Ana Sayfa Blog Sayfa 1234

Bütüncül bir şair: Edip Harâbi

“Daha Allah ile cihân yok iken
Biz anı var edüp i’lân eyledik
Hakk’a lâyık hiçbir mekân yok iken
Hanemize aldık mihmân eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verüb tıpkı insan eyledik” (1)

Bu dizeler hemen herkesin tahmin edebileceği gibi, Edip Harabi’ye ait Vahdetnâme şiirindedir. Şiirin tamamını okuduğunuzda, tasavvuf ve Alevi-Bektaşi felsefesindeki birlik (vahdet) anlayışını çok net görürsünüz. Bu felsefeye göre evrenin dışında, var eden ayrıca konumlanan bir tanrı yoktur. Tanrı ve insan ve tüm kâinat birlik içerisindedir. Bu felsefenin kökleri Plotinos’a kadar uzanır. Yani tanrı, kendisinden taşan ve her şeyi oluşturarak onunla birlik olan bir ışıktır. Düalist bir durum söz konusu değildir. Buradan Spinoza’nın panteizmiyle de benzerlikler kurmak mümkündür. Çünkü Alevi-Bektaşilikte de doğa tanrıcılık önemli bir yer tutar. Evrim teorisine de göndermeler içeren şu dizeler buna çok iyi örnek oluşturuyor:

“Ben tabiat ehliyim kendimde var çok iktidar
İbtidâ insan bir maymundan oldu âşikâr
Kendi kendinden zuhura geldi dehre her ne var

Boş yere varsın Harâbi Hakk’a iman eylesin
Çünkü Hakk var zanneder bir mankafadır, neylesin
Var imiş Allah deyu beyhude halka söylesin.” 

Alevi-Bektaşilikte ‘şiir söylemek’

Şiir söylemenin çok önemli olduğu Alevi-Bektaşiliğin yedi büyük şairinden birisi olarak geçen Edip Harabi, önemli birçok özelliğiyle diğer şairlerden farkını ortaya koyar. 1853-1917 yılları arasında yaşayan Harabi’nin asıl ismi Ahmed Edip’tir. O, daha 17 yaşında iken Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’dan el alıp, Bektaşi olduktan sonra “ölmeden önce ölünüz” tasavvuf deyimi gereği Harâbi ismini alır. Harâbi’yi, farklı kılan şey, yazmayıp adeta söyleyerek oluşturduğu şiirlerinde hemen her konuyu işlemiş olmasıdır. Harâbi, şiirlerinde din, dil, ırk, cinsiyet, mezhep sorunlarının ötesine geçmiştir. Ve bu konulardaki çiğliği eleştirdiği sayısız şiiri vardır. Gelin, yaşamı müthiş bir bütünlük penceresinden gören Harâbi’nin bu konulara bakış açısını biz anlatmayalım, şiirleri söylesin!

Cinsiyet sorunu

Toplumsal yaşamda ve klasik islâm anlayışında, kadının aşağı bir mertebede görülmesini Zehra, Naciye ve Lütfiye mahlaslarını kullanarak şu sözlerle eleştirir Harâbi:

“Ya Muhammed bize nâkıs* diyorlar
Nedendir erlerin bu hataları
Ehl-i Beyt’e karşı düşkün olurlar
Çünkü doğru değil iddiaları

Gerçi kıyafette size uymayız
Hakikatde sizden geri kalmayız
Malumunuz olsun erden saymayız
Bize nâkıs diyen budalaları” 

“Ey erenler erler nasıl ersiniz
Söyleyin sizinle davamız vardır
Bacılara niçin nâkıs dersiniz
Bizim de Hazret-i Havva’mız vardır.” 

Edip Harâbi’nin hayat hikâyesinden vejetaryen olup olmadığına dair bir bilgi edinemiyoruz ancak kurban kesme ritüeline net bir şekilde karşı durduğu anlaşılıyor.

“Gelmişiz cananın asitanına
Sıtk ile sarıldık dost damanına
Canı baş vermişiz aşk meydanına
Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez”

Burada, Alevi-Bektaşi felsefesinde önemli bir yeri ve ismine de bir semah olan turna kuşuna dair, sevgili Birhan Keskin’in şu iki dizesini söylemeden geçmek istemiyorum.

“Turnayı gözünden vuranlar bizden değildir
Turnanın kalbinden dem vuranlar bu tarafa…”

Harâbi, sınıfsal farkı ve yoksulluğu eleştirirken zenginlik içinde yaşamayı da hayal etmez. Ona göre, insanın temel gereksinimleri karşılansın yeter. Kendisi emekli olduktan sonra, İstanbul Fatih’te viran bir evde çok mütevâzi bir yaşam tercih etmiştir. Şöyle söyler Harâbi bu konuda:

Bulur Hakk’dan cezasın müfsid ü zâlim olan mutlak
Bugün zevkden, yemekden ayrılan zenginlere bir bak
Bize sıhhat kuru ekmekle versün Hazret-i Hallâk
Ne lazım böyle zenginlik bize göstermesin hiç Hakk” 

“ Ocağımda incir ağacı bitti
Edib züğürtlük canıma yetdi
Beş para kalmadı hepsi bitdi
Kesenin dibini deldi züğürtlük”

Harâbi’nin,  toplumsal konulara, ikiyüzlü inanç ve ibadete, gösterişe dair daha birçok şiiri vardır. Harâbi aynı zamanda eserleri en çok bestelenen ozandır. Değindiği her konuyu anlaşılır bir üslupla ele almıştır. Diğer birçok Alevi-Bektaşi şairi gibi Harâbi de din ve inanç, şöyle mi olsun böyle mi olsun mevzularıyla uğraşmak yerine iyi insan, kâmil insan nasıl olunurun derdine düşmüştür. Bunu da yaşamıyla göstermeye çalışmıştır. Basit ve gündelik olanın yerine, bütüncül bir bakış açısıyla anladığı hakikate hayat buldurma uğraşıyla geçmiştir ömrü.

Kendisini çok iyi anlatan şu dizelerle bitirelim:

“Nâmım Edib idi Harâbi oldum
Erenlerin ayak turâbı oldum
Hakk’ın bir mukaddes kitabı oldum
Aşk olsun okuyan ehl-i irfâne” 

*

(1) Harabi Divanı, Can Yayınları, hazırlayan: Dursun Gümüşoğlu
*nâkıs: eksik

 

[Geleceği inşa eden mekanlar-9] S.S. İlk Adım Kadın Çevre Kültür İşletme Kooperatifi

İstanbul, Kağıthane Nurtepe Mahallesi‘nde bir grup kadın 2001’de başlayan çalışmaları sonucu 2004 yılında S.S. İlk Adım Kadın Çevre Kültür İşletme Kooperatifi’ni kurmuşlar. Kooperatifin kurucularından Gülten Bingöl, 1991’de eşinin tayini nedeniyle Muş Varto’dan İstanbul’a taşınmış ve Nurtepe’ye yerleşmişler. Üç çocuklu bir ev kadını olan Gülten Hanım büyük şehirde ekonomik koşulların zorlaması sonucu çalışmaya başlamış. Bir süre farklı işlerde çalıştıktan sonra, 2001’de Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı (KEDV) ile yolu kesişmiş:

“KEDV’in ‘Mahalle Anneliği’ programı vardı o zamanlar, eğitim veriyorlardı kadınlara. Kadınlar eğitim alıp kendi evlerinde bir odayı dizayn ederek, bir değil birkaç çocuğa bakabiliyordu.”

