Ana Sayfa Blog Sayfa 1233

Veganlardan Nusret’in restoranı önünde eylem

Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu, 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü nedeniyle Nusret‘in Galata‘da yeni açılan Saltbae restoranının karşısında eylem gerçekleştirdi.

Eylemcilerin giydiği, beyaz üzerine kırmızı boyalarla “vegan ol” yazılmış tişörtlerin arka tarafında ise şu mesaja yer veriliyordu: “Yaşam hakkına saygı duy.”

Topluluk tarafından yapılan açıklamada eylemin 2 Ekim Dünya Şiddetsizlik Günü ve 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü nedeniyle gerçekleştirildiği belirtildi. Eylem sonrasında insanlara broşürler dağıtıldı.

‘Çektikleri acıyı düşünmeye çağırıyoruz’

“2 Ekim Dünya Şiddetsizlik Günü’nde herkesi herkesi çiftliklerde esir gibi tutulan hayvanların yaşadığı şiddeti, çektiği acıları düşünmeye çağırıyoruz” denilen açıklamada her yıl yaklaşık 100 milyar kara hayvanının eti için kesildiği ve sütüne, yumurtasına, derisine ve balına el konulmak için sömürüldüğü hatırlatıldı. Açıklamanın devamı ise şu şekilde:

Acıyı ve sevinci hissetme, yavrusunu koruma içgüdülerine sahip olan bu hayvanlar, üretim tesislerinde son derece kötü koşullarda esir tutulurken, yaşam hakları ellerinden alınıyor.

İnsan gibi bilinç sahibi, duyguları olan bu hayvanların evlerimizde beslediğimiz kedi ve köpeklerden hiçbir farkı yok ama onlara yaşatılan zulmün boyutu tahminlerin çok ötesinde. Çoğu beton zeminler üzerinde, toprağa hiç basamadan, gün yüzü bile göremeden, tam bir köle gibi yaşamak zorunda bırakılıyor.

Yavrularından zorla ayırılıyor

Çiftliklerde alıkonulup sömürülen hayvanlar, içinde bulundukları fiziksel koşulların korkunçluğunun yanı sıra, duygusal olarak da terörize ediliyorlar. Hiçbir zaman yavrularıyla bir arada kalmalarına izin verilmiyor. İnekler süt vermesi için düzenli olarak insan eliyle bedenlerine yerleştirilen boğa spermleriyle gebe bırakılıyor. Bir insan gibi yaklaşık dokuz ay gebelik yaşayan inekler, doğurdukları anda yavrularından zorla ayrılıyor.

Sütüne el konulan anne inek, büyük bir acıyla günlerce yavrusu için çığlık atarken; buzağı bir eşya gibi tek başına ayrı bir yere konuyor. Sürekli bir ölüm makinesi işlevi gören bu döngü, anne inek artık doğuramaz hale gelinceye kadar sürüyor ve sonunda anne de buzağı da eti için kesiliyor.

Erkek civcivler katlediliyor

On binlerce tavuk, penceresi bile olmayan, ufacık kafeslerde üst üste yığılmış bir halde tutuluyor, hayatları boyunca kanatlarını bir kez bile açamadan öldürülüyor. Yumurta sektöründe erkek civcivlerin bir üretim değeri olmadığından, 1-2 günlük yavrular canlı canlı öğütme makinelerinde ezilerek ya da büyük torbalarda boğularak katlediliyor.

İnsan tüketimi için öldürülen balıkların sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, kara hayvanlarından daha fazla. Diğer hayvanlar gibi merkezi sinir sistemine sahip olan balıklar da acıyı hissediyor; avlanma sırasında boğularak ya da zıpkınla bedenleri delinerek büyük bir acı içinde can veriyor.

‘Son vermek insanın elinde’

Arıcılık sektöründe uçup gitmesin diye kanatları sökülen kraliçe arı, artık fazla bal üretemeyen arı grubunun öldürülüp yeni arı gruplarının oluşturulması da hep aynı sömürünün sonucu.

Çiftliklerde, üretim tesislerinde ve fabrikalarda mal muamelesi yapılarak katledilen hayvanların yaşadığı şiddete son vermek insanların elindedir. Bu şiddetin bir parçası olmayın; insan, hayvan ve çevre için en iyi yolu, vegan yaşamı dene.”

Pandora Papers’tan dünya liderleri çıktı: Rönesans Holding de belgelerde

Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu‘nun (ICIJ) paylaştığı ve 117 ülkeden 600’den fazla gazetecinin incelediği yaklaşık 12 milyon Pandora Belgeleri‘nde, dünya liderleri, siyasetçiler ve milyarderlerin gizli servetleri ve anlaşmaları ortaya çıktı.

Sızdırılan Pandora Belgeleri’nde 35 mevcut ve eski ülke lideri ile 300’den fazla kamu çalışanının şirketleri ve hesaplarına dair bilgiler yer alıyor. Türkiye’den de Rönesans Holding‘in adı geçiyor. Holding, son beş yılda yaklaşık 16 milyar TL’lik 10 ihale almıştı.

Karlarını vergiden kaçınmak için Virjin Adaları’na aktarıyor

İktidara yakınlığıyla bilinen Rönesans Holding, belgelere göre kamu projeleriyle elde ettiği karların bir kısmını vergiden kaçınmak için Britanya Virjin Adaları‘na aktarıyor.

Belgelerde Rönesans Holding’in kurucusu, Erman Ilıcak‘ın annesi Ayşe Ilıcak‘ın da ismi geçiyor. Ayşe Ilıcak’ın, Alcogal firması aracılığıyla Dolmine International Ltd. ve Covar Trading Ltd. isimli iki şirket kuruyor. İki şirket de Rönesans Holding’in üstlendiği Cumhurbaşkanlığı Sarayı‘nın inşaatı devam ederken 17 Mart 2014’te kuruluyor.

İkisinin de İsviçre’de faaliyet göstereceği belirtiliyor ve şirketlerin sermaye kaynağı da Rönesans Holding’in çalışma alanları olan “inşaat, gayrimenkul ve enerji üretimi sektörlerinde faaliyet gösteren aile şirketi” olarak kayıtlara geçiyor.

Covar Trading Ltd.’nin hesaplarını yöneten İsviçreli Kendris Ltd. firmasının mali raporlarına göre, Covar Trading Ltd.’nin hesaplarına 2015 yılında 105, 5 milyon ABD doları girdi. Aynı yıl 105,4 milyon dolar ise bağış adı altında şirket hesabından çıktı. Bu bağışın nereye gittiği bilinmiyor.

