Ana Sayfa Blog Sayfa 1006

Feminist politik ekoloji buluşmalar Christine Bauhardt ile başlıyor

Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi, Bahar 2022 döneminde Feminist Politik Ekoloji Buluşmaları başlıklı etkinlik serisiyle okurlarıyla buluşmayı hedefliyor. Serinin 10 Mart Perşembe günü gerçekleşecek olan ilk etkinliğinin konuğu “Yeşil Yeni Düzen, Küçülme ve Dayanışma Ekonomilerine Feminist Yaklaşımlar” (Feminist Approaches to Green New Deal, Degrowth and the Solidarity Economies) başlıklı konuşmasıyla Christine Bauhardt.

2006’da online olarak yayın hayatına başlayan Feminist Yaklaşımlar, toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini eleştirel feminist bir bakış açısından inceleyerek cinsiyet eşitliğine katkı sunmayı ve feminist aktivizm ile feminist kuramın buluşabileceği, birbirini besleyebileceği bir zemin oluşturmayı amaçlıyor. Dergi, Bahar 2022 sayısında artık hayatı doğrudan etkileyen ekoloji krizini gündemine alıyor. Karar alıcıların krizin boyutları ile ilgili bilimsel verileri ve krizden çıkışa dair önerileri görmezden gelerek insanlığı ve gezegenideki birçok canlının yaşamını felakete doğru hızla sürüklediği bu dönemde, ekolojik kriz karşısında önerilen önlemlere, geliştirilen mücadele biçimlerine feminist bir perspektifle katkı sunmayı hedefliyor.

Feminist Yaklaşımlar’ın bu sayısındaki feminist politik ekoloji dosyasında çevre tarihi alanını feminist ekolojik bir bakış açısından yeniden değerlendiren, güncel ekolojik kavramlara feminist eleştirel bir perspektif geliştiren ve bu kavramlar bağlamında alternatif toplumsal pratiklere odaklanan, feminist politik ekoloji alanında referans niteliği taşıyan makalelerin Türkçe çevirileri ve değerlendirme yazıları yer alıyor. Dergi, bu makaleleri okurlarına ulaştırmanın yanı sıra, makalelerin yazarlarını da okurlarıyla buluşturmayı planlıyor. Bu çerçevede Bahar 2022 döneminde “Feminist Politik Ekoloji Buluşmaları” başlığıyla bir webinar serisi düzenliyor.

Serinin ilk konuğu “Yeşil Yeni Düzen, Küçülme ve Dayanışma Ekonomilerine Feminist Yaklaşımlar” başlıklı konuşmasıyla Christine Bauhardt. Bauhardt konuşmasında kapitalist büyümeye alternatif olan Yeşil Yeni Düzen, küçülme ve dayanışma ekonomileri modellerini ekofeminist ekonomi perspektifiyle ele alacak.

Yeşil Yeni Düzen, ekonomik başarıyı endüstriyel üretimin ekolojik bir perspektifle yeniden yapılandırılması üzerinden tanımlarken, küçülme, maddi refahla bireysel ve toplumsal refah arasındaki ilişkiye dair sorular soruyor. Dayanışma ekonomisi ise öz-yönetim ve kooperatifleşme gibi pratiklere dayanıyor. Bauhardt, bu yaklaşımların ekofeminist ekonominin iddialarını dikkate almadığına, ekonomik ve toplumsal dönüşümün hedeflerinden biri olarak toplumsal cinsiyet eşitliğine işaret etmediğine dikkat çekiyor. Bununla birlikte bu üç yaklaşımın da, toplumsal yeniden üretim alanındaki kadınların emeğine dair birtakım varsayımlara dayandığı için fazlasıyla cinsiyetlendirilmiş yaklaşımlar olduğunu savunuyor. Bauhardt konuşmasında bu yaklaşımların ekofeminist ekonomik ilkeleri içerecek şekilde nasıl geliştirilebileceğini, böylece toplumsal cinsiyet eşitliği taleplerini de karşılayacak bir ekonomik değişikliğin nasıl hayata geçirilebileceğini tartışmaya açacak.