Mahalleden bir komşusuyla katıldıkları bu eğitimden sonra liderlik eğitimine de devam edip ardından mahallede bir anaokulu kurmayı hayal etmişler:

“..bizim mahallede anaokulu yoktu. En yakın anaokulu Şişli’deydi, ben Kağıthane’de oturuyordum. Bunun yanında ücretleri de çok yüksekti, bizim çevremizin girebileceği okullar değildi o ekonomik şartlarda. Kendi mahallemizde, aile gelirine göre bir anaokulu açmayı düşündük ama maliyeti çok yüksek çıkınca vazgeçtik. Bu fikrimizi KEDV’e söyledik. ‘Böyle bir fikrimiz var, mahallemizde kadınlar çok zor durumda, çocuklarını bırakıp çalışamıyorlar’ dedik. KEDV de bize kooperatifçiliği önerdi. Kadın kooperatiflerinin oyun odaları olduğunu, aynı zamanda kadınların sosyal olarak bir araya gelip hem iş konusunda güçlenip hem sosyal açıdan kendilerini iyileştirecek eğitimlerin verildiğini söylediler.”

2001’de aynı mahalleden yedi arkadaş çalışmaya başlamışlar. Mahallelerindeki Cemevlerine, yöre derneklerine, Kuran kurslarına gidip kadınlarla görüşmüşler ve 2004 yılında da kooperatiflerini kurmuşlar. Kooperatifin faaliyet alanı daha kapsamlı olduğu için kooperatif kurmaya karar verdiklerini belirtiyorlar. “Kadının söz hakkı olmayan toplumların geleceği yoktur” düşüncesinden hareketle, çalışma ve sosyal hayattan mahrum kalan, ekonomik özgürlüğü olmayan kadınları sisteme dahil etmek için destek veriyorlar. Gülten Hanım kuruluş aşamasında birçok maddi zorlukla karşılaştıklarını anlatıyor:

“Kuruluş aşamasında hepimiz ekonomik olarak dar gelirli olduğumuz için biraz zorlandık. Tekrar KEDV’e bildirdik kuruluş masrafları olduğunu ve bizim bunları karşılayamayacağımızı… Bize destek oldular, kuruluş masraflarını bize verdiler. Kurulduktan bir sene sonra onlara geri ödeme şeklinde oldu. Yani mikro kredi gibi bir şeydi.”

Muhtar, belediye, Avrupa Birliği…

Kira ödeyecek paraları olmadığı için bölgenin muhtarının yardımıyla muhtarlık binasının boş olan iki katını onarıp kullanmaya başlamışlar. Sonrasında ise belediye ile protokol imzalamışlar:

“Bizim bölge…sol görüş ağırlıklı bir bölgeydi. Belediyemiz AK Partiliydi. Yerel yönetimlerle birbirimizi tanıyan insanlardık. Hepimiz siyasetle uğraşan insanlardık ve siyasi açıdan da birbirimizi tanıyorduk. Biraz ondan kaygı duyuyorduk, bize vermezler burayı diye ama muhtar ön ayak olunca gittik.”

İlk başvurularına olumsuz cevap alsalar da bir yıl sonra bir Avrupa Birliği projesi dahilinde tekrar başvurduklarında protokolü imzalamışlar. Gülten Hanım o günleri şöyle anlatıyor:

“Kadınlarla ilgili çalışmaları vardı, çok da lüks bir binaları vardı. Hazır bir binaları olduğunu söylediler, biz ‘hayır’ dedik. Biz hiçbir siyasi hareketle çalışmıyoruz, kendi siyasi hareketlerimizle de çalışmayacağız. Biz kadın ve çocuk çalışmaları yürüteceğiz. Çünkü bizim siyasetimiz taraftır. Bizim amacımız hiç taraf olmayan kadına, taraf olmayan çocuğa ulaşmaktı. O sebeple hayır cevabını verdik. Hatta tüzüğümüze de bunu koyduk; siyasi çalışmaların olmayacağını, tarafsız bir çalışma yürüteceğimizi… Sonra gittiğimizde çalışmalarımıza baktılar ki zaten takip ediyorlardı, uluslararası çalışmalarımız çok iyiydi, ülke dışına çıkıyorduk ve ülke dışından misafirlerimiz geliyordu. Özellikle İtalya ve Almanya kooperatifçilik konusunda, hele özellikle sosyal kadın kooperatifçiliği konusunda çok ileriydi. Onlarla hep fikir alışverişleri yapmıştık. İşte bunları da bize KEDV ayarlıyordu. Bunları da bildikleri için ikinci sene hemen bizimle protokol imzaladılar.”

Önceleri çocuklarına bakacak kimsesi olmayan kadınların çalışma hayatına girememesinin yarattığı sorunu gidermek için ne yapabileceklerini düşünmüşler ve bu sorunu aşmak için bir oyun odası açmayı planlamışlar. Böylelikle, dar gelirli kadınların çocuklarını bu oyun odasına bırakarak iş ve sosyal hayatta aktif olabilmesini sağlamışlar.

‘Güçlü kadın her yerde her şeyi yapabilir’

Muhtarlığın olduğu binanın bir katında çocukların oyun odası yer alıyor. Önce Mahalle Anneliği eğitimi alanlar burada çalışmışlar, daha sonra çocuk gelişimi bölümü lise mezunu bir öğretmen bulmuşlar. Böylelikle, dar gelirli kadınların çocuklarını bu oyun odasına bırakarak iş ve sosyal hayatta aktif olabilmesini sağlamışlar. Binanın alt katını da çalışma atölyeleri için düzenlemişler.  Gülten hanım burada kadınların kendilerini güçlendirmesi için birçok eğitim programı gerçekleştirdiklerini anlatıyor:

“Sosyal olarak kendini güçlendirip dışarıda siyaset mi yapmak istiyor, işe mi gitmek istiyor, onu yapsın. Zaten güçlü olan kadın her yerde her şeyi yapabilir. Asıl hedefimiz oydu.”

Daha sonra kooperatifin gelir elde etmesi için bir proje dahilinde dokuma atölyesi açmışlar.  Şu anda hem dokuma, hem dikiş atölyelerini yürütüyorlar. Dokuma atölyesinde üretilen ürünleri, KEDV’in iktisadi işletmesi olan ve kadın kooperatiflerinin ve bireysel kadın üreticilerin ürünlerinin yer aldığı Nahıl Dükkan’da ve www.nahil.com.tr e-ticaret sitesinde satışa sunuyorlar. Özel siparişler üzerine de üretim yapıyorlar. Mahalledeki kadınlar kooperatifin atölyesinde işlerini rahatça yapıp evine dönebiliyorlar. Alınan siparişleri de kolektif olarak bu mekanda çalışıyorlar.

