Ana Sayfa Blog Sayfa 1118

Dolar kuru 14.47 TL, Euro 16 TL’yi aştı, Merkez Bankası’ndan dördüncü müdahale

 

Aydın’da maden ocağına karşı mücadele eden çifte saldırı: Kurşunların üzerimden geçtiğini hissettim

Aydın‘da evlerine 60 metre uzaklıkta işletilen madene karşı aylardır mücadele eden Çine Topçam köylüsü Ali ve Cennet Coşkun‘un üzerine ateş açıldı.

Çine Yaşam Platformu Sözcüsü Ahmet Uslu, ailenin uzun zamandır maden şirketi tarafından ölümle tehdit edildiğini kaydetti.

Yaşanan bu saldırı, akıllara Antalya Finike’de sedir ormanlarını yapılması planlanan mermer ocağına karşı savundukları için öldürülen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftini getirdi.

‘Kurşunların üzerimden geçtiğini hissettim’

Ali ve Cennet Coşkun, üzerlerine ateş açılması sonucu olay yerinden kaçmaya çalışırken Cennet Coşkun yol üzerinde baygınlık geçirdi.

Çine Yaşam Platformu Sözcüsü Ahmet Uslu, ateş edenlerin farlarını söndürdükleri araçlarıyla konvoy halinde Çine’ye doğru gittiklerini ve köylülerin de onları takip ettiğini söylerken, saldırganların derhal yakalanmasını ve Topçam köylülerinin can güvenliklerinin sağlanmasını istediklerini aktardı.

Saldırısı sonrası açıklama yapan Cennet Coşkun, kurşunların üzerinden geçtiğini şöyle anlattı:

‘Yaşam alanını savunan hiçbir birey yalnız kalmayacak’

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu Anısını ve Mücadelesini Yaşatma Grubu, bu saldırının Türkiye’de ilk olmadığını hatırlatarak, ‘Söz veriyoruz, yaşam alanını savunan hiçbir birey yalnız kalmayacak!’ ifadelerini kullandı:

Sınırlı doğa kaynaklarını sınırsızmış gibi sömüren kapitalistler, gerek Türkiye’de gerek Dünya’da yaşam alanlarını savunan insanlara saldırıp darp etmek, tehdit ile sindirmek ve hatta öldürmeye teşebbüs etmek ve de öldürmek adına sonuna kadar gidebiliyorlar. Birçok ülkede aktivistlerin canına kastedilirken, Britanya gibi ‘demokrasinin beşiği’ ülkelerde de ağır cezalar gündemde.

Yokoluş İsyancıları’nın yaptığı her demokratik eylem, hemen suç kapsamına alınıyor. Oysa demokratik yollardan yaşamı, doğa hakkını savunmak hiçbir şekilde suç sayılamaz ve yargılanamaz!

Türkiye’de ise bu yaşadığımız saldırı ilk değil. Daha önce, Metin Lokumcu, üzerine sıkılan gazla öldürüldü, Alakır’da yaşayan arkadaşlarımız Tuğba ve Birhan’ın üzerine ateş açılıp defalarca tehdit edildi. Dört yıl önce de sevgili Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çifti, tetikçi tutularak öldürüldü. Şunu iyi biliyoruz ki kapitalistler ve devletler bu gücü ve sonu ölüme dahi varan saldırganlığı, yaşam ve doğa hakkı
savunucularına toplum desteği yetersizse daha çok bulabiliyor kendinde. Ekolojik krizin, tüm yaşamı tehdit ettiği şu dönemde hem flora ve fauna için hem de ekoloji aktivistlerinin, doğa hakkı savunusu yapan herkesin yaşam güvencesi için toplumsal bir muhalefet oluşturma sorumluluğu her bireyin omuzlarında yükseliyor.”

‘Tesadüfen yara almadan kaçıp kurtulabildi’

Ordu Çevre Derneği Yönetim Kurulu (ORÇEV) da saldırıyı kınayan bir açıklama yaptı:

Birlikte mücadele ettiğimiz Çine Yaşam Platformu ve Aydın Ekoloji ve Yaşam Platformu’ndan aldığımız bilgiye göre, Aydın ili Çine İlçesi Madran Dağı’nda bulunan Topçam Mahallesi’nde, iki gün önce akşam saatlerinde EYSİM Madenciliğin vahşi maden patlatmalarına karşı; evini, ailesini, fıstık çamlarını, hayvanlarını, yaşama alanını savunan Ali ve Cennet Coşkun ailesini bu mücadeleden vazgeçirmek amaçlı olduğu belli olan bir silahlı saldırı yaşandı. Coşkun çifti, silahlı saldırıdan tesadüfen yara almadan kaçıp kurtulabildi. Bu saldırının ölüm ya da yaralanmayla sonuçlanmaması tek tesellimiz.”

‘Aydın’da mücadele veren arkadaşlarımızın yanındayız’

ORÇEV, Aydın’da mücadele veren arkadaşlarının yanında olduklarını, saldırının sorumlularından hesap sorulana kadar konunun takipçisi olacaklarını kaydetti:

Daha önce de Antalya’da Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çifti öldürülmüştü. Yine Çine Doğa Derneği’ne saldırılar olmuştu. Bu tür saldırılar devam ediyor ancak toprağımızı, suyumuzu; geleceğimizi koruma mücadelesinden geri durmayacağız. Aydın Çine İlçesi Topçam Mahallesi’nde Anayasa ve kanunlar aylardır yok sayılıyor. Eysim Maden tarafından adam öldürmeye teşebbüs suçu da işlendi. Suçlular bulunsun, yargı önünde hesap versin. Yılmayacağız. Aydın’da mücadele veren arkadaşlarımızın yanındayız. Saldırının sorumlularından hesap sorulana kadar takipçisi olacağız.”

‘Coşkun ailesinin yanındayız’

Ekoloji Birliği, yaptığı açıklamada Aydın Ekoloji ve Yaşam Platformu’ndan Av. Hicran Danışman‘ın jandarmanın öğle saatlerine kadar olay yeri incelemesi gerçekleştirmediğini ve köylülerin olay yerini kendi olanakları ile korumaya çalıştıklarını aktardığı kaydetti.

“Yaşam savunucuları yalnız değildir! Coşkun ailesinin yanındayız!” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Ülkemizde ekoloji aktivistlerine yönelik saldırılar ve faali meçhul(!) cinayetler devam ediyor… Karadeniz Sahil Yolu için hukuk mücadelesi veren Cihan Eren, yine Karadeniz’in doğasını savunan Metin Lokumcu, Akdeniz’in dağlarındaki mermer ocaklarına karşı mücadele eden Ali-Aysin Büyüknohutçu dostlarımız gerek devlet gerek maden mafyası tarafından katledildiler. Gerçek sorumluları ve azmettiricileri hala bulunamadı ve olayların üstü örtülmeye çalışılıyor. Yıllardır süren adalet arayışından hala bir sonuç alınamadı.