Bahar dönemi boyunca devam edecek olan, İngilizce olarak gerçekleştirilecek Feminist Politik Ekoloji Buluşmaları‘nın Türkçeye simultane çevirisi olacak. Etkinlik, Friedrich Ebert Stiftung’un desteğiyle gerçekleşecek.

10 Mart Perşembe günü saat 19:30’da çevrimiçi olarak gerçekleşecek olan Christine Bauhardt’ın “Yeşil Yeni Düzen, Küçülme ve Dayanışma Ekonomilerine Feminist Yaklaşımlar” başlıklı konuşmasına bu link üzerinden kayıt yaptırarak katılmak mümkün.

Christine Bauhart kimdir?

Prof. Dr. Christine Bauhardt, Berlin Humbolt Üniversitesi (Humboldt-Universität Berlin) Tarımsal Ekonomiler Bölümü’nde öğretim üyesi. Çevre bilimlerinde toplumsal cinsiyet, küresel çevre politikaları, alternatif ekonomik yaklaşımlar ve ekofeminist politik ekoloji konularında araştırma yürüten Bauhardt’ın Wendy Harcourt ile birlikte yayına hazırlığı Feminist Political Ecology and the Economics of Care: In Search of Economic Alternatives (Feminist Politik Ekoloji ve Bakım Ekonomisi: Ekonomik Alternatif Arayışı) başlıklı kitap 2019’da yayınlandı.

Joseph Borrel: Ukrayna’nın işgali, yeşil enerjiye geçişimize ivme kazandırmalı

Avrupa Birliği (AB)  Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi, sosyalist İspanyol siyasetçi Joseph Borrel, küresel konularda yorum ve analiz yayımlayan uluslararası medya kuruluşu Project-Syndicate‘e yazdığı yazıda, Ukrayna‘nın işgalinin yeşil enerjiye geçişe ivme kazandırması gerektiğini belirtti.

Borrel, yazısında “Ülkemizde yenilenebilir enerji geliştirmek için yatırdığımız her euro, stratejik kırılganlıklarımızı azaltacak ve iklim değişikliğini önlemeye yardımcı olacaktır. Evimizi güçlendirmek üs aynı zamanda Rusya‘nın saldırgan dezenformasyon ağlarıyla mücadele etmek ve Kremlin‘in finans ve nüfuz ticareti ekosisteminin peşine düşmek anlamına geliyor” dedi.

Borrell’in 3 Mart’ta yayımlanan yazısı şöyle:

Bazı haftalar on yıllar gibi gelebilir ve bu da onlardan biri oldu. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı açık saldırganlık eylemiyle birlikte, Avrupa’da bir kez daha savaş trajedisi patlak verdi. Rus kuvvetleri konutları, okulları, hastaneleri ve diğer sivil altyapıyı bombaladı. Kremlin’in propaganda makinesi, haksız olanı haklı çıkarmak için aşırı hızla çalışıyor. Bir milyondan fazla insan şiddetten kaçtı.

Avrupa Birliği de harekete geçmiş durumda. Bazıları bizim tereddüt edeceğimizi, aynı fikirde olmamamızı ve krizi ertelememizi zannediyordu, ancak  biz de yol boyunca tabuları yıkarak Ukrayna’yı desteklemek için rekor bir hızla hareket ettik. Kremlin bağlantılı oligarklara ve savaştan sorumlu olanlara benzeri görülmemiş yaptırımlar uyguladık. Önde gelen Rus bankalarının SWIFT sisteminden men edilmesi ve Rus Merkez Bankası‘nın varlıklarının dondurulması gibi sadece birkaç gün önce düşünülemez olan önlemler  şimdi uygulanıyor.  Ve ilk kez AB, Avrupa Barış Fonu kapsamında 500 milyon € (554 milyon $) seferber ederek, savaş halindeki Ukrayna’ya askeri teçhizat sağlayan üye ülkeleri destekliyor.  Maksimum etkiyi sağlamak için tüm bunları diğer ülkelerle işbirliği halinde  hayata geçirdik. ABD;  Birleşik Krallık, Kanada, İsviçre, Japonya, Singapur ve diğer birçok finansal ve ekonomik merkez, sert yaptırımlar için bize katıldı. Rusya’ya yönelik uluslararası öfke, spor ve sanatta bile yükseliyor. Şirketler, ardı ardına Rusya pazarını terk ediyor.

