Düzenli yazı yazmak zor iş. Türkiye gibi bir ülkede hem yazılacak çok şey var hem de hiçbir şey yok. Çok şey var, çünkü çok şey var. Hiçbir şey yok, çünkü bir konuyu seçip yazarken diğer konular aklınıza gelir ve yazdığınız konu birden değersizleşip hiçbir şey haline dönüşebilir. Üstelik gündeme fazla takılmadan yazmaya çalışmak gibi bir amacım da var. Hepsi bir araya gelince durum oldukça karmaşıklaşıyor.
Örneğin, bence şu şampuan ve ödül meselesi çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir konu. Şöyle; malumunuz yaz aylarında bir milli voleybolcumuzun cinsel tercihi üzerinden de ülkemizde fırtınalar kopmuş, sonrasında bu voleybolcuyu bir şampuan markası reklam yüzü haline getirmişti. Şimdi bir başka şampuan markasının sponsoru olduğu bir yarışmada İbrahim Tatlıses’in ödül alması toplumda yeni bir yarılma yarattı. Sosyal medyadan gördüğüm kadarıyla, en azından bir süreliğine markette şampuan alırken bu olaylar karşısındaki tutumlarına göre seçim yapacakların sayısı oldukça fazla. Oysa her iki şampuan markası da paradan başka hiçbir değer tanımayan uluslararası kimya şirketlerinin ürünleri. Onları ne insan hakları ve cinsel tercihlerde özgürlük ilgilendirir ne de kadına şiddet meselesi. Onların tek derdi daha fazla ürün satmak için kapitalizmin çarklarını yağlamak. Reklam ve sponsorluk gibi iki önemli çark bu olaylarda layığıyla görevini yapmış görünüyor. Her iki markanın da asıl derdi adlarından bolca söz ettirerek satışlarını artırmaktı çünkü. 12’den vurdular. Siz markette birini seçip diğerine ‘tu kaka’ bakışları atarak dünyayı kurtardığınızı düşünebilirsiniz elbette.
‘Herkes hak ettiği yere gider’
Geçen hafta sonu Metin Feyzioğlu tahtının yıkılması da başlı başına çok önemli bir olaydı bence. O taht yıkılmasın diye neler yapılmadı ki! Yasa değişikliği, delege sistemiyle temsil adaletsizliği yaratacak şekilde oynanması vs. Sonuç ne? Metin Feyzioğlu adının, fazlasıyla hak ettiği şekilde tarihin karanlık sayfalarındaki yerini alması. Bundan çıkarılması gereken bir ders var; er ya da geç herkes hak ettiği yere gidecek. Üç günlük saltanat, üç günlük güç tutkusu için bu duruma düşmeye, bu güçle haksızlık yapmaya değer mi?
Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’yi aydınlatıyor
Bir önceki Boğaziçi rektörü yahut kayyumunu hatırlayan var mı? Ben hatırlıyorum. Hatırlıyorum ama nasıl? Şimdikinin olacağı da o. Yazık, gerçekten 21. yüzyılda bunun nasıl mümkün olduğunu bazen anlayamıyorum.
Neyse biz Türkiye’nin en iyi üniversitesinin yaydığı ışığa bakalım. Evet, kesinlikle Boğaziçi ÜniversitesiTürkiye’nin en iyi üniversitesidir. Neden mi? Yayın sayılarıyla, patentlerle, öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayılarıyla açıklayacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bunları yapan pek çok uluslararası kuruluş var zaten. Onların nasıl çarpık bir iş yaptığı gerçeği de gözden kaçmamalı ama belki onu başka bir yazıyla anlatmaya çalışırım. Üniversiteler akademik kuruluşlardır. Akademinin ne olduğu ya da ne olmadığını anlatacak değilim. Ama dün ilk kez bir seminerini izleme fırsatı yakaladığım Prof. Dr. Hasan Akgündüz’den[1] alıntı yaparak konuya açıklık getirmek istiyorum. Hasan Hoca ‘Eğitim ve Öğretimin Felsefi Temelleri’ adlı konuşmasında şöyle dedi:
“Akademisyen nesnelerin değil nesnelliğin peşinden gider.”
Akademilerin değeri de nesnellik arayışıyla paralel seyreder bana göre. Son dönemler gösterdi ki bu işi hakkıyla yapan tek bir üniversite var Türkiye’de. Hocasıyla, öğrencisiyle, mezunuyla dimdik duruş sergiliyorlar. İnanın, Türkiye’de devlet ya da vakıf fark etmeden hemen her üniversitede Boğaziçi Üniversitesinde olana benzer çarpıklıklar yaşanıyor. Hangi üniversiteden olursa olsun kiminle konuşmaya başlasam, sohbet 10’uncu dakikadan itibaren bu çarpıklıklara varıp dayanıyor. Ama Boğaziçi ailesi bu çarpıklığa boyun eğmeyip onurlu bir duruş sergilerken ben dâhil geri kalan üniversite mensupları gizli saklı homurdanmalarla yetinmeyi tercih ediyoruz. Çok değil sadece bir günlüğüne Boğaziçili meslektaşlarımıza destek için kendi yerleşkelerimizde biz de #KabulEtmiyoruzVazgeçmiyoruz diyebilseydik her şey çok ama çok farklı olurdu. Ama onlar cesur, biz korkağız! Onlar nesnelliği arıyor biz nesnelerimize sarılıyoruz, fark bu.
Bu korkaklık nedeniyle Can Candan ve Feyzi Erçin Hocalar öğrencilerinden koparılıyor, üniversitelerine alınmıyor. Bu korkaklık nedeniyle Alp Erinç Yeldan Hoca üniversitesinin kapısından bütünüyle keyfi bir talimatla geri çevriliyor. Dahası, bu korkaklık nedeniyle Berke Gök ve Perit Özen iki aydan fazla bir süredir hapiste; özgürlükleri ve eğitim hakları ellerinden alındı. Aslında Berke ve Perit nesnelerini kaybetme korkaklığında eriyen bizlerden çok daha özgürler, bu kesin. Bu günler geçecek ve onlar hak ettikleri her şeye kavuşacaklar, bundan da eminim. Ama yine de kabullenemiyorum. Belki de oğlu bu yıl Boğaziçi Üniversitesine kaydolmuş bir baba olduğum için, bir baba kalbi taşıdığım için, bilmiyorum, Berke ve Perit’in gülen ve ışık saçan yüzleri gözlerime yaşlar dolduruyor ve çıkıp meydanlara bas bas bağırmak istiyorum:
#BerkeyePeriteÖzgürlük
*
[1] İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi
Kentlerdeki “gidişatı” kuş bakışı gözlemlerle özetlemeye çalıştığımız dizinin devamı olan metin yerine, bu hafta daha güncel (gerçi her şeyin güncelliği çok çabuk soluyor ama) bir konu olan ODTÜ Ormanı’nında olup-biteni anlamaya çalışmak daha gerekli gibi.
2021 yazı, bu ülkede yaşayan herkesin “iklim değişikliği” ya da “kriz” konusunda daha somut bir deneyim elde edebileceği kadar çok veri sağladı. Yıllardır konuşulan ve bilinen bir konu, bu defa somut bir sel, yangın, kuraklık, aşırı sıcaklıklar veya kum fırtınası olarak pencerelerimiz/ kapımıza kadar geldi. Gitmedi ama orada duruyor ve etkisi giderek artacak. Sıradan kentliler bu deneyimi elde etti. Galiba kent yönetimi örgütleri/ belediyeler de bu sorunu daha somut olarak görmeye başladı.
Ama “sorunu ciddiye almak?” derseniz, burada durmak ve biraz düşünmek zorundayız. Haksızlık etmemek için önce Türkiye ciddiye alıyor mu?” diye sormalıyız. Yanıt açık: Hayır almıyor. Türkiye 2015 Paris İklim Anlaşması’nı 2016’da imzaladı ama “taraf” olmadı. Onaylamadı ve tanımadı. Ancak bu yıl (Ekim 2021) ansızın onayladı. Buna sevinelim mi?
Gerçi Türkiye “İklim Değişikliği Eylem Planı 2011 – 2023”ü 2012 yılında hazırlamış ve yayımlamıştı. “Türkiye’nin İklim Değişikliği Uyum Stratejisi ve Eylem Planı 2011–2023” de 2012’de yayımlandı. Ayrıca, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın adı da “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı” olarak değiştirildi. Bunların hiç biri “ciddiye alınmayacak” gelişmeler değil.
Belediyelerin anlayışı, ülke yönetiminden farklı mı?