Av. Hicran Danışman, “jandarma öğle saatlerine kadar bölgede henüz olay yeri incelemesi gerçekleştirmedi. Delillerin karartılmaması için köylüler olay yerini kendi olanakları ile korumaya çalışıyor. Ortada adam öldürmeye teşebbüs gibi ağır bir suç var. Ancak bu ağır suçla aynı ağırlıkta bir delil toplama girişimi maalesef görmüyoruz. İstedikleri kadar çarpıtmaya çalışsınlar, gerçeklerin üzerini örtemeyecekler, izin vermeyeceğiz” dedi. Yerel basında maden şirketinin sponsor olduğu yerel basın tarafından çıkartılan haberlerde de olayın saptırılarak verilmeye çalışıldığı görülüyor.

Kolluk kuvvetlerini deliller karartılmadan acilen olay yeri incelemesi yapmasını, hukuk sisteminin gerçek failleri ve azmetticileri bulup hızlıca yargılamasını ve gerekli cezaya çarptırmasını istiyoruz. Olayın aydınlanması için elimizden geleni yapacağız.

Yaşam savunucuları yalnız değildir! Coşkun ailesinin yanındayız!

GERÇEK FAİLLER VE AZMETTİCİLER ACİLEN BULUNSUN VE YARGILANSIN!

EKOLOJİK YIKIMA NEDEN OLAN MADEN OCAKLARI ACİLEN KAPATILSIN!”

Gezegeni koruyarak sağlıklı beslenme mümkün mü?

Popüler bilim dergisi Nature, Aralık ayı içinde yayınlanan son sayılarından birinde uzun bir süredir yapılan bir tartışmayı; tam pandemi öncesi yayınlanan bir raporu da hatırlatarak tekrar gündeme taşıdı. Gezegenimizi de koruyarak sağlıklı bir beslenme modeli yaratmamız mümkün mü?

Pandemi öncesi 2019 Şubat ayında, 16 ülkeden 37 beslenme uzmanı, ekolojist ve diğer uzmanlardan oluşan Lancet  Gıda, Gezegen, Sağlık Komisyonu (EAT) bir rapor yayımlamıştı. Komisyonu oluşturan uzmanlar bu raporun sonuç bölümünde, hem dengeli beslenmeyi hem de çevreyi dikkate alarak geniş bir diyet değişikliği çağrısında bulunmuştu. EAT referans diyet önerilerine göre kişiler bol sebze ve meyve yemeli, az miktarda da et ve balık tüketmeliydi. Rapor ilk yayınlandığı dönemde başta uygulanır olup olmadığı konusunda olmak üzere çok tartışmalara yol açtı. Bugün de bu tartışmalar sürüyor ve bazı bilim insanları şimdi yerel çevresel kaynaklara zarar vermeden yerel boyutlarda sürdürülebilir diyetleri test etmeye çalışıyorlar.

2010-2050 yıllarında nüfus ve gelirde öngörülen büyüme, iklimden etkilenen ve üretim ve tatlı su kullanımı gibi gıda sistemlerinin yarattığı çevresel baskılarda % 50 ile 90 arası bir artışa neden olabilir.

Gıda üretimi bilindiği gibi sera gazı emisyonunun önemli kaynaklarından biri… Ülkelerin şu andaki gıda üretimi ve dağıtımı ile gıda dışı tüm emisyonları sıfıra indirseler bile, sıcaklık artışını Paris Anlaşması‘nın hedefi olan 1,5 °C ile sınırlandıramayacakları hesaplanıyor. Gıda üretim ve dağıtım sisteminden kaynaklanan emisyonların büyük bir kısmı hayvancılık tedarik zincirinden geliyor, büyük hayvan çiftlikleri önemli bir sera gazı kaynağı.

2014 yılında, Minnesota Üniversitesi‘nde ekolojist olan David Tilman ve Oxford Üniversitesi‘nde gıda sistemleri bilimcisi olan Michael Clark, 2010 ve 2050 yılları arasında küresel olarak kentleşme ve nüfus artışındaki değişikliklerin gıda ile ilgili emisyonlarda % 80’lik bir artışa neden olacağını hesaplamışlardı.

Gıda araştırmacılarından oluşan bir çalışma grubu besleyici ve sürdürülebilir olması gereken bir ‘gezegen sağlığı’ diyeti tasarladı ve önerilen diyeti dünyanın farklı bölgelerindeki diyetlerle karşılaştırdı. Bu karşılaştırma sonucu dünyanın çeşitli bölgeleri arasındaki eşitsizlikler ortaya çıktı.

Bugün şu biliniyor ki; tüm dünya bitki temelli bir diyet ile beslenseydi ve diğer tüm sektörlerden gelen emisyonlar da durdurulabilseydi, dünyanın 1,5 °C iklim değişikliği hedefini tutturma şansı %50’lere ulaşabilirdi. Hatta atıkları azaltmak gibi gıda sistemindeki daha geniş değişiklikler ve iyileşmeler sağlanabilseydi, bu hedefe ulaşma şansı  % 67’ye kadar yükselebilirdi.

Uzmanlar, ‘bitki temelli beslenme’ öneriyor

Bu tür bulgular et endüstrisini rahatsız ettiğinden yeni beslenme modelleri üzerindeki çalışmalar et üreticileri tarafından lobi çalışmalarıyla bugüne kadar engellenmeye çalışıldı. İşte böyle bir ortamda ortaya çıkan EAT–Lancet Komisyonu raporu gezegenimizin geleceği için diyet değişikliği tartışmalarının lobilerin etkisinden uzak, daha güçlü olarak yapılmasına yardımcı oldu. Bu raporun da etkisiyle beslenme uzmanları, bütün yiyeceklerden oluşan temel bir sağlıklı diyet hazırlamak için bugüne kadar yapılmış tüm çalışmaları gözden geçiriyor. Daha sonra bugüne kadar yapılmış çalışmalardan farklı olarak uzmanlar, karbon emisyonları, biyoçeşitlilik kaybı ve tatlı su, kara, azot ve fosfor kullanımı da dahil olmak üzere diyet için çevresel sınırlar da belirledi. Bu çevresel sınırların aşılması ise gelecekte gezegenimizin üzerindeki insanları besleyemez duruma düşürebilir.

Sonuç olarak beslenme uzmanlarının bugüne kadar yaptığı gezegenimizin kaynaklarıyla uyumlu sağlıklı beslenme çalışmaları temel olarak bitki temelli bir beslenme planı ile sona erdi. Günlük 2.500 kalorilik diyetin ortalama kilolu bir 30 yaşındaki bir insan için bir haftada izin verdiği maksimum kırmızı et 100 gram ile sınırlıydı. Bu, tipik bir Amerikalının tükettiğinin dörtte birinden daha az. Beslenme planında alkolsüz içecekler, dondurulmuş akşam yemekleri, şekerler ve yağlar gibi ultra işlenmiş gıdalardan kaçınılması da öneriliyor.

