Ana Sayfa Blog Sayfa 1222

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Balina ve mandalina

Varlıklar onlarla girdiğimiz ilişki -alışveriş- oranında anlam dünyamızda yer edinir ve bu alışverişe göre değer olma niteliği kazanırlar. Bu eksenden baktığımızda meyvelerden mandalina tıpkı diğer meyveler gibi birini diğerinden ayıramayacağımız, kabuklarını soyar soymaz mideye indireceğimiz bir beslenme ürününden öte bir şey değildir.

Balina ve Mandalina kitabı bu yerleşik kanının sınırlarından taşarak durduğumuz yeri şiirsel bir destanla sorgulatıyor ve anlam üretme biçimimize bir kez daha bakmamızı sağlıyor.

Bir okyanus hikayesi

Kitap önsöz yerine, tanışma, yansımalar, yolculuk ve kalan olmak üzere beş bölümden oluşuyor. Resimlemeyi minimuma indiren zengin doğa tasvirleri gözümüzden kaçan detayları zihnimizde yeniden düzenliyor orada olana başka yerden bakmanın mümkün olduğunu gösteriyor. Öyle ki ilişkiye girdiğimiz nesneleri çoğaltarak anlamlı daha anlamlı hale getiriyor.

Hikâye bir okyanus hikayesi. Çizgiler mavi. O maviliğe kazara düşen güneş sarısı bir mandalina ve mandalinayı Akdeniz’e götürmeye kararlı cesur Balina. Balina’ya Mandalina’nın gözlerinden bakıyor, Mandalina’yı Balina’nın sesinden dinliyoruz. Yolculuğa sıcacık bir sevgi eşlik ediyor ve bu sevgi hem okyanusla Akdeniz arasındaki hem de Balinayla Mandalina arasındaki mesafeleri kapatıyor.

Balık avcılarının, Mandali’yı Akdeniz’e getiren Balina’yı değerlendirme biçimlerini ürpererek gördüğümüzde ise doğanın yarattıklarının birbirine nereden dokundukları ile insanların onları nasıl kavradığını içimiz kırılarak fark ediyoruz. İnsanın kendisini doğanın dışında konumlandırmasının metindeki izdüşümü içimize dokunuyor.

Usta şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yazdığı Balina ve Mandalina, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış. Metnin yarattığı atmosfere küçük dokunuşlar şeklinde tasarlanan görsellerde, denizi selamlarcasına sadece mavi kullanılmış.

Bu dokunuşların sahibi ise illüstratör Mustafa Delioğlu. Balina ve Mandalina kitabı hem çocukların hem de yetişkinlerin dünyasını bir yerinden yakalayarak Balina ve Mandalina’nın yolculuğuna ortak ediyor.

 

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Yazar 1914 yılında İstanbul’da doğmuştur. 1933 yılında kuleli askeri lisesini bitirmiş ve 1950 yılında subaylık mesleğini bırakmıştır. Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiçbir edebî akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örmüş.

Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştır. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler: ‘Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.’

İklim değişikliğine karşı toplumsal direngenliği artırabilir miyiz?

İklim değişikliğinin etkileri dünyanın her bölgesinde ve hızla artıyor ve bunları önleyecek sihirli bir değnek ne yazık ki yok elimizde. Bununla birlikte, önceden planlanmış çok disiplinli-disiplinlerarası, çok sektörlü ve etkin katılımcı proaktif ve güçlü etkinlik ve eylemler, bireylere, toplumlara ve ülkelere yardım etme konusunda önemli bir rol oynayabilir.

Böylece bir doğal afet oluştuğunda yalnızca müdahaleye daha hazırlıklı olunmaz, aynı zamanda zor kazanılan toplumsal ilerlemeler ve refah ya da kalkınma kazanımları da görece korumuş olurlar.

Konuya ilişkin ana konular, afet riskinin azaltılması ve iklim değişikliğine uyum planlarının uygulanmasını hızlandırmak için hükümetlerin, toplumların ve kurumların kapasitelerini geliştirme ve güçlendirme çabalarını destekleyebilecek olan ilke ve stratejilerin geniş açılı, çok sektörlü ve çok disiplinli bir anlayışla ele alınması ve uygulanmasının sağlanması gibi öğeleri içerir.

İklim direngenliği nedir?

Tüm göstergeler, Yerküre sistemlerinde, insanın ortaya çıkmasından önce hiç deneyimlenmemiş bir oranda oluşan alansal ve zamansal iklim değişikliği desenlerine işaret ediyor. Örneğin, kuraklık ve sıcak hava dalgaları hem daha şiddetli hem de daha kalıcı ya da ısrarlı hale geliyor ve gelecekte bunların daha da şiddetleneceği öngörülüyor.

Ayrıca pek çok araştırma, gezegenimizdeki başka önemli değişiklikleri de ortaya koyuyor. Örneğin, küresel olarak, türlerin nesli, arka plandaki doğal yok olma oranından en az 1000 kat daha hızlı yok oluyor.

Van’ın Özalp ilçesinde bulunan ve “kuş cenneti” olarak adlandırılan Akgöl tamamen kurudu.

İklim değişikliği gerçekten yaşanıyor, kanıtlar birikiyor ve iklim değişikliğinin etkilerine hazırlanmamız gerekiyor. Dirençlilik ya da direngenlik, bunu nasıl başaracağımızı düşünmenin ve tasarlamanın bir yoludur gerçekte.

Günümüzde direngenlik kavramı, psikoloji ve bilgi teknolojisi, coğrafya, ekoloji, halk sağlığı, tarım ve işletme vb. gibi birbirinden farklı ve çok uzak alanlarda hızla yayılmaktadır. İklim değişikliği açısından, direngenlik, “insan ve doğal sistemlerin Yerküre’nin iklimindeki değişikliklere dayanma ve bunlara yanıt verme yeteneğinin güçlendirilmesi” anlamına gelir ve “bir yandan iklim değişikliğine yönelik önleme ve etkilerini azaltma (iklim değişikliği savaşımı) yaklaşımları, bir yandan da uyum (uyarlanım, adaptasyon) yaklaşımları arasındaki kavramsal ayrımı kapatmanın bir yolu” olarak düşünülebilir. Bu kapsamda dirençlilik, uyum, öğrenme ve/ya da ekonomik ve sosyal dönüşüm kapasitesini koruduğunda olumlu bir nitelik ya da girişim olarak kabul edilebilir.

İklim değişikliğinden etkilenebilirlik ise, “bir topluluk ya da sistemin (fiziki coğrafyaya ilişkin ve ekolojik sistemin ya da sosyoekonomik sektörün) iklim değişikliği stresinden etkilenme ya da etkiye açık olma derecesi, gerilimi karşılama ya da yanıtlama düzeyi (duyarlılık) ve iklim değişikliklerine uyum düzeyi ya da uyum kapasitesi arasındaki ilişki” şeklinde tanımlanabilir. Bu tanımda, iklim değişikliği terimi yerine iklim kullanılırsa, bu durumda iklimsel etkilenebilirlik kavramını elde ederiz.