Kent yönetimleri de, ülke yönetimini genel olarak bürokrasinin veya kısaca “otoritenin” genel yaklaşımını ve yaptıklarını, bunları neden yaptığını ve gerçek olanın ne olduğunu görüyorlar ve anlıyorlar. Sorumluluklarla/ sorumsuzluklarla ilgili tutumun sonuçlarını da görüyorlar. Peki, belediyelerin iklim değişikliğine bakışının ve bu genel anlayış içinde yerel özelliklere göre hazırladıkları plan uygulamalarının farklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Özellikle Türkiye’nin en büyük metropollerine ve sadece “sosyal demokrat” belediyelere bakacak olursak, iklim değişikliği çabaları bakımından ayırt edici bir fark olduğunu düşünmemize neden olacak bir şeyler var mı?
Bu son soru, (bu yazının ölçülerine sığmayacak kadar) geniş ve çok genel. Bu nedenle, soruya sadece Ankara ve bir tek örnek üzerinden bakılacak. Tek örnek üzerinden sonuca varmanın yanıltıcı olacağı düşünülebilir. Gerçekten de öyledir.
Atatürk Orman Çiftliği.
İstatistikte pek çok ölçme tekniği ve kullanılan terim kullanılmakla birlikte eğer güçlü ve kurallara uygun bir örneklem alamayacak ve tekniği uygulayamayacak, uygulasanız bile çok hızlı sonuç elde edemeyecek ya da bütün bunlar için mali kaynak bulamayacak vb. durumda olabilirsiniz. Bu gibi durumlarda “tipik olaya/ olaylara” bakarak, bilimsel bir kanıtlama sağlamayan ve istatistiksel verilere dayanmayan, ama gerçeğin aydınlanmasını ve genel hatlarıyla belirmesini sağlayan bir görüş (ya da ön görüş veya hipotez) elde edebilirsiniz.
Başkent için AOÇ ve ODTÜ ormanının anlamı
Ankara metropoliten alanındaki mevcut yeşil alanlara, kentte ve çevresindeki yeşillendirmelere, iğne yapraklı ormanlara bakacak olursanız, bunların ne kadar kıt ve değerli olduğu, hemen anlaşılıyor. Bu nedenle, Ankara’da ve kentin hemen yakın çevresinde bozkırdan büyük bir emekle “halisane” bir özveriyle oluşturulmuş bir orman Atatürk Orman Çiftliği’ne ve ODTÜ Ormanı’na verilmesi gereken değer, hemen anlaşılıyor. Eğer bu ormanlar yaratılmasaydı, kimse “neden yapmadınız?” demezdi. Ama ODTÜ kolektif bir katlımla bunu yaptı ve kentin çevresindeki bir avuç toprağı ağaçlandırdı, yeşillendirdi.
Çok bilinen gerçekleri tekrarlamamak için, iklim değişikliği ile ilgili olumsuz etkileri azaltmak/ tersine çevirebilmek bakımından, kentin makro formunun derişik (kompakt) olabilmesi ve saçaklanarak yayılmasının gerektirebileceği altyapı ve ulaşım gereksinimlerini en azda tutmak için nasıl bir özen gösterilmesi gerektiğine sadece değinerek geçeceğim.
Şimdi ABB tarafına geçelim. Üzerine tarih yazılmamış olduğu için 2019 sonu ya da 2020 veya 2021’de yayınlanmış olması gereken ve ABB’nin, Ankara Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı İklim Değişikliği ve Uyum Şube Müdürlüğü tarafından yayıma hazırlanan “Ankara İli Yerel İklim Değişikliği Eylem Planı”na bakalım. Raporda, “Ankara’da genel olarak karasal iklim hâkimdir ve yaygın bitki örtüsü bozkırdır.” “Ankara da kuraklığa maruz kalacak iller arasında sayılmıştır.” “Ankara kentinin iklim değişikliğinden etkilenebilirlik derecesini “yüksek derecede zarar görebilir” olarak belirlenmiştir” gibi saptamalar görülüyor.
Ankara için 2019 Takvim Yılı Sera Gazı Emisyonlarının Özeti’ne baktığımızda, (GPC Basic kapsamında) sera gazı emisyonlarının, %36’sının ulaşım (ki bunun ayrıntısına baktığımızda %35’inin karayolu ve %1’inin de demiryolu ve havacılıktan kaynaklandığı görülüyor) ve %29’unun konut ve kamu binaları emisyon salınımından kaynaklandığı anlaşılıyor. İmalata sanayi ve inşaat ise %13 ile oldukça küçük bir oranda. Atıkların ise toplama katkısı %4 gibi düşük bir düzeyde ve bunun da dörtte üçü arıtma ve deşarj sırasında oluşuyor.
Şimdi de, ABB’nin ODTÜ Ormanı’ndan geçirmeye çalıştığı (gerçekte geçirdiği) ve Melih Gökçek zamanında 2017 tarihinde başlatılan, “ODTÜ yolu projesi”nin (“Bilkent-İncek Bulvarı Çevre Yolu Bağlantısı”), inşaatını, ABB İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanı (ABB İŞDBşk) Ertuğrul Candaş’ın nasıl savunduğuna bakalım:
“Halihazırda, 11 kilometrelik yolun bir tarafında bulunan Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay binaları, diğer tarafında bulunan şehir hastanesi binası ve bölgede oluşan aşırı trafik, diğer taraftan bu yolun Niğde-Adana otobanına bağlanacak olması, yolun ivedi bir şekilde tamamlanmasını gerekli kılmaktadır.”
‘Nasılsa zarar verildi, devam edilebilir’ anlayışı
Daha sonra ABB İŞD Bşk. bu yol için, inanılmaz bir insafsızlıkla katledilen ormanı değil, sadece oradaki güzergahı görerek “11 kilometre uzunluğunda. Konya yolunun alternatifi olarak planlandı ve ODTÜ arazisinden geçen yaklaşık 4,5 kilometre uzunluğundaki kısım daha önceki belediye yönetimi tarafından açıldı. Geriye kalan 6,5 kilometrelik kısmın yol yapım ihalesi ABB’de bu yıl gerçekleştirildi. ODTÜ arazisi içinden geçen 4,5 kilometrelik kısımla, ihalesi yapılan kısım ayrı ayrı yerler. İhalesi yapılan kısım ODTÜ arazisi dışında kalan kısım” diyor. Yani bir çocuğu kandırır gibi, yolun bu defalık ODTÜ arazisine kadar kısmını ihale etmiş olduğu için, ODTÜ’ye hiçbir zarar vermediğini düşünüyor.
Mahkeme kararlarının adaleti konusunda hiç kuşkusu olmadığından ““Mahkeme kararlarına göre yol güzergâhı kamu yararınadır, ana aks niteliğindedir, başka alternatifi yoktur, üst ölçekli planlarına aykırılığı bulunmamaktadır, yol profilinin 50 metre olması yerindedir, 35 metre ya da 25 metre olamayacak niteliktedir, yol parçacıl nitelikte planlanmamıştır” diye devam ediyor. Gerçekte, var mı-yok mu, uygulanabilir mi konularında olumlu hiçbir yorum yapılamayacak İMG döneminden kalma Ana Ulaşım Planı’nı savunuyor.
Devam etmek anlamsız.
ABB’nin (bu durumda sadece “bulunsun” diye yaptırdığını düşünebileceğimiz) iklim değişikliği planını ve gerçekte iklim değişikliğini, (büyük bir olasılıkla Türkiye’deki bütün kurumlarla iklim değişikliği konusundaki tutumu gibi) “göstermelik” biçimde ele aldığını, sorunu görmediğini, anlamadığını ve önemsemediğini söylemek büyük bir suçlama mı olacak, bilmiyorum.
Galiba bu durumda söylenebilecek son söz, iklim değişikliği sorununun, onca sorun arasında kalsa bile, aslında bütün kentlilerin öncelikli sorunu olduğunun bir kez daha altını çizmek olacak.
İnsan ölebilen bir hayvandır. Her dem, adım adım öldüğünün bilincindedir. Bu yüzden de ya ölümü sürekli ötelemeye ve unutmaya çalışır ya da ölmeden önce, ileride hatırlanacağı eserler ve izler bırakmak ister.
Tom Robbins’in, yaşam-ölüm üzerine yazdığı Parfümün Dansı romanının kurgusu müthiştir. Ölüm-yaşam diyalekti ortadan kalkmış, Alobar ile Kubra sürekli yaşamaktadır. Romanın kadın karakteri, yaşamının 600.yılına geldiğinde halen yaşamak isterken, bir zamanlar ölümsüzlük peşinde olan Alobar, “Artık ölelim, bu anlamsız tekrarlara bir son verelim, daha yaşamak istemiyorum” der. Bu bana, 97 yaşında ölüp, yaşamının büyük bir kısmını coşkuyla geçiren babamı ve annemle arasında geçen bir diyaloğu hatırlattı. Bir gün üçümüz otururken annem “keşke hep yaşasak hiç ölmesek” dedi. Bunun üzerine, aslında yaşama büyük bir tutkuyla bağlı olan babam, şu cevabı verdi: “get gız get* ölüm olmasa yaşamın dadı mı olur.”