Gıda tasarımcılarına göre gezegen sağlığı diyeti, yaklaşık 11 milyon hayat kurtarabilir. Benzer şekilde 2014 yılında yapılan bir analiz yağ, et ve şeker içeriği düşük diyetlerin küresel ortalama bir diyetle karşılaştırıldığında çeşitli sağlık risklerini göreceli olarak azalttığını gösterdi.

Birçok bilim adamı EAT -Lancet raporu sonucu ortaya çıkan diyet önerisinin, zengin ülkelerdeki ortalama bir kişinin düşük gelirli ülkelerdeki benzerlerinden 2,6 kat daha fazla et tükettiğini gösterdiğini ve beslenme alışkanlıkları sürdürülemez olan merkez kapitalist ülkeler için bu diyete uyulması halinde gezegenin korunması açısından mükemmel sonuçlar vereceğini söylüyor. Ancak diğer yandan diyetin düşük gelirli ülkelerin gıda güvencesizliği yaşayan insanları için yeterince besleyici olup olmadığı da tartışılıyor.

Küresel İyileştirilmiş Beslenme İttifakı’ndan (Global Alliance for Improved Nutrition) bir bilim insanı olan Ty Beal, henüz yayımlamadığı bir araştırmasında yeni gezegen sağlığı diyeti önerisini analiz etti. Bu yeni gezegen dostu diyetin 25 yaşın üzerindekiler için önerilen çinko alımının % 78’ini ve kalsiyumun % 86’sını ve üreme çağındaki kadınlar için demir gereksiniminin sadece% 55’ini sağladığını buldu. Bulgular diyet önerisi ve bunun özellikle yoksul ülkelerde uygulanmasının sağlıklı beslenme açısından sonuçlarının tartışılmaya devam edeceğini gösteriyor.

Düşük ve orta gelirli bölgelere dikkat edilmeli

EAT -Lancet raporunu hazırlayan bilim insanları grubunun da altını çizdiği önemli bir nokta var, bilim insanları şimdilik düşük ve orta gelirli bölgelerde çevreyi korumaktan çok yeterli beslenme sağlama konusunda endişeliler. Dünya Gıda Örgütü’nün de (FAO) EAT –Lancet analizini küresel olarak daha kapsayıcı hale getirmek ve yeniden yapılandırmak için bir komite kurduğu biliniyor. Bu komitenin küresel ölçekli bir değerlendirmesinin 2024 yılında yayınlanması bekleniyor.

Sonuç olarak zengin merkez kapitalist ülkelerin her sektörde olduğu gibi beslenme açısından da aşırı tüketimleriyle küresel iklim krizinin daha da ağırlaşmasına neden olurken yoksul ülkeler gıda güvencesizliğinin pençesinde boğuşuyor. Gezegenin kaynaklarını koruyan sağlıklı bir diyetin tüm dünyaya yaygınlaştırılması için atılacak adımlar bu büyük eşitsizlik ortadan kaldırılmadan sürekli olarak başarısızlığa mahkum olacak.

Dersim’deki ‘av turizmi’ Kadıköy’de protesto edildi

Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) Munzur Koruma Kurulu üyeleri Dersim’de ve diğer illerde ‘av turizmi’ adı altında hayvanların katledilmesini Kadıköy İskele Meydanı’nda protesto etti.

DEDEF Genel Sekreteri Hasan Şen, Dersim’in bir yandan barajlar-HES ve madencilik faaliyetleri ile diğer yandan her yaz sistemli bir şekilde yakılan ormanları ile yok edilmek istenirken kış dönemde ise “av turizmi”, “av sporu” adı altında doğasına karşı saldırı düzenlendiğini belirterek, avcılığın yasaklanması çağrısında bulunuldu.

Avcıların kış aylarının gelmesiyle birlikte Dersim doğasında orman yangınlarından, madenlerden, barajlardan kurtulmayı başarmış son hayvanları da katlettiğini belirten Şen, şunları söyledi:

‘Yetkililer göz yumuyor’

“Köylüler ormanlarda gezemezken, avcılara her türlü imkân tanınıyor. Öyle ki sadece askerlerin girebildiği yasak bölgelere kadar gidip Bevuzarları (Dağ Keçileri) başta olmak üzere bir çok canlıyı katledebiliyorlar. Sonra da yöre halkı tarafından kutsal kabul edilen katlettikleri Büyük dağ keçilerinin ve diğer canlıların başında fotoğraf çekip bu katliamı, sosyal medya üzerinden paylaşıyorlar. Ardından boynuzlarını ve derilerini ganimet olarak kendileriyle birlikte götürüyorlar.”

Bölgedeki yaban hayatı varlığını, endemik “Munzur alabalığı” olarak bilinen kırmızı pullu alabalık, çengel boynuzlu dağa keçisi, Bezuvar ile vaşak, ayı, sansar, kurt, porsuk, su samuru, ur kekliği, atmaca, kaya kartalı, akbaba olarak sıralayan Şen, şöyle konuştu:

“Biz Dersim halkı olarak her yerde olduğu gibi Dersim’de de hayvanlarla, endemik bitki türleriyle birlikte özgürce yaşamak istiyoruz. Hayvanların katledilmediği ve endemik bitkilerin yok edilmediği bir doğada yaşamak istiyoruz.

İl dışından ve Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen ve özellikle Çemişgezek, Aliboğazı, Mazgirt dağları, Nazimiye-Karakoçan arası,  Munzur Vadisi ve Pülümür bölgesinde ”yasal” ve “kaçak” bir şekilde av yapan katiller, Dersim coğrafyasının en önemli türleri olan Çengel boynuzlu dağ keçisi ve Bezuvar keçilerini vahşice öldürdüğüne tanık olmaktayız.

Katliamlara resmi makamlar göz yummaktadır.

Öte yandan yaban avını denetleme görevini yürüten İl Çevre Orman İşletme Müdürlüğü de sayıları 3-5 i aşmayan birkaç memur ile duruma müdahalede yetersiz kalmaktadırlar. Kanunlara göre yaban hayatını koruma konusunda sorumluluk ve denetleme yetkisi bulunan muhtarlıklar, belediyeler ve çeşitli bölgelerde bulunan kimi karakollar duruma ya yeterince müdahale etmemekte veya göz yummaktadırlar.”

2020’de yapılan “av turizmi” kapsamında, yaban keçisi, yaban domuzu, çengel boynuzlu dağ keçisi, karaca, kızıl geyik, Anadolu yaban koyunu ve ceylan olmak üzere 5000 e yakın yaban hayvanının öldürüldüğü tahmin ediliyor.

DEDEF, hiç bir ülkenin yok olmak üzere olan yabani hayvan popülasyonunu “döviz gelecek” diye bu şekilde imha ettirmeyeceğine dikkat çekti; “Ruhsatsız avcılar zaten yeterince kanunsuz kıyım yapıyor, birde devlet eli ile bu kıyıma destek vermek akıl dışı bir uygulamadır” dedi.