Ayşe Ilıcak’ın bir diğer firması olan Dolmine International Ltd.’nin mali raporunda ise yine 2015 yılında 105,2 milyon doların şirketin İsviçre’deki Banque Pictet & Cie hesabına yattığı görülüyor. Raporda sadece 2015 yılı için nakit benzeri varlıkların faiz geliri olarak firmaya 491,6 milyon ABD dolarının girdiği gözlemleniyor.

Her iki firmanın da 2016 ve 2017 yıllarında başka herhangi bir ekonomik aktivitesi bulunmuyor. Bu durumda Ayşe Ilıcak’ın sadece bir yılda vergi cennetlerine aktardığı paranın 210,7 milyon ABD doları olduğu anlaşılıyor. Ilıcak’ın vergi cennetlerine aktardığı bu tutarın yüzde 40’lık gelir vergisi ödenmiş olsa, hazinenin kasasına yaklaşık 750 milyon TL girecekti.

Dünya liderleri belgelerde

Pandora Papers, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, Lübnan Başbakanı Necib Mikati, Kenya Cumhurbaşkanı Uhuru Kenyatta, Ekvator Cumhurbaşkanı Guillermo Lasso Mendoza, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in ailesi, Şili Devlet Başkanı Sebastián Piñera‘nın çocuğu ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair‘in offshore sistemiyle neler yaptıklarını gözler önüne seriyor.

Belgeler, Ürdün Kralı Abdullah’ın Birleşik Krallık ve ABD’de 70 milyon sterlinlik mülk aldığını gösteriyor ve Eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair ve eşinin de Londra’da bir ofis alımı sırasında 312 bin sterlinlik damga vergisinden kaçındığı da gösteriyor.  Çiftin ofisi doğrudan almak yerine ofisin sahibi olan off-shore şirketi satın aldığı görülüyor.

Aynı belgeler, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘i Monaco‘da gizli tutulan varlıklarla ilişkilendiriyor. Önümüzdeki günlerde genel seçimde yarışacak olan Çek Cumhuriyeti Başbakanı Andrej Babis‘in de Fransa’nın güneyinde 12 milyon sterlinlik iki villayı bir offshore yatırım şirketi üzerinden alışını deklare etmediğini gösteriyor.

Gizli belgeler, Fas Prensesi Lalla Hasna, Birleşik Arap Emirlikleri Başbakanı ve Dubai Emiri Muhammed bin Raşid el-Mektum ile Katar Emiri Temim bin Hamed es-Sani‘nin de vergi cennetlerindeki faaliyetlerini gِözler önüne seriyor.

Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ve ailesinin Birleşik Krallık’ta 400 milyon sterlinden fazla mülk alımına dahil olduğu ortaya çıktı.

Dünyaca ünlü şarkıcı Shakira, top model Claudia Schiffer, müzisyen Julio Iglesias, Ringo Starr ve Elton John da belgelerde ismi geçen ünlülerden.

Offshore sistemi

Bu hesaplar resmi olarak ikamet edilmeyen bir yerde açılan hesap anlamına geliyor. Yani hesabın açıldığı ülke ve kurum size kendi ülkenizden çok daha avantajlı bir durumda olmanıza yardımcı oluyor.

Offshore ülkeler veya bölgeler genellikle şirket kurmanın kolay olduğu, şirket sahiplerinin kimliğini ortaya çıkarmanın zor olduğu, kurumlar vergisinin düşük olduğu veya hiç bulunmadığı ülkeler oluyor. Bu ülkelere vergi cenneti de deniyor.

Offshore varlıklara sahip olmak illegal olmasa da, gizli şirketlerden oluşan karmaşık bir ağı kullanarak para transferleri yapmak yasa dışı yollardan elde edilen gelirleri gizlemenin en etkili yolu olarak kabul ediliyor.

Dünyanın her yerinden ülke liderinin, politikacıların, yüksek kamu gِörevlilerinin, ünlülerin vergi cennetlerinde şirketler açtığını gösteren belgeler, küresel anlamda offshore sistemiyle neden gerçek anlamda savaşılmadığını da ortaya koyuyor.

WWF-Türkiye’den uyarı: Tehlikedeki tür sayısı 10 yılda dört kat arttı

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü nedeniyle bir açıklama yaparak yaban hayvanlarının karşı karşıya bulunduğu tehditlere dikkat çekti.

WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli, gezegenimizi paylaştığımız tüm canlıların yaşamının birbirine bağlı olduğunu ifade ederek “Türkiye’nin canlarını korumazsak kaybederiz” dedi.

Omurgalı tür popülasyonu yüzde 68 azaldı

WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) tarafından yayımlanan Yaşayan Gezegen Raporu’na göre 1970’den bu yana dünya genelinde omurgalı tür popülasyonları ortalama yüzde 68 azaldı. En büyük kayıp ise yüzde 84 ile sulak alan türlerinde yaşandı.

Bugün karaların yüzde 75’i, denizlerin yüzde 60’ı insan tarafından değiştirilmiş durumda. Gezegenimizin tarihinde insanın doğa üzerinde bu kadar baskın olduğu bir dönem yaşanmadı.

Tehlikedeki türler 10 yılda dört kat arttı

Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) verilerine göre ülkemizde de küresel düzeyde tehlike altındaki tür sayısı son 10 yılda dört kat artarak 400’e ulaştı. Başta sulak alanlar olmak üzere yaban hayvanlarına yuva olan ormanlar, makilikler, fundalıklar, meralar, bozkırlar gibi birçok doğal yaşam ortamı ekolojik yapısını hızla kaybediyor.

Yaşam ortamlarının yol ve enerji ağları, taş ve maden ocakları, enerji santralleri, ormancılık, tarım ve mesire alanı açma gibi faaliyetler sebebiyle parçalanması ve bozulmasının yanı sıra avcılık, trafik kazaları, elektrik çarpması, vahşi köpek saldırıları, zehirlenme gibi olaylar da yaban hayvanları için hayatı daha da elverişsiz hale getiriyor.

Yangınlar, kuraklık, seller, petrol sızıntısı…

WWF Türkiye tarafından yapılan açıklamada Türkiye’de yaşanan ve yaban hayatı üzerinde büyük etki yaratan olaylar anlatıldı. Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Yaban hayvanları, bu yıl orman yangınları, sulak alanların kaybı, eş zamanlı seller ve petrol sızıntısı gibi çok sayıda afet ile de karşı karşıya kaldı. İç Anadolu’nun en büyük gölü olan, flamingolara ev sahipliği yapan Tuz Gölü’nün kuraklık nedeniyle geri çekilmesinin ardından binlerce flamingo yavrusu yaşamını yitirdi.