İklim değişikliği savaşımı ve uyum

Bu noktada iklim değişikliği savaşımını ve uyumu kısaca tartışmakta yarar görüyorum: İklim değişikliğinin etkisini azaltmak ve iklim değişikliği önlemek için çok hızlı ve etkili bir biçimde insan kaynaklı sera gazı salımlarını azaltmamız gerekiyor.

İklim değişikliği savaşımı (mitigasyon) yalnızca azaltımı içermez, tüm sosyoekonomik sektörlerde karbondioksit, metan, diazotmonoksit gibi başlıca sera gazı salımlarını azaltmayı ve sera gazlarının yutaklarını iyileştirme ve artırmaya yönelik tüm insan girişimlerini ve eylemlerini de içerir.

Öte yandan, uyum, olanaksız ama salımlarımızı hemen tümüyle örneğin 2015 yılı düzeyinde kessek bile, atmosferdeki karbondioksit ve diğer sera gazlarının birikimlerinin (konsantrasyon) olasılıkla önümüzdeki on yıllar boyunca normal düzeylerinin çok üstünde kalacağını dikkate alarak, değişen iklime ve etkilerine uyum sağlamamız gerekiyor.

Ancak uyum, yalnızca iklim değişikliğinden kurtulmakla da ilgili değildir. Yeni ya da değişen bir çevre açısından “doğal ya da insan sistemlerindeki ayarlamalara” ek olarak, uyum önlemleri, iklim değişikliği ile ilişkili olası “yararlı fırsatlardan” ya da bazı “zayıf-orta olumsuz etkilerden” yararlanabilir.


Tek bir adaptasyon yolu yok

Adaptasyon, sürdürülebilir bir kalkınma sürecinin en başında ve her aşamasında düşünülmesi gereken bir etmendir. Hükümetler bunu politika ve stratejilerine önceden entegre ederek, iklim değişikliğine karşı etkilenebilirliği azaltırken sağlam ekonomik kalkınmayı da hızlandırabilir.

Adaptasyon yaklaşımları coğrafyaya, zamana, finansman kaynaklarına, siyasi destek seviyelerine ve düzinelerce başka faktöre göre değişir. Adaptasyon için herkese uyan tek bir yaklaşım yoktur.

Bununla birlikte, örnekler arasında daha şiddetli ve sık fırtınalar ile daha yüksek ve daha sık oluşma eğilimindeki fırtına kabarmalarına karşı koruma sağlamak için hassas kıyılarda özel duvarlar ve setler yükseltmek gibi önlemler almak ya da su kaynaklarını ve havzalarını, sulak alanları, bozkır ekosistemlerini, mangrov ormanlarını ya da mercan resiflerini korumak ve restore etmek ya da orman yangınları ve hızlı başlayan kuraklıklar için erken uyarı sistemleri sağlamak yer almaktadır.

Kapasite güçlendirme çalışmaları

İklim değişikliği için kurumsal ve toplumsal direngenliğin artırılması açısından, herhangi bir proje, etkinlik ya da eylem, afet riskinin azaltılması ve iklim değişikliğine uyum planlarının uygulanmasını hızlandırmak için hükümetler, toplumlar ve kurumların kapasitelerini güçlendirme çabalarını desteklemelidir.

Örneğin, yerel tarım toplumları, topluluk temelli su kaynakları yönetimini teşvik edecek yaklaşımların gösterilmesi ve uygulanması yoluyla aşırı hava ve iklim koşullarına ve afetlere daha iyi uyum sağlayabilmelidir. Böylece daha iyi drenaj yardımıyla mahsul verimi iki ya da üç kat artabilir.

Bilgi paylaşımı, direngenliği geliştirmeyi ve toplulukların sel-taşkın, su baskınlarına ya da kütle hareketlerine (kaya yuvarlanması, toprak akması, heyelan, vb.) uyum sağlamasına yardımcı olmayı amaçlayan dinamik bir sistemin -örneğin bir Bilgi Ağı Merkezinin– başlatılması yoluyla olmalıdır. Böyle bir merkez, toplulukları, karar vericileri ve alandaki-arazideki uygulayıcı ve uzmanları sürdürülebilir yönetim için daha iyi stratejiler tasarlamaya teşvik eder.

Örneğin tarım söz konusu olduğunda, kuraklığa eğilimli bölgelerde iklim değişikliğiyle başa çıkmak için geliştirilen ürün ya da bitki su tüketimi ya da genel su bütçesi konusunda bir el kitabı hazırlanmalıdır. Bitki su tüketimi bütçeleme çalışması, özellikle hem yaz mevsimi hem de kuraklık olayları için olmak üzere toplam beslenme temel alınarak yeraltı suyu dengesinin tahminini içerir. Ayrıca uygulayıcılara iklim değişikliği, su kaynakları ve uyarlanabilir su yönetimi uygulamaları alanlarında eğitimler de verilmelidir.

Sistemlerin dirençlilik kapasitesi üç etmenin ortak fonksiyonudur: tehlike/afet, maruz kalma ve etkilenebilirlik, ki bunlar aynı zamanda riskin (genel risk modelinin) ana bileşenlerini ya da faktörlerini oluşturur. Başka bir deyişle, sistemlerin iklim değişikliği etkilerine ne ölçüde dayanabileceği ve bunlardan kurtulabileceği, belirli bir tehlikenin ciddiyetine, tehlikenin sistemi etkileme ve afete dönüşme olasılığına ve tehlikeye tamamen maruz kaldığı varsayıldığında sistemin etkilenebilirliğine bağlıdır.

Dirençliliği farklı uygulamalar yoluyla oluşturulmuş bir kapasite olarak düşünmek, bireylere, topluluklara ve hatta hükümetlere karşı karşıya kaldıkları iklim değişikliğinin belirli etkilerine karşı dayanıklılıklarını geliştirmek için hangi önlemlerin en mantıklı olduğuna karar verme esnekliği verebilir.

Uyum ve dirençlilik stratejileri

Bu başlık altında hükümetlerin ve yerel yönetimlerin kullanabilecekleri çok sayıda somut eylem, stratejilerin kanıta dayalı olmasını sağlayabilecek metodoloji ve veri kaynaklarını içeren araçlardan söz edilebilir.

Ancak bu makalede, somut eylemlerin önemlilerinden biri olan “Kapsayıcı, adil ve kamucu bir sürdürülebilir kalkınma ile direngen temeller oluşturulması” eylemi kısaca ele alınacaktır. Yoksulluk ve altyapı, finansal hizmetler, sağlık hizmetleri ve sosyal koruma dahil olmak üzere temel hizmetlere erişim eksikliği, iklim değişikliğine karşı etkilenebilirliğin güçlü göstergeleridir. Başka bir deyişle, toplumlar ne kadar yoksulsa, iklim değişikliği onları o kadar çok etkileyecektir. Yüksek güvenlik açığı olan toplumların uyum sağlamak için gereksindikleri finansal, teknik ve kurumsal kaynaklara sahip olmasını sağlamadan hiçbir uyum stratejisi başarılı olamaz.