KEDV ve yerel yönetimler dışında birçok başka paydaşla da çalışıyorlar. Avrupa Birliği’nin desteğiyle aile içi kadına yönelik şiddeti engellemek amacıyla mahallelerindeki kadın ve erkeklere bu konuda eğitimler vermişler. İstanbul Üniversitesi, Kalkınma Ajansı, KEDV ile birlikte yürütülen bir çalışmayla Kadınlar Liderliğinde Afete Hazırlık ve Risk Azaltma Çalışmaları Projesi’ni gerçekleştirmişler. Proje kapsamında mahallelerinin afet haritasını oluşturmuşlar. Ayrıca, TAMEB (Türk-Alman İş Birliğinde Mesleki Beceri Geliştirme Projesi) projesi yoluyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve göçmen kadınlara dokuma eğitimleri verilmiş. Proje dahilinde üretilen ürünler satışa sunulmuş. Söz konusu ürünler halihazırda satılmaya devam ediliyormuş.

‘Bir kadının hayatı değişiyorsa, en önemli şey bu’

Kooperatif öncelikle dar gelirli, dezavantajlı, yerel, mülteci ve göçmen kadınlara ve okul öncesi çocuklara ulaşmayı hedefliyor. Mahallelerinde yaşayan kadınların sorunlarını tespit ederek gerekli mercilere yönlendirdiklerini belirtiyorlar. Pandemi süresince merkezlerini kapalı tutmak zorunda kalmışlar. Bu süre zarfında telefon ve internet üzerinden insanlara ulaşmaya çalışmışlar. Gülten hanım pandemi sürecinde işi yürütmekte zorlandıklarını belirtiyor:

“Mesela şu pandemide biz orayı açmadığımız için olan beş makinamızı kadınlara verdik. KEDV bizi yönlendirdi, maske siparişleri aldık, özellikle Şişli Etfal Hastanesi’nin. O kadınlar evde maske yapıp para kazandılar. 5-6 kadın. Bu çalışmalarımız devam ediyor.”

Gülten hanım İlk Adım’ın kendisi için anlamını şu şekilde anlatıyor:

“Benim için bu işin anlamı çocukluğumdan geliyor. Yedi kız kardeşim olduğundan, dört kız annesi olduğumdan, biraz kadın konusunda hassasım. Kadınların güçlendirilmesi, kadınların kendi ayakları üzerinde durmasının ne kadar önemli olduğunun farkında oldum…Bir kadının hayatına dokunuyorsam, bir kadının hayatı değişiyorsa, bir kadın kendini ifade edebiliyorsa benim için en kıymetli şey bu. Bir çocuğa faydam dokunmuşsa, bir çocuğun hayatında değişiklik varsa; mesela okula gittiğinde çocuk kendini ifade edebilir, çok özgüvenli olabilir. Bunun bir karşılığı yok ki… Hiç unutmuyorum, beşinci yılımızdı. Eve giderken, benim evim biraz kooperatiften uzaktı, yürüyerek gidip geliyordum, orda genç bir adam önümüzü kesip ‘Siz benim eşime ne yaptınız? Kendini ifade etmeyen, konuşurken gözlerimin içine bakmayan, sürekli kaşları çatık olan kadın şimdi güler yüzlü, derdini anlatabiliyor, sıkıntısını dile getirebiliyor, çocuklarıyla iletişimi çok iyi, benimle iletişimi çok iyi…Rahatsız olduğu şeyleri dile getirebiliyor, ben de elimden geldikçe onu yapmamaya çalışıyorum’’ dedi.  Bunlar çok kıymetli şeylerdi… Bunu ekonomik olarak ölçemezsiniz…

Şu anda 30 ortakla yoluna devam eden kooperatifin zaman içinde demografik yapısı da değişmiş.  İlk kurulduklarında daha çok orta yaş kadınlardan oluşan ortak profili, yerini giderek genç kadınlara bırakmış. Kooperatifin yönetim kadrosu yedi kişiden oluşuyor. Ancak hiyerarşik olmayan, merkeziyetsiz bir yapıyı benimsediklerini belirtiyorlar. Kooperatif ortakları bütün kararlarını oy birliğiyle alıyor. Yani tüm ortakların içine sinmedikçe karar almıyorlar. Aylık toplantılarında da ihtiyaca göre iş bölümleri yaptıklarını belirtiyorlar. Her bölümde ikişer kişinin görev aldığı bir yapı kurgulamışlar. Mesela banka işleri, muhasebe, oyun odası gibi bölümlerde işleri iki kişi yürütüyor.

Biri tam diğeri yarım zamanlı iki maaşlı çalışanı olan kooperatif, büyük ölçüde gönüllü emekle işleri yürütüyor. On kişilik bir gönüllü ekipleri olduğunu söylüyorlar. Bunun yanı sıra; oyun odasına destek olan anneler, eğitmen eğitimleri verenler ve saha çalışmalarında zaman zaman destek olan kişilerle de çalışıyorlar. Yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve mahallerindeki kadınlarla iş birliği içinde olan kooperatif yeni ortak ve gönüllüler için de kapılarını açık tutuyor.

(Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının okurla buluşmasını sağlayan İdil Dağdemir’e sonsuz teşekkürler.)

 

[Bir şarkının hikayesi] Respect/ Aretha Franklin*

2016 yılında Bob Dylan “Büyük Amerikan Şarkı Geleneği içinde yeni şiirsel ifadeler yaratmış olması” nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş ve bu dalda Nobel ödülü alan ilk müzik sanatçısı olmuştu. Ödül törenine katılmayan ancak daha sonra Stockholm’a giderek basına kapalı bir törende Akademi üyeleri ile buluşup ödülünü alan Dylan, Los Angeles ‘ta kaydedilen ve 27 dakika süren Nobel konuşmasında kendisi üzerinde en çok etki bırakan kitaplardan biri olan Odyssey’den alıntılar yaparak, okunmak için yazılan edebiyattan farklı olarak, şarkıların söylenmek için yazıldığını vurgulamıştı. 2004 yılında Rolling Stones dergisi tarafından yayınlanan “Tüm zamanların en iyi 500 şarkısı” listesinde ilk sırada, Dylan’ın şarkı yazarlığının sembol örneklerinden biri olarak “Like a Rolling Stone” gösteriliyordu.

Geçtiğimiz hafta ünlü müzik dergisi, tam 17 yıl sonra “Tüm zamanların en iyi 500 şarkısı” listesini yeniledi. 250 müzisyen ve müzik sektörü temsilcisinin oyları ile bu kez soul müziğin kraliçesi Aretha Franklin’in “Respect” (Saygı) adlı şarkısı, zirveyi Bob Dylan’dan alarak ilk sıraya yerleşti. Daha önceki listede olduğu gibi yeni listede de yüzde 40 gibi ezici bir çoğunlukla, 1960-1970 döneminin şarkıları yer aldı. Sivil haklar ve özellikle kadın hakları hareketlerinin sembol şarkılarından biri olan “Respect”’ de müzik tarihinin bu istisnai döneminde bestelenmişti.