Hemen ardından son 20 yılda yanan toplam alan kadar orman alanını neredeyse iki hafta içinde kaybettik. Yangınlarda bazıları endemik yüzlerce türe ev sahipliği yapan ormanlarımızla birlikte aralarında IUCN verilerine göre tehdit altındaki türlerin de bulunduğu binlerce yaban hayvanını yitirdik.

Son olarak Suriye’den yayılan petrol sızıntısı tehlike altındaki yeşil deniz kaplumbağaları başta olmak üzere, yunuslar, balinalar ve kıkırdaklı balıklar gibi pek çok hassas türün yaşam alanı olan Doğu Akdeniz kıyılarımıza ulaşarak bölgedeki deniz-kıyı ekosistemleri ve biyoçeşitlilik üzerinde ciddi bir tehdit oluşturdu. Yeşil deniz kaplumbağası yavrularının denize ulaşma döneminde en yoğun yuvalama alanları olan kumsallarımız petrole bulandı.”

‘Korumazsak kaybederiz’

WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli, “Türkiye’nin Canlarını kaybediyoruz. Yaban hayvanlarının popülasyonları hızla azalırken, tehlike altındaki türlerin sayısı artıyor. Bu gidişata ‘Dur!’ diyebilmek için türlerimizi ve onların doğal yaşam ortamlarını tehditlere karşı en iyi şekilde korumamız gerekiyor. Gezegenimizi birlikte yaşadığımız diğer canlılarla paylaşıyoruz. Tüm canlıların yaşamı birbirine bağlı. Türkiye’nin Canlarını korumazsak kaybederiz” dedi.

WWF Türkiye neler yapıyor?

WWF-Türkiye, tatlı su kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı, denizlerin ve denizel canlı türlerinin korunması, ormansızlaşmanın önüne geçilmesi, iklim krizi ile mücadele, tehlike altındaki türlerin avlanmasının önlenmesi konularında çalışmalar yürütüyor.

Vakfın yaban hayvanlarının yaşam alanlarının korunması için evlat edinme programı bulunuyor. Yangın döneminde Tarım ve Orman Bakanlığı’nın izni ve Muğla Büyükşehir Belediyesi işbirliği ile yangın söndürme çalışmalarına destek olmak üzere, yüksek kapasiteli bir yangın söndürme helikopterinin ülkemize gelmesine öncülük eden vakıf, ayrıca bölgedeki Veteriner Hekimler Odaları ve belediyelerin Veteriner İşleri Müdürlükleri ile irtibat halinde ihtiyaç duyulan malzemeleri yangın bölgelerine ulaştırmak için ilk yardım kitleri oluşturarak ilgili kurumlara gönderdi.

WWF-Türkiye ülkemizin farklı bölgelerinde yaralı hasta yaban hayvanlarının tedavisinde kullanılmak üzere medikal malzemeleri temin ederek ilgili üniversitelerin rehabilitasyon merkezleri ile birlikte çalışıyor.

Vakıf tarafından yapılan açıklamada vakfın yaban hayvanlarının ve yaşam alanlarının korunması konusundaki çalışmalara destek olmak için bu adres üzerinden bağış yapılabileceği hatırlatıldı.

Paris İklim Anlaşması TBMM’de!

Hatırlanabileceği gibi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 21 Eylül 2021 tarihinde Birleşmiş Milletler 76. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin yeni yasama yılının başlaması ile Paris İklim Anlaşması’nı gündemine alacağını ve anlaşmanın Glasgow’da düzenlenecek 26. Taraflar Konferansı (COP26) toplantısı öncesinde onaylanacağını kaydetmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Paris Anlaşması’nı 28 Eylül 2021 tarihli bir üst yazıyla “Anayasa’nın 90 Maddesi gereğince beyan ile onaylanması uygun bulunmak üzere” TBMM Başkanlığına gönderdiğini öğrenmiş durumdayız.

Orijinal metinleri incelediğimizde Cumhurbaşkanı’nın yazısının ekinde, bir Türkçe Genel Gerekçe ile bir Beyan ve Paris Antlaşması’nın Türkçe ve İngilizce metinleri yer alıyor. Cumhurbaşkanı’nın 28 Eylül 2021 tarihli bu yazısı ve ekleri, TBMM Başkanı Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop imzalı 1 Ekim 2021 tarih ve 2/3853 Esas No.lu bir üst yazıyla “Paris Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi”  başlıklı bir ek ve gerekçesi (Genel Gerekçe) ile birlikte TBMM’ye gönderildi. Basında çıkan çeşitli haberlere göre, Paris Antlaşması’nın TBMM Genel Kurulu’nun 5 Ekim 2021 Salı gün yapılacak olan toplantısında görüşülmesi bekleniyor.

Gerekçe daha iyi hazırlanabilirdi

Paris Antlaşması’nın onaylanmasıyla birlikte Türkiye’nin BMİDÇS serüveninde yeni ve önemli bir sayfa açılması olasıdır. Bu yüzden bu yazıda, yukarıda sözünü ettiğim eklerden Genel Gerekçe ve Beyan’ın içeriği ve ne anlama gelebileceği konusuna odaklanmak istiyorum.

Genel Gerekçe yazısında, BMİDÇS’nin önemi ve Türkiye’nin onaylama süreci özetlendikten sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin BMİDÇS 21. Taraflar Konferansı’nda 12.12.2015 tarihinde kabul edilen Paris Antlaşması’nı 22.04.2016 tarihinde imzaladığı belirtiliyor. Devamında Paris Antlaşması’nın Kyoto Protokolü’nün (KP) sona erme tarihi olan 2020 sonrası iklim değişikliği rejimini düzenlemeyi amaçladığı, 1.5 °C – 2 °C küresel ısınma hedefleri olduğu ve KP’den farklı olarak gelişmiş ve gelişmekte olan Tarafların Ulusal Katkı Beyanları (NDC) yoluyla azaltım (doğrusu iklim değişikliği savaşımı olmalıydı) eylemlerine katıldıkları ve NDC’leri taraf ülkelerin ulusal koşulları çerçevesinde kendilerinin belirlediği ve bağlayıcı olmayan gönüllü hedeflerden oluşan katkılar olduğu belirtiliyor. Gerekçe metninde ayrıca, bir referans senaryoya (BAU)  göre sera gazı salımlarını 2030 yılında % 21 oranına kadar azaltma hedeflerini içeren Niyet Edilen Ulusal Katkı Beyanı’nı Türkiye’nin 20.09.2015 tarihinde Sözleşme Sekretaryası’na sunduğu hatırlatılıyor.