Açıklamaya hayvan hakları ve vegan dernekleri de destek verdi.

 

İtalya krizini nasıl çözdü?- Kenan Mortan

İtalya, krizler ve sonuç vermez koalisyonlar ülkesi olarak bilinir.

Bunlar şimdi geride kaldı…

Nasıl?

Bu yılın Şubat ayıydı, İtalya olağan krizlerinin  birini yaşıyordu. Görünürde de bir çıkış yolu yoktu.

İtalya Cumhurbaşkanı, Avrupa Merkez Bankası Başkanlığı’nı yeni tamamlamış olan Mario Draghi’yi  “bağımsız başbakan olmaya” ikna etti. Draghi, İtalya için bir olmazı gerçekleştirdi, ideolojik anlamda en sağdan en sola dek uzanan dört partili bir hükümeti 13 Şubat’ta kurdu. Sonra bunu ‘’tıkır tıkır’’ işletti.

Çözümün sacayağı şunlar :

1- Draghi’nin kimliği

Başbakan Draghi’nin insanın içini ılıtan bir özgeçmişi var. Eğitimi parlak, doktorası MİT‘den. Tez babaları Solow ve Modigliani Nobel ödüllü. Avrupa Merkez Bankası  Başkanı iken, uyguladığı kriz yönetimi AB üyesi ülkelere parmak ısırttı.

Kendisini “liberal sosyalist” olarak tanımlıyor, bunu siz Türkçe’ye “piyasaya yerinde ve zamanında  müdahale etmezsen kuyruğuna teneke takar, seni kepaze eder” şeklinde çevirebilirsiniz.  Koşuluydu; başbakanlık görevini maaş almadan yapıyor.

Kurduğu “Teknokrat Hükümeti” sonrası ilk  demeci ‘’Yeniden yapılanma yaşanacak ve bu süreç 2. Savaş sonrası gibi sancılı olacak, ama yapılacak” oldu. “Bedeli ne olursa olsun”(whatever it takes) zaten onun sözü, bu nedenle “Süper Mario” olarak anılıyor.

2- Hukukun üstünlüğü

Draghi Hükümeti‘nin ilk işi  yargıyı göreve davet etmek oldu, özellikle mafya dünyasıyla mücadele ödünsüz sürdürüldü. Berlosconi döneminde herkes bir yerin adamı iken, o “bir yerler” aslına, devletin adamına dönüştü. Hak ihlali soruşturmalarında süre asgariye indi. Rüşvet ile mücadelede insanlar mahkum olmaya başlayınca, kamu yönetiminin etkinliği arttı.

3- Reformlarda kararlılık

Emeklilik yaşını 62’den 64’e yükseltince, genel grev tehdidi geldi. Draghi hiç tınmadı, koalisyon partileri de arkasında durdu. Geçmiş popülist hükümet döneminde “herkese temel gelir”’*vaadi vardı ama ortada bir para yoktu. “Bunu yapamayız!” dedi ve işsizlik parasını iyileştirdi.

İş bundan ibaret değil: Sacayak işleyince “ülke morali” yerine geliyor. İtalya’nın bu yıl  futbol, voleybol ve atletizmde dünya genelindeki başarıları bir tesadüf olmasa gerek.

“Ülke Notu” da yükseliyor. Şanghay- Guangzhou Hızlı Tren ihalesini İtalya aldı. 500 Büyük Dünya Şirketi’ne dokuz şirketi girdi, dolar milyoneri sayısı 1,4 milyona yükseldi.

Sonuç ne ?

60 milyon nüfuslu İtalya, OECD’nin son raporuyla bu yılı (artık) 2.1 Trilyon $’lık bir ekonomiyle  kapatacak. Büyümesi bu yıl bir AB rekoru: % 6.2.  Enflasyon yok gibi: % 1.8. İtalya dünyanın (yeniden) sekizinci büyük ekonomisi ve 632 Milyar $’lık ihracatı ve (artık) dış ticaret  fazlası var. İstihdam (yeniden) artıyor ve verimlilik OECD ortalamasından (sadece) % 17 daha az.

Ders çıkarmak istiyorum: Önce niyet, sonra program, en sonunda irade (erk) bir araya gelince, çözülmeyecek siyasal buhran yok. Draghi gibi birleştirici bir isim (kuşkusuz) bu oydaşmayı kolaylaştırıyor. Safsatalara (popülizm)  yer olmayacak, reform programı ise halkı inandırarak uygulanacak.

İtalya, 2 Şubat’ta Cumhurbaşkanı seçecek. 24 Eylül 2022’de de genel seçim var. Ama hayret, kimse bir krizden söz etmiyor, “Ne olacak?” demiyor.

Dahası, 24 Eylül 2022 seçimlerinde parlamentonun koltukları üçte bir azalacak. Bu ise ciddi sayıda parlamenterin “emeklilik hakkı” kazanmaması anlamına geliyor.

Cumhurbaşkanı adayı 85’lik Silvio Berlusconi  “Seçimi erteler, ben de emekliliğinizi sağlarım” vaadinde bulundu. M.Draghi ise “Böyle bir şey olmaz, her şey takviminde işleyecek” dedi.

Gelin işin adını koyalım:

Sizce seçim, bu iki isim arasında mı, yoksa”demokrasi” ile “ilacı kezzap olan bir popülizm‘’ ikileminde mi ?

(*) Dünya temel gelir ağı BIEN’nin kurucusu olan Guy Standing, Temel Gelir başlıklı Tellekt yay’dan Türkçe’mize Ceren Demirdöğdü‘nün kazandırdığı başucu eserinde ‘’temel geliri’’ önce bir pilot uygulama konusu yapmayı, sonra ülke geneline yaymayı öneriyor.

İkizköy’deki Akbelen Ormanı’nda yeniden keşif yapılacak

Muğla İkizköy‘deki Akbelen Ormanı’nda daha önce yapılan bilirkişi keşfinin eksik ve hatalı yapıldığı gerekçesiyle, yeni bir heyetle tekrar keşif yapılacak. 

Ormanı kömür madenine tahsis eden Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli imzalı kararın iptali için KARDOK Derneği’nin açtığı dava sürüyor. Dernek avukatlarının itirazı sonucu, davaya bakan Muğla 1’nci İdare Mahkemesi heyeti, 7 Eylül’de gerçekleştirilen olaylı ilk keşfin tekrarlanmasına karar verdi. Kararda ayrıca yeni keşif süreci tamamlanıncaya kadar orman kesimi ve madene tahsis işleminin yürütmesinin durdurulmasının da devamına karar verildi.

Bir önceki keşifteki hakimler naip üyelikten alınarak, keşfi gerçekleştirecek heyet başkanlığına yeni bir naip üye atandı.

Keşif sürecinde neler yaşanmıştı? 