Okuma yazma bilmeyen babamda, yaşam söz konusu olduğunda an-lara çok önem veren Nietzsche ve George Bataille’i gördüm o anda. Öyle ya herkes yaşamının ve ölümünün şu veya bu biçimde felsefesini yapıyor. Galiba düğüm de burada çözülüyor. Mesele, uzun yaşamak değil, bir gün öleceğimizin bilinciyle, nasıl yaşadığımıza odaklanmak. Ben de, yaşamı bütün zamanlarda anlamlı ve coşkulu süremeyeceğimiz öngörüsüyle, an-ların ve anlamların çoğaltılıp biriktirilmesini elzem bulanlardanım. Bu da yalnızca düşünmekle değil bedenin, zihnin ve olanakların elverdiği ölçüde, düşündüğünü eylemekle mümkün. Örneğin, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanının yaşam kaçkını başkarakteri, bir gün Petersburg sokaklarında gezerken bir kahvehanenin camından dışarı fırlatılan insanı görünce şöyle ah çeker: “Şu adamın yerinde olmayı öyle çok isterdim ki.”
Philip Roth’un Ölen Hayvan’ı
Yakın zamanda okuduğum ve çok etkilendiğim Philip Roth’un, Monokl Yayınlarından çıkan, Ölen Hayvan romanı, yukarıda yazdıklarımı ve daha bir çok şeyi düşündürttü. Bir önceki yazımı da yine bu etkilenmişlik sonucunda, yaşlı ayrımcılığı üzerine kaleme almıştım. Roth’un temel derdi, hayatınızın hangi çağında olursanız olun, yaşamı bırakmayın. Onu da romanda, kendisi 62 yaşında olup, 24 yaşındaki Consuela’ya aşık olan David’in ağzından şu cümlelerle ifade ediyor:
“Gençliğin farkını asla daha fazla hissetmezsiniz. Onun enerjisinde, şevkinde, o genç bilemeyişinde, genç bilişinde, farkı her an iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Onun değil de sizin 24 yaşında olduğunuz gibi bir kafa karışıklığına kapılmanıza olanak yok. Kendinizi tekrar genç hissetmek için budala olmalısınız. Genç hissetmeniz acelecilik olur. Genç hissetmekten ziyade, sizin sınırlı geleceğinizin aksine, onun sınırız geleceğinin acısını hissediyorsunuz; kaybedilen son güzelliklerin her birinin acısını normalde hissettiğinizden daha fazla hissediyorsunuz. Yirmi yaşındakilerle beyzbol oynamak gibi bir şey bu. Onlarla oynadığınız için yirmi yaşında hissetmezsiniz. Oyunun her saniyesinde farklı yaşarsınız. Ama en azından yedek kulübesinde oturmuyorsunuzdur. Olan şudur: Ne kadar yaşlı olduğunuzu ızdırapla hissedersiniz, ama yeni bir biçimde.” [1]
Ölen Hayvan romanının ana karakteri David’in yaşadığına benzer örnekler, edebiyat ve felsefe dünyasından da var. Goethe, ününün doruklarda olduğu, yaşayan en bilge insanlardan birisi olarak kabul edildiği bir dönemde, yani 74 yaşındayken 19 yaşındaki Ulrike’ye tutulur. Yakın zamanda geçirdiği hastalığı atlatmış ve kendisini inanılmaz derecede dinç hissetmektedir. Ve hiç tereddüt etmeden, en eski dostu Grandük’ten kızı istemesini rica eder. Grandük, Bayan Levetzow’dan, Goethe’ye, Ulrike’yi ister ancak ertelemeci ve kibarca olumsuzluk içeren bir cevap alır. Goethe’nin buna rağmen Ulrike’yi görme çabaları devam eder. Oğlu ve gelini, biraz kendilerine kalacak servetin bölüneceği kaygısı biraz da ayıplanacakları düşüncesiyle, Goethe’yi bu sevdadan vazgeçirmeye çalışırlar. Fakat Goethe, onları dinlemekten çok, Ulrike’nin hiçbir vaat vermeyen belirsiz cevabı ve yaz bitince bulundukları yerden ayrılması üzerine acı gerçekle yüzleşir. Goethe, bu acısını şiirle sağaltacaktır. Marienbad Ağıdı şiirleri böyle ortaya çıkar ve arkasından 60 yıldır uğraştığı Faust’u tamamlar.
Bakunin ve Antonia.
Yine ünlü anarşist kuramcı ve devrimci Mikhail Bakunin, ellili yaşlarındayken, kendisinden 27 yaş küçük Antonia’ya aşık olur ve Antonia da ona. Aslında babası Antonia’yı bir polis şefiyle evlendirmek istemektedir. Sürekli konar- göçer halde yaşayan devrimci Bakunin’le evlenmesini istemez. Ancak Antonia’nın tercihi Bakunin’den yanadır ve evlenirler. Bu evlilik anarşist camiayı bile şaşırtacaktır. Bu genç kadının bu yaşlı adamla ne işi vardır ya da Bakunin gibi sürekli gezgin birisi nasıl evlenir? Ama her ikisi de bu zorlu birlikteliği ve yolculuğu göze almakta tereddüt etmezler.
Önyargılar, tabular…
Burada bir parantez açmak istiyorum sevgili okurlar. Yaşlı erkek, genç kadın ilişkisi, gerek edebiyatta gerek sinemada ve toplumsal hayatta daha çok yer alabilirken, bunun tam tersi bir durum maalesef pek yer almıyor. Patriark zihniyete göre, genç erkek yaşlı kadın ilişkisi daha bir önyargıyla karşılanıyor. Ancak, kısmen sinemada yer alabiliyor. Toplumsal yaşamda ise bu tür bir ilişki iyice kendini gizlemek zorunda kalıyor. Toplumun önyargıları, bazen yaşlı erkek, genç kadın dostluğunu ya da tam tersini bile dışlayacak kadar çekilmez olabiliyor. Bu insanlar dost-arkadaş oldukları zaman bile işin içinde bir bit yeniği aranıyor.
Gerçi, topluma kalsak Ece Dağıstan Say ve Fazıl Say’ın evli olup da ayrı evlerde yaşamasını bile kaldıramıyor. Yani bir nevi “siz de bizim gibi aynı evlerde yaşayıp neden birbirinizi yemiyorsunuz, gerçek evlilik budur” şeklinde hasetik bir durum. İnsanların özgürlük alanlarını korumaya çalışıp, içinden geldiği gibi ilişkilenmeye çalışması hep bir tehdit olarak algılanıyor. Öyle ya, normları, ikiyüzlülüğü ve mutsuzluğu yaygınlaştırmak, normdışılığı, özgürlüğü ve mutluluğu yaygınlaştırmaktan daha kolay, daha bulaşıcı…
1971 yapımı Harold ve Maude filminden.
Şunu da belirtmeliyim ki yaşlanmayla birlikte, yaşamda aktif yer almanın dışında kalmama durumu, hayatımızdaki neredeyse tüm mevzular için geçerlidir. Ancak Ölen Hayvan romanı üzerinden ilerlediğimiz ve romanın temel konusu aşk olduğu için böyle ilerledik. Roth, romanın bir yerinde, “Aşk ve seks yoksa hayatınızda, huzurlu ve sakin bir yaşamınız olur, bu alanlar tehlikeli ancak sizi gerçek yaşamın içinde tutan alanlardır” diye seslenir. Romandaki şu sözler ise bu durumu ve ötesini müthiş bir öngörüyle pekiştirir:
“ Yetmiş yaşında bir adam, insanlık komedyasının bedensel suretinde yine de yer almalı mı? Hâlâ insani heyecanlara duyarlı, pişmanlık duymayan, inzivaya çekilmemiş bir yaşlı adam olmalı mı? Diğer yetişkinlerin erdemli bakışlarına güvenemeyeceğimi fark ediyorum. Peki, bildiğim kadarıyla, bir erkek olarak ne kadar yaşlı olursam olayım, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin kenara bırakılamayacağı gerçeğiyle ne yapabilirim?” [2]
Zorunlu ‘Filler Mezarlığı’
Gerek yaşlı ayrımcılığı gerekse toplumsal, kültürel nedenlerle hayatın dışına itilen insanların, filler mezarlığına gönderilmeye isyan etmesi gerekir. İnsanın her yaşta yapabileceği ve potansiyelini açığa çıkarabileceği faaliyetler vardır. Zen ve Savaş Sanatları’nın yazarı, Joe Hyams 51 yaşındayken, savaş sanatları ustası Bruce Lee’nin evine misafir olur bir gün. Bruce Lee, henüz çok gençtir o zaman. Hyams, onun kütüphanesindeki felsefe kitaplarını görünce şaşkınlık geçirir. Savaş sanatlarından konuşurlarken Hyams, 51 yaşında olduğunu ve artık bu sanatı öğrenemeyeceğini söyler. Lee ise onun sınırlarının zihninde olduğunu belirtip, tüm savaş sanatlarını öğretir. Zen ve Savaş Sanatları kitabı da bunun sonrasında ortaya çıkar zaten.