Son olarak, Türkiye’nin coğrafi olarak iklim değişikliğinin olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek bölgelerden biri olan Akdeniz makro-iklim kuşağında yer aldığı hatırlatılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Paris Anlaşması’nı onaylamasının, anlaşmanın hedeflerine ulaşılması ve konudaki küresel işbirliğine katılımı açısından önemli olduğu vurgulanıyor. Burada yeniden düzenleyerek verdiğim Genel Gerekçe yazısının hem dil hem de teknik olarak daha iyi hazırlanabileceğini söylemek istiyorum.

Gerekçe metninin 2. Ekini oluşturan Beyan (Deklarasyon) yazısının orijinal tam metni şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti, 9 Mayıs 1992 tarihli BMİDÇS ve Paris Anlaşmasında açıkça ve kesin olarak kabul edilen “hakkaniyet, ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreli kabiliyetler” temelinde ve Sözleşme’nin Taraflar Konferansında kabul edilen 26/CP.7, 1/CP.16, 2/CP.17, 1/CP.18 ve 21/CP.20 sayılı karalarını hatırlatarak, Paris Anlaşmasını gelişmekte olan bir ülke olarak ve ulusal katkı beyanları çerçevesinde, Anlaşmanın ve mekanizmalarının ekonomik ve sosyal kalkınma hakkına halel getirmemesi kaydıyla uygulayacağını beyan eder.”

Beyan eksik ve yetersiz

Beyan’da BMİDÇS için “9 Mayıs 1992” tarihli denilmesi eksik ve yetersiz bir niteleme olmuştur. Gerçekte bunun yerine, “9 Mayıs 1992’de Hükümetlerarası Görüşme Komitesi’nin (INC) New York’ta yapılan 5. Toplantısı 2. Bölüm görüşmelerinde kabul edilen, Haziran 1992’de Rio’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (UNCED) imzaya açılan ve 21 Mart 1994’te yürürlüğe giren BMİDÇS” vb. gibi bir tanımlamanın yapılmış olması daha doğru ve açıklayıcı olurdu.

Söz konusu Beyan’ın içeriği dikkatli ve çok yönlü incelendiğinde, BMİDÇS’ye Kasım 2000 Lahey Konferansı (TK-26) ve Ekim-Kasım Marakeş Kararları gereğince “onu öteki Ek-1 Taraflarından farklı kılan özel koşulları“ kabul edilmiş bir Ek-1 ülkesi olarak, özellikle “… Anlaşmanın ve mekanizmalarının ekonomik ve sosyal kalkınma hakkına halel getirmemesi (zarar vermemesi, bozmaması anlamında) kaydıyla uygulayacağını” beyan etmesi dikkat çekiyor. Türkiye’nin Paris Antlaşması’na taraf olduktan ve TK toplantılarında ya da görüşme masasına Paris’e Taraf bir ülke olarak oturma (görüş bildirme, öneride bulunma, yeni ve ek istemlerde bulunma, vb.) hakkına sahip olduktan sonra, yaklaşık son 10 yıldır sürdürdüğü ”BMİDÇS’nin Ek-1’inden de çıkma ve Yeşil İklim Fonu vb. gibi gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere hizmet edebilecek herhangi bir başka finans düzeneğinden yararlanmak vb.” konulardaki istemlerine ilişkin tartışmalar sürecine dönebileceği izlenimini veriyor.

Öte yandan, henüz bu konuda Türkiye’nin bundan sonra nasıl davranabileceğine ilişkin eksiksiz ve tutarlı bir değerlendirme ve öngörüde bulunmak için ‘vakit erken’. Yine de BMİDÇS Glasgow toplantısının (COP-26) sonuç ve çıktılarının 2030 ve 2050 yıllarına kadar küresel ısınmayı sınırlandırma ya da durdurma hedeflerini tutturma şansının düşük olması, başka bir deyişle 2021 yılında başta ABD birçok gelişmiş ve Çin gibi büyük gelişmekte olan ülkelerin verdiği kuvvetlendirilmiş yeni ya da ek iklim değişikliği hedeflerini içeren sözlerin Paris Antlaşması’na resmi olarak yansımaması, TK-26’nın TK-25 gibi başarısız olma olasılığı ve Türkiye’nin bunlara ilişkin değerlendirme ve açıklamaları bunu daha açık gösterecektir.

Bu tartışmayı somutlaştırmak gerekirse, Glasgow’da başarısız olunması durumunda, Türkiye’nin 2015 tarihli niyet edilmiş ulusal katkı bildiriminde yer alan hedef ve içeriğin değişmesi görece daha uzun bir zaman alabilecektir. Bu ise, Türkiye’nin hemen yapması gerekenlerden olan, fosil yakıtlı termik santrallerden zamanla vazgeçmesi, yeni termik santral kurmaması, yeni ve yenilenebilir enerjilerinin (özellikle rüzgâr ve Güneş’in) Birincil Enerji içindeki payının hızla ve önemli derecede artırılması, iş dünyasının ilk kez Paris’i destekleyecek kararlar almasına yönelik eylem ve yasal düzenlemelerin geride kalmasına yol açabilir.

Şimdilik durum özetle böyle!

Piyale Madra çiziyor

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

CHP’den Tarım Kalkınma Zirvesi-2: Küçük üretici doğduğu yerde doymalı

Haber: Dilan KARACAN

*

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’li belediyeler ve çok sayıda kooperatifin katıldığı üç günlük CHP Tarımsal Kalkınma Zirvesi dün sonlandı. Katılımın oldukça yüksek olduğu zirvenin ikinci gününde İstanbul büyükşehir belediyesi başkanı Ekrem İmamoğlu ve İzmir büyükşehir belediyesi başkanı Tunç Soyer, diğer belediye temsilciliklerini ve kooperatifleri gezerek fikir alışverişinde bulundu.

‘Kuraklıkla ve yoksullukla mücadele’

Yeşil Gazete‘ye konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer oluşturmak istedikleri tarım politikasının iki temel aks üzerinde şekillendiğini belirtti:

“Bunlar, kuraklıkla mücadele ve yoksullukla mücadele. Bu ikisinin buluştuğu nokta ise küçük üreticiyi desteklemekten geçiyor. Küçük üreticinin doğduğu yerde doymasını sağlayabilirsek hem kuraklıkla hem de yoksullukla mücadele etmeye başlamış oluyoruz.”