7 Eylül 2021’de İkizköy ve Akbelen Ormanı’nda gerçekleştirilen bilirkişi incelemesinde mahkeme tarafından yetkilendirilmediği halde keşfi yöneten Hakim Murat Yüksel, davacı dernek temsilcilerinin ve davacı tarafın uzmanlarının uzun süre keşfe katılmasını reddetmiş, KARDOK avukatlarına ve uzmanlarına hakaret içeren sözler sarf etmiş, avukatların söz hakkını engelleyici tarzda müdahalelerde bulundu.

Keşif sonrasında hakarete uğrayan davacı avukatları Arif Ali Cangı ve İsmail Hakkı Atal ile dosyaya uzman olarak bildirilen Deniz Gümüşel‘i suçlayan bilgiler içeren bir tutanak dava dosyasına konulmuş;  tartışma yaratan tutanağı ve hakim Yüksel ile bilirkişinin yenilenmesi isteyen davacı tarafı keşfin yenilenmesini talep etmişti.

Tüm bu itirazlara rağmen devam eden keşif sürecinin sonunda, bilirkişi heyeti 13 Ekim tarihinde mahkemeye bir rapor sundu. Raporda, bilirkişi heyetinin dava konusu idari işlemin hukuka uygunluğu konusunda bir fikir birliğine varmamış olduğu; yedi kişilik heyetten biyolog ve maden mühendisi iki bilirkişinin ormanın kömür madenine tahsisinin hukuka aykırılığını açıkça ortaya koyan görüşler verdiği görüldü.

Bunun üzerine KARDOK avukatları, tüm bu hususları dile getiren ve eksik uzmanlıkların da tamamlanarak yeniden keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasını istedi.

Yeni keşif yapılacak

Yeni keşfin tarihi keşfi yürütmek için atanan yeni naip üye tarafından belirlenecek. Akbelen Ormanı’nın madene tahsisi işleminin uygulanması halinde giderilmesi güç zararlar doğabileceği de açık olduğundan, keşif süreci tamamlanıncaya kadar ormanda kesim ve maden açma faaliyetlerinin tamamı durdurulmaya devam edilecek.

Kararı olumlu olarak değerlendiren Avukat İsmail Hakkı Atal, “Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki geçen zaman davamızı daha güçlendiriyor ve hukuki-bilimsel dayanaklarımızda ne kadar haklı olduğumuzu ortaya koyuyor” dedi. Avukat Arif Ali Cangı da “Kararla Mahkeme üzerinde oluşabilecek kuşkular ortadan kalkığı gibi,  yürütmeyi durdurmanın devamına karar verilmesi, Akbelen direnişinin önemli bir başarısı ve kazanımıdır. Bunun anlamı şudur, Akbelen ormanında bir dala bile dokunamazsınız” değerlendirmesi yaptı. 

 

‘Barınamıyoruz’ demek için Ankara’da buluşacak öğrencilere darp ve gözaltı

Yurtların yetersizliğini ve ev kiralarındaki artışı protesto etmek için Ankara’ya eylem yapmak için giden Barınamıyoruz Hareketi’nin araçları kenti girişinde polisler tarafından durduruldu ve öğrenciler darp edilerek gözaltına alındı.

İlk önce 10 kişinin gözaltına alındığı kaydedilirken, ardından gözaltı sayısının yükseldiği ve 90 öğrencinin de alındığı duyuruldu. 

Basının görüntü almasına da müdahale edilirken, gazeteciler Nebiye Arı, Yağmur Kaya ve Hilal Işık da gözaltına alındı. Gözaltına alınan kişilerin serbest bırakıldığı öğrenildi.

Gözaltına alınma görüntüleri

Barınamıyoruz Hareketi, sosyal medya hesabı üzerinden “Neden mi Ankara’ya geldik? 2022 yılının bütçe taslağı Meclis’e gelmeden “Biz buradayız, bundan sonra biz yokmuşuz gibi davranamayacaksınız” demek için geldik.’Barınamıyoruz, geçinemiyoruz’ demek için geldik, bizi Ankara’ya sokmadılar ve gözaltına aldılar” notuyla gözaltına alınma görüntülerini paylaştı:

Ankara ve İzmir barolarından açıklama

Yaşanan gözaltılardan sonra Ankara ve İzmir Barosu konuyla ilgili açıklamalarda bulundu.

Ankara Barosu, hiçbir hak ihlaline sessiz kalmayacaklarını, mağdurlara her türlü hukuki desteği sağlayacaklarını ifade etti:

Ankara Valiliği eyleme izin vermemişti

Ankara Valiliği de cuma günü yayımladığı açıklamada, eylemin uygun görülmediği ifade edilmişti:

Çeşitli basın yayın organlarında ve sosyal medyada yer alan haberlerde, ’12 Aralık 2021 Pazar günü bütün gençler Ankara’ya/Barınamıyoruz Hareketi 12 Aralık’ta Ankara’ya gidiyor’ çağrısıyla protesto eylemi düzenlemek amacıyla Ankara’ya gelinerek düzenlenecek etkinler, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17’nci ve 22’nci maddeleri gereğince, ilimiz sınırları içerisinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk görevinin ifası bakımlarından uygun görülmemiştir.”

Bir yılda ikinci facia: Karaayıt demir madeninin atık depolama alanı yeniden çöktü

Henüz Giresun Şebinkarahisar’daki Nesko Madencilik’in bakır, kurşun, çinko madenindeki atık havuzunun çökmesinin ve binlerce tok zehirli çamurun Kılıçkaya Barajı ve Kelkit Irmağı’na karışmasının şokunu atlatamamışken, bir başka maden felaketi haberi de Ayvalık’tan geldi.

Ayvalık İlçesi’ne bağlı Karaayıt Köyü yakınlarındaki Bilfer Madencilik ve Turizm A.Ş tarafından işletilen ve sürekli kapasite arttıran “Bilfer Demir Cevheri Zenginleştirme Tesisi” ne ait atık depolama alanında atık dağı yine çöktü ve ağır metalli atıklar dereye doldu.

Söz konusu dere bölgenin sulama suyunu sağlayan ve aynı zamanda Ayvalık için ilerde içme suyu sağlanması da hedeflenen Madra Barajı’nı besliyor.

Bu yılın başında yine aynı madende atık depolama alanı çökmüş ve zehirli atıklar baraja bağlanan dereye dolmuş, şirket atık depolama alanının çevresine beton bloklar koyarak önlem aldığını açıklamıştı.

ÇED’den muaf işletiliyor

Karaayıt Köyü’nün meralarına el konularak işletilen madenin açık ocak kısmı yıllardır Çevresel Etki Değerlendirme‘den (ÇED) muaf olarak işletiliyor.  Şirketin 2020 yılında başvurduğu, “Ayvalık Bilfer Maden Atıkları Düzenli Depolama Tesisi Projesi” için ise tüm itirazlara rağmen “ÇED Olumlu” kararı verilmiş, karar Ayvalık Tabiat Platformu ve Ayvalık Belediyesi tarafından dava edilmiş ancak kaybedilmişti. Danıştay’a itiraz edilmek üzere hazırlıklar sürdürülüyor.