Gorz ve Dorien. Gençlik ve yaşlılık.
Özgürlükçü sosyalistlerden Andre Gorz da aşkı bütün yaşamın ve yaptıklarımızın merkezine koyar. Örneğin İktisadi Aklın Eleştirisi kitabını “Bir sabah sevgilisinin koynunda yatmayı, işe gitmeye yeğleyenlere” adamıştır. Onun, ağır bir hastalık geçiren karısı Dorien’e yazdığı Son Mektup kitabındaki şu müthiş sözler, aşka olan tutkusunu çok iyi anlatır:
“Seksen iki yaşına yeni girdin. Hâlâ güzel, çekici ve arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Son zamanlarda sana bir kez daha aşık oldum ve sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden… İkimizin de dileği diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı. Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı o hayatı da birlikte geçirmek isterdim.” [3]
Edebiyat, diğer yazın alanlarından farklı olarak, yaşama dair dile gelemeyenleri en yoğun ve en çarpıcı haliyle dile getirir. Ve bizleri alt-üst ederek, bunları yaşamın içine sokar. Edebiyatla yaşamın zorlukları ve kabalıklarının üstesinden geliriz. Sakin, köşesine çekilen hayatları rahatsız eder, fiile çağırırız. Edebiyatla odaklanır, yoğunlaşır ve derinleşiriz. İşyerlerinde, hayatımızı kuşatan sığ ve banal sohbetlerden edebiyat aracılığıyla kaçarız. Edebiyatla kucaklarız en büyük hayalleri… Bunun için de iyi edebiyatın, sağlam bir felsefi altyapısının olması şarttır. Philp Roth’un da temel derdi benzer olsa gerek ki bakın sanat için ne söylüyor, son sözü ona vererek bitirelim.
“Sanatın en ulu ve en güç başarısı bizi güldürebilmesi ya da ağlatabilmesi, bizde şehvet ya da öfke uyandırabilmesi değil, doğanın yaptığını yapması ve bizi hayretle doldurmasıdır.” [4]
*
*Babamın lisanında, olur mu öyle şey anlamına geliyor.
Philip Roth, Ölen Hayvan, Monokl yayınları 2016, syf.30
Philip Roth, Ölen Hayvan, Monokl Yayınları 2016, syf.32
Andre Gorz, Son Mektup – Bir Aşk Hikayesi, Ayrıntı Yayınları 2007, syf.61
Philip Roth, Bir erkek Olarak Yaşamım, YKY 2020, syf.57
‘Evde balkondaki çiçeklerin bakımını ben yaparım, çünkü onları sulamaya ve hızlı büyüsünler diye onlara güzel şeyler söylemeye bayılırım.’ Bu cümlelerin sahibi Monika’yı Minomoni diye çağırıyor herkes. Bisikleti rüzgârdan hızlı sürmek, annesinin öyküleri, kırlangıçlar ve çilekli kek diğer sevdiği şeyler. Ama hepsinden daha çok sevdiği bir şey var Minimoni’nin. Resim yapmak. Hatta milyonlarca resim yapıyor renkleriyle. Ta ki….. Öpücüğün ne renk olduğuna takılana dek.
Minimoni öpücüğün rengini bulmak için renkler arasında gezinirken okurlar olarak bizler de onun zihinsel evreninde geziniyor, O tek tek renkleri ve o renklerin çağrışımlarını ayrıntılandırırken biz de o ayrıntılardaki çocuk gerçekliğini fark ediyoruz.
Ispanağı sevmese de olur
Örneğin Minimoni öpücük dendiğinde herkesin aklına ilk gelen kırmızı renginin aynı zamanda öfkenin de rengi olduğunu hatırlıyor. ‘Öfkeliyken kimseyi öpemezsin’ sonucuna vararak hemen vazgeçiyor bu tercihinden. Yeşile yöneldiğinde yeşil olan timsahları çok sevmesine rağmen ıspanak, brokoli gibi sebzeleri pek sevmediğini söylemesi pedagojik açıdan tartışmaya açık olmakla birlikte Minimoni’nin karakter bütünlüğü içinde kendisini kabul ettiren cümleler.
Karakter hayatı anlamaya çalışan, araştırmacı bir kişilik olarak küçük okurların onun bu özelliklerinden etkilenme potansiyeli oldukça yüksek bir profil çiziyor. Çocuk edebiyatı eserlerinde az rastlanır bir başarı ile Minimoni sahici, kanlı canlı bir karaktere dönüştürülüyor. Öyle ki severek takip ettiğimiz karaktere özgüvenli, özerk bir çocuk gerçekten de böyle olur dedirtiyor.
Renklerin efendisi!
Soyut düşünme becerisi henüz gelişmemiş yaş aralığındaki çocukların soyut kavramlarla karşılaştıklarında duydukları şaşkınlığın araştırmaya ve anlamaya evrilmesi süreci Minimoni karakteri üzerinden somutluk kazanarak okurla buluşturuluyor.
Kitaptaki diğer ayrıntılara gelindiğinde resim- metin ilişkisi oldukça organik kuruluyor ve bazı anlatıya konu bölümler sadece resim üzerinden veriliyor. Minimoni’nin duygu durumları sözcükler yerine Minimoni’nin oldukça fazla kullanılan minik görselleri ile çeşitlendirilerek zengin bir anlatı olanağına kavuşturuluyor. Minimoni renkler üzerinde araştırmasını yaparken ele aldığı rengin aynı zamanda o sayfanın hâkim rengi olması kitabı görsel takibinde hazza dönüşen bir detay oluyor.
Günışığı yayınları’ndan çıkan Öpücük Ne Renktir kitabı yazar ve illüstratör Rocio Bonilla tarafından kaleme alınmış. Çevirisi ise Müren Beykan’a ait.
Rocio Bonilla
1970 yılında İspanya’da, Barselona’da doğdu. Barselona Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğrenim gördü. Okullarda pedagog olarak çalışan Bonilla, ünlü İspanyol illüstratörler Ignasi Blanch ve Roger Olmos’la birlikte atölye çalışmalarına katılıyor, İspanya’nın önde gelen çocuk dergilerine çiziyor. Çocuklar için yazıp resimlediği “Cara de pájaro” (Kuşbakışı, 2014) ve 2016’da Günışığı Kitaplığı tarafından Türkçe’ye kazandırılan “Öpücük Ne Renktir?”, 2017’de yayımlanan “Dünyanın En Yüksek Kitap Dağı” ve 2019’da yayımlanan “Kardeşler!” pek çok dile çevrildi. Öpücük Ne Renktir?
İspanya Eğitim Kültür ve Spor Bakanlığı’nın, edebiyat yayıncılığını destekleme amaçlı 2016 Yılın En İyi Kitaplaşan Çocuk ve Gençlik Kitapları seçiminde ilk üçte yer aldı. 2020’de Türkçe yayımlanan resimli kitaplar “Hayır! Burası Orman Değil!”de Susanna Isern’le, “En Sevgili Süper Kahraman”da Oriol Malet’le çalışan sanatçı, Barselona’da yaşıyor.
İstanbul Sözleşmesi’ne vurulan balta nedeniyle olsa gerek bu sene 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü bana bir başka anlam ifade etti. Protestoları sanatsal yapıda ama düşündürücü içerikte olanlar da vardı. Haklarımız budandıkça şiddetin sinsi halleri ve açık halleri kılıçla sokağa çıkıp ‘Canım birini öldürmek istedi. Savunmasız olduğu için kadını seçtim’ denilen bir ülke burası. Bu tür düşünce dahi korkunç değil mi? Nereden alıyorlar bu cesareti? Şiddet normlara, ahlaki değerlere vb bir dizi başka değerlere dayanıyor. Ancak en çok da toplumsal cinsiyete dayalı bu ülkede.
Neden 25 Kasım?