En önemli sorunun planlama yoksunluğu olduğunu söyleyen Soyer, “Kimse ne üreteceğini, ne kadar üreteceğini, nereye satacağını, kaçtan satacağını, sattığında maliyetini karşılayıp karşılayamayacağını ve kısacası hiçbir şey bilmiyor” dedi. Türkiye tarımının ikinci sorunu olarak tarım ekonomisinin yalnızca büyük şirketleri korumaya yönelik düzenlemeler ve uygulamalar gerçekleştirmesini gösteren İzmir Belediye Başkanı, “Bu iki yanlıştan uzaklaşmak, küçük üreticiyi desteklemek, kuraklık ve yoksullukla mücadele etmek bizim politikamızın iskeletini oluştuyor” diye konuştu.

‘Doğayla, birbirimizle ve geçmişimizle uyumlu tarım politikası’

Yenilenebilir ve sürdürülebilir uygulamalara da değinen Soyer doğayla, birbirimizle ve geçmişimizle uyumlu hareket edildiği sürece başarıya ulaşılabileceğini kaydetti: “Bu üç esastan biri zarar görürse, yani doğaya zarar veren, birbirimize zarar verdiğimiz veya geçmişimizle uyumsuz uygulamalar söz konusu olursa, hiçbir açıdan sürdürülebilir bir ortam yaratamayız.”

Gemlik Belediyesi Başkanı Mehmet Uğur Sertaslan ise ülkenin tarımsal durumunu “Berbat” olarak tanımladı. “Girdi maliyetlerinin kontrol edilemediği ve sürekli arttığı, çiftçinin ithalat lobilerine teslim edildiği bir dönem yaşıyoruz” diye konuşan Sertaslan, sonuç olarak 35 milyon hektarlık tarım arazisinin terk edildiğine ve artık tarım yapılmadığına dikkat çekti:

“Köylünün köyünde ekip biçmek yerine şehirde yoksul şekilde kentleşmeye çalışması ve kent yoksulluğunu körüklemesi gibi sosyoekonomik bir eğilim yaratıldı.”

‘Marketlere sopa gösteren anlayışla tarım politikası olmaz’  

Türkiye’nin tarımda  kendine yetebilen bir ülkeden tarım ve gıda alanında ithalatçı bir ülkeye evrildiğini kaydeden Sertaslan “Bütün bunlar hükümetlerin düzeltebileceği durumlar fakat bizler de yerel yönetimler olarak birçok şey yapabiliriz. Bu sebepten dolayı üretici-belediye kavramı ile çiftçiliğin içindeyiz” dedi.

Sertaslan, AKP Hükümeti‘nin tarım ve gıda politikaları için “daha kötüsü olamaz” ifadelerini kullandı. Bütün dünyada hükümetlerin ilk önce ülkenin gıda politikası ile ilgilenip çiftçisini desteklediğini, ithal ürüne gümrük vergileri koymak gibi uygulamalar yaptığını; Türkiye’de ise devlet eli ile ithalatın önünün açıldığını vurgulayan Sertaslan “Son derece kötü günler yaşıyoruz. Üretici çok olumsuz etkileniyor ve nihayetinde tüketici de etkileniyor. Marketlere sopa gösteren bir anlayışla tarım politikası olmaz. Çiftçinin üretimi desteklenmediği sürece durum böyle devam edecek” diye konuştu.

Şişli Belediyesi’nden Mıstık Parkı’nın kedilerine bakım

Video Haber: Defne Sarıöz

16 Eylül’de göreve başlayan Şişli Veteriner İşleri Müdürü Ahmet Ali Yağcı ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Ege Sakin, ekiplerle birlikte Mıstık Parkı‘nı ziyaret etti, Pati Grubu gönüllüleriyle kedilerin durumunu görüştü ve kedilerin iç ve dış parazit aşılarını yaptı.

 

Ekipler, sağlık sorunları nedeniyle geçici olarak kafeste kalması gereken kedilere de kafeslerin içine girerek müdahale etti. Ancak, parkta insanlar tarafından terk edilen çok fazla kedi var ve bu da viral hastalıkları kontrol altına almayı zorlaştırıyor. Gönüllüler, hayvanları sokağa bırakmanın onları ölüme terk etmekle aynı olduğunun bir kez daha altını çizdi.

Bitkilerden öğreneceklerimiz-1

Aslında bu köşedeki yazılarımda günlük olayların etkisinde kalmamaya çalışıyorum. Bunun yerine daha uzun soluklu bir bakış yakalayabilmek gerektiğine inanıyorum. Ne var ki ülkede öylesine akıl dışı olaylar yaşanıyor ki, onları görmezden gelmek de çok kolay olmuyor.

Eylül ayı ile başladığını düşündüğüm 2021-2022 döneminde şu ana kadar dört yazı yazdım. Bunlardan üçü günlük gelişmelerle (ikisi Validebağ Korusu, biri de Kültür ve Turizm Bakanlığının turizm tesisi yapılmak üzere açtığı orman alanı ihaleleri) ilgiliydi. Yalnızca Yaşar Kemal’le ilgili bir yazı yazabilmişim, gündeme saplanmayan. İtiraf etmem gerekir ki, Altın Koza Film Festivali kapsamında düzenlenen Sinemada Yaşar Kemal paneline konuşmacı olarak katılmasam onu da yazamazdım. Yani tamamıyla olmasa bile o yazı da kısmen gündemle ilgiliydi.

Her neyse, bu kez günlük gelişmelerle doğrudan ilişkisi olmayıp geçmiş ve gelecek bütün çağlarla ilişkili bir yazı yazmaya kararlıyım ve doğal olarak bu yazı bitkiler üzerine olacak.

Bitkiler akılsız mı?