Ekoloji Birliği, bir yılda iki kez çevre felaketine neden olan “Ayazmant Demir Madeni Projesi”nin kapanma zamanının çoktan gelip geçtiğini açıkladı. Proje’nin Madra Barajına sıfır konumda olduğuna ve zenginleştirme tesisinin ise Karaayıt Köyü’ne çok yakın olduğuna dikkat çeken Birlik, köyün içme sularında önceki yıllarda arsenik seviyesi yükselmesi nedeniyle, köylülerin itirazı üzerine BASKİ tarafından arsenik arıtma sistemi kurulmak zorunda kalındığını hatırlattı.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı, Sağlık Bakanlığı’nı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı, Balıkesir Valiliği’ni, Cumhuriyet Savcılığı’nı acilen bir kez daha göreve çağıran Ekoloji Birliği şu talepleri sıraladı:

  • Felaketin boyutları incelensin, Madra Barajı, dere ve civar sularda ağır metal ve kirlilik tahlilleri yapılarak sonuçlar kamuoyu ile paylaşılsın ve gerekli önlemler alınsın,
  • Çevre felaketine yol açan sorumlular tespit edilerek yargılansın,
  • “Ayazmant Demir Madeni Projesi” ruhsatı iptal edilsin ve acilen kapatılsın.

ABD, tarihindeki en kötü hortum felaketini yaşıyor: En az 94 ölü

Amerika Birleşik Devletleri‘nde (ABD) cuma günü başlayan ve hafta sonu da ülkenin belirli bölgelerini etkisi altına alan hortum ve fırtına felaketlerinde en az 94 kişi hayatını kaybetti. Kayıpları arama çalışması halen devam ediyor.

Ölü sayısının 100’ü aşmasından endişe ediliyor.

‘İklim krizi bu tür olayların daha da şiddetlenmesi neden olur’

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, iklim krizinin bu tür olayların daha da şiddetlenmesine, sık görülmesine, geniş alanlara yayılmasına neden olduğunun altını çizdi. “Bu tür şeyler o bölgede her zaman olur. Bu kadar büyük zarara neden olması olması iklim krizinden kaynaklanan bir şiddetlenmedir” ifadelerini kullandı.

Kurnaz, bunun dışında herhangi bir şey söyleyebilmek için uzun çalışmalar gerektiğini kaydetti.

Seri hortumların ülke tarihindeki en büyük felaketlerden olduğunu söyleyen ABD Başkanı Joe Biden da özellikle iklim krizinin olumsuz etkilerine vurgu yaptı. Biden, “Tarihimizdeki en büyük hortumlardan biri olması muhtemel” dediği felaketi, “hayal edilemez bir trajedi” olarak tanımladı.

Uzmanlar, etkilenen eyaletlerde hortumların genellikle bahar aylarında görüldüğünü, aralık ayında böylesine güçlü bir doğa olayının olağandışı olduğunu belirtiyor.

ABC News meteorologu Rob Marciano, cumartesi günü “Günaydın Amerika”ya verdiği demeçte, “Bunun gibi bir şey aralık ayı için olağandışı bir olay. Tipik olarak, özellikle Kentucky’de hortumlar için en sessiz ayımız” ifadelerini kullandı.

Uluslararası Okyanus ve Atmosfer İdaresi‘nin (NOAA) Fırtına Tahmin Merkezi‘nden alınan verilere göre, 1991’den 2010’a kadar aralık ayı boyunca ABD’de ortalama 24 hortum rapor edildi. Geçen yıl aralık ayında 30 ön hortum raporu bulunuyordu.

Arkansas, Kentucky, Illinois, Mississippi, Missouri ve Tennessee’de cuma gecesinden cumartesi sabahına kadar en az 22 hortum bildirildi. Güçlü bir süper hücreli fırtına Arkansas’tan Kentucky’ye 200 milden fazla yol kat etti ve birden fazla büyük hortum ve fırtına üretti.

Tri-State kasırgasını geçebilir

ABD yetkilileri de, ülke tarihindeki en kötü hortum felaketinin yaşandığını belirtti.

Hortumun vurduğu eyaletlerden olan Kentucky’de 80 kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin çoğu bir mum fabrikasının çalışanlarıydı. Tesisin çatısı çöktüğü sırada içeride 110 kişi bulunuyordu.

Kurtarma ekipleri, özellikle Kentucky eyaletini etkisi altına alan faciada meydana gelen yıkımdan hayatta kalanları kurtarmak için gece boyu çalışmalarını sürdürdü.

Kentucky valisi Andy Beshear, yıkımın yaklaşık 365 kilometrelik bir alanı kapladığını ve bunun doğrulanması halinde 1925’te Missouri, Illinois’de en az 695 kişinin ölümüne ve 15 bin evin yıkılmasına neden olan Tri-State hortumunu geçeceğini söyledi.

Cumartesi günü düzenlediği basın toplantısında Beshear, “Bu, eyaletimizin tarihindeki en yıkıcı hortum olayı oldu. Yıkım seviyesi şimdiye kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor” diye konuştu.

Amazon tesisinde altı işçi hayatını kaybetti

Noel öncesi artan internet alışverişlerine cevap verebilmek için gece de çalışan Illinois’teki Amazon tesisinde ise altı işçi öldü.

Amazon’un kurucusu Jeff Bezos yaşananlardan ötürü üzgün olduğunu söyleyip sosyal medyadan “Dualarımız yakınlarını kaybedenlerin aileleriyle” diye yazdı.

Amazon, bölgeye 1 milyon dolar bağışladığını, yerel yetkililerle ve eyalet yetkilileriyle ihtiyaçların karşılanması konusunda da çalıştığını belirtti. Ayrıca şirket, çalışanlarına ve bölgedeki ortaklarına yardım malzemesi, ulaşım, gıda ve temiz su gibi ihtiyaçları göndereceğini kaydetti.

Rapor edilen hortum sayısı 30 olurken, yarım milyondan fazla konut da elektriksiz kaldı.

Kore mucizesi: Rakamların ve filmlerin söylediği

[email protected]

Paramızın değeri yerlerde sürünmeye başlayıp, iktidar çevrelerinde buna bir gerekçe bulma gayreti başlayınca ex-post olarak keşfedilen “ihracata dayalı sanayileşme” modeli sayesinde Kore bu günlerde oldukça popüler bir konu. Bu yazıda doğrudan bu konudan bahsedilmiyor fakat, okuduktan sonra dolaylı olarak bu konuyla ilgili bazı çıkarsamalar yapmak da mümkün.

Kore (burada kasdettiğim elbette Güney Kore) Çin’le birlikte son 30-40 yılın nadir ekonomik mucizelerinden birisini gerçekleştiren ülke olarak biliniyor. Çin de çok büyük bir ekonomik atılım yapmakla birlikte kişi başı gelirde hala gelişmekte olan ülke statüsünde. Oysa Kore bu dönemde “gelişmekte olan ülke” statüsünden çıkarak “gelişmiş ülke” konumuna gelen tek ülke.