25 Kasım Dominik Cumhuriyeti’nde Mirabel Kardeşlerin vahşice katledilişlerinin yıldönümü olarak sembolleşmiş durumda. Onların öldürülmesi Dominik Cumhuriyet’inde büyük bir tepki uyandırdı. Direniş hareketi güçlendi ve bir yılın sonunda diktatörlük düşürüldü.
Bu anlamda aslında Mirabel Kardeşler bir başka saygıyı da hak ediyor. Yalnızca hüzünlü tarafıyla değil, aynı zamanda diktatörlüğün devrilmesinde önemli katkıları olduğu için. Onlar demokrasi ve özgürlük savaşçısı olarak da anılmalı.
Kadına Karşı Şiddet Günü’nün düşündürdükleri
Bu günü anma etkinliklerinde içinde bulunduğum Datça Kadın Platformu, yerel bir Demokrasi Evi’nde kadınlara uygulanan şiddetin hikayelerini (hatta birkaç erkeğin onları korurken uğradıkları vahşetin de) ön plana çıkardı. Emek veren kadınların çabasına sağlık! Gün içindeki etkinlikler sırasında Cumhuriyet Meydanı’ndaki bir ağaç da bu günün adına Belediye tarafından anıt ağacı ilan edildi.
Ne acıdır ki o şiddet buralara da bulaşmış durumda. Cumalı köyünden bir kadına defalarca erkek şiddetine uğrayarak 24 yaşında öldürülen Tuğba’ya adandı bu anıt ağaç. Annesi gün boyunca onun resmini boynunda taşıyarak ‘Ölmedim. Öldürüldüm’ mesajını ne kadar acı içinde taşıyordu anlatamam. Birçoğumuz bakmaya dahi dayanmakta zorlanırken Banu’nun uğradığı şiddet hikayesini dinledikçe ürperdim.
Peki erkekler cephesinde ne/ler oluyor?
Türkiye genelinde olan etkinlikleri ülke genelinde uzaktan da olsa izlemeye çalıştım. Duyduğum hikayeler sonucu bir hafta elim kaleme varamadı…
Toplumsal cinsiyet araştırmalarında Ortadoğu coğrafyası patriyarkanın en güçlü olduğu yerlerden biri olarak biliniyor. Öyle ki, antropolojist feminist Deniz Kandiyoti ‘Ataerkil Pazarlık’ olarak tanımladığı durumda kadınlar da bazen patriyarkanın bir yapı taşı olabiliyor. Dolayısıyla benim çok takıldığım ve iddia ettiğim AtaErki patriyarka yerine kullanılmamalı.
Oysa patriyarka erkeklerin yaşamına da doğrudan olumsuz etki etmiyor mu? Militarizmden iş ve ekonomi konusunda, eşit paylaşıma kadar erkekleri de doğrudan ilgilendiriyor. Ancak patriyarkanın çökmesi için neden onlar da çaba sarf etmezler? Neden bu topraklarda her mahallede, her okulda, her hastanede, her hapishanede her pazarda ya da agorada bir eleştirel erkeklik grubu olmaz?
Gözüm çok aradı bu sene acaba farklı söylemi olan erkekler çıkacak mı diye…
‘Ataerkil Utanç Bildirgesi’ söylemi duydum. ‘Erkeklere çağrımdır: Bir kez biz dayak diyelim. Utanıyorum bu durumdan” diyen tek tük erkekler oldu. Umarım saman alevi gibi yanıp sönmeyenleri olur diyeyim. Bazılarıyla girdiğim diyalogda kalıcı çalışmanız var mı sorusuna “Geçmişte denedik. Grup çalışması süreklilik kazanmıyor. Kendime odaklanmaktan yanayım” diyenler vardı. Oysa biz erkek şiddeti sonucu şiddet gören erkeklerin de yanında oluyoruz. Onları da görünür kılıyoruz. Kadına karşı şiddetin büyük bir sarmalın parçası olduğunun farkındayız. Dilde, beyinde, bedende, sokakta, evde, iş yerinde, okulda, hastanede, hapishanede, mutfakta, yatakta, tabakta, tarlada vb.
Toplumsal şiddetten kadına karşı şiddete
Şunu anımsayalım ki; insan sosyal bir varlık ve her şey toplumsal olarak şekillenir. Dolayısıyla bir konu hakkında objektif olma söz konusu olabilir. Ancak duruş olarak tarafsızlık mümkün değil. Çünkü toplumsal normlarla beslenen erk-ekliğin yapısöküme uğratılması bütünün parçalarını görmekle olabilir.
Kendini toplumun değişmesine adayan erkeklerin bazıları da ‘bu şiddet konusu çok karmaşık. İçinde narkotik durum da var’ deyip sorun çözmeye değil karmaşıklığı daha da karmaşık göstermekten yana. Bir kısım keskin devrimciler adeta “Gerekirse ölün, devrim olunca haklarınızı vereceğiz. Biz daha derin konulara kafa yoruyoruz” pozisyonundalar. Dünyanın batı ve doğusunda Hindistan’dan Amerika’ya kadar solculukta erkeklik korunmuştur. Buna “erkek sol” da deniyor. Solun cinsel politikaya dair ikiyüzlülüğünü hala sürdürmekte. Bu konuda yapılmış bir dizi çalışma bulabilirsiniz. Örneğin, Robin Morgan 1970’de Elveda Her şeye (Goodbye to All That) broşürü yayınladı. Solcu erkeklerimiz de yüzlerinde ve vücutlarında yama gibi duran o ayrıcalıklarının elden gitmemesi için sıkı sıkı tutunmuş durumdalar. Kendileriyle samimi olarak yüzleşmedikçe teorik ve felsefi sözleri kedilerine kalsın. Dünyanın özgürlüğüne katkıları olduğunu sanmıyorum.
Tek tük erkek de eleştirel erkekliği bir politik temele oturtup ilerlemekten yana görünmüyor. Tekrar olacak ama oysa biz feministler kalıcı aşama ve çaba gösterenleri takdir ediyoruz. ortamlarımızda yer veriyoruz. Kısacası samimi olmayan erkeleri ne kadar utandırabilirsek o kadar iyi. Zaten yüzü kızaranlar utanır.
Yeni şehir’den Mazıdağı’na çıktıktan sonra, Mardin’deki ya da yerlilerinin deyimiyle “Merdin”deki son günümüzde artık Eski Şehir’i, biraz da derdini tasasını bilen gözlerle ziyaret etme zamanı.
Cilalı taş devrinden bu yana yerleşim var Mardin’de ama en parlak dönemini kente adını kazıyan Artuklu hakimiyetinde yaşamış. Yerleşik Kürt, Sünni Arap, Türk, sayıları çok azalsa da Süryani, Ezidi ve Ermeni nüfusuyla Türkiye’nin en renkli, en kozmopolit kenti ünvanını rahatlıkla alabilecek kent, bire bin veren Mezopotamya Ovası’nın, ziyaret edenlerin deyişiyle “Mezopotamya Denizi”nin hemen kıyısında, Suriye ile sınırdaş. Tıpkı Van ve Tatvanlıların Van Gölü’ne “Van denizi” demeleri gibi, uçsuz bucaksız Mezopotamya Ovası’na da “deniz” denmesinin nedenini anlamak için bir gece, küçük yerleşimlerin soluk ışıkları dışında koyu karanlığa bürünmüş ovayı ve karşı “kıyı”daki Suriye topraklarını, demli bir çay eşliğinde izlemek gerek.
İlk durağımız Yeni Şehir’den yukarıya, dağa doğru katman katman uzanan, eski kentin tek ve kalabalık ana caddesi. Ve kesinlikle yanlış zaman! Hem “kültür turizmi” dönemine denk geldiğimizden otobüslerle kente yığılan, çoğu “yerli” turistleri dar caddede yarıp yürümenin imkansızlığı hem de bir bürokratın ziyareti yüzünden kaldırımların dahil, birbirinden lüks araçlarla doldurulması ve adım atacak alan kalmaması yüzünden.
Mardin, sadece kara kışın ve aşırı sıcakların hüküm sürdüğü kısa dönemlerin dışında, gezginlerin hep söylediği gibi “zamanın durduğu bir yer” değil epeydir. Aşırı “turizm baskısı”nı geceleyecek bir otel odası bulamamamızdan hissetmiştik ama insanın gözüyle görmesi bir başka: Bir yandan İstanbul’un iş çıkışlarını andıran trafiği, araçların bitmeyen kornaları, yol verme kavgaları yaşanırken, öte yanda sıralı küçük, butik otellerden dışarıya taşan “sıra gecesi” nağmelerine eşlik eden ve sokaklara taşan halay kuyrukları, sayamadığımız kadar çok “Süryani şarapçı”larının içinde, önünde şarap tatmak isteyenlerin kuyruğuna karışıyor.
