardan örneklenen yumurtalara benzer seviyelerde. Adeta ithal atık bombardımanını andırıyor!

Türkiye de benzer durumda

Araştırmaya Türkiye dahil değil ancak benzer sonuçların Türkiye için de geçerli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü her yıl yüzlerce geri dönüşüm tesisinin yandığı ve atık yönetimi oldukça sorunlu bir ülkeyiz. Üstelik geri dönüşüm denilen kandırmaca da çoğunlukla oldukça ilkel şartlarda gerçekleştiriliyor. Türkiye büyük bir plastik ve kimyasal üreticisi. Bununla beraber plastik atık ve onunla birlikte gelen kirlilik de ciddi bir sorun. İşte tüm bunları bir araya getirince ortaya benzer bir durumun çıkacağını tahmin etmek zor değil.

Sonuç olarak geri dönüşüm bir çare değil hatta başka sorunların da kaynağı. Çare plastiksizleşmek. Plastik üretimi ve tüketimine sınırlamalar getirmek her açıdan doğa ve insan sağlığını korumada önemli faydalar sağlayacaktır.