Bir zamanlar Türkiye ile karşılaştırılan Kore’de yaşanan bu ekonomik başarı Almanya’nın ikinci dünya savaşından sonraki başarısını simgeleyen “Ren Mucizesi” teriminden esinlenerek “Hangang Mucizesi” olarak da adlandırılıyor. Hangang, ülkenin başkenti Seul’ün içerisinden geçen nehrin adı.

1950’lerdeki Kore Savaşı’ndan adeta bir yıkıntı olarak çıkan Kore, başından beri ihracata dayalı bir ekonomik kalkınma modeli izliyor. Bunda, ABD ve Japonya’dan gelen desteğin ve bu ülkelerin Kore ürünlerine açılan kapıları önemli bir rol oynadı. Ama bir sonraki kısımda değineceğim Chaebol sistemi de ülkenin sanayileşmesi ve küresel ölçekte rekabet edebilir noktaya gelmesinde oldukça etkili oldu.

Kore-Türkiye

Aşağıda Sn. Mahfi Eğilmez’in Ağustos 2017’de yazdığı bir makaleden aldığım bir tablo var. 1980 yılında bu iki ülkenin göstergeleri birbirine çok yakın, hatta bazılarında Türkiye daha iyi konumda. Bu tarihten itibaren Türkiye patinaj yaparken Kore’nin başını alıp gittiğini görüyoruz. Tabloda kapsanmayan son beş yılda iki ülke arasındaki fark daha da arttı. 2020’de Türkiye kişi başına gelirde 8,600 dolarda kalırken Kore 32,000 dolar seviyesine ulaştı. Ufak bir hatırlatma: 1960 yılında bu rakamlar Türkiye için 456 dolar, Kore içinse 158 dolardı!

Şirketlerin yarattığı mucize

Kore ekonomik mucizesinin arkasında büyük gruplar ve şirketler var. Kore modeli olarak adlandırılan bu yapıya “Chaebol” sistemi deniyor. Chaebol, kelime olarak “servet/sermaye grubu” anlamına geliyor. Kore’nin ekonomik kalkınmasında kendilerine ayrıcalık tanınan ve birçok firmadan oluşmakla beraber kolektif olarak yönetilen aile kontrolündeki şirket gruplarına verilen isim. Bir anlamda holdinglere benziyor. Günümüzde dünya çapında bilinirliğe ulaşmış ve firmaları kanalıyla Türkiye’de de tanınan Chaebol’ların başında Samsung, Hyundai, LG ve Lotte Grupları geliyor. Bunun dışında aralarında SK, Hanwha, GS ve Honjin gibi grupların olduğu onlarca Chaebol daha var. Chaebol sistemi, Japonya’daki adı sonradan Keiretsu’ya dönüşen Zaibatsu modeline benziyor ama Keiretsu’lar bir banka etrafında oluşmuşken Kore’nin Chaebol sisteminde bu yok.

Chaebol’lar özellikle 1960-1997 arasında oldukça kuvvetli bir devlet desteği görüyor ve etkili oluyorlar. Aynı dönemde devlet, politikacılar ve Chaebol’leri kontrol eden aileler arasında çok sıkı ilişkiler gelişiyor. Bu gruplar Kore’nin ekonomik gelişimi için hayati önemde görülüyor ve kendilerine gizli-açık birçok avantaj sağlanıyor. Diğer yandan kartel oluşturma, fiyat belirleme, rekabeti önleme, kamu ihalelerinde ayrıcalıklı muamele gibi birçok uygulama da bunlar için rutin hale geliyor. Ama 1997 finansal kriziyle birlikte Chaebol’ların ekonomide yarattığı sorunlar, bulaştıkları rüşvet ve yolsuzluk skandalları ayyuka çıkıyor ve ciddi bir kamuoyu tepkisi oluşuyor. Bunların sonucunda bazı politikacıların Chaebol’lar üzerine gitmeye başladığını ve yolsuzlukları soruşturma yönünde bazı adımlar attıklarını görüyoruz. Bu dönemde Samsung Grup Yönetim Kurulu Başkanı bir rüşvet skandalı nedeniyle bir süreliğine hapse bile giriyor.

Son 40 yıllık dönemde Chaebol sisteminin sunduğu avantajlardan yararlanan Samsung, Hyundai ve LG gibi şirketler teknolojik alanda da oldukça ciddi yatırımlar yaparak küresel çapta rekabet edebilen ve kimi alanlarda lider konumuna gelen şirketlere dönüşüyorlar. Bu süreçte Kore’nin Chaebol’ler kanalıyla AR-GE faaliyetlerine yaptığı büyük yatırımların da etkisi çok büyük. Aşağıdaki grafik Kore’nin gelişmiş ülkeler arasında da AR-GE’ye milli gelirinden en yüksek payı ayıran ülke olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Birçok Koreli şirket bu sayede yeni teknolojiler geliştirip, patentler alarak küresel düzeydeki konumunu pekiştirme ve hatta geliştirme imkanına kavuşuyor.

Kore’de ekonomik kalkınma modeli küresel rekabete açık bir ekonomi olarak tasarlandığından, bu modelin başarısının en önemli göstergesi elbette ihracatta yakalanan performans oluyor. 1960-2020 dönemindeki ihracat rakamlarına bakıldığında bu modelin Kore ekonomisine getirdiği başarıyı net bir şekilde görmek mümkün. Kore 1960 yılında sadece 100 milyon dolarlık ihracat yapmışken, 2020 yılında pandemiye rağmen 513 milyar dolarlık ihracatla dünyanın en büyük yedinci  ihracatçısı ve dünya ihracatının yüzde 3,1’ini yapan ülke konumuna ulaştı.

Filmlerin ve dizilerin söylediği

Şimdi, madalyonun görünen yüzündeki bu parıltılı ekonomik mucizeden arka tarafa doğru ilerleyelim ve madalyonun daha karanlıkta kalan yüzüne bakalım. Bunu da filmler ve diziler aracılığıyla yapalım. Çünkü burada görselliğe gereksinim var ve insana dokunmamız gerekiyor. Son 10-15 yıldır Kore ile ilgili birçoğumuzun gözüne çarpan bir diğer olgu Kore kökenli film, dizi ve K-pop olarak adlandırılan Kore pop müziğinin yükselişi.

Sinema ve müzik alanındaki bu çabalar boşa gitmiyor ve bu film, dizi ve müzikler dünyanın her tarafında ilgiyle karşılanıyor, hatta ödüle boğuluyor. Belli ki Kore ekonomik alanda yakaladığı yükselişi kültürel alanda, özellikle sinema ve müzik alanlarında da yakalamak istiyor. Muhtemelen bu konularda ciddi bir devlet desteği de var. Ama sonuçta bu film ve müzik endüstrisi toplumun sorunlarına da ışık tutuyor kaçınılmaz olarak.