Hanelerin, her sektörden küçük üreticilerin ve küçük şirketlerin ve/ya da kooperatiflerin uyum kapasitesini artırmak yaşamsaldır; birçoğunun bilgi ve finansman eksikliğinden davranışsal önyargılara ve sorunlu piyasalara kadar değişen çeşitli engellerin üstesinden gelme konusunda yardıma ve kılavuzluğa gereksinimi vardır.

Hükümetler, iklim riskleri hakkında bilgi sağlayabilir, sorumluluk ve yükümlülükleri netleştirebilir, yeniliği, en iyi teknoloji ve uygulamalara erişimi destekleyebilir ve özellikle yüksek ön maliyetlerle gelen çözümler için finansmanın herkes için erişilebilir olmasını sağlayabilir.

Konunun bölgesel, toplumsal ve sınıfsal eşitsizlikler yönünü dikkate aldığımızda, hükümetlerin ayrıca, uyuma yatırım yapmaya gücü yetmeyen, ancak iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerine karşı en savunmasız olan en yoksul insanlara, topluluklara ve en az gelişmiş bölgelere doğrudan destek sağlamaları da gerekecektir.

[Babil’den Sonra] Bir yol hikayesi ‘Kente Doğru’

Kadıköy Müze Gazhane’de açılan ‘Kente Doğru’ sergisi, kentleşme, taşranın ve kentin dönüşümü̈ ile ekoloji konularını odağına alan, “kentleşme nedir?”, “taşra- İstanbul’un çeperi- meydanları bu dönüşümü nasıl yaşadılar?”, “bizler nasıl etkileniyoruz?” sorularına yanıtlar arayan bir sanat projesi.

Kente Doğru projesinin yaratıcısı Serkan Taycan mühendis kökenli bir sanatçı. Profesyonel olarak fotoğrafla uğraşmış. Sabancı Üniversitesi’nde Görsel Sanatlar- Görsel İletişim konularında yüksek lisans eğitimi almış. Giderek kent araştırmalarına yönelmiş ve bugün Kanada’da mimarlık ve kent araştırmaları üzerine doktorasını yapıyor.

Dünyadaki neoliberal politikaların da etkisiyle Türkiye’de sosyal, politik, mekânsal dönüşümlerin, kırılmaların birbiri ardı sıra baş döndürücü bir hızla yaşandığı günlerde, kentteki dönüşümün etkilerini içeriden ve dışarıdan bir gözle araştıran ve fotoğraf, yürüme, haritalandırma gibi pratikleri bu araştırmanın yöntemi olarak kullanan Serkan Taycan, 2007’den başlayarak bir görsel tarihçi- görsel vakanüvis gibi kente- kentleşmeye dair kişisel yol hikâyesini kurgulamaya başlamış. Aslında bu hikâye kişisel olduğu kadar aynı zamanda toplumsal bir hikâye. Günümüzde kent, aidiyet, sınırlar, ortak kader, göç vs. gibi meseleler hepimizi ilgilendiriyor.

Serginin tümünü saran iki ana eksenden söz etmek mümkün. Bunlardan biri, bölümlerin yoğunlaştığı temalar farklılaşırken fotoğraflardaki –bellek, temsil, fotografi / sinematografi, yürüyüş felsefesi ve aktivizm bağlantılı ortak kavramlara değen– yapının sergi anlatısında da sürdürülmeye çalışılması. Diğeri ise, edebiyattan sosyolojiye, mimarlıktan kent politikalarına çeşitlenen alanlarda düşünen, yazıp çizen, üreten başka seslerin de dâhil edilerek, meselenin dar bir mesleki alana, belirli uzmanlıklara veya salt fotografik belgelemeye ya da sanatsal ifade biçimine yönelik olmadığının ifade edilmeye çalışılması. Zira bu konular hepimizin hayatlarının tam içinde ve farkında olalım veya olmayalım, yaşamsal öneme sahip.

Sergi dört bölümden oluşuyor

Serkan Taycan’ın 2007’de başlayarak halen sürdürdüğü çalışmalarını bir bütünlük içinde sunan Kente Doğru; ziyaretçisini dört bölümlük bir yolculuğa çıkarıyor.

Ağrı Dağı, 2008

‘Habitat’ başlıklı ilk bölüm Taycan’ın 2007-2009 yıllarında mekânın poetikası, bellek ve coğrafya gibi kavramların ışığında taşrayı anlamak üzere yaptığı yolculukların bir ürünü.

Taycan bu bağlamda çocukluğunun geçtiği mekânlarla daha önce hiç görmediği yerler arasında bir anlatı kuruyor.

İstanbul, Sultangazi Taş Ocakları, 2012
Kabuk, 2012

Taycan 2010-2012 yıllarında İstanbul’un çeperlerine doğru yolculuğuna devam ediyor.  Serginin ‘Kabuk’ başlıklı ikinci bölümünde yeni inşa yerleşimler; yeniden yerinden edilecek olanlar, vadedilen yeni yaşamlar ve onların mekânları, bir yanda kazılıp çıkarılanın diğer yanda yeniden kurulması, yer değiştiren mekânlar, kentsel politika, mekânın politikası ve kent hakkı, Taycan’ın zihnindeki arayışların temelini oluşturuyor.

Sultanahmet Meydanı (Atmeydanı), 2014

Serginin ‘Agora’ başlıklı üçüncü bölümünde Taycan’ın 2014-2015 yıllarında kentin meydanlarına yakından, pencere içlerine, kaldırımlara, taşın üstünde oturanlara yakınlaşarak baktığı fotoğraflar bizi karşılıyor.

Taycan için meydanlar; yaşayanlar tarafından nasıl kullanıldığını, yönetenler tarafından nasıl şekillendirildiğini, her ikisinin dönüştürücü etkisini gözlemleyebildiği sembolik yerler. Meydanların kimisi tarihsel kimliğini sürdüren, kimisi dönüşerek yeni bir tür kamusallık vasfını üstlenen mekânlar olarak beliriyor.

İki Deniz Arası

Yazının başlarında bu projenin bir sanat projesi olmasının ötesinde aynı zamanda yürüyüş felsefesi ve aktivizm bağlantılı ortak kavramlara değen bir proje olduğundan söz etmiştim. Serginin dördüncü ve son bölümü Taycan’ın 2013’de İstanbul Bienali için geliştirdiği ‘İki Deniz Arası’ yürüyüş rotasından fotoğraf, harita ve videoları içeriyor.

Frederic Gros ‘Yürümenin Felsefesi’ kitabında yürümenin iki mesafe arasında gidip gelmenin ötesinde yaratıcı bir eylem olduğunu söyler. Ona göre yürümek hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler.