‘Çalışan erkeğin, gölgedeki kadına erkeksi çağrısı’

1968 yılında yazdığı ve müzik listelerinde ilk sıralara yükselen “Sitting on The Dock Of the Bay”’den önce Otis Redding, 1965 yılında “Respect”’i yayınlamıştı. Şarkının melodisi ve sözleri Aretha Franklin’in kaydına benziyor gibi görünse de şarkının bu ilk yorumunda, ironik olarak Franklin’in şarkıya yüklediği anlamın neredeyse tam tersi savunuluyordu  Otis Redding, 1950 ve 1960’ların geleneksel aile değerlerini savunuyor ve bütün gün çalışan ve akşam eve geldiğinde eşinden saygı bekleyen erkeği anlatıyordu. CBS 2018 yılında şarkıyı “Bugünün bakış açısıyla, çalışan bir erkeğin gölgede kalan ev kadını eşine erkeksi bir çağrısı” şeklinde tanımlamıştı.

Redding’in şarkısını keşfetmeden çok önce Aretha Franklin, Harry Belafonte ve Jesse Jackson ile beraber Martin Luther King Jr.’in turnesine katılarak kendini bir aktivist olarak hazırlamıştı.2013 yılında Ebony dergisi ile yaptığı söyleşide “Her zaman King’e, onun ahlak anlayışına ve istediği adalete büyük hayranlık duydum. O iyi bir adamdı.” demişti.

Fraklin kadınlarından eşitlikçi dokunuş: R-E-S-P-E-C-T

1966 yılında, altı yıllık beraberlikten sonra beklenen satış rakamlarına ulaşamadığı için Columbia Records, Aretha Franklin’e olan inancını kaybetmiş ve onunla yollarını ayırmıştı. Ancak Franklin kendine hemen Ahmet Ertegün’ün Atlantic Records’unda yer buldu. Bu eşleşme müzik tarihin en ikonik parçalarından birinin doğuşunu da müjdeliyordu.

 

Konserlerinde “Respect”’i seslendiren Franklin, şarkıyı farklı yorumlayabileceğini ve onunla güçlü bir mesaj verebileceğini düşünmüştü. New York radyosuna kız kardeşi ile şarkıyı nasıl değiştirdiklerini şöyle anlatacaktı:

Mr.Redding’in versiyonunu dinlediğimde çok sevdim ve ben de “Respect”i kaydetmek istedim. Kız kardeşim Carolyn ile Detroit’in Batı yakasında bir apartmanda oturuyorduk. Ben piyanonun başında idim ve bir yandan da pencereden geçen arabalara bakıyorduk ve o anda o yüz kızartıcı sözleri bulduk:  Suck It to me”. O dönemde çok kullanılan bir klişe idi ve sanılanın aksine seksüel bir anlam içermiyordu, sadece bir tekerleme gibi kendi kendini tekrar ediyordu.

Aretha Franklin 14 Şubat 1967’de stüdyoya geldiğinde “Respect”’in sözlerini değiştirmişti ve orijinal tempoya sadık kalmayı düşünüyordu ancak vokaldeki kız kardeşleri Carolyn ve Erma şarkıya bir bridge (köprü) eklenmesi konusunda onu ikna ettiler ve King Curtis’in tenor saksafon solosu harika bir geçiş sağladı. Aretha ve kız kardeşlerinin karşılıklı vokalleri çok güçlü bir birlik mesajı veriyordu. Sadece bunlarla da kalmadılar ve Carolyn’in sıra dışı önerisi ile şarkıya “Respect” kelimesinin harflerinin tek tek okunduğu yeni bir kıta ilave ettiler.

R-E-S-P-E-C-T
Find Out what it means to me
R-E-S-P-E-C-T
Take care of… TCB
Suck it to me, suck it to me,suck it to me……..

CBS News,Franklin ve vokaldeki kadınlar arasındaki etkileşim kadın dayanışmasının sesi oldu. Franklin’in vokallerinin kendine güveni, kadın hareketinin arkasındaki müzikal güç haline geldi.” şeklinde yorum yaptı.

Sivil haklar hareketinin ‘savaş çığlığı’

“Respect” artık Otis Redding’in şarkısı olmaktan çıkmış ve kadın hareketinin marşı haline gelmişti Şarkı, sadece kadın hakları hareketinin sembol şarkısı olmakla kalmadı ve sivil haklar hareketlerinin çağında tüm farklı sesleri kucakladı. Aretha Franklin Ulusal radyoya verdiği röportajda şarkıya beklediğinden daha fazla mana yüklendiğini itiraf edecek ve

Şarkıyı kaydettiğimde daha çok kadından erkeğe ya da geniş anlamda kişiden kişiye -sana saygı göstereceğim ve senden de bana aynı saygıyı göstermeni bekleyeceğim- şeklinde bir şeydi, ama daha sonraları sivil haklar hareketlerinin savaş çığlığı olarak seçildi” diyecekti.

“Respect” Amerika’da “Bilbord Pop singles” listesinde iki hafta ve “Bilboard Black singles” listesinde de sekiz hafta zirvede kaldı ve İngiltere listelerinde de ilk 10’a girerek Aretha Franklin’in Atlantiğin öbür yakasında da tanınmasını sağladı. Forrest Gump ve Bridget Jones’un günlüğü gibi filmlerde yer alarak pop kültüründeki yerini sağlamlaştırdı.

1967 yılında Sevgililer gününde kaydedildikten tam 54 yıl sonra, ”Respect”, 250 kişiden oluşan jürinin “Saygı”sını kazanarak tüm zamanların en iyi şarkısı seçildi.

(*) Söz ve Müzik: Otis Redding
Yapımcı: Jerry Wexler ve Arif Mardin

Kaynakça

Lovejoy H., The Story Of Respect by Aretha Franklin, 10.08.2021
Changjan R., Aretha Franklin: The powerful Meaning Behind Her Equality Anthem”Respect”, August 2021
Williams G., The Story Behind The Song: Aretha’s Frankin mega-hit “Respect”May,2021
Respect, Wikipedia
Tüm zamanların “en iyi 500 şarkısı” listesi yenilendi, Cumhuriyet 20.09.2021

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Haydi Sagalassos’u keşfetmeye!

Çocukken gezdiğim ören yerlerinden bende kalanlar, sandaletimin içine kaçan çakıllar, güneşten sararmış otların sardığı mermer bloklar arasında bitmek bilmez bir yolculuk ve en önemlisi de okumaya çalıştıkça içinde boğulduğum bol tarihli, zor isimli karmaşık metinlerdir. Sagalassos’u Keşfedelim, çocuklar için bir türlü gözün önüne getirilemeyen bir geçmişi ve onun hafıza mekânlarını canlandırıyor.

Solda bakışımızın altında uzanan manzara ve sağda ‘evvel zaman içinde’ diye açılan bir metin; işte Sagalassos. İlkin Sagalassos hakkında genel bir bilgi edinip ardından halkını tanıyoruz. Çizimler ile metin eş zamanlı olarak okuyucuyu içine çekip bu antik kentin sokaklarında dolaştırıyor. Başlıklara bölünmüş metinde Tiberius Kapısı’ndan Kapalı Tiyatro’ya, İmparatorluk Hamamı’ndan Dor Tapınağı’na durak durak ilerliyoruz.