Süryani şarabı furyası
Keşmekeşin ortasında biraz da sersemlemişken, cadde üzerinde sıra sıra dizilen bu kadar çok Süryani şarapçısının olması ayrıca şaşırtıyor bizi. Geri dönenler olduğunu biliyoruz elbette ama bu kentte bu kadar çok Süryani var mı ve hepsi de şarapçılık mı yapıyor? Sormasak olmaz. Görece tenha birini seçip içeri dalıyoruz. Ninova Şarapçılık’a. Şansımıza sahibi bir Süryani aile. Cesur Bayduğ’a doğrudan soruyoruz: Bu şarapçı dükkanlarının hepsi gerçekten de Süryani ailelere mi ait? Süryanilerin hepsi şarapçılık mı yapıyor? Ve nedir bu Süryani şarapçılığının sırrı?
Tahmin ettiğimiz gibi, şarapçıların değil hepsi, çoğunluğu bile Süryani değilmiş. Ancak birkaç aile.
Mezopotamya Ovası, sadece tarımsal ürünlere değil, asma bahçelerine ve bağlara da ev sahipliği yapıyor bin yıllardır. Vitis, Vinifera olarak geçen ve şarap yapımında kullanılan asmaların yedi bin yıl öncesine ait kalıntıları, Ova’nın kuzeyindeki Turabdin bölgesinde üzüm yetiştirildiğini ortaya çıkardı uzak olmayan bir tarihte. Sümer Destanı Gılgamış’a bile konu olan ve Lübnan, Suriye, Filistin gibi bölgelere de yayılan bağcılığa, kökenleri MÖ 4 bin yılına dayanan Süryaniler sahip çıkmış ve şarapçılığın Anadolu’dan Yunanistan’a kadar yayılmasında büyük katkı sağlamış.
İnancına bağlı bir toplum olan Süryanilerin kültüründe şarap önemli bir yer tutuyor. Hıristiyanlığın bölgede yayılmasıyla birlikte her manastıra bağlı Süryani çiftçiler, din görevlilerin teşvikiyle üzüm üretiyor. Üzümler, hem kiliselerin hem de halkın kendilerine ait yapım atölyelerinde şarap haline getirilip bir kısmı kendi tüketimleri ve kiliselerdeki ayinler bir kısmı da misafirleri için ayrılıyor, her ev birkaç şişe de dahil oldukları kiliseye/manastıra veriliyormuş.
Cesur Bayduğ, bizi meseleye daha hakim, şimdi çarşıda kuyumculuk yapan dayısı Süheyl Özberk‘e yönlendiriyor ama şarapçılık hakkında birkaç cümlesi var elbette:
“Süryani şarabının diğerlerinden farkı en başta kullandığımız üzümlerden kaynaklanır. Her yıl hangi üzümden iyi hasat alırsak onu kullanırız, ama genelde siyah üzüm kullanırız. Son yıllarda beyaz şarap talebi de olduğu için ürünler çeşitlendi, Mazron dediğimiz beyaz üzümü karıştırarak beyaz-pembe şaraplar da yapılıyor artık, ama Süryani şarabı asıl olarak kırmızı şaraptır. Bizim üretimlerimize ek olarak Diyarbakır ve Elazığ’dan da Boğazkere,Öküzgözü üzümlerini de alıp karışım haline getiririz.”
Süryani şarabının en büyük özelliği, atadan kalma yöntemlerle ve herhangi bir kimyasal veya koruyucu madde kullanılmadan üretilmesi. Bu nedenle de “taze şarap” olarak içiliyor, yıllandırmaya uygun değil. Her evin, her ailenin şarabı ise kendine özgü. Tatlı bir şarap olan Süryani şarabı için genellikle tarçın ve kavun, armut gibi meyveler de kullanılıyor. Kullanılan meyveye göre de şarabın içeriği ve içim deneyimi değişiyor.
Kendi üretim tesislerini kurduklarını anlatan Bayduğ, caddedeki sayılamayacak kadar çok şarapçının aynı üretim teknikleriyle iş yapıp yapmadığı sorumuzu yanıtlamamayı tercih ediyor.
‘En büyük Süryani kenti İstanbul’
O halde bizi yönlendirdiği dayısı, kuyumcu Süheyl Özberk’i ziyaret zamanı. Küçük kuyumcu dükkanında, gencecik çırağı Emir’le çalışırken buluyoruz onu. Kent merkezinde yaklaşık 100, köylerde ise 500 Süryani aile olduğunu söylüyor Özberk. En büyük “Süryani kenti” ise, 3 bin aileyle İstanbul. Nedenini sormuyoruz.
Süheyl Özberk.
Süryani ailelerin geçmişten bu yana, Ova’daki tarım faaliyetlerinin dışında kentte terzilik, dokumacılık, marangozluk, dericilik ve berberlik gibi esnaflıkla uğraştığını, şarapçılığın ise gelir getirici bir iş olmaktan ziyade, komünite içi bir gelenek olduğunu anlatıyor. Yalnızca 10-15 yıldır dışarıya şarap satıyorlar, ticaretini yapıyorlarmış. O da talep olduğu için.
Caddedeki şarap dükkanlarının ağırlıklı bölümünün Süryanilere değil, “Süryani şarabı” furyasını fırsat bilenlere ait olduğunu Özberk de doğruluyor. “İsim hakkını almak hiç aklımıza gelmedi” diyor, “İşlerin bu noktaya varacağını da öngöremedik. Bize, aslında sadece kendimiz, misafirlerimiz ve kilisemiz için şarap üretmek yetiyordu. Artık bu saatten sonra da müdahale edecek halimiz yok.”
Ama kendi yaptıkları şarap ve likörlerin “bir başka” olduğunu da övünerek eklemeyi ihmal etmiyor. Bize kahvenin yanında ikram ettiği, kendi evlerinde yapılmış likörü tadarken hak vermemek elde değil.
Tek tip işlerleri teftişe hazır
Eski Mardin’in ana caddesindeki 700’e yakın işyerinin dış cepheleri ve görünümü, birkaç yıl önce kentin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne kabul edilmesi amacıyla AB fonu alarak “dönüştürülmüş” ve tek tip hale getirilmiş. Vitrin, kepenk, tente ve tabelalar artık bir örnek. Bu kadar “aynılık” iyi bir şey mi emin değiliz, ama Özberk hem bundan hem de çarşıdaki aşırı kalabalıktan memnun görünüyor. Uzunca bir süre, operasyonlar ve çatışmalar nedeniyle boş kalan caddelerin şimdilerde dolup taşması sadece onu değil, diğer esnafı da sevindirmiş. Zaten kısa olan turizm sezonunu en iyi şekilde kapatma telaşındalar.
Zanaati olan kuyumculuk ise caddenin baharatçılarla beraber diğer ana teması. “Burası ve Midyat, altın ve gümüş işçiliği, özellikle de telkari işlemesinin beşiğidir, ama artık İstanbul, Maraş ve Antep’de imalat daha fazla” bilgilerini veriyor Özberk. Zira Mardin’de atölyeler her geçen gün azalmış. Eskiden her dükkanın kendi atölyesi varken, artık biraz da fabrikasyona dönmüşler. Zaten çırak bulmak da eskisine nazaran çok daha zor oluyormuş.
Kuyumcu çırağı Emir.
Dükkanda, ustasının yanında sessizce çalışan Kürt çırak Emir’in söyledikleri de doğruluyor onu. Sadece yaz döneminde harçlığını çıkarmak için çıraklık yaptığını, ama bu mesleği sürdürmek istemediğini söylüyor dürüstçe Emir. Yine de ekliyor. “Ama bir altın bileziğim olacak şimdi, belki bir gün işime yarar.”
Kentteki 10-15 kilisenin dokuzu da; Mor Sobo Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi (Yoldath Aloho), Deyrulzafaran Manastırı, Mor Gabriel Manastırı, Mor Abai Manastırı, Mor Loozor Manastırı, Mor Yakup Manastırı, Mor Quryaqos Kilisesi ve Mor Azozo Kilisesi UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’ne kabul edildi geçen aylarda. Hem Süryanilerin hem kent halkının en büyük beklentisi, bu dini merkezlerin daimi listeye de kabul edilmesi. Böylece hem korunacaklarını hem de turizme daha fazla katkı sağlayacaklarını umuyorlar.
Ancak Eski Kent’te en çok ziyaret edilen tarihi Deyrulzafaran Manastırı’nda bizzat rehberlik yapan Simon Çepe’nin anlatacakları var. Kapıya yığılan kalabalığın arasından bu kez gazeteci kimliğimize itibar eden görevli sayesinde kolaylıkla girdiğimiz manastırda, kalabalık gruplara bu kadim ibadet yerinin tarihçesini anlatıp geleneklerini ve kendileri için önemli alanları gösteriyor Çepe. Uzun zamandır bu manastırda yaşıyor, bu nedenle de konusuna çok hakim, ama selfiler, grup fotoğrafı telaşesi arasında sesini duyurabilmesi hiç kolay olmuyor.