İnsan ayağa kalktığı ilk andan itibaren yürüyor. Evrim tarihinde yürümenin önemi malum. Önce doğaya karşı mücadele etmek amacıyla yürüdük. Sonra Afrika’dan yola çıkıp yeryüzüne yayıldık. Yaşadığım Küçükçekmece Gölü- Sazlıdere vadisi 400 bin yıl önce buralardan geçip Avrupa’ya giden atalarımızın izleriyle dolu.

Sonraki zamanlarda Aristo Okulu’nda insanlar yürüyerek felsefe yaptılar. Çin’de Mao, Hindistan’da Gandi yürüyerek ulusunun varlığını inşa etti. Martin Luther King Amerikalı siyahilerin hakları için yürüdü. Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına mutluluk gözyaşları doldu. Rimbaud tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair düşler kurdu. Düşünceleri ile Fransız Devrimini tetikleyen Rousseau yasaklı günlerinde Alpler’de yürüdü. Sivil itaatsizliğin ve yürüme felsefesinin babası Thoreau Walden’da yürüyüşler yaptı. Şair ve gezgin Nerval kentlerin (ve İstanbul’un) dar sokaklarında aylak aylak dolaştı ve daha niceleri…

Biz aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler, derdi olup da anlatmak isteyenler, hak arayanlar, mülteciler vs. nedeni ne olursa olsun bugün de üzerimize çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözmek ve varlığımızı yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümlemek için yürüyoruz.

Günümüzün hızlı kent yaşamında genellikle evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak için yürüyoruz. Oysaki yürümek evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak için de yapılabilen bir eylemdir. Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi değişime açarak yürümek de mümkün. İki Deniz Arası projesi bizlere tam da bu olanağı sağlayan bir proje oldu.

Taycan yürümenin kurallarını bu projeye aktarabilmek için bir rota bulmalıydı ve işe yürüyerek başladı. Karadeniz’de başlayıp Marmara’da sonlanan bölge tarım alanlarının, sulak arazilerin, köylerin ve toplu konutların yer aldığı bir bölge olarak idealdi. O günlerde Kanal İstanbul rotası henüz gündemde değildi. Rastlantı o ki 2011’den sonra yürüyüş rotası Kanal İstanbul’un rotası olarak konuşulmaya başlandı.

Rehber Harita (3’ncü sürüm)

Taycan 2013 yılında bu projeyi bir sanat projesi olarak İstanbul Bienali’ne önerdi. Dört günlük yürüyüş rotası, Karadeniz’den Marmara’ya uzanarak kentin en dışından merkezine katman katman yaklaşıyor. İki Deniz Arası kent ve doğa ilişkisini sosyal bilimler, politika ve sanat alanlarının kesişiminde sorgulayan, katılımcı, aktivist bir proje.

Aynı zamanda, Taycan’ın tüm çalışmalarında ele aldığı kavram ve olguları bedensel deneyime açan bir davet. Serginin son durağında bu davet; kente dair önemli kavram ve olguların tartışıldığı bir platforma dönüşüyor.

Rehber harita sürekli yenileniyor. Bugün bazı kitapçılardan edinebileceğiniz yürüyüş haritası 3’ncü sürüm. Proje başladığında hava alanı henüz yoktu. İnşaat rotanın ilk bölümünün değişmesine neden oldu. İlk haritada yer alan mandaların yaşadığı göl de bugün yok ne yazık ki! Kaybolan gölün hikâyesi sergide fotoğraflarıyla yer alıyor.

Haritada Kanal İstanbul terimine rastlayamazsınız. Taycan kanal projesinin yıkıcı sonuçlarının farkında olsa da konuya çok daha geniş bir perspektiften bakıyor. Kanal veya Yeni Kent projesinden sonra İstanbul’un neleri kaybedebileceğini bizlere göstermeye çalışıyor. Proje bu bağlamda bireyi kanal meselesinde kendi kararlarıyla baş başa bırakan bir proje.

Yürümeye devam

Toplamda 64 kilometrelik bir rota üzerinde gerçekleştirilen projeyi 4 ayrı etapta yürüyebilmek mümkün. “İki deniz arası” bir önerme ve bir davet; yürümenin dünyayı duyumsamaya yol açan ritmini kutsayan bir eylem. Ve bu eylem Karadeniz ile Marmara arasında bir ‘yol’ açacak belki de en hayırlı ‘proje’ydi. Yürümeye devam!

Bugüne kadar her yaştan, her meslekten ve her milletten yaklaşık 3 bin kişi Taycan’ın davetine uydu ve bu rotada yürüdü. Harvard’dan, Minnesota, Stockholm, Bergen gibi kentlerden okullar yürüyüşe katıldılar. Maratoncular parkuru koştular. Bisikletli gruplar parkuru boydan boya kat ettiler. KOS’dan kalabalık bir grupla bir yürüyüş yaptık. Atlas Dergisi bu projeye ekinde yer verdi.

Sonunda bu rota tıpkı Likya Yolu, Karia Yolu gibi Türkiye Kültür Rotaları Derneği tarafından onaylanan bir yürüyüş rotasına dönüştü. Bu rota İstanbul’da başka yürüyüş parkurlarının keşfedilmesine de ön ayak oldu. Bir grup aktivistin çok sayıda yeni rota üzerine çalıştıklarını biliyoruz.

Ben de birçok kez bu rotayı yürüdüm. Rotanın üçüncü ve dördüncü parkuru çocukluğumun geçtiği ‘Sazlıbosna Köyü-Sazlıdere- Menekşe’ rotasıydı. En çok bu parkuru sevdim. Bu yürüyüş bir anlamda çocukluk günlerime doğru bir yolculuk olmuştu benim için. Yeşil Gazete’ye de yazmıştım bu yürüyüşü.

Temmuz ayında Kadıköy, Hasanpaşa’da yer alan Müze Gazhane’de açılan sergi 2022 Ocak ayında sona erecek. Bu sergiyi görmenizi, özellikle çocuklarınıza göstermenizi öneriyorum.

Ben kişisel olarak Kanal İstanbul’un gerçekleşmesinin kolay olmadığını düşünüyorum ama bir süre sonra ‘İki Deniz Arası’nın Yeni Kent projesinin inşaat molozlarıyla kaplanacağına dair kaygılarım var. Umarım bu sadece bir kaygı olarak kalır ve çocukluğumu yaşadığım bu düş ülkesinin toprakları sizin çocuklarınızın düşlerini de tetikler.

Geçtiğimiz hafta sonu Serkan Taycan’ın rehberliğinde Müze Gazhane’deki sergiyi gezdik. Taycan’la iki saate yaklaşan harika bir yolculuk yaptık. Ses kayıtları aldım. Pazartesi günü 13:00’de 95.0 Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programımda bu ses kayıtlarından kısa kısa dinletilerin ve müziklerin yer aldığı bir program yapmayı planlıyorum.