Peşin peşin söyleyeyim, aklı nasıl tanımladığımız bu sorunun yanıtını değiştirir. Hep yaptığımız gibi tanımı insandan yola çıkarak yaparsak durum farklı olabilir. Yani bitkilerde aradığımız akıl insandaki akıl gibi bir şey olacaksa, örneğin bitkilerin de geometri problemi çözüp çözememesine bakacaksak ya da onlarda bizdeki gibi aklı temsil eden beyne benzer bir organ veya en azından sinir sistemi arayacaksak soruyu hiç sormamış olalım. Yahut insandan yola çıkarak hazırlanan sözlük tanımları kılavuzumuz olacaksa boş verelim gitsin, hiç canımızı sıkmayalım. Çünkü sözlük tanımları o kadar yavan ve insansı ki, büyük ölçüde insan merkezli kısmen de hayvan merkezli bakışın vücut bulmuş hali adeta. Örneğin Türk Dil Kurumuna göre ‘akıl’Düşünme, anlama ve kavrama gücü” demek. Benzer şekilde Oxford İngilizce sözlüğünde akıl sözcüğünün karşılığı olabilecek ‘mind’ sözcüğü “Bir kişinin bir şeylerin farkında olmasını, düşünmesini ve hissetmesini sağlayan kısmı” şeklinde tanımlanırken ‘reason’ sözcüğü de “aklın mantıklı bir şekilde düşünme, anlama ve fikir sahibi olma gücü” olarak tanımlandığını görüyoruz.

Oysa bitkilerdeki akıl, bu tanımların dışında ve bana göre çok da ötesinde bir olgu. Doğa gezilerimde hem yetişkinlere hem de çocuklara sözünü ettiğim bu aklın yansımalarını dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. En sevdiğim örnek tohumlar. Bitkilerin tohumları, yakından incelendiğinde birer mühendislik tasarımıdır açıkça. Hemen her biri yaşamın devamı temel amacına hizmet edecek şekilde evrimleşmişlerdir. Evrim sürecinde uyumun temel ölçütü yaşamın devamı, onun ölçütü de tohumun uzaklara gidebilmesidir. Evet, armut dibine düşer ama onu severek yiyen hayvanlar meyvenin içindeki çekirdekleri (tohumları) çok uzaklara taşırlar. O nedenle bayıla bayıla yediğimiz armut, tohumu saran meyve, yaşamın devamından başka amacı olmayan bir bitki mühendisliği tasarımıdır. Ancak, kuşkusuz beni en çok etkileyen kanatlı tohumlardır. Örneğin akçaağaç tohumları. Aşağıya değişik akçaağaç türlerinin tohumlarını koyuyorum, gözünüzde canlanabilmesi için.

Kaynak. https://commons.wikimedia.org/wiki/File:P.Acer_seedsI.jpg

Türden türe tohumların ve onlara monte edilen kanatların büyüklüğü değişse de temel ilke aynı kalıyor. İki tohum değişik açılarda olmak üzere V şeklinde bitişmiş ve aerodinamik hesaplamaların hassasiyetle yapıldığı açıkça belli olan, uygun koşullarda (yükselti, rüzgâr vb.) tohumu belki de kilometrelerce uzağa taşıyacak kanatlar. Ülkenin hemen her yerinde akçaağaç bulmak olanaklı. Akçaağaç tohumları tam da şu sıralarda bütün görkemiyle ağaçları süslüyorlar. Bir akçaağaç bulup, birkaç tohum alarak o tohumları bir miktar yüksek bir yerden çifter çifter ya da teker teker bırakmanızı isterim, söylediğim hesaplamaların ne kadar hassas yapıldığına henüz vakıf olmadıysanız eğer.

Bitki aklını nasıl tanımlayabiliriz?

Bana göre bu sorunun şimdilik net bir yanıtı yok. Nihayetinde, istisnai örnekleri bir kenara bırakırsak botanik birkaç yüzyıllık bir bilim. Üstelik bitkilere hâlâ insana mahsus pencerelerden, ona mahsus kavramların ışığı altında bakma alışkanlığımızı değiştiremedik. Örneğin sözünü ettiğimiz şeye ‘bitki aklı’ demek doğru değil aslında. Çünkü akıl dediğimizde yukarıdaki sözlük tanımlarının yakınında yöresinde bir düşünce geliştiriyoruz. Zihnimiz sözünü ettiğimiz bitki aklının bambaşka bir şey olduğunu kolaylıkla fark edemiyor, ayırdına varamıyor. Sanırım akıl terimini kullandığımız sürece de bu böyle olacak.

Şimdilik söyleyebileceğimiz şey şu ki, bitkilere bambaşka bir gözle baktığımızda onlardan öğreneceğimiz çok şeyin olduğu açık. Fakat biz o farklı gözle bakma yolunda henüz emekleme aşamasındayız. Doğa gezilerimde hangi bitkiden söz etsem, o bitki hakkında sorulan ilk üç sorudan birinin ‘yenir mi?’ olması sanırım ne demek istediğimi daha net ortaya koyacak.  Onları gıda, yakacak, ilaç ve endüstriyel hammadde olarak görmenin yalnızca bir adım ilerisindeyiz daha. Oksijen, karbon tutma ve biraz da biyolojik çeşitlilik. Oysa bitkiler çok çok daha fazlası. Bu konuda gündem izin verdikçe daha fazla yazı yazacağım. Şimdilik virgüllü bir nokta koyarak bu yazıyı tamamlayayım.

Mert Yağız Köksal ve Saliha Çakır

Çocukken mahalle bakkalında da satılan ve merdiven altında üretildiği belli olan abur cuburları alır yerdik. İçeriği belli olmayan bu abur cuburlar çoğunlukla leblebi tozu, çikolata, muhallebi vb. yiyeceklerden oluşur, yerken de olmadık badireler atlatırdık. Kim bilir bugün yaşadığımız sorunların kaynağında da o zamanlardaki kötü beslenmemiz yatıyordur.

Her ne kadar böyle olsa da bu kalitesiz abur cuburların ambalajları ya gofret benzeri yenilebilir şeylerden ya da kâğıttan oluşuyordu. Örneğin muhallebi benzeri jöleler kâğıt kaplarda, leblebi tozları da gofret benzeri kâselerde verilirdi. Çikolatalar da alüminyum tüplerde satılırdı.

O zamanlar sadece kalitesiz şeyler değildi beslenmemizi oluşturan. Yakınlardaki bahçelerde tek tük yer alan meyve ağaçlarından meyveler koparır yerdik. Bu esnada karşılaştığımız problemler ise ya yenilen abur cuburların boğaza takılması ya da tırmanılan meyve ağacından düşmek şeklinde gerçekleşirdi. Belki uzun vadede başka problemler yaratmış olabilirdi ama o esnada çok da ciddi sıkıntılar yarattığı pek söylenemez.