Simon Çepe.
Deyrulzafaran Manastırı tarihi 5’inci yüzyıla kadar uzanan eski Süryani Patrikhanesi de aynı zamanda. Farklı zamanlarda yapılan eklentilerle 18. yüzyılda bugünkü görüntüsüne kavuşmuş. Manastır, tam olarak tarihi bilinmeyen ama Mardin’in kuruluşuyla yaşıt olduğu düşünülen bir güneş tapınağının üzerine kurulmuş. 15. yüzyıldan itibaren, etrafında yetişen safran bitkisi sebebiyle Zafaran/Safran adını almış. Patrikliğe bağlı 20 metropolit merkezinin dördü Türkiye’de olsa da Patriklik 1960’lı yıllarda önce Suriye’ye sonra da Lübnan’a taşındı.
Deyrulzafaran’ın “insansız” hali.
Çepe, daha önce bu muhteşem yapının ibadet edilen bölümlerinin, rahiplerin odalarının ve üst taraflarının da ziyarete açık olduğunu, ziyaretçilerin her bölümü görüp kendi kültürlerini anlamaları için bunun önemli olduğunu düşündüklerini anlatıyor. Artık sadece giriş katı, o da belirli bazı bölgeleri açık. Söylediğine göre, kutsal saydıkları eşyayı alıp götürenler, yerlerini değiştirenler, kendilerinin yılda sadece birkaç kez, o da önemli törenlerde kullandıkları binlerce yıllık mobilyalara oturup fotoğraf çektirenler, onları kendileri göre doğru açıya getirmek için oraya buraya çekiştirenler, ibadet sırasında kiliseye girip gürültü yapanlar, video çekenler artınca hem ziyaret edilen bölümleri hem de saatleri kısıtlamaya karar vermişler.
Zira, burası bir müze değil, içinde yaşanılan, hayat olan bir yapı. Ziyaretçiler, ev sahibinin huzurunu kaçırdığının pek farkında olmayınca yapacak fazla bir şey kalmıyor.
Simon Çebe’nin dikkat çektiği başka bir önemli konu da Süryani cemaatin Mardin’deki gündelik hayatıyla ilgili. Manastırı gezdirirken boynunda bulunan haçı kaldırıp göstererek, “Ben bu haçla aşağıda rahatlıkla gezemem mesela” diyor. Manastırdan çıktığında haçı gömleğinin altına saklıyormuş, çünkü saldırıya uğrayan çok kişi olmuş bu nedenle. Sadece insanlar değil, dini binaların da hedef olduğunu söylüyor. Kendi manastırlarının duvarlarına defalarca boyalarla “nefret içerikli” yazılar yazılmış, binlerce yıllık taşlar kırılmış, zarar verilmiş.
Geçen yıl, Nusaybin’deki, halen arkeolojik kazıların devam ettiği Mor Yakup Manastırı’nın duvarlarına sprey boyayla küfürler ve Kuran ayetleri yazıldığını biz de hatırlıyoruz konuşurken. Turabdin’deki Mor Efrem Manastırı’na yapılan saldırıları da. Üstelik 1. Derece Tarihi Eser kapsamındaki bu mekanın hemen bitişiğine katlı betonarme bir de otopark yapılmaya çalışılıyor. Bunun manastıra zarar vereceği bilinerek…
Mor Yakup Manastırı Rahibi Sefer Bileçen, “terör örgütüne üye olmamakla birlikte, teröristlere yardım ve yataklık”tan gözaltına alındı. Davası halen sürüyor.
Çebe, Yeni Şehir’deki bazı Süryani ibadet yerlerinin daha “korunmasız” oldukları için saldırıya daha açık olduklarını, sürekli yenileriyle karşı karşıya geldiklerini anlatıyor.
Tuhaf şekilde kişilere ait kilise ve manastırların satılığa çıkarılması ve Süryani cemaatinin alamayacağı yüksek meblağlar istenmesi de Mardinli Süryanilerin bir başka kalp ağrısı. “Alan da otel, işletme yapmak üzere alıyor, zaten sayısı giderek azalan, kaçak kazılarla harap edilen dini mekanlarımız bir bir yok oluyor” diyorlar.
Diaspora hala temkinli
Son dönemlerde, özellikle 90’lı yıllardaki çatışmalı ortamın ardından Diaspora’ya dağılan Süryanilerin bir kısmı köylerine dönmeye başladı. Ancak manastır rahiplerine ve çalışanlarına yönelik hala “terör örgütü üyeliği” veya “yardım yatak”tan gözaltına almak gibi uygulamalar, Süryani-Keldani cinayetlerinin faillerinin bir türlü bulunamaması, manastır ve kiliselere yapılan saldırıların devam etmesi, özellikle de 2018’de tapusu geri verilse de Mor Gabriel Manastırı’nın topraklarının bir kısmının bir kısmının ise Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmesi gibi pek çok ayrımcı uygulama isteyenin bile gözünü korkutmuş durumda, bu nedenle dönüşler istenilen ölçüde değil.
Zaten destek de alamıyorlarmış. Hazreti İsa’nın da dahil olduğu Aramilerin torunları, bölgenin en eski yerleşimcileri olan bu halk, köylerini kendileri yeniden inşa etmek zorunda kalıyorlar, altyapıyı bile kendileri yapıyorlarmış. Bu da her şeyi bir kat daha zorlaştırıyor.
Kalenin eteklerindeki yamaçlardan Ova’ya doğru setler halinde inen, sarı küfeki taşından, motiflerle süslü evlerin, birbirine Abbara denilen tünellerle bağlı dar sokakların arasındayız. Daracık sokaklara araç girmediği için her türlü taşımanın yapıldığı eşekler tek tük, birkaç at ise turistlerin hizmetinde.
Hemen altlarındaki hercü merce, gürültü ve sokaklarında gezip sürekli fotoğraflarını çekmeye çalışan insanlardan sıkılmış gibiler ancak her aileden birkaç kişinin turizm sektöründe çalışıyor olması ve “basın”a şikayet etmenin sonuçlarını öngöremediklerinden olsa gerek, pek konuşmak istemiyorlar.
Kuraklıkla mücadele eden Mezopotamya Ovası, çevre, su ve hava kirliğiliği, Ova’ya doğru uzanan çarpık ve aşırı yapılaşmanın hüküm sürdüğü Yeni Şehir, altyapı sorunları, aşırı turizm baskısıyla baş etmeye çalışan Eski Şehir’e rağmen rengarenk çarşıları, baharat kokuları, şarapları ve binlerce yıllık kadim kültürü ile halen küçük bir mücevher gibi… Yeter ki pamuklara sarılarak korunup kollanması gereken bu olağanüstü kentin kıymeti bilinsin, bilenin sözü dinlensin.
Bütün derdine tasasına rağmen büyüleyici Mardin’e veda zamanı. Yolumuz, bölgenin bir başka tarihi yerleşim yeri; Urfa‘ya doğru…
Geçtiğimiz kasım ayı Türkiye’de son 50 yılın en sıcak dördüncü kasım ayı oldu.
Kasımda en yüksek sıcaklık 32,1 dereceyle Adana‘da, en düşük sıcaklık ise sıfırın altında 11 derece ile Sivas‘ın Kangal ilçesinde ölçüldü.
Marmara ve Ege’de ortalama sıcaklıklar
AA‘da yer alan habere göre, kasım ayında ortalama sıcaklıklar İstanbul, Sakarya, Bozcaada, İpsala, Florya, Çeşme, Antakya,Erdemli, Yozgat, Gemerek, Kayseri, Zara, Ulukışla, Samsun, Ordu, Bolu, Merzifon, Amasya, Tokat, Cide, Bafra, Ünye, Nallıhan, Zile, Kars, Bitlis, Doğubayazıt, Batman, Viranşehir çevrelerinde mevsim normalleri civarında, yurdun diğer bölgelerinde ise mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşti.
Marmara Bölgesi’nde kasım ayı ortalama sıcaklığı uzun yıllar 10,4 dereceydi. Ancak, geçen ay sıcaklık 12,8 derece olarak kaydedildi. Bölgede en düşük sıcaklık sıfırın altında 1,2 dereceyle Balıkesir‘de, en yüksek sıcaklık ise 29,9 dereceyle Bandırma‘da tespit edildi.