Sevgili Serkan Taycan’a da 14 yıla yayılan yoğun bir emekle ortaya çıkardığı, kentin tarihine dair çok değerli görselleri- bilgileri bizlere ulaştırdığı için çok teşekkür ediyorum. 

 

 

 

 

Seks eğitimi ve aşk eğitimi

Bu yazıda yakın zamanlarda Netflix evreninde karşımıza çıkmış biri Türkiye biri de İngiltere yapımı iki diziyi karşılaştırmaya soyunacağım. Bahsettiğim diziler Sex Education ve Aşk 101!

Bu karşılaştırmamın dayanağı ise birbirlerinden çok farklı olsalar da iki dizinin de lise hayatı, bu hayata uyum sağlamaya çalışan öğrenciler, onların anne babaları ve öğretmenleri ekseninde şekilleniyor olması. Böylesi bir karşılaştırmayı çok daha ayrıntılı yapmak mümkün ama biz şimdi kısaca bir bakalım.

Sex Education

Daha önceki yazılarda içinde terapist olan diziler aldı başını gitti demişken, Netflix UK’de üçüncü sezonu yayınlanan Sex Education dizisi, iri mavi gözlerinden tanıdığımız Asa Butterfield’in canlandırdığı Otis’in, seks ve ilişki terapisti olan annesini (Gillian Anderson) gözlemleyerek edindiği bilgi ve birikimini, Moordale Lisesi’nde kendi gizli seks kliniğini açarak kullanmasıyla başlıyor.

Otis ve Maeve (Emma Mackey) kampüsteki eski tuvalette cinsel problemlerini konuşmak ve danışmak isteyen yaşıtlarını dinleyerek anlamaya ve çare olmaya, çare bulmaya çalışırlar.

Umut yerine kural ve kontrol

Bu gizli kliniğin ve onun çözdüğü sorunların getirdiği hafiflikle Romeo ve Juliet’in bir seks fantezi versiyonuyla duyguların şelale olduğu, hislerin itiraf edildiği bir yıl sonu gösterisinden sonra son bulan ikinci sezonun ardından yeni yayınlanan üçüncü sezonda ise bu özgürlük okul yönetimi tarafından kaldırılamamış, artık klinik kapanmış, yeni gelen müdüre Hope (Jemima Kirke), umut yerine daha çok kural, üniforma ve kontrol getirmiştir.

Dizinin içine iyice dalmadan önce şunun altını çizelim, Sex Education, yazarı ve yaratıcısı Laurie Nunn’ın ilk önemli projesi. The Guardian gazetesinde yayınlanan röportajında belirttiği üzere Nunn kendi lise seks eğitimini düşünerek bu dizi fikrine karar vermiş, yani aslında lisede olmayan seks eğitimini düşünerek kendi işlerini kendi görmeye çalışan gençlerin biraz yardımla nasıl kendilerini duygusal ve bedensel olarak daha iyi ifade edebilecekleri üstüne bir dizi yazmış.

Bastırmak değil ortaya çıkarmak için

On yedi, on sekiz yaşlarında kimi kendi cinsel kimliğini keşfetmeye acık kimiyse toplum ve aile baskısı ve bunun sebep olduğu güvensizlik gibi, hepimizin mücadele ettiği üflesen dağılacak patriarkal otoritelerle boğuşan liseli gençleri bir arada tutan en önemli şey, arkadaşlık bağları ve bunun lise yıllarındaki hayati önemi.

Ergenliğin cinsel yönelimleri anlamak için önemli bir zaman dilimi olduğunun altını çizen Sex Education, lise yıllarının duyguları, dürtüleri ve arzuları bastırmak için bir dönem değil, tam aksine tüm bunları açığa çıkarmak, konuşmak, danışmak, ve anlamlandırmak için bir dönem olduğunu, bunun hayati bir ihtiyaç olduğunu ayrıntılarıyla gösteriyor. Dizinin adı bu acıdan manidar, yani hem cinsellik hem de cinsiyet eğitimi olarak da okuyabiliriz.

İfade edilemeyen, kilitlenen ve sonrasında şiddete dönüşen duyguları anlamlandırmanın ancak konuşarak mümkün olduğunu tekrar tekrar izletiyor bize Sex Education, ama en önemlisi bunu sadece dizinin merkezinde olması beklenen heteroseksüel bir ilişki örneğin Otis ve Maeve ekseninde yapmıyor.

Kültür ve mekandan bağımsız cinsel yönelim

Bu sezonda örneğin Adam (Connor Swindells) ve Eric’in (Ncuti Gatwa) ilişkisinin nasıl zaman içinde dönüştüğüne ve her ikisinin de zamanla nasıl farklılaştıklarına şahit oluyoruz.

Bu akışın içinde Adam’ın düğün için gittiği Nijerya’da kendi geniş ailesiyle ilişkisini tazelerken, annesinin uyarısı ile makyaj yapmamaya ve cinsel kimliğini Nijerya’da örtülü yaşamaya yönlendiriliyor.

Ancak Adam aslında Nijerya’nın underground mekânlarında o kısıtlanan özgürlüğün nasıl kendisine alan açtığına şahit oluyor ve belki de genç hayatındaki en çılgın gecelerden birini yaşıyor.

Böylece Sex Education kalıplara yaslanmadan gençliğin ve cinsel yönelimlerin kültür, coğrafya ve mekandan bağımsız doğal akışını tüm boyutlarıyla ekranına taşıyor.

Aşk 101 ve heteronormatif ilişkiler

Bu diziden bir iki hafta sonra ise Netflix Türkiye’de Aşk 101’in ikinci ve son sezonu yayınlandı. Bizim gençlik dizisinin sorunları Sex Education dizisine göre oldukça farklı, bir kere zaman açısından 1990’lar İstanbul’unda geçiyor ve nedense bizim ekranlarda LGBTI+ karakterler’in yerinde yeller esiyor.

Bütün gençlik ilişkileri heteronormatif ve dahası Yeşilçam dönemlerinden hallice ya aşırı şefkatli ya da aşırı sert şekilde seyrediyor. Senaryo olarak da ilk sezona göre daha dağınık, özensiz ve dolambaçlı bir sezon izledik. Aşk 101’in senaryosunu kaleme alan Meriç Acemi’nin ilk işi bu değil, Ufak Tefek Cinayetler, Kiralık Aşk gibi yine aşk merkezli olay örgülerinde senaryo yazarlığı yapmış tecrübeli bir isim.

108A9317.CR3

İki diziyi birlikte okuyabileceğimiz ortak nokta her iki yapımda da öğrenciler kendi sorunlarını kendi çözmeye çalışıyorlar ve çoğu açıdan dizideki yetişkinlerden olgun tavırlar sergiliyorlar.