Leblebi tozları, muhallebiler yerine kimyasal kokteyller

Artık durum değişti. Gofret benzeri kaplardaki leblebi tozları, muhallebiler plastik kaplara, alüminyum tüplerdeki çikolatalar da şırınga şeklindeki plastik tüplerde satılır oldu.

Mahalle aralarındaki meyve ağaçları ise çoktan odun olup yerini de çirkin beton ucubelere bıraktı bile. Üstelik kalitesiz de olsa içeriğinde bir şekilde leblebi bulunan tozların ve hasbelkader doğal malzemelerin bulunduğu muhallebilerin de yerinde yeller esiyor. Hepsi birer kimyasal kokteyle dönüşmüş vaziyette.

Bizler belki bu kimyasalların akut etkisinden kısmen de olsa kurtulduk -ki payımıza düşen diğer türlü kötülükleri saymazsak- ancak yeni nesil bu gıda teröründen ne yazık ki kurtulamadı.

4 yaşındaki Saliha Çakır’ın pestisitli narlardan zehirlenerek yaşamını kaybettiği kesinleşti.

İşte bundan kurtulamayanlardan sadece bilinen ikisi yazının başlığına da koyduğum Mert ve Saliha! Biri 7 diğeri 4 yaşında iki çocuk. İkisi de bugün hayatta değil. Mert merdiven altı plastik endüstrisinin ve gıda endüstrisinin kurbanı olurken, Saliha da kontrolsüz tarımsal üretimin kurbanı oldu.

Her iki çocuk da pespayeleşmiş sanayinin insan hayatını tüm diğer canlılarınki gibi hiçe saydığı kar hırsına yenik düştü. Her iki ölüm de ilk aşamada sıradanlaştırılmış ve hatta Mert’in ölümünde ilk olarak 7 yaşında olduğu göz ardı edilerek maktul sorumlu tutulmuştu. Saliha’nın ölümünde de ilk aşamada benzer bir durum olmuş ancak adli tıp raporu gerçeği ortaya koyunca inkâr edilemez olmuştu.

Her iki ölümde de sorumlular konusunda herhangi bir adım atılmış değil. Üstelik olaylar hala münferit olaylar olarak değerlendiriliyor ve gerek plastiğin gerekse de pestisitlerin kullanımının yarattığı riskler göz ardı ediliyor.

7 yaşındaki Mert Yağız Köksal, plastik şırınga şeklindeki çukulata kapağının boğazına kaçması yüzünden öldü.

Ölümcül plastik ve pestisitler sonsuza kadar

Türkiye hem pestisit hem de plastik kullanımında freni boşalmış kamyon hızıyla ilerliyor. Ortada var olan tek engel, her iki zararlının da üretim maliyetlerindeki artışlar. Bu artışlar kontrolsüzce kullanılan bu iki zararlının da üretiminde ve tüketiminde kısmi sınırlamalar meydana getiriyor. Ancak bu durum uzun sürecek gibi görünmüyor. Yani sıkı düzenlemeler yapılmadıkça küresel dalgalanmalardan kaynaklanan dönemsel sınırlamalar herhangi bir fark yaratmayacaktır.

Bu durumda artık anne sütünde ve plasentada bile bulunabilen her iki zararlının geleceğimizi daha fazla tehdit edeceğini belirtmekte fayda var. Mert ve Saliha bizim bu anlamda duyabildiğimiz isimler. Bunların dışında her iki zararlının neden olduğu çok sayıda başka vaka olduğuna şüphe yok.

Mert Yağız Köksal ve Saliha Çakır! İki çocuk!

Biri plastik yüzünden, diğeri de pestisit yüzünden artık hayatta değiller.

Ancak onları öldüren plastikler ve pestisitler sonsuza kadar varlıklarını sürdürecekler.

Faiz kararı ve enflasyon üzerine

[email protected]

Geçen hafta Merkez Bankası, enflasyonun artmayı sürdürdüğü, FED’in global likiditede daralma sinyalleri verdiği, dolayısıyla kırılganlıkların arttığı bir dönemde faizleri yüzde 19’dan yüzde 18’e indirerek, 1 puan düşürmüş oldu. Bir süredir ülkemizin koskoca Merkez Bankası, ekonomik yaşamımız için o pek önemli faiz kararlarını adeta sadece bir kişiyi düşünerek, onu mutlu etmek için alıyor gibi. Ekonominin istikrarı, enflasyonu dizginlemek ve beklentileri olumlu etkilemek gibi “önemli” olması gereken hedefler göz ardı ediliyor ya da ikincil plana itiliyor. Yeter ki o kişinin isteği ve beklentileri karşılansın.

Kısaca faiz, paranın fiyatıdır. Parayı borç verdiğinizde ya da borç aldığınızda faiz getiri veya maliyet olarak hesaba girer. Elbette bu fiyatın düşük olması herkes için iyidir ama bunun başka cepheleri de var. En son açıklanan resmi yıllık enflasyon oranı yüzde 19,25 iken, birçok bağımsız kaynak tarafından ölçülen gerçek enflasyon oranı yüzde 45’lerde dolaşırken faizi düşürmek çok riskli bir karar. Çünkü insanlara anlamlı bir reel (enflasyonun üzerinde) faiz vermezseniz kimse elinde TL tutmak istemez, TL cinsinden tasarruf etmeyi de bırakır. Ayrıca, ekonominizin kırılganlığı son derece yüksek, dövize olan talep faiz oranlarına bu kadar duyarlıyken reel faizleri negatife döndürürseniz, dövize olan talep daha da artar ve kurlar yükselir. Nitekim, faiz kararı sonrasında kurlar yüzde 7 civarında yükseldi. Zaten uzunca bir süredir yaşadığımız sarmal bu. Bu anlamda aslında garp cephesinde yeni bir şey yok. Bizler de aynı ya da benzer şeyleri yazıp-çizmek dışında yeni bir şey söyleyemiyoruz.

İşletmeler ve faiz

İşletmeler için faizin düşük olması yatırım iştahını ve büyümeyi artırır. Faizler düşükse işletmeler için borçlanma maliyeti düşeceğinden daha fazla makine/araç alırlar, yeni dükkanlar açarlar, daha fazla ürün alarak çeşitlerini artırırlar vb. Diğer yandan, faizlerin düşük olması tüketicilerin borçlanmasını kolaylaştıracağından onları daha fazla tüketmeye yöneltir ve firmaların ürün ve hizmetlerine talebi artırır. Bu anlamda faiz düşürme kararı son derece işletmelerin lehine bir karar gibi duruyor değil mi?