Yine de, Ukrayna’dan gelen haberler korkunç ve iç karartıcı; üstelik kimse bu savaşın nasıl biteceğini bilmiyor. Putin, dökülen kanı “Batı ile Geri kalanlar” arasındaki efsanevi bir çatışmanın kaçınılmaz bir yan ürünü olarak göstererek mazur göstermeye çalışacak; ama neredeyse hiç kimseyi ikna etmeyecektir. Dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin ve insanların büyük çoğunluğu, otokratik bir liderin askeri saldırganlık yoluyla istediğini kolayca ele geçirebileceği bir dünyayı kabul etmeyi reddediyor.

‘Jeopolitik bir Avrupa’nın gecikmiş doğuşu’

2 Mart’ta, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ezici bir çoğunluğu -141 ülke- Ukrayna’nın egemenlik haklarını desteklemek için oy kullandı ve Rusya’nın eylemlerini BM Şartı’nın ve uluslararası hukukun açık bir ihlali olarak kınadı. Sadece dört ülke Rusya’ya oy verdi (geri kalan 35’i çekimser kaldı). Küresel uzlaşmanın bu tarihi görüntüsü, Rusya liderinin ülkesini ne kadar izole ettiğini gösteriyor. AB, BM’de bu sonuca ulaşmak için çok çalıştı ve  şimdiki görevin şiddeti sona erdirmek ve diplomasiye kapı açmak olduğu konusunda BM Genel Sekreteri Antonio Guterrres‘le tamamen aynı fikirdeyiz.

Rusya’nın işgalinden bu yana geçen hafta içinde jeopolitik bir Avrupa’nın gecikmiş doğuşuna da tanık olduk. Avrupalılar yıllardır, dünya sahnesinde siyasi hedeflerimizi takip etmek için amaç ve yetenek birliği ile AB’nin nasıl daha sağlam ve güvenlik bilincine sahip hale getirilebileceğini tartışıyor. Geçen hafta bu yolda, önceki on yılda yaptığımızdan muhtemelen daha ileri gittik.

Bu sevindirici bir gelişme, ancak yapılacak daha çok şey var. İlk olarak, Ukrayna’yı ve halkını uzun vadede – hem bizim hem de onların iyiliği için – desteklemeye hazırlanmalıyız. Putin’in galip gelmesine izin verirsek kimsenin güvenliği olmayacak. Artık herhangi bir kural yoksa, hepimiz tehlikede olacağız. Bu yüzden özgür bir Ukrayna’nın hayatta kalmasını sağlamalıyız. Ve bu amaçla, barışın yeniden kurulabilmesi için Rusya’nın akla dönmesi için bir açıklık sağlamalıyız.