“Sagalassos’u Keşfedelim”, uzak bir geçmişin yaşantısını, günlük hayatı ile kutsalını, kültürünü, zanaatını, pazar yerini birbirinden ayrıştırıp bugüne kuru bir anekdotlar dizisi olarak aktarmıyor. Bilgiler, bu antik kentin bir zamanlar süregitmiş pratiği ve hakikati olarak karşımıza çıkıyor. Burnumuza kokular, kulağımıza sesler geliyor.

Sagalassos’un gündelik hayatı…

Bir çift sayfanın sol tarafında İmparatorluk Hamamı’ndan bir kesit: Bir sabunun üzerine basmasıyla dengesini kaybeden bir Sagalassoslu, sağ tarafında ise bu manzaraya bakan İmparator Hadrianus’un büstü. Çizer Liza Adamandidi, Sagalassos’un tarih, kültür ve kutsallar ile yüklü hafıza mekânlarını insanın gündelik hayatına dair anlık ve kestirilemez olaylar ile canlandırmış. Çizimlerinde sadece insana değil şehrin hayatına karışıp tiyatronun mermer basamaklarında uyuklayan kedisi, pazar yerindeki balıklara ağzı sulanan köpeği ile hayvanlara da yer vermiş.

Künye

Yazar: Eren Ağın, Monica Papi
Resimleyen: Liza Adamandidi B.
Yayımlayan: Sagalassos Vakfı

Eren Ağın

Eğitim bilimci ve yazar. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Politikası Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. TRT 2’deki Akşama Doğru kültür ve sanat programında stajyer metin yazarlığı yaptı. Bilim ve Sanat Merkezi’nde üstün yetenekli öğrencilere Türkçe dersleri vermektedir. Eğitim bilimleri, eğitim yönetimi ve sosyolojisi alanında akademik yayınları bulunmaktadır.

Monica Papi

Şair ve yazar. Yeditepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde lisansını tamamladı. 2015 yılında Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü’nü “Râz” adlı bir şiir kitabı ile aldı. Ş Dergi, Sonat, Duvar, Gard Şiir, Şerhh, Nepal, Pathos, 160.km, Neden, Moero isimli dergi, fanzin ve dijital mecralarda şiir ve yazıları yayımlandı. İzmir/Urla merkezli kurduğu sanat ve kültür kolektifi UR Collective, kültürel miras, edebiyat, performans, müzik, tiyatro ve mimarlık gibi alanlarda projeler yürütmeyi hedefleyen disiplinlerarası bir platformdur.

Liza Adamandidi B.

İllüstratör. Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde eğitim gördü. 2014-2016 yıllarında Işık Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çalışmalarında ağırlıklı olarak antik dönem anlatıları, mitolojiler, yerel mitler ve efsanelerden beslenen Adamindidi, kent, tarih, tarih ve gerçeküstü olanı çeşitli karakter ve anlatılarla üretimlerinde bir araya getirmektedir. Çalışmalarının yer aldığı etkinlik ve yayınlarda bazıları: Sommerakademie für Bildende Kunst Salzburge, New Gothic Rewiew New York, Pokrig online Ermenice Masallar.

Ekim ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?

Hormon takviyesi, pestisitler ve doğal olmayan üretim teknikleri ile sebze ve meyvelere neredeyse istediğimiz her zaman market raflarından ulaşabiliyoruz. Ancak besinleri mevsiminde tüketmek hem doğa hem de sağlığımız için oldukça önemli. Peki Ekim ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?

Yeşil Düşünce Derneği tarafından hazırlanan takvim hangi mevsimde neleri yememiz gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.

Yapılan paylaşımda “Ekim geldi, havalar serinliyor. Serinleyen havalarla birlikte bedenimizin ihtiyaç duyduğu C vitamini ve kalsiyum, magnezyum, potasyum gibi mineraller açısından zengin sebze ve meyveler olgunlaşmaya, sofralarımızdaki yerini almaya başlıyor” ifadeleri kullanıldı.

Ekim ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?
Ekim ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?

Doğayı ve doğal olanı korumak için

Doğayı ve doğal olanı korumak, zehirsiz gıdaya ulaşmak, sağlıklı olmak, yerel küçük üreticileri desteklemek, evinizin ekonomisini korumak ve karbon ayak izini düşürmek için mevsiminde beslenmek en basit çözüm.

Ayrıca, mevsiminde yetişmemiş meyve-sebze, doğa şartlarıyla işbirliği yapılarak değil, doğayla mücadele ederek üretildiğinden, üretiminde hibrid tohum, böcek ilacı ve kimyasal gübre kullanım oranı yükseliyor.

Ekim ayı sebze ve meyveleri

  • Pırasa
  • Mantar
  • Lahana
  • Ispanak
  • Havuç
  • Yer elması
  • Turp
  • Fındık
  • Karnabahar
  • Greyfurt
  • Ceviz
  • Nar
  • Mandalina
  • Üzüm
  • Armut
  • Muz
  • Elma

 

 

Ezgi Mola’ya ‘Musa Orhan’a hakaret’ten para cezası: Onur, şeref ve saygınlığını rencide etti

Oyuncu Ezgi Mola hakkında geçen yıl Batman’da intihar eden İpek Er‘in, bıraktığı mektupta,  kendisine cinsel saldırıda bulunduğunu yazdığı Musa Orhan‘a sosyal medyadan hakaret ettiği gerekçesiyle açılan davada karar açıklandı.

Mola, 5 bin 200 TL cezaya çarptırılırken, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildi.

Musa Orhan’ın avukatı Mehmet Erkan Akkuş’un suç duyurusu üzerine yürütülen soruşturmanın ardından hazırlanan iddianamede, Mola hakkında ‘sesli, yazılı veya görüntülü bir ileti ile hakaret’ ve ‘hakaret’ suçlarından 2 yıl 4 aya kadar hapis cezası istenmişti.

Orhan halen tutuksuz yargılanıyor

Batman’ın Beşiri ilçesinde yaşamına son veren 18 yaşındaki İpek Er, bıraktığı mektupta, Siirt’te görevli Uzman Çavuş Musa Orhan’ın kendisine cinsel saldırıda bulunduğu iddiasını yazdı.

Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı‘nca hazırlanan iddianame, Siirt 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. Orhan hakkında, ‘nitelikli cinsel saldırı’ suçundan 12 yıldan az olmamak üzere hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Tutuksuz sanık Orhan’ın yargılanması sürerken, olayın ardından sosyal medyadan tepki yağdı. Oyuncu Ezgi Mola da 20 Ağustos 2020’de sosyal medya hesabından tepki paylaşımında bulundu.

2 yıl 4 aya kadar hapis istemi

İddianame, Ankara 31’inci Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilerek, Mola hakkında 24 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Olayın ardından sosyal medyada ‘Ezgi Mola yanız değildir’ etiketiyle başlatılan kampanyada Mola’ya destek mesajları yağdı. Aralarında siyasetçiler, müzisyenler, oyuncuların da olduğu sosyal medya kullanıcıları paylaştıkları gönderilerle Mola’ya destek oldu.

Ankara 31’inci Asliye Ceza Mahkemesi, ‘basit yargılama’ usulüyle görülen davada bugün kararını açıkladı. Mola’nın, ‘sesli, yazılı veya görüntülü bir ileti ile hakaret’ ve ‘hakaret’ suçunu işlediğine kanaat getiren mahkeme, 90 günlük adli para cezası verdi.