2020’nin en iyi film Oscar’ını  alan “Parazit” filmi ve 2021’de Netflix’in en çok seyredilen dizisi olan “Squid Game” son dönemde Kore sinemasının küresel izleyicilere sunduğu film ve dizilerin en çok bilinenleri. Bu film ve dizi bir yönüyle ekonomik alandaki parlak başarıyı gözler önüne sererken, aynı zamanda Kore toplumundaki “zengin-yoksul” veya “başarılı-yenilmiş” ayrımını da çok belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Eşitsizlik ve sosyal yapının parçalanmışlığı bütün çıplaklığıyla sergileniyor. Başarıya bu denli vurgu yapılan Kore toplumunda belli okullara gidemeyenler veya birtakım sektörlerde ve pozisyonlarda kendilerine yer bulamayanlar “kaybetmiş” olarak algılanıyor.

Kaybetmişler arasında büyük bir öfke, çaresizlik ve tepki var. Yaşam biçimleri arasında sadece maddi olarak değil, kültürel olarak da büyük farklar var. Zengin sınıf Batılı (özellikle Amerikan tipi) yaşama özenir ve bunu taklit ederken, geride kalmışlar daha geleneksel bir çizgide yaşamaya devam ediyor. Aslında toplumdaki bu ikili (dual) yapı Türkiye’deki veya diğer gelişmekte olan ülkelerdeki manzaradan pek farklı değil. Ama Kore’nin ekonomik gelişmesi çok daha çarpıcı ve hızlı olduğundan “başarılı” olanla “kaybeden” arasındaki uçurum çok daha keskinleşiyor ve daha sert bir tepkiye yol açıyor sanki. Yine bir Netflix dizisi olan “My Mister” ve son zamanlarda Mubi’de izlediğim “Burning” ve “Microhabitat” gibi iki Kore filmi de aşağı yukarı benzer temaları işliyor.

Mucizenin bedeli

Kore’de bir yandan etkileyici bir ekonomik mucizeyi, diğer yandan kısmen bu gelişmenin yarattığı, kısmen de hep var olmakla birlikte bu başarının gölgesinde geri planda yaşanan büyük bir eşitsizliği ve sefaleti görüyoruz. Ekonomik göstergelerin gelir dağılımıyla ilgili olanları ile filmlerde ve dizilerde ağırlıklı olarak işlenen ekonomik ve sosyal uçurumu birlikte değerlendirdiğimizde şu gözlemleri yapmak mümkün:

  • Kore aslında Gini katsayısı ile ölçülen gelir dağılımı açısından birçok Batılı ülkeden ve Türkiye’den daha iyi durumda. 2019 yılındaki 0.34 katsayısı ile 0.419 kaysayıya sahip olan Türkiye’den çok daha iyi durumda (0-1 arasında değişen Gini katsayısı sıfıra yaklaştıkça daha adil, bire yaklaştıkça daha eşitsiz bir gelir dağılımını gösterir.)
  • Gelir dağılımında durum çok kötü olmamakla birlikte özellikle gençler ve yaşlı nüfus için ciddi problemler var. Kore’nin ekonomik performansının en parlak olduğu 1970-1997 dönemi artık geride kalmış durumda. 1997 ve 2008 finansal krizleri Kore’de birikmiş ekonomik sorunların ortaya çıkması ve büyümesine yol açtı. Ekonominin parlak döneminde iş yaşamına giren ve makul fiyatlara ev sahibi olabilen orta yaş kuşağı genel olarak nispeten iyi durumdayken gençler gelecekten umudunu yitirmiş durumdalar. Kore’nin artık o parlak günlere dönemeyeceğini görüyorlar. Bu parlak dönemi yakalayamamış olan yaşlılar ise çok düşük gelirle idare etmek zorunda. Kore’de çalışma çağındaki nüfusun sadece yüzde 13’ü fakirlik sınırı altında ama bu oran 66 yaş üzeri nüfusta yüzde 44’e çıkıyor.
  • Gelir dağılımında eşitsizliğin kendini en açık ortaya serdiği alanlar eğitim ve konut sahipliği. SKY üniversitelerden birisine (SKY, Kore’deki en prestijli üç üniversitenin baş harflerinden oluşuyor: Seoul National University, Korea University, Yonsei University) giremezseniz iyi bir iş bulma ve sosyal mobiliteyle sınıf atlama şansınız yok. Bu nedenle aileler ilave kurslar ve özel okullar için inanılmaz paralar harcıyorlar. Aynı şekilde, özellikle başkent Seul’de ev almak aşırı yükselen fiyatlar nedeniyle gençler için artık neredeyse imkansız.

  • İnsanlar gelirleriyle geçimlerini sağlayamadıkları için borçlanmaya yönelmiş durumdalar. Hanehalkı borçlanmasının GSYİH’ya oranı inanılmaz yüksek bir seviyede, ABD, İngiltere ve Japonya gibi ülkelerin üzerinde seyrediyor. 2020 yılında bu oran Türkiye’de yüzde 17 iken Kore’de yüzde 105 seviyesinde. Ayrıca, tefecilere borçlanma oldukça yaygın. Zaten yukarıda bahsettiğim bazı dizi ve filmlerde bu durum oldukça sık işleniyor.
  • Kadınlar da bu ortamdan olumsuz etkilenen gruplardan biri. . Geleneksel olarak Kore kültüründe var olan kadına karşı ayrımcılık iş yaşamına da yansıyor. OECD rakamlarına göre, hükümetin çabalarına karşın kadınlar erkeklerden yüzde 30 daha düşük gelir elde ediyor. Bu, OECD ülkeleri içerisinde erkek-kadın arasındaki en büyük gelir uçurumu anlamına geliyor. Toplumda yaşlı ve göçmenlere karşı da ayrımcılık yaygın.

Kore’nin geleceğinde ekonomik göstergelerin ima ettiği olumlu hava mı, yoksa film ve dizilerdeki umutsuzluk, çaresizlik mi ağır basacak? Bir başka anlatımla, rakamlar mı yoksa his ve korkular mı haklı çıkacak? Zaman bunu hepimize gösterecek!

Öte yandan, sizin de okurken dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama Kore’de gördüğümüz gelişmeler ve insanların umutsuzluğu son dönemde Türkiye’de yoğun bir biçimde yaşadığımız bunaltıcı siyasi ve sosyal ortam, ekonomik kriz ve pandeminin de etkisiyle yaşananlarla neredeyse birebir örtüşüyor. Film ve dizilerde fazla işlenmeyen ama her iki ülkede de görülen bir diğer olgu da gençlerin çoğunluğunun ülkelerini terk etmek istemeleri, fırsatını bulanların da terk etmesi.

60 yıl önce epey ileride başladığımız yarışta Kore’nin ekonomik performansının ancak dörtte birine ulaşabildik, teknoloji üreten küresel şirketlerimiz de yok ama tasa ve umutsuzlukta Korelilerle kader birliği noktasında birleştik galiba!