‘Yenilenebilir enerji Avrupa’yı güçlendirir’

İkincisi, bu savaşın Avrupa güvenliği ve direnci için daha geniş perspektifte ne anlama geldiğini anlamamız gerekiyor. Enerji boyutunu düşünün. Açıkça, otoriter ve saldırgan güçlerden enerji ithalatına olan bağımlılığımızı azaltmak acil bir stratejik zorunluluktur. Rakibimizin savaşma yeteneğini kelimenin tam anlamıyla finanse etmemiz çok saçma. Ukrayna’nın işgali, yeşil enerjiye geçişimize yeni bir ivme kazandırmalıdır. Ülkede yenilenebilir enerji geliştirmeye yatırdığımız her euro, stratejik kırılganlıklarımızı azaltacak ve felaketle sonuçlanan iklim değişikliğini önlemeye yardımcı olacaktır. Ana üssümüzü güçlendirmek aynı zamanda Rusya’nın saldırgan dezenformasyon ağlarıyla mücadele etmek ve Kremlin’in finans ve nüfuz ticareti ekosisteminin peşine düşmek anlamına geliyor.

Üçüncüsü, bir güç siyaseti dünyasında, kendimizi savunma kapasitesine ihtiyacımız var. Evet, buna askeri yollar da dahil ve bunları daha da geliştirmemiz gerekiyor. Ancak AB’nin bu hafta yaptığı şeyin özü, esas olarak ekonomik ve düzenleyici nitelikte olan tüm politika ve kaldıraçları güç araçları olarak kullanmaktı. Önümüzdeki haftalarda, Ukrayna’da ve gerektiğinde başka yerlerde de bu yaklaşımı geliştirmeliyiz.

“Jeopolitik Avrupa” için temel görev basittir. Yeni keşfedilen amaç anlayışımızı önce özgür bir Ukrayna’yı sağlamak, ardından kıtamızda barış ve güvenliği yeniden tesis etmek için kullanmalıyız.

Net sıfır hedeflerinde ‘Sıfır Enerji Binalar’ durağı

Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı onaylaması ve 2053’e kadar karbon emisyonlarında net sıfır taahhüdünü vermesi bu hedefe ulaşmak için çalışmaları da hızlandırdı. Net Sıfır hedefinde yüzde 25 pay ile Sıfır Enerji Binalar en önemli maddeler arasında yer alıyor. ZeroBuild Summit’22 Direktörü Dr. Gamze Karanfil; küresel ısınmayı yavaşlatmak, ülke ekonomisine katkı sağlamak ve dışa bağımlı enerji tedariğinden kaynaklı milli güvenlik risklerini azaltmak için Sıfır Enerji Binalara yönelmenin gerekli olduğuna dikkat çekiyor.

Bugün iklim değişikliği telafisi zor bir seviyeye ulaştı. Sera gazı emisyonları, bu krizin en önemli nedeni olarak gösteriliyor. Tüm dünya, sera gazı emisyonunu düşürmek için çeşitli politikalar geliştirirken, Türkiye de Yeşil Mutabakat ve Paris Anlaşması’nı imzalayarak bu alandaki hassasiyetini ortaya koymuş oldu. Paris Anlaşması’na imza veren ülkeler, çoğunluğu 2050 yılında olmak üzere Net Sıfır emisyona ulaşmayı hedefliyor. Avrupa Birliği, 1990’a kıyasla 2030 yılına kadar net emisyonlarını en az yüzde 55 azaltmak ve 2050 yılına kadar “ilk iklim nötr kıta” olmak için çalışmalarını başlatmış durumda.

Emisyon değerleri azalmazsa büyük göç dalgaları yaşanacak

Dr. Gamze Karanfil

Peki, emisyonlar azalmazsa ne olacak? Bu soruyu ZeroBuild Summit’22 Direktörü Dr. Gamze Karanfil, “Küresel ısınmayı 1,5-2 derece arasında tutmak üzere politika ve stratejiler geliştiriliyor. Küresel ısınma 2 dereceyi geçerse, dünya üzerinde büyük bir oranda çölleşme, mercanların yok olması, aşırı sıcakların yarım milyara yakın insanı etkilemesi, yüz milyonlarca insanın yoksulluk sınırının altına düşmesi gibi sonuçlar ortaya çıkacak” diyerek yanıtladı.