Eylemin alenen gerçekleşmesi nedeniyle artırıma gidilerek 105 güne çıkarılan ceza, “cezanın sanığın geleceği üzerindeki olası etkileri” göz önünde bulundurularak 65 güne indirildi. Böylece oyuncu Ezgi Mola, 65 gün adli para cezasına (5 bin 200 TL) çarptırılırken, hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verildi.

‘Onur, şeref ve saygınlığını rencide edecek somut bir fiil isnat etti’

Mahkeme tarafından açıklanan gerekçeli kararda, Mola’nın sosyal medya paylaşımında Musa Orhan’ı hedef aldığı belirtilerek şöyle denildi:

Dava konusu paylaşım tarihi itibariyle ayrı bir davada sanık olarak henüz yargılama aşamasında olan ve suçlu olup olmadığı konusunda kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmayan katılana yönelik olarak, sanığın, ‘tecavüzcü, şerefsiz’ şeklinde paylaşımda bulunmak suretiyle katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edecek şekilde somut bir fiil isnat ettiğine kanat getirmiştir. Ayrıca ‘şerefsiz’ kelimesini kullanmak suretiyle de katılana yönelik olarak sövme eyleminde bulunduğu anlaşılmıştır.”

Orhan’ın avukatı: Linç kültürüne dur diyecek bir karar

Kararla ilgili açıklama yapan Musa Orhan’ın avukatı Mehmet Erkan Akkuş şunları söyledi:

“Bu karar sosyal medya üzerinden kanıksanmış toplumsal linç kültürüne ‘dur’ diyecek bir karardır. Dosya hakkında hiçbir bilgisi olmadan sosyal medyadan hakaret etmek, hedef göstermek sosyal medya tacirliğidir. Bağımsız Türk yargısına güvenmeliyiz. Ayaklar altına aldığınız masumiyet karinesi bir gün size de lazım olur.”

La palma’daki yanardağ patlamasında lavlar okyanusa kadar ulaştı

İspanya‘nın La Palma Adası‘nda 19 Eylül’den bu yana aktif olan Cumbre Vieja Yanardağı lav püskürtmeye devam ediyor. Lavlar okyanusa kadar ulaşırken, uzmanlar da zehirli gaz ve patlamaların yaşanma olasılığına karşı halkı uyardı.

İspanya hükümeti, patlamanın yaşandığı La Palma’yı afet bölgesi ilan etti ve volkanik faaliyetten etkilenenlere mali yardım sözü verdi.

6 bin kişi bölgeden tahliye edildi

Yanardağın patlamasının ardından yüzlerce ev yıkılırken, 6 bin kişi de bölgeden tahliye edilmek zorunda kaldı. Kıyı şeridindeki köyler ise, lavın suyla buluşması beklentisi ile daha önce boşaltılmıştı. Yanardağın çevresinde 80 bin kişi yaşıyor.

Lavın, deniz suyu ile buluşmasının, klor içeren kimyasal bir reaksiyon oluşturabileceği bunun da deriyi, gözleri ve solunumu etkileyebileceği uyarısı yapıldı. Ayrıca uzmanlar, kıyı şeridinde çökmeler olabileceği ve bunların da patlamalara yol açabileceğini de kaydetti.

Kanarya Adaları Özerk Hükümet Başkanı Angel Victor Torres, yanardağın faaliyetlerinin sona ermesinin ardından adadaki toplam zararın 400 milyon Euroyu geçeceğini tahmin ettiklerini açıkladı.

Turizm Bakanının ‘volkan turizmi’ çağrısı tepki çekmişti

Ülkenin Turizm Bakanı Reyes Maroto, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, turistlerin adaya seyahat etmeye teşvik edilmesi gerektiğini belirtmiş ve “Hiç şüphesiz benzeri görülmemiş bir şeye tanıklık edecekler” ifadelerini kullanmıştı.

Bakanın bu “volkan turizmi” çağrısına ise muhalefetle birlikte vatandaşlar da tepki göstermiş ve bakanı duyarsız olmakla suçlamışlardı.

Birleşik Krallık Büyükelçiliği kapılarını Türkiye’deki genç iklim aktivistlerine açtı

Birleşik Krallık Büyükelçisi Sir Dominick Chilcott, Ankara’daki Büyükelçilik binasında düzenlenen İklim için Gençlik (Youth4Climate) panelinde Türkiye’deki genç iklim aktivistleri ile bir araya geldi.

Daha önce de dünyanın birçok bölgesinden iklim aktivistleri Birleşik Krallık ve İtalya ortaklığında 28-30 Eylül tarihlerinde Milano’da geçekleştirilen “İklim için Gençlik” etkinliğinde buluşmuştu.

Türkiye’de düzenlenen panele Ankara’da yaşayan 17 yaşındaki iklim aktivisti Yiğit Ali Doğan, İstanbul’dan 14 yaşındaki iklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu ve 18 yaşındaki iklim aktivisti Alara Civelek konuşmacı olarak katıldı.

‘Gençler bizleri daha iddialı olmaya zorluyor’

Panel, Sir Dominick Chilcott’un açılış konuşmasıyla başladı. Konuşmasına “Gençlerin daha iyi bir dünya ve daha iyi bir gelecek ortaya koyduğu talepler bizleri daha iddialı olmaya zorluyor” sözleriyle başlayan Büyükelçi, gençlerin iklim konusunda attığı adımların ilham verici olduğunu söyledi.

Kasım ayında Glasgow’da düzenlenecek BM İklim Değişikliği Konferansı COP26’ya ev sahipliği yapacak Birleşik Krallık olarak temel hedeflerinin iklim eylemini güçlendirmek olduğunu belirten Chilcott, “Covid-19 salgınının patlak vermesiyle düşük emisyonlu ve iklim dirençli bir iyileşme önemli hale geldi” dedi.

‘Dört temel hedefimiz var’

COP26’da daha dengeli bir iklim müzakeresi gerçekleştirmek için dört temel alana odaklandıklarını ifade eden Birleşik Krallık Büyükelçisi şunları aktardı:

“İlk odağımız sera gazı emisyonlarının azaltılması. Küresel sıcaklık artışının 1,5 derece ile sınırlı tutmak çok önemli, ve mevcut taahhütler bunun için yeterli değil. İkinci hedefimiz iklim değişikliğine uyum. Üçüncüsü iklim finansmanı. Yeşil dönüşüm için 100 milyar dolar iklim fonu hedefini yakalamamız şart. Dördüncüsü ise işbirliğinin güçlendirilmesi. İklim krizi topyekûn bir seferberlik gerektiyor. Biz de kapsayıcılık ilkesi ile hareket ediyoruz.”

Küresel Gençlik Mektubu’na çağrı

British Council tarafından yayımlanan COP26’yakatılacak liderlere hitap eden ve dünyanın çeşitli yerlerinden gençlerin bir eylem çağrısı olan Küresel Gençlik Mektubu‘nu hatırlatan Chilcott, herkesi bu mektubun imzacısı olmaya çağırdı.