Ege Bölgesi‘nde ortalama sıcaklıklar, Çeşme çevresinde mevsim normalleri civarında, bölgenin diğer kesimlerinde ise mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşti. Bölgenin kasım ayı ortalama sıcaklığı 11,3 dereceyken, geçen ay sıcaklık 13,9 dereceyi buldu. Bölgede en düşük sıcaklık sıfırın altında 5,2 dereceyle Emirdağ‘da, en yüksek sıcaklık ise 31,7 dereceyle Milas’ta ölçüldü.
Akdeniz ve İç Anadolu bölgesinde kasım ayı sıcaklık dereceleri
Akdeniz Bölgesi‘nde ortalama sıcaklıklar, geçen ay Antakya, Erdemli çevrelerinde mevsim normalleri civarında, bölgenin diğer kesimlerinde ise mevsim normallerinin üzerinde seyretti. Bölgenin kasım ayı ortalama sıcaklığı 12,9 derece iken, geçen ay 15,6 derece oldu. En düşük sıcaklık sıfırın altında 6,2 dereceyle Göksun‘da, en yüksek sıcaklık ise 32,1 dereceyle Adana ve Kozan‘da ölçüldü.
İç Anadolu Bölgesi‘nde ise ortalama sıcaklıklar, kasımda Yozgat, Gemerek, Kayseri, Zara, Ulukışla çevrelerinde mevsim normalleri civarında, bölgenin diğer kesimlerinde ise mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşti. Bölgenin kasım ayı ortalama sıcaklığı 5,6 derece iken, geçen ay sıcaklık 7,9 dereceyi buldu. En düşük sıcaklık sıfırın altında 11 dereceyle Kangal’da, en yüksek sıcaklık ise 23,8 dereceyle Akşehir ve Çumra‘da tespit edildi.
Diğer bölgelerde kasım ayı sıcaklıkları
Karadeniz Bölgesi‘nde de geçen ay sıcaklık Samsun, Ordu, Bolu, Merzifon, Amasya, Tokat, Cide, Bafra, Ünye, Nallıhan, Zile, Ulukışla çevrelerinde mevsim normalleri civarında, bölgenin diğer kesimlerinde mevsim normallerinin üzerinde ölçüldü. Bölgenin kasım ayı ortalama sıcaklığı 8,4 derece iken, geçen ay 10,4 derece olarak kayıtlara geçti. En düşük sıcaklık sıfırın altında 5,9 derece olarak Kızılcahamam’da, en yüksek sıcaklık ise 30,6 derece olarak Bartın’da kaydedildi.
Doğu Anadolu Bölgesi‘nde ortalama sıcaklıklar Kars, Bitlis, Doğubayazıt çevrelerinde mevsim normalleri civarında, bölgenin diğer kesimlerinde mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşti. Bölgenin kasım ayı ortalama sıcaklığı 4,1 derece, geçen ay ise 6,6 derece olarak hesaplandı. Bölgede en düşük sıcaklık sıfırın altında 9,1 derece olarak Sarız‘da, en yüksek sıcaklık ise 23,1 derece olarak Dersim’de ölçüldü.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi‘nde de ortalama sıcaklıklar, Batman, Viranşehir çevrelerinde mevsim normalleri civarında, bölgenin diğer kesimlerinde mevsim normallerinin üzerinde seyretti. Bölgenin kasım ayı ortalama sıcaklığı 11,2 derece iken, geçen ay 13,7 dereceyi buldu. Bölgede en düşük sıcaklık sıfırın altında 0,8 derece olarak Batman’da, en yüksek sıcaklık ise 30,3 derece olarak Cizre ve Ceylanpınar‘da ölçüldü.
Doğa Derneği uzmanları ve gönüllü gözlemcilerinin gerçekleştirdiği “Gediz Deltası 2021 Yılı Kuş Araştırma ve İzleme Çalışmaları” tamamlandı. UNESCO Dünya Doğa Mirası olmaya hazırlanan Gediz Deltası Önemli Doğa Alanı’nda 2021 yılı boyunca 186 farklı kuş türünün yaşam döngüsü kayıt altına alındı ve delta için önemli bulgular elde edildi.
Gediz Deltası bulunduğu konum ve barındırdığı farklı habitat tipleri sayesinde başta kuşlar olmak üzere binlerce canlıya yaşam alanı imkânı sunuyor. Akdeniz Havzası’ndaki en önemli sulak alan ekosistemlerinden biri olan Gediz Deltası göç dönemi, kış dönemi ve üreme dönemi gibi yılın farklı zamanlarında yüzlerce kuş türünden binlerce bireye ev sahipliği yapıyor.
Doğa Derneği, 10 Aralık 2021 tarihinde bu araştırmanın sonuçlarını paylaşmak ve değerlendirmek amacıyla, İzmir Tarımı Geliştirme Merkezi’nde bir çalıştay düzenledi.
‘Bu yıl tahminlerden daha az flamingo üredi’
2021 yılı kuş izleme çalışmalarında önemli bulgular ortaya koyduklarını belirten Doğa Derneği Biyoçeşitlilik Araştırma Koordinatörü Şafak Arslan şunları söyledi:
“2021 yılında Gediz Deltası’nda yıl boyunca kış ortası su kuşu sayımı, tepeli pelikan koloni sayımları, kuşların geceleme alanlarının belirlenmesi, rutin kuş izleme çalışması, üreyen kuş atlası, flamingo yuva sayımı, ilkbahar ve sonbahar kuş göçü izleme çalışması gerçekleştirdik. Dört mevsim süren yoğun saha çalışmaları neticesinde, Türkiye için örnek bir çalışma yapılmış oldu ve önemli bulgular elde edildi.
Bir yıl boyunca yaptığımız gözlemler sonucunda 186 kuş türünün yaşam döngüsüne şahitlik ettik. Türkiye’de üreyen kuş türü sayısının üçte birinden fazlasının deltada ürediğini ortaya koyduk. Üreme dönemi sonrasında flamingoların yuva sayımını gerçekleştirdik ve bu yıl 13.750 yuvanın kullanıldığını belirledik. Bu yıl, tahmin ettiğimizden daha az sayıda flamingo üredi. Bunun ana nedeni, flamingoların ürediği adanın erozyonla zarar görmüş olması. Yetkililer bu konuda bir çalışma planlıyor”
‘Rekreasyon alanı olarak düzeltilmeli’
Gediz Deltası’nın dünya çapında öneme sahip bir alan olduğunu vurgulayan Doğa Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dicle Tuba Kılıç ise farklı uzmanların yer aldığı, uluslararası standartlarda araştırma sonucunda deltanın uluslararası koruma kriterlerinden hangilerini sağladığını ve aynı zamanda UNESCO’nun kriterlerini nasıl sağladığını ortaya çıkardıklarına dikkat çekti.
Kılıç, “Buradaki yaşam döngüsünün sürmesi için deltadaki yasadışı avcılığın engellenmesi, yapılaşma ve yanlış su politikalarının düzeltilmesi ve özellikle deltanın güneyinin yaban hayatını koruyan bir rekreasyon alanı olarak düzenlenmesi gerekiyor. UNESCO Dünya Doğa Mirası olması gereken Gediz Deltası’ndaki yaşamı sürdürmek hepimizin sorumluluğudur.” diye konuştu.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) döviz kurlarında görülen sağlıksız fiyat oluşumları nedeniyle bir kez daha “doğrudan döviz müdahalesinde bulunulduğunu” duyurdu.
TCMB’den yapılan açıklamada, “Döviz kurlarında görülen sağlıksız fiyat oluşumları nedeniyle piyasaya satım yönünde doğrudan müdahale edilmektedir” ifadesine yer verildi.
Enflasyon beklentisi yüzde 23,85’e yükseldi
Dolar/TL kuru, bugün Merkez Bankası’nın piyasa katılımcılarının beklentilerini derlediği anketinde enflasyon beklentilerindeki yükselişin sürdüğünün görülmesi üzerine tırmanışa geçti. TCMB anketinde yıl sonuna ilişkin enflasyon beklentisi yüzde 19,31’den yüzde 23,85’e yükseldi.
Bunun üzerine dolar gün içinde 13.95 TL’ye ulaşmasının ardından yapılan müdahalede sonrası dolar kısa süreliğine 13,75 TL seviyesine gerilese de ardından yine yükselişe geçti ve saat 15.10 itibariyle 13,93 TL seviyesinin üzerine çıktı.
TCMB 1 Aralık’ta dolar/TL kurunun 13.95’i görmesi üzerine kurlara 2014 yılından beri ilk kez doğrudan müdahalede bulunmuştu. Daha sonra 3 Aralık’ta bir doğrudan müdahale daha gelmişti. Ancak enflasyondaki yükseliş trendi ve gevşek para politikasının devam edeceği beklentisiyle kurlardaki yükseliş devam ediyor.