Köşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Bir yol hikayesi ‘Kente Doğru’

Kadıköy Müze Gazhane’de açılan ‘Kente Doğru’ sergisi, kentleşme, taşranın ve kentin dönüşümü̈ ile ekoloji konularını odağına alan, “kentleşme nedir?”, “taşra- İstanbul’un çeperi- meydanları bu dönüşümü nasıl yaşadılar?”, “bizler nasıl etkileniyoruz?” sorularına yanıtlar arayan bir sanat projesi.

Kente Doğru projesinin yaratıcısı Serkan Taycan mühendis kökenli bir sanatçı. Profesyonel olarak fotoğrafla uğraşmış. Sabancı Üniversitesi’nde Görsel Sanatlar- Görsel İletişim konularında yüksek lisans eğitimi almış. Giderek kent araştırmalarına yönelmiş ve bugün Kanada’da mimarlık ve kent araştırmaları üzerine doktorasını yapıyor.

Dünyadaki neoliberal politikaların da etkisiyle Türkiye’de sosyal, politik, mekânsal dönüşümlerin, kırılmaların birbiri ardı sıra baş döndürücü bir hızla yaşandığı günlerde, kentteki dönüşümün etkilerini içeriden ve dışarıdan bir gözle araştıran ve fotoğraf, yürüme, haritalandırma gibi pratikleri bu araştırmanın yöntemi olarak kullanan Serkan Taycan, 2007’den başlayarak bir görsel tarihçi- görsel vakanüvis gibi kente- kentleşmeye dair kişisel yol hikâyesini kurgulamaya başlamış. Aslında bu hikâye kişisel olduğu kadar aynı zamanda toplumsal bir hikâye. Günümüzde kent, aidiyet, sınırlar, ortak kader, göç vs. gibi meseleler hepimizi ilgilendiriyor.

Serginin tümünü saran iki ana eksenden söz etmek mümkün. Bunlardan biri, bölümlerin yoğunlaştığı temalar farklılaşırken fotoğraflardaki –bellek, temsil, fotografi / sinematografi, yürüyüş felsefesi ve aktivizm bağlantılı ortak kavramlara değen– yapının sergi anlatısında da sürdürülmeye çalışılması. Diğeri ise, edebiyattan sosyolojiye, mimarlıktan kent politikalarına çeşitlenen alanlarda düşünen, yazıp çizen, üreten başka seslerin de dâhil edilerek, meselenin dar bir mesleki alana, belirli uzmanlıklara veya salt fotografik belgelemeye ya da sanatsal ifade biçimine yönelik olmadığının ifade edilmeye çalışılması. Zira bu konular hepimizin hayatlarının tam içinde ve farkında olalım veya olmayalım, yaşamsal öneme sahip.

Sergi dört bölümden oluşuyor

Serkan Taycan’ın 2007’de başlayarak halen sürdürdüğü çalışmalarını bir bütünlük içinde sunan Kente Doğru; ziyaretçisini dört bölümlük bir yolculuğa çıkarıyor.

Ağrı Dağı, 2008

‘Habitat’ başlıklı ilk bölüm Taycan’ın 2007-2009 yıllarında mekânın poetikası, bellek ve coğrafya gibi kavramların ışığında taşrayı anlamak üzere yaptığı yolculukların bir ürünü.

Taycan bu bağlamda çocukluğunun geçtiği mekânlarla daha önce hiç görmediği yerler arasında bir anlatı kuruyor.

İstanbul, Sultangazi Taş Ocakları, 2012

Kabuk, 2012

Taycan 2010-2012 yıllarında İstanbul’un çeperlerine doğru yolculuğuna devam ediyor.  Serginin ‘Kabuk’ başlıklı ikinci bölümünde yeni inşa yerleşimler; yeniden yerinden edilecek olanlar, vadedilen yeni yaşamlar ve onların mekânları, bir yanda kazılıp çıkarılanın diğer yanda yeniden kurulması, yer değiştiren mekânlar, kentsel politika, mekânın politikası ve kent hakkı, Taycan’ın zihnindeki arayışların temelini oluşturuyor.