Birleşik Krallık Dışişleri ve Milletler Topluluğu Ofisi tarafından finanse edilen ve liderlik niteliklerine sahip yabancı öğrencilerin Birleşik Krallık’taki üniversitelerde öğrenim görmelerini sağlayan uluslararası bir burs olan Chevening Bursu hakkında bilgi veren Büyükelçi, burs programına 2 Kasım’a kadar başvurulabileceğini belirtti.

Büyükelçinin konuşmasının ardından İtalya’nın Türkiye Büyükelçisi Massimo Gaiani ve Türkiye İklim Değişikliği Baş Müzakerecesi Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar’ın video mesajları dinletildi.

‘Değişime kendimden başladım’

Etkinliğin panel kısmında genç aktivistlere soruları Chevening Bursu’ndan faydalanmış Dışişleri Bakanlığı’nda Avrupa Birliği Uzmanı Harun Eroğlu, BM Gıda ve Tarım Örgütü’nde uzman Gökçe Yörükoğlu ve Alman Uluslararası İşbirliği Kurumu’nda proje koordinatörü İpek Benek yöneltti.

Kendisini iklim aktivizmine iten düşünce hakkında konuşan Yiğit Ali Doğan, “Gandi’nin dediği gibi dünyada görmek istediğimiz değişim olmalıyız. Ben de benden başlamayacaksa kimden başlayacak diye düşünerek harekete geçtim” ifadelerini kullandı.

‘Farkındalığı artırmak için harekete geçtim’

Alara Civelek ise “İklim krizine insanların neden olduğunu kendi yaptığı araştırmalar sonucunda öğrendiğini ve bunun üzerine harekete geçmeyi karar verdiğini anlattı.

Civelek, “Arkadaşımla bu konuda ülkemizdeki farkındalığı artırmamız gerektiğine karar verdik. Sosyal medya üzerinden paylaşımlar yapmaya ve bir blog açmaya karar verdik” dedi.

‘İlk grev çağrısına 600-700 kişi geldi’

İklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu da ilk olarak Açık Radyo’da yayınlanan bir programda Greta Thunberg’i öğrendiğini ve bunun kendisini çok etkilediğini anlattı.

Türkiye’de de benzer bir grev olup olmadığını araştırdığını belirten Sarrafoğlu, 15 Mart 2019’da küresel iklim grevi çağrısı yapıldığında kendisinin bir video çektiğini ve insanları greve çağırdığını söyledi.

Sarrafoğlu, “Çağrı yaptım ve benim gibi düşünen 600-700 kişi Bebek Parkı’nda greve geldi. O tarihten beri kendimi iklim aktivisti olarak tanımlıyorum” ifadelerini kullandı.

Karar alıcılardan taleplerini sıralayan Sarrafoğlu, “Küresel olarak kömür, petrol, doğalgazın toprak altında bırakılmasını, bilimin dinlenmesini ve iklim adaletsizliğinin durdurulmasını istiyoruz” dedi.

‘Gençlere söz hakkı verin’

 2050 yılında net sıfır emisyona ulaşmanın yeterince hırslı bir hedef olmadığını belirten Alara Civelek, “Fosile kısa sürede veda edilmesini, iklim eğitiminin dünyanın her yerinde verilmesini ve iklim krizi konusunda gençlere söz hakkı verilmesini talep ediyoruz” ifadelerini kullandı.

“Artık boş vaatler istemiyoruz” ifadelerini kullanan Yiğit Ali Doğan ise “Eğitim sistemine iklim sorunlarının dahil edilmesini, uluslararası bağlayıcı kesin bir anlaşmanın yapılmasını ve gençlerin iklim aktivitelerine katılmak için olanakların artırılmasını talep ettiğini söyledi.

Büyükelçi’ye plastik atık sorusu

Panel konuklardan gelen soruların cevaplanmasıyla devam etti. Soru-cevap bölümünde ilgi çekici sorulardan biri de Atlas Sarrafoğlu’nun Birleşik Krallık Türkiye Büyükelçisi’ne yönelttiği soru oldu.

Genç iklim aktivistinin “Birleşik Krallık, Türkiye’ye en fazla plastik atık gönderen ülke. Atıkların Türkiye’de geri dönüştürüldüğünü düşünebilirsiniz ancak gerçekte bu dönüşüm sağlanmıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ve ülkeniz bu konuda bir adım atmayı düşünüyor mu?” sorusuna Büyükelçi şu yanıtı verdi:

“Birleşik Krallık’tan gelen atıkların yol kenarlarına atıldığının ortaya çıkması büyük bir skandal olmuştu. Birleşik Krallık kamuoyu da bu duruma büyük tepki gösterdi. Türkiye her ne kadar atıkların alımını yasaklasa da sanayiden gelen itirazlar nedeniyle bu adımı geri çekti. Biz de atıkların başına ne geldiğini umursamıyor değiliz ancak ticaretine de karşı değiliz. Bu atıklar sadece lisanslı geri dönüşüm firmalarına gönderilmeli.”

Cumhurbaşkanı: Paris Anlaşması’nı Meclise sunmamız, başlattığımız Yeşil Kalkınma Devrimi’nin ilk müjdesi

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nde yeni yasama yılı açılışında konuştu.

Erdoğan, konuşmasında yeni anayasa çalışmalarına vurgu yaptı ve “Yeni Anayasa, milletimize vereceğimiz en güzel 2023 hediyesi olacaktır” dedi.

Meclisin onayına sunulacağını duyurduğu Paris İklim Anlaşması‘yla ilgili de açıklamalarda bulunan Erdoğan, “Paris İklim Anlaşması’nı Meclis’in takdirine sunma kararımız, başlattığımız Yeşil Kalkınma Devrimi’nin de ilk müjdesidir” dedi.

Cumhurbaşkanı, “Giderek daha dengesiz ve sert hale gelen meteorolojik hadiselere karşı kapsamlı bir erken uyarı sistemi kuracağız” ifadelerini de kullandı.

‘Anayasa teklifimize destek verecek herkese teşekkür ediyoruz’

Cumhurbaşkanı, Mecliste grubu bulunan partilerin yeni Anayasa tekliflerini en kısa sürede kamuoyuyla paylaşmalarını beklediklerini ifade etti:

Bir süre önce gündeme getirdiğimiz, ülkemize, tarihimizde ilk defa doğrudan milli iradenin eliyle yeni bir anayasa kazandırma teklifimizin de, Meclisimiz tarafından başarıyla hayata geçirileceğini ümit ediyorum. Meclisimizin mümkün olursa tamamının uzlaşmasıyla hazırlanacak bir yeni Anayasa, milletimize vereceğimiz en güzel 2023 hediyesi olacaktır Bunun için, Meclis’te grubu bulunan partilerin yeni Anayasa tekliflerini en kısa sürede kamuoyuyla paylaşmalarını bekliyoruz.

Biz, seferle mükellef olduğumuz inancıyla bu girişimi başlattık, hazırlıklarımızı yapıyoruz, neticede karar ve takdir yüce Meclis’indir. Ülkemize kazandırmayı hedeflediğimiz doğrudan milli irade eliyle hazırlanmış bu ilk Anayasa teklifimize destek ve katkı verecek herkese şimdiden teşekkür ediyoruz.”