Bunlara gıda güvenliği, biyo çeşitlilik ve ormanların büyük risk altında olacağını da ekleyen Karanfil, “Ayrıca bu etkiler büyük göç dalgalarına neden olacak. Ekonomiler bozulacak ve yaşam zorlaşacak” uyarısında bulunuyor.

Enerji kaynaklı emisyonların yüzde 25’i binalar kaynaklı

Hem dünyada hem de Türkiye’de sera gazı emisyonlarında en büyük etkenin enerji olduğunu hatırlatan Dr. Gamze Karanfil, enerji tüketiminde en büyük paya sahip olan binalarda gerçekleşecek bir dönüşümün aciliyetine vurgu yapıyor. Karanfil, Türkiye’de enerji kaynaklı emisyonların yaklaşık dörtte birinin binalar kaynaklı olduğunu belirterek, bu oranın bile iklim değişikliğiyle mücadelede Sıfır Enerji Binalar’ın önemini açık bir biçimde ortaya koyduğunu söylüyor.

Dr. Gamze Karanfil, enerji tüketiminin sadece çevreye değil ekonomiye de olumsuz etkilerine değinerek, “Ülkemizdeki cari açığın yüzde 70’i enerjiden kaynaklanıyor. Bu oran 2021’de daha da büyümüş durumda. TÜİK verilerine göre 2021 yılı toplam ithalatımız 271,4 milyar dolar, toplam ihracatımız ise 225,3 milyar dolar. Aradaki basit anlamdaki fark 46,1 milyar dolar. Sadece enerji ithalatı ve arasındaki fark ise 42,1 milyar dolara ulaşmış görünüyor. Aradaki farkın neredeyse yüzde 90’ı enerji kaynaklı. Yani Sıfır Enerji Binalar ile enerji tüketimini düşürmek demek ülke ekonomimize de katkı sağlamak demektir” diyor.

Enerjinin aynı zamanda bir milli güvenlik meselesi olduğuna da vurgu yapan Karanfil, “Doğalgazı ağırlıklı olarak Rusya, İran ve Azerbaycan‘dan, kömürü ise ağırlıklı olarak Rusya ve Kolombiya’dan ithal ediyoruz. Yani enerjide dışa bağımlıyız. Sıfır Enerji Binalar ile enerji tüketimini düşürmek ve dışa bağımlılığı azaltmak da mümkün” ifadelerini kullanıyor.

‘Değişim buradan başlıyor’

Geçen iki yıl boyunca dijitalde gerçekleştirilen ve bu yıl ilk kez fiziksel olarak 44. Yapı Fuarı TurkeyBuild İstanbul ev sahipliğinde 23 ile 26 Mart 2022 tarihleri arasında düzenlenecek olan Uluslararası ZeroBuild Summit’22’de konu tüm boyutlarıyla 16 oturumda 100’e yakın yerli ve yabancı konuşmacı ile ele alınacak. Bu yıl tüm paydaşlara “Change Starts Here! – Değişim Burada Başlıyor” diyecek olan ZeroBuild Summit’22’ye dair tüm bilgilere ZeroBuildSummit ve ZeroBuildTürkiye sosyal medya hesaplarından ulaşılabilir.

Savaş ve nükleer santraller

Kuzeyimizdeki savaş ikinci haftasının içinde… Geçtiğimiz haftanın en önemli olayı ise Ukrayna’ya ait dört nükleer santralden biri olan Zaporizhzhia Nükleer Santrali‘nin (NPP) silahlı güçler tarafından vurulduğu iddiasıydı. Kısa bir süre sonra santralin değil, yakınındaki bir yapının vurulduğu ortaya çıktı ve dünya şimdilik rahat bir nefes aldı.