Sultanahmet Meydanı (Atmeydanı), 2014

Serginin ‘Agora’ başlıklı üçüncü bölümünde Taycan’ın 2014-2015 yıllarında kentin meydanlarına yakından, pencere içlerine, kaldırımlara, taşın üstünde oturanlara yakınlaşarak baktığı fotoğraflar bizi karşılıyor.

Taycan için meydanlar; yaşayanlar tarafından nasıl kullanıldığını, yönetenler tarafından nasıl şekillendirildiğini, her ikisinin dönüştürücü etkisini gözlemleyebildiği sembolik yerler. Meydanların kimisi tarihsel kimliğini sürdüren, kimisi dönüşerek yeni bir tür kamusallık vasfını üstlenen mekânlar olarak beliriyor.

İki Deniz Arası

Yazının başlarında bu projenin bir sanat projesi olmasının ötesinde aynı zamanda yürüyüş felsefesi ve aktivizm bağlantılı ortak kavramlara değen bir proje olduğundan söz etmiştim. Serginin dördüncü ve son bölümü Taycan’ın 2013’de İstanbul Bienali için geliştirdiği ‘İki Deniz Arası’ yürüyüş rotasından fotoğraf, harita ve videoları içeriyor.

Frederic Gros ‘Yürümenin Felsefesi’ kitabında yürümenin iki mesafe arasında gidip gelmenin ötesinde yaratıcı bir eylem olduğunu söyler. Ona göre yürümek hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler.

İnsan ayağa kalktığı ilk andan itibaren yürüyor. Evrim tarihinde yürümenin önemi malum. Önce doğaya karşı mücadele etmek amacıyla yürüdük. Sonra Afrika’dan yola çıkıp yeryüzüne yayıldık. Yaşadığım Küçükçekmece Gölü- Sazlıdere vadisi 400 bin yıl önce buralardan geçip Avrupa’ya giden atalarımızın izleriyle dolu.

Sonraki zamanlarda Aristo Okulu’nda insanlar yürüyerek felsefe yaptılar. Çin’de Mao, Hindistan’da Gandi yürüyerek ulusunun varlığını inşa etti. Martin Luther King Amerikalı siyahilerin hakları için yürüdü. Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına mutluluk gözyaşları doldu. Rimbaud tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair düşler kurdu. Düşünceleri ile Fransız Devrimini tetikleyen Rousseau yasaklı günlerinde Alpler’de yürüdü. Sivil itaatsizliğin ve yürüme felsefesinin babası Thoreau Walden’da yürüyüşler yaptı. Şair ve gezgin Nerval kentlerin (ve İstanbul’un) dar sokaklarında aylak aylak dolaştı ve daha niceleri…

Biz aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler, derdi olup da anlatmak isteyenler, hak arayanlar, mülteciler vs. nedeni ne olursa olsun bugün de üzerimize çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözmek ve varlığımızı yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümlemek için yürüyoruz.

Günümüzün hızlı kent yaşamında genellikle evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak için yürüyoruz. Oysaki yürümek evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak için de yapılabilen bir eylemdir. Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi değişime açarak yürümek de mümkün. İki Deniz Arası projesi bizlere tam da bu olanağı sağlayan bir proje oldu.

Taycan yürümenin kurallarını bu projeye aktarabilmek için bir rota bulmalıydı ve işe yürüyerek başladı. Karadeniz’de başlayıp Marmara’da sonlanan bölge tarım alanlarının, sulak arazilerin, köylerin ve toplu konutların yer aldığı bir bölge olarak idealdi. O günlerde Kanal İstanbul rotası henüz gündemde değildi. Rastlantı o ki 2011’den sonra yürüyüş rotası Kanal İstanbul’un rotası olarak konuşulmaya başlandı.

Rehber Harita (3’ncü sürüm)

Taycan 2013 yılında bu projeyi bir sanat projesi olarak İstanbul Bienali’ne önerdi. Dört günlük yürüyüş rotası, Karadeniz’den Marmara’ya uzanarak kentin en dışından merkezine katman katman yaklaşıyor. İki Deniz Arası kent ve doğa ilişkisini sosyal bilimler, politika ve sanat alanlarının kesişiminde sorgulayan, katılımcı, aktivist bir proje.

Aynı zamanda, Taycan’ın tüm çalışmalarında ele aldığı kavram ve olguları bedensel deneyime açan bir davet. Serginin son durağında bu davet; kente dair önemli kavram ve olguların tartışıldığı bir platforma dönüşüyor.