‘Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarını artırdı’

Amerika Birleşik Devletleri‘nin (ABD) New York kentinde açılışını yaptığı yeni Türkevi‘ne ilişkin açıklamalarda bulunan Erdoğan, Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarını şimdiden artırdığına bizzat şahit olduğunu dile getirdi:

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri başta olmak üzere çok sayıda misafirimizin katılımıyla hizmete giren yeni Türkevi’miz, kendi vatandaşlarımız ve görevlilerimizle birlikte, tüm dost ve kardeşlerimize de hizmet verecektir. Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarını şimdiden artırdığına bizzat şahit olduğumuz böylesine görkemli bir eseri ülkemize kazandırmış olmaktan memnuniyet duyuyoruz. Bin yıl önce Anadolu’yu bize vatan yapan devletin armasında, doğuya ve batıya bakan, dolayısıyla geniş bir coğrafyayı kucaklayan çift başlı kartal vardı. Böyle bir miras üzerinde kurulan Türkiye’nin bölgesiyle olan gönül bağını koparmaya çalışmak kimsenin hakkı da haddi de değildir. Artık 10’uncu yılını geride bıraktığımız Suriye krizinde, uluslararası toplumun, hem fiili müdahale, hem insani destek, hem mülteci akınının yönetilmesi konusunda ne kadar aciz olduğunu hep birlikte gördük.”

‘Hiçbirimiz için başka Türkiye yok’

Erdoğan, konuşmasında birlik konusuna da vurgu yaptı:

Hiçbirimiz için başka Türkiye yok. Hiçbirimiz için başka vatan yok. Hiçbirimiz için başka devlet yok. Hiçbirimiz için başka gelecek yok. Aklımızdan asla çıkarmamalıyız ki; bölünerek büyüyemeyiz. Parçalanarak güçlenemeyiz. Husumeti körükleyerek kardeşliği kökleştiremeyiz. Saplantılara sarılarak demokrasimizi ilerletemeyiz. Bizi biz yapan değerlerden vazgeçerek ufkumuzu derinleştiremeyiz. Dünyanın gittiği istikamet, farklılıklarımızı değil müştereklerimizi öne çıkararak birbirimize daha sıkı kenetlenmemiz gerektiğini gösteriyor. Bunu başaramayan toplumların ve ülkelerin başlarına gelenleri ibretle takip ediyoruz. Türkiye’yi bugüne kadar böyle bir duruma düşüremediler, inşallah bundan sonra da düşüremeyecekler.

‘Kürt sorunu denen meseleyi tüm boyutlarıyla çözdük’

Cumhurbaşkanı, tekrar gündeme gelen “Kürt sorunu” tartışmalarıyla ilgili de “Yıllarca terör örgütleri dahil her kesim tarafından istismar edilen ve adına ‘Kürt sorunu’ denen meseleyi, hak ve özgürlüklerden kalkınmaya kadar tüm boyutlarıyla çözdük” dedi.

Meselenin istismar edilmesine izin vermeyeceklerini kaydeden Erdoğan, “Diyarbakır’daki vatandaşlarımıza bizzat söz verdiğimiz şekilde ret, inkar, asimilasyon politikalarını nasıl ortadan kaldırdıysak, geri kalmışlık zincirini nasıl kırdıysak, bu meseleyi hala istismar konusu yapmak isteyenlerin maskelerini de aynı şekilde düşüreceğiz” ifadelerini kullandı.

‘Enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmekte kararlıyız’

Merkez Bankası rezervinin 122 milyar dolar seviyesine ulaştığını belirten Recep Tayyip Erdoğan,”Artılar-eksiler analizi yaptığımızda, artılarımızın kıyas edilemeyecek kadar fazla olduğunun kabul edilmesini de hak teslimi babından bekliyoruz” diyerek açıklamalarına şöyle devam etti:

Ülkemizin sağlık altyapısına ve insan kaynağına yaptığımız yatırımların meyvesini, böyle kriz döneminde tüm unsurlarıyla almış olmaktan memnuniyet duyduk. Elde edeceğimiz büyümenin kalitesi, istikrarı, gelir dağılımı adaletini tesis etmesi ve gençlerimize yeni iş imkanları sağlaması bizim için kritik önemdedir.

Özel sektörümüzün dinamizmi ve ekonomi politikalarımızın istikrarı sayesinde, bu dönemde cari açık sorunundan tümüyle kurtulabileceğimize inanıyorum. Yatırım teşvik sistemimizi çok daha cazip bir yapıya dönüştürerek nakdi teşvikleri de içeren seçici destekler getireceğiz.

Makroekonomik politikalardan yapısal reformlara kadar pek çok adımı atarak enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmekte kararlıyız. Rekabeti bozan, piyasadaki hakim durumunu kötüye kullanan ve fiyatları keyfi bir şekilde belirleyen firmaların üzerine kararlılıkla gideceğiz. Şirketlerimizden bankacılık sektörüne bağımlılıklarını azaltarak sermaye piyasası araçlarıyla yatırımlarına uzun vadeli finansman sağlamalarını bekliyoruz.”

Erdoğan, cari açığı azaltmak konusunda da adımlar atacaklarını kaydetti ve “Bunun için öncelikle, ülkemizdeki uluslararası yatırımların ölçeğini daha yukarılara çekmek istiyoruz. Kendi girişimcilerimizi teşvik etmek yanında, Türkiye’ye henüz yatırım yapmamış küresel markaları ülkemize kazandırmak için de her fırsatı değerlendiriyoruz” dedi.

İTO: İstanbul’da enflasyon üç yılın zirvesine ulaştı

İstanbul Ticaret Odası (İTO), 2021 eylül ayına ilişkin İstanbul Geçinme İndeksi‘ni açıkladı.

Perakende fiyat hareketlerinin göstergesi olan indekse göre, İstanbul’un enflasyonu bir önceki aya göre yüzde 2,22, toptan fiyat hareketlerini yansıtan Toptan Eşya Fiyatları İndeksi ise yüzde 2,90 oranında arttı.

Eylül ayında görülen artışlar

Eylül 2021’de perakende fiyatlarda bir önceki aya göre diğer harcamalarda yüzde 15,61, kültür eğitim ve eğlence harcamalarında yüzde 6,07, giyim harcamalarında yüzde 3,71, konut harcamalarında yüzde 3,56, ev eşyası harcamalarında yüzde 2,57 ve gıda harcamalarında yüzde 0,74 oranında artış görüldü.

Ulaştırma ve haberleşme harcamalarında yüzde -0,34, sağlık ve kişisel bakım harcamalarında ise yüzde -0,02 azalma yaşandı.

Yine eylül ayında, toptan fiyatlarda bir önceki aya göre gıda maddeleri grubunda yüzde 5,56, madenler grubunda yüzde 1,82, yakacak ve enerji maddeleri grubunda yüzde 1,80, işlenmemiş maddeler grubunda yüzde 1,71, inşaat malzemeleri grubunda yüzde 0,92, mensucat grubunda yüzde 0,26 artış görüldü. Kimyevi maddeler grubunda da yüzde -3,39 azalma yaşandı.