Sex Education’daki karakterlerin olgunlaşma ve dönüşme süreçlerini iki sezonda final yapan Aşk 101’de takip edebiliyor olmak güç. Bunun en önemli sebeplerinden biri yetişkinlerin yani Sinan’ın, Eda’nın ve Kerem’in anne babasının asla dönüşmemesi, onlar statik, basma kalıp beklentileri olan ya da çocuklarını ya hor gören ya da isteklerini görmezden gelen ihmalkâr ebeveynler ve bu ihmalkârlıklarının ana motivasyonunu asla bilemediğimiz karakterler.

Anarşiyle sonuçlanan sınav stresi

Aşk 101’de sansür sebebiyle Sex Education’daki gibi birbirinden farklı cinsel yönelimleri göremiyoruz ve bu eksikliğin yerini hiçbir şey dolduramaz. Ancak Türkiye lise hayatındaki en önemli süreç yani öğrencilerin üniversite sınav stresi ekrana yansımış.

Bu stresi perçinleyen sadece aile baskısı değil, okul da kendi başarısına odaklanarak öğrencileri çalışma kamplarına zorluyor, bireysellikten uzaklaşan ve puana sonuca odaklı, okulun itibarini önceleyen bencil bir anlayış sonunda öğrencilerin isyanıyla, yani anarşiyle son buluyor.

Bu isyan sonrasında ise özeleştiriden uzak, her sorunu lehine çevirmeye çalışan fırsatçı Eyvah Necdet müdürlükten düşürülüyor. Onun okuldan atılmasıyla da yepyeni bir sistem kuruluyor. Bu açılardan muhalif bir düşünme biçimini motive ederek her nasılsa sonunda herkesin paçayı sıyırıp hayallerindeki mesleğe sahip olduğu, mutlu bir sonla final yapıyor Aşk 101.

Yani mesajı zorlayacak olursak aşk iyi güzel de önce kendi hedefine odaklan, baskılara boyun eğme diyor belki de. Böylece ailesi tarafından yüzüstü bırakılan Sinan’ın biraz destekle, dizinin de referans verdiği Charles Dickens’in Büyük Umutlar romanını anımsatır şekilde, ihmalkârlığın kurbanı olmadığı umutlu bir sonla final yapıyor. Yine de ilk sezonda yakaladığı potansiyeli bu hızlı ve geçiştirilmiş final sezonuyla elinden kaçırıyor.

 

 

Çevre kırımının ortasında doğan bir nesil ve eko-anksiyete

Çevre hassasiyeti yeni nesilde, eski nesile göre oldukça yüksek seviyede. Özellikle Z kuşağı olarak isimlendirilen ve 2000 sonrasında, tam olarak bir çevre kırımının ortasında doğan nesilde gözlemlenen ve çeşitli markaların da bu hassasiyete hitap eden stratejiler izlemesine (çoğunlukla yeşil yıkama ile) neden olan hassasiyetin anksiyete haline gelmesi ise bu hassasiyete neden olan krizlere karşı karar alıcıların yeterli reaksiyonu göstermemesiyle ilgili.

İşte bu anksiyeteden korkmamız gerekiyor. Çünkü bir konuda endişeli olmak takıntı ya da problematik kaygı haline gelmediği müddetçe o konu için eyleme geçmeye yardımcı olabilir. Ancak bunun sınırının nerede başlayıp nerede bittiği biraz da sosyopolitik durumla ilişkili.

Öfkeye neden olabillir

Örneğin Türkiye gibi eko-kırım faaliyetlerinin sürekli olduğu ancak toplumdaki çevre hassasiyetinin düşük ve karar alıcıların umursamazlığının yüksek olduğu ülkelerde, çevre hassasiyetine sahip olan çocukların bu durumu karamsarlık-ihanet ve öfke duygusuyla okumasına neden olabilir.

Bu tabii sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil, sınırı aşan özellikleri olan küresel bir mesele. Çünkü çevre problemleri sınırlardan bağımsız olarak küresel sonuçlar yaratabilen problemlerdir ve ortadan kaldırılabilmesi için de küresel işbirlikleri gerektirir. Burada da savunmasızlık belirleyici etken!

Yarısından fazlası karamsarlık içinde

Geçtiğimiz günlerde British Medical Journal‘da, Imperial College London’dan bir grup araştırıcının yayınladığı bir yazıya göre, eko-anksiyete olarak nitelendirilen kaygı durumunun bu psikolojik etkilere karşı az ya da çok savunmasız olanlar arasında sağlık ve sosyal eşitsizlikleri şiddetlendirme riski yarattığı tespitine yer veriliyor.

Yazıda atıfta bulunulan ve 2020 yılında yapılan bir çalışma var. Bu çalışmada çocuk psikiyatrları tarafından İngiltere’de bir grup çocuk ankete tabii tutulmuş ve bu çocukların yarısından fazlasının (yüzde 57) iklim krizi ve çevrenin durumu hakkında karamsarlık içinde oldukları tespit edilmiş.

Bu karamsarlığın The Lancet dergisinde yayınlanan bir başka çalışmaya göre de Birleşik Krallık ile sınırlı olmadığını söyleyelim. Bu çalışmada da 16 ila 25 yaşları arasındaki gençlerle küresel düzeyde bir anket yapılmış ve iklim krizi ve diğer çevresel problemlerin gençleri derinden etkilediği belirlenmiş.

Çalışmada 10 ülkede 10 bin gençle (16-25 yaş arası) anket yapılmış ve iklim değişikliği ve buna karşın hükümetlerin müdahalesi hakkındaki düşünceleri ve duyguları hakkında veriler toplanmış. Bu verilerden hareketle eko-anksiyete’nin küresel bir fenomen haline geldiği vurgulanmış.

Günlük hayatı olumsuz etkiliyor

Ankete katılanların yüzde 59’unun iklim değişikliği konusunda çok veya aşırı endişeli olduğu; yüzde 50’den fazlasının da üzgün, endişeli, kızgın, güçsüz, çaresiz ve suçlu hissettiği sonucu elde edilmiş.

Bir başka soruya verilen cevaplardan hareketle de ankete katılanların yüzde 45’ten fazlasının iklim değişikliği ile ilgili duygularının günlük yaşamlarını ve işleyişini olumsuz etkilediğini söylemiş.

İhanet edilme duygusu

Ankete katılanlar, hükümetlerin iklim değişikliğine verdikleri reaksiyonun beceriksizce olduğunu ve bu durumun da kendi nesillerinde güvenceden çok ihanet edildiği duygusunu yarattığını belirtmiş.

Yani yeni nesil hükümetlerin çevre konusunda önlem almakta geciktiği için çocukların geleceğini çöpe attığını bunun da kendilerinde öfke ve aynı zamanda bir anksiyete yarattığını belirtiyor.

Kanımca bu ihanet duygusu sadece hükümetlere karşı değil aynı zamanda bu hükümetlerin iktidara gelmesini sağlayan seçmen kitlesine karşı da geçerli.