Rehber harita sürekli yenileniyor. Bugün bazı kitapçılardan edinebileceğiniz yürüyüş haritası 3’ncü sürüm. Proje başladığında hava alanı henüz yoktu. İnşaat rotanın ilk bölümünün değişmesine neden oldu. İlk haritada yer alan mandaların yaşadığı göl de bugün yok ne yazık ki! Kaybolan gölün hikâyesi sergide fotoğraflarıyla yer alıyor.

Haritada Kanal İstanbul terimine rastlayamazsınız. Taycan kanal projesinin yıkıcı sonuçlarının farkında olsa da konuya çok daha geniş bir perspektiften bakıyor. Kanal veya Yeni Kent projesinden sonra İstanbul’un neleri kaybedebileceğini bizlere göstermeye çalışıyor. Proje bu bağlamda bireyi kanal meselesinde kendi kararlarıyla baş başa bırakan bir proje.

Yürümeye devam

Toplamda 64 kilometrelik bir rota üzerinde gerçekleştirilen projeyi 4 ayrı etapta yürüyebilmek mümkün. “İki deniz arası” bir önerme ve bir davet; yürümenin dünyayı duyumsamaya yol açan ritmini kutsayan bir eylem. Ve bu eylem Karadeniz ile Marmara arasında bir ‘yol’ açacak belki de en hayırlı ‘proje’ydi. Yürümeye devam!

Bugüne kadar her yaştan, her meslekten ve her milletten yaklaşık 3 bin kişi Taycan’ın davetine uydu ve bu rotada yürüdü. Harvard’dan, Minnesota, Stockholm, Bergen gibi kentlerden okullar yürüyüşe katıldılar. Maratoncular parkuru koştular. Bisikletli gruplar parkuru boydan boya kat ettiler. KOS’dan kalabalık bir grupla bir yürüyüş yaptık. Atlas Dergisi bu projeye ekinde yer verdi.

Sonunda bu rota tıpkı Likya Yolu, Karia Yolu gibi Türkiye Kültür Rotaları Derneği tarafından onaylanan bir yürüyüş rotasına dönüştü. Bu rota İstanbul’da başka yürüyüş parkurlarının keşfedilmesine de ön ayak oldu. Bir grup aktivistin çok sayıda yeni rota üzerine çalıştıklarını biliyoruz.

Ben de birçok kez bu rotayı yürüdüm. Rotanın üçüncü ve dördüncü parkuru çocukluğumun geçtiği ‘Sazlıbosna Köyü-Sazlıdere- Menekşe’ rotasıydı. En çok bu parkuru sevdim. Bu yürüyüş bir anlamda çocukluk günlerime doğru bir yolculuk olmuştu benim için. Yeşil Gazete’ye de yazmıştım bu yürüyüşü.

Temmuz ayında Kadıköy, Hasanpaşa’da yer alan Müze Gazhane’de açılan sergi 2022 Ocak ayında sona erecek. Bu sergiyi görmenizi, özellikle çocuklarınıza göstermenizi öneriyorum.

Ben kişisel olarak Kanal İstanbul’un gerçekleşmesinin kolay olmadığını düşünüyorum ama bir süre sonra ‘İki Deniz Arası’nın Yeni Kent projesinin inşaat molozlarıyla kaplanacağına dair kaygılarım var. Umarım bu sadece bir kaygı olarak kalır ve çocukluğumu yaşadığım bu düş ülkesinin toprakları sizin çocuklarınızın düşlerini de tetikler.

Geçtiğimiz hafta sonu Serkan Taycan’ın rehberliğinde Müze Gazhane’deki sergiyi gezdik. Taycan’la iki saate yaklaşan harika bir yolculuk yaptık. Ses kayıtları aldım. Pazartesi günü 13:00’de 95.0 Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programımda bu ses kayıtlarından kısa kısa dinletilerin ve müziklerin yer aldığı bir program yapmayı planlıyorum.

Sevgili Serkan Taycan’a da 14 yıla yayılan yoğun bir emekle ortaya çıkardığı, kentin tarihine dair çok değerli görselleri- bilgileri bizlere ulaştırdığı için çok teşekkür ediyorum.