Ukrayna’da halen çalışan dört adet nükleer santral var. Bu dört santral 15 nükleer reaktöre sahip. Ülkenin elektrik gereksiniminin yarısından fazlası bu dört nükleer santralden elde ediliyor. Zaporizhzhia Nükleer Santrali bu dört santralin en büyüğü, altı nükleer reaktöre sahip ve tek başına ülkenin elektrik gereksiniminin %15’ini karşılıyor. Bunun yanı sıra Ukrayna, 1986’da o zamana kadar tarihin gördüğü en büyük nükleer felakete uğramış ve Çernobil Nükleer Santrali’nin dördüncü ünitesi bir insan hatası sonucu patlamıştı.  Bu kazanın üzerinden 36 yıl geçmesine rağmen halen başta Ukrayna olmak üzere çok sayıda ülkede etkileri sürüyor. Buna rağmen Ukrayna nükleer programını sürdürdü ve günümüzde sahip olduğu dört nükleer santral ile toplam elektrik üretimi bakımından Avrupa‘da beşinci ve dünyada yedinci sırada yer alıyor. Halen ülke elektrik tüketiminin %53’ünü bu dört nükleer santralden sağlıyor.

IAEA endişeli

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) yaptığı açıklamada atılan tek merminin Zaporizhzhia Nükleer Santrali’nin yakınındaki eğitim için kullanılan bir binayı vurduğunu ve şimdilik santral ile ilgili bir tehlike olmadığını vurguluyor. IAEA açıklamasında santralin çevre güvenliğinin Rus askerler tarafından sağlandığını, santral personelinin ise önceden belirlenmiş düzen içinde çalıştığını ve santralden çevreye radyoaktif madde emisyonu olmadığını belirtiyor. IAEA doğruladığı diğer önemli bir nokta ise sahadaki ölçümlerin sağlıklı olarak yapıldığının gözlemlendiği gerçeği…

Bununla birlikte, örgüt Ukrayna’ya uzmanlarıyla gidemediği için kesin bir değerlendirme yapamadığını da belirtiyor. Bundan dolayı da endişeli olduğunun altını çiziyor. IAEA’nın Genel Müdürü Grossi Ukrayna’nın en büyük nükleer santralinin durumundan ciddi endişe duymaya devam ettiğini söyleyerek ‘Zaporizhzhia NPP’deki durum ve gece boyunca orada olanlar hakkında son derece endişeliyim. Bir nükleer santralin bulunduğu bölgeye mermi atılması, nükleer tesislerin fiziksel bütünlüğünün her zaman korunması ve güvende tutulması gerektiği temel ilkesini ihlal ediyor’ diyor.

Aslında Ukrayna’da halen çalışan dört santral de, tam adı Ukrayna Ulusal Nükleer Enerji Üretim Kuruluşu (Energoatom) olan devlet kuruluşunun sorumluluğunda… Energoatom’un 2015 yılında 2 milyar dolara yakın bir yatırımla bu santralleri dış etkenlere karşı dirençli hale getirdiği biliniyor. Nükleer reaktörlerin güçlü bir çekirdek kalkanla korunduğu ve basit bir bombardımandan etkilenmeyeceği de belirtiliyor. Ancak tüm bunlara rağmen bölgedeki gerçek durumu ortaya koyacak IAEA uzmanları gezisi henüz yapılamadı, kısa bir süre içinde yapılabileceğine dair bir işarette yok.  IAEA’nın nükleer santraller için talepleri de var:

  • Reaktörler, yakıt havuzları ve radyoaktif atık depoları da dahil olmak üzere tesislerin fiziksel bütünlüğü korunmalı,
  • Tüm güvenlik ve emniyet sistemleri ve ekipmanları her zaman tam olarak çalıştırılabilir halde olmalı,
  • İşletme personeli, güvenlik ve emniyet görevlerini yerine getirebilmeli ve yersiz baskıdan uzak kararlar alma kapasitesine sahip olmalıdır, (IAEA son yaptığı açıklamada personelin düzenli vardiye değiştirdiğini ve daha önce yapılmış plana uygun çalıştığını teyit etti.)
  • Tüm nükleer sahalar için şebekeden güvenli saha dışı güç kaynağı olmalı,