Kaygı duymak normal

Bu kaygı ve öfkenin tek başına normal olduğunu unutmamak gerekiyor. Normal bir yanıtın patolojikleştirmenin de bir patoloji olduğu gerçeğini hatırlayarak eko-anksiyete’nin sağlıksız bir şeye dönüşebilme ihtimalini hatırlatmakta yarar var.

İşte tam da bu nedenle bu eko-anksiyete’nin kendisinden ziyade beraberinde ortaya çıkartacağı sorunlar yüzünden tedirgin edici olduğunu belirtmek gerekir.

Eğer ki sizin de bu tarz kaygıları olan bir çocuğunuz varsa o zaman ona bu kaygının oldukça mantıklı ve yerinde olduğunu ve kendisinin ne kadar da cesur ve çevreyi düşünen biri olduğu telkininde bulunmanız faydalı olabilir.

İklim eylemleri

Onları cesaretlendirmek bu kaygı ile baş etmenin yolunu da bulmalarına yardımcı olacaktır. Nitekim iklim grevi eylemleri bu baş etme yollarından biri. Bu eylemlerin desteklenip yaygınlaştırılması bu nedenle önemli.

Ancak bu kaygıların işe yaramadığını veya kendisinin ne yaparsa yapsın bir fark yaratamayacağını filan söyleyecek olursanız ciddi bir travma yaratma ihtimaliniz olduğunu unutmayın.

Cesaretlendirin

Üstelik böyle bir çocuğunuz varsa kendinizi şanslı hissetmelisiniz. Çünkü çocuğunuz sizin duyarsızlığınızın da katkı sunduğu bir probleme karşı sizin erişkinken elde edemediğiniz duyarlılığa erken yaşta sahip olmuş. Eğer ki çocuğunuzda bu tür bir kaygı durumu yoksa aslında o zaman oturup kara kara düşünmeye başlayabilirsiniz. Çünkü bu durum da doğrudan sizin eseriniz.

Siz siz olun çevre için hassasiyet sahibi olanların motivasyonunu kıracak söz ve davranışlardan uzak durun, onları küçümsemeyin ve kaygılarının etki yaratmadığını filan sakın ola söylemeyin. Eğer ki elinizden geliyorsa destek olun, yok onu da yapamıyorsanız susmanız bile yeterli. Eskilerin deyimiyle bari gölge etmeyin. Yapabileceğiniz en iyi şey onları cesaretlendirmek olmalıdır.

Piyale Madra çiziyor – 9

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

[Bir şarkının hikayesi] (Everything I do) I do it for you/ Bryan Adams*

1984’te yayınladığı dördüncü stüdyo albümü “Reckless” ile büyük bir başarı elde eden Kanadalı şarkıcı Bryan Adams, daha önce sadece Michael Jackson’ın “Thriller” ve Bruce Springsteen’in “Born in the USA” albümleri ile ede ettiği başarıyı yakalayarak bu albümden altı single’ını da US Bilboard Hot 100′de ilk 15’e sokmayı başarmıştı.

Dünya çapında 12 milyon satan bu albümünden sonra 1987 yılında yayımladığı ve sadece 2 milyon satan “Into the Fire” albümü ise sanatçının hayranlarının beklentilerini karşılamaktan hayli uzaktı. Yeni bir hit şarkıya ihtiyacı vardı ama bunun için 1991’e kadar beklemesi gerekecekti.

Robin Hood filmi için tema müziği

Bryan Adams 1991 yılında yapımcısı Mutt Lange ile beraber Londra’da yeni albümü için çalışmalarını sürdürüyordu. O günlerde kendilerinden Hırsızlar Prensi Robin Hood filmi için tema müziğini yazmaları istendi.

Filmin Orijinal Soundtrack’inden sorumlu olan Michael Kamen neredeyse müziklerin tamamını yazmıştı ve onlara yardımcı olabilmek için filmin bir videosu ile yanlarına geldi. Tema müziğinin kullanılacağı sahnede Kral Aslan Yürekli Richard’ın kuzeni olan Marian, Sherwood ormanındaki Robin Hood’un yanından ayrılırken “Hırsızların Prensi” kendisinden riskli bir şey istiyor ve bunu “kralın için yapmalısın” diyordu. Marian, Robin Hood’a dönüp “I do it for you” (Senin için yapıyorum) diye cevap veriyor ve onu öperek kendisini götürecek olan bota biniyordu.

Şarkının güftesindeki kilit sözcük bu olacaktı: “I do it for you

Bryan Adams bütün yapıyı bu sözcük etrafında kurguladı ama filmin sonuna yakın Marian’ı kurtaran Robin Hood ‘un (Kevin Costner) sevgilisine söylediği repliği de ilave etmeyi unutmadı:

I would die for you” (Senin için ölürdüm).

45 dakikalık sihir

İnanılması gerçekten güç olan ekibin şarkıyı sadece 45 dakikada bitirmiş olması idi. Bryan Adams şüphesiz hayatının en verimli bu 45 dakikasını ömür boyu unutmayacaktı. Şarkı bittiğinde ortaya çok iyi bir şey çıkardıklarının farkındaydılar ama aynı şeyi film şirketi için söylemek mümkün değildi.

Ellerindeki eserin kıymetini herhalde daha sonra anlayacaklardı. Warner Bros şarkının sözlerinde Robin Hood’a veya ortaçağ ile ilgili hiçbir şeye atıf yapılmamasından memnun kalmamış olacak ki şarkıyı filmin sonuna koymuştu.

Filmin içinde iki kez enstrümantal olarak kısa versiyonları çalınmış olsa da 6.5 dakikalık bu muhteşem şarkı ancak film bittikten sonra oyuncuların, yapımcıların ve filme katkıda bulunanların isimleri ekranda akarken çalınmıştı.

Bryan Adams Songwriter web sitesine verdiği röportajda o sihirli 45 dakikayı şöyle anlatacaktı:

“Şarkıyı bitirdikten sonra oturup onu ilk defa dinledikten sonra birbirimize baktık ve gerçekten çok güzel bir şey yaptığımızın farkına varmıştık. Parça ilk başta çok uzun bir orkestrasyon girişi ile başlıyordu, sonra temayı çok kısa bir piyano introsuna indirgedik. Tekrar dinlediğinizde girişteki vokalle ,piyanoda çalınan müziğin zıt melodiler olduğunu fark edeceksiniz.”

Bryan Adams’ın birçok hit parçasının arasında “(Everything I do) I do it for you” şüphesiz en çok bilineni oldu. 1991 yılının Haziran ayında çıkan parça, biri filmin orijinal soundtrack albümü diğeri ise sanatçının altıncı albümü “Waking Up the Neighbours” olmak üzere aynı anda iki albümün hit parçası idi.

“(Everything I do) I do it for you” müzik tarihinin de en başarılı single’ larının arasında gösterilir. 3 milyon satan kopya arka arkaya 16 hafta boyunca İngiltere’de 1 Numara, yedi hafta boyunca da Amerika’da liste başında kalarak erişilmez rekorlardan birine imza atmıştır.

Warner Bros filmde şarkıya hak ettiği krediyi vermemiş olsa da şarkı 1992 yılında, en iyi orijinal Müzik dalında Oscar’a aday gösterilmiş ve aynı yıl en iyi film müziği dalında da Grammy ödülünü almayı başarmıştır.

Bryan Adams gibi Robin Hood filminden  “az zamanda çok karlı “ çıkan bir sanatçı daha vardı. Filmin son sahnesinde ortaya çıkan “Aslan Yürekli Richard” rolü için 1976 yılında filmin ilk versiyonunda Audrey Hepburn ile baş rolleri paylaşan Sir Sean Connery’den başkası düşünülemezdi. Filmde gözüktüğü 30 saniye ve çok kısa bir repliği için 500 bin dolar alan eski James Bond’u da bu anekdot ile anmış olalım.

(*) Beste: Bryan Adams, Michael Kamen, Robert John “Mutt” Lange

Kaynakça:

Yates H.,The Story behind the song (Everything I do ) I do it for you ,July 2016
London A., (Everything I do ) I do it for you by Bryan Adams August 2020
Songfacts, (Everything I do ) I do it for you
Wikipeida,( Everything I do ) I do it for you, Robin Hood,Bryan Adams

Saran Holding’in binası kesin korunacak hassas alan sınır çizgisi dışında bırakıldı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, İstanbul Sarıyer Hacıosman Bayırı’nın batısındaki kesin korunacak hassas alan olan ormanlık alanın Bahçeköy Öğrenci Yurdu ile Saran Holding’in merkez binasının bulunduğu kısmı “Kesin Korunacak Hassas Alan” sınır çizgisi dışında bırakıldı.

Kesin korunacak hassas alanların kullanımıyla ilgili tüm etkiler sınırlı ve gerektiğinde insanların bölgeye girişleri engellenebiliyor. Kesin korunacak hassas alanlar, Cumhurbaşkanı kararı ile yapı yasağı getirilen mutlak korunması gereken alanlar olarak tanımlanıyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da duyurmuştu

BirGün‘de yer alan habere göre, Fatih Ormanı’nın bir kısmını da oluşturan 948 bin 410 metrekarelik alan “Kesin Korunacak Hassas Alan” olarak tescil edilirken, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da tescille ilgili bir duyuru yayımlamıştı.

Ancak, bölgenin doğal bir parçası olan ve içerisinde Bahçeköy Öğrenci Yurdu ile Saran Holding’in merkez binasının bulunduğu “Kesin Korunacak Hassas Alan” sınır çizgisinin dışında bırakılarak, holding binasının dibinden geçirildi.

İş insanı Nail Keçili’nin Etibank ve Egebank’a olan borçlarından dolayı TMSF’ye geçen bina 2006 yılında satışı çıkarılmıştı.

Arsası 2 bin 102 metrekare olan binayı, Saran Holding’in sahibi Sadettin Saran 4,5 milyon TL’ye satın almıştı. Ancak, Saran hakkında Sarıyer Belediyesi 2007 yılında imar kanununa aykırı binaya bazı ilaveler yaptığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. Saran, bir yıl hapis cezası almış, fakat mahkeme hapis cezasını 15 bin TL para cezasına çevirmişti.

Süleymanpaşa Basın Mensupları Derneği faaliyetlerine başladı

Haber: Serap Cömertoğlu İşcan

*

Tekirdağ merkezli sivil toplum kuruluşu, Süleymanpaşa Basın Mensupları Derneği ilk Olağan Genel Kurul toplantısının ardından ziyaretlerine başladı.

İlk olarak Tekirdağ Valisi Aziz Yıldırım ile valilik makamında görüşen derneğin yönetim kurulu üyeleri, daha sonra Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak ile Tarihi Beşevler’de bir görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmede,  derneğin amaçları ve çalışmaları anlatılırken, Tekirdağ’a ilişkin planlanan ve devam eden çalışmalarla ilgili de görüş alışverişinde bulunuldu.
Basın mensuplarının talep ve önerilerini dinleyen, Yıldırım ve Albayrak, derneğin Tekirdağ’a ve Süleymanpaşa’ya hayırlı olması temennisinde bulundu.

‘Amacımız meslektaşlarımızı savunmak’

Dernek Başkanı Abdullah Yalçın da Aziz Yıldırım ve Kadir Albayrak’a  teşekkürlerini ileterek şu ifadeleri kullandı:

“Öncelikle derneğimiz, Tekirdağ ve Süleymanpaşamıza hayırlı olsun. Bugün kongremiz sonrası ilk ziyaretimizi gerçekleştirdik. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak bizleri ağırladı sorunlarımızı ve yapmayı planladıklarımızı dinledi, kendisine teşekkür ediyorum. Derneğimizin amacı meslektaşlarımızın haklarını savunmak, sosyal manada etkinlikler gerçekleştirmek ve gazeteci büyüklerimizin isimlerini yaşatmak olacaktır. Derneğimiz tüm meslektaşlarımıza da hayırlı ve uğurlu olsun.’’

Gerçekleştirilen ziyaretlerde, Süleymanpaşa Basın Mensupları Derneği Yönetim Kurulu Üyeleri Serap Cömertoğlu İşcan, Mesut Karaduman, Halil Dağ, Seral Barış, Yiğithan Nişancı, Cumhur Köse, Alpaslan Peker ve Hakan Karaca yer aldı.

Tanzanya’daki flamingolar iklim değişikliği tehdidi altında

Doğu Afrika ülkelerinden Tanzanya‘da, pembe flamingolar iklim değişikliği nedeniyle tehdit altında.

Ülkenin kuzeyindeki Arusha bölgesinde 2,5 milyon pembe flamingo yaşıyor ancak iklim krizi nedeniyle sayıları her geçen gün azalıyor.

Flamingoların dünyanın en büyük göçebe kuşlarından olduğunu belirten Tanzanyalı çevreci George Saning’o, AA muhabirine yaptığı açıklamada üreme alanlarının azalması ve azalan nüfusları nedeniyle pembe flamingoların tehdit altındaki türler olarak sınıflandırıldığını söyledi.

Kuraklık yaşam alanlarını etkiliyor

Saning’o, kuraklığın olduğu gibi aşırı yağışların da pembe flamingoların yaşam alanlarını olumsuz etkilediğini vurguladı.

Bölge sakinlerinden Julius Laipanoi ise kuşların yaşam alanlarını korumak için köylülerin sulak alanlardan uzak durduğunu dile getirdi.

Tanzanya’nın kuzeyindeki Kenya sınırında bulunan Natron Gölü, tuzlu veya sodalı yapısıyla flamingolara uygun yaşam alanı sunuyor.