Yeni MB Başkanı Şahap Kavcıoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun süredir talep ettiği faiz indirimini yaptı, döviz rekor kırdı.

Pekiyi neden muhalefet ediyoruz bu doğru karara? Şu nedenle: Enflasyon bu kadar yüksekken faizi düşürürseniz bu karar faydadan çok zarar getireceği için. Mekanizma şöyle işliyor: Reel faizler düşünce vatandaş ve firmalar TL’den dövize yöneliyor, bunun sonucunda kurlar artınca enerji ve ithalata bağımlı birçok girdinin fiyatı artıyor. Bu da işletmelerin maliyetini artırıyor. Maliyetler artınca ürün ve hizmet fiyatları yükseliyor. Fiyatlar yükselince tüketici bunları yeterince tüketemiyor ve ekonomide beklenen o canlanma bir türlü oluşmuyor. Bu arada enflasyon da daha fazla artmış oluyor ve fasit dairenin başlangıcına dönmüş oluyoruz. Son üç senedir bu senaryo sürekli yineleniyor. Her denemenin sonucunda enflasyon bir kademe daha artıyor.

Bu noktada çok yüksek açıklanan büyüme rakamlarına gönderme yaparak, aslında iyi bir büyüme oranı yakaladığımızı söyleyebilirsiniz. Hatırlarsanız, Covid-19’un etkisiyle 2020 yılında ekonomide ciddi bir daralma yaşamıştık. Büyüme oranındaki artış büyük ölçüde bu düşük baz etkisinden kaynaklanıyor. O nedenle bu büyüme oranlarının geçici olduğunun ve sürdürülebilir olmadığının iyi anlaşılması gerek.

Faiz kararı ve bireyler

Şimdi biraz da bireyler veya tasarruf kapasitesi olanlar cephesinden konuya bakalım. Ülkemizde günü kurtarmanın ötesinde tasarruf edebilen ve faiz kararlarını bu açıdan izleyen bireyler aslında çok küçük bir azınlık. İnsanların çoğu ay sonunu zor getiriyor. Hatta birçok insan kazandığıyla geçinemediğinden kredi kartı borçları veya tüketici kredileriyle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla faiz kararı tasarruf imkanı olanları “getiri” yönüyle, borçlanmak zorunda kalanları ise “maliyet” boyutuyla ilgilendiriyor.

Birey olarak tasarruf edebilen azınlıktaysanız, enflasyon oranı veri iken faizlerin düştüğünü gördüğünüzde haklı olarak bankadaki mevduatınızın getirisini düşünüyorsunuz. Enflasyonun düşmediği, çeşitli operasyonlarla düşük gösterildiği veya referans enflasyon tanımı değiştirilerek olumlu bir imaj yaratılmaya çalışıldığı bir ortamda artık reel bir faiz alamadığınızı görüyorsunuz. O zaman aklınıza hemen alternatif yatırım araçları geliyor. En kolay gidilebilen yatırım araçlarından birisi döviz. Yukarıdaki grafikte göreceğiniz gibi, 2001 krizinde yüzde 61’e kadar çıkmış olan bankalardaki mevduatın içindeki döviz oranı, yaklaşık 10 yıl önce yüzde 27’lere düşmüştü. Son üç yıldır izlenen yanlış ekonomi politikaları sonucunda bu oran yine yükselmeye başladı ve yüzde 50’yi geçti. Bireylerin dövize yönelmesi dövizin fiyatı olan kurları yükseltiyor. Kurların yükselmesi ise bir önceki bölümde ayrıntılı anlattığım sonuçları doğurarak ekonomiyi olumsuz etkiliyor.

Mücadele edilmesi gereken asıl düşman: Enflasyon

Türkiye’nin birçok ekonomik sorunu var. Ama bunların içerisinde öncelikle mücadele edilmesi gereken en büyük düşman enflasyon. Neden enflasyon? Enflasyon, bir ekonomide fiyatlar genel seviyesinin sürekli yükselmesi halidir. Normal koşullarda ve rekabet ortamında fiyatlar inerek veya çıkarak arz ve talebe cevap verip ekonomik dengeleri korurken enflasyon ortamında hepsi sürekli artmaya başlar. Bu seneki fiyat artışlarında Covid-19 nedeniyle üretim ve lojistik cephesinde yaşanan sorunların da elbette payı var. Buna bir de endeksleme eklenirse, yani ücretler, faiz oranları ve döviz kurları enflasyona göre ayarlanmaya başlanırsa bu artışlar bir sarmala dönüşür ve enflasyon kalıcı bir hale gelir. Enflasyon ahlakı bozar ve toplumun psikolojisini derinden etkiler.

Gini katsayısı, Türkiye’deki gelir dağılımı eşitsizliğinin her geçen yıl arttığını gösteriyor.

Enflasyonun kalıcı hale getirilmemesi için ilk fırsatta bu tehlikeyle ciddi bir şekilde mücadele edilmesi şarttır. Enflasyon ortamında en fazla zararı toplumun ücretli çalışanları, çiftçiler ve fiyatlar üzerinde hiçbir kontrolü olmayan tüketiciler görür. Enflasyon, gelir dağılımı eşitsizliğini daha da kötüleştirerek toplumsal barışı da bozar. Türkiye maalesef 1990’larda yaşadığı ve 2001 krizinden sonra büyük ölçüde kurtulduğu bu sarmala tekrar girdi. Son üç senedir enflasyon, ciddi hiçbir adım atılmayarak, aşama aşama kalıcı hale getirildi.

Pekiyi enflasyon bu kadar zararlıysa “Neden enflasyonun üzerine gidilmiyor?” diye sorabilirsiniz ve çok anlamlı bir soru olur. Kanaatimce bunun iki nedeni var. Birincisi, anti-enflasyonist bir ekonomi programı kararlılık, tutarlılık, inandırıcılık ve uzunca bir süre gerektirir. Maalesef bu hükümetin böyle bir niyeti, kapasitesi ve zamanı yok. Sadece günü kurtarmaya çalışıyorlar. Nereye kadar? Bilemiyorum. İkinci neden, enflasyonu hedef alan bir ekonomi programının ilk atması gereken adım faizleri bir şekilde yükselterek tasarrufa ciddi reel faiz vermektir. Bu ise enflasyon rakamlarının güvenirliğini ve faiz artırma cesaretini gerektirir. Yazının girişinde açıkladığım nedenlerle günümüz koşullarında bunun da imkanı yok görünüyor. Yazık oluyor ülkemize, ekonomimize ve en önemlisi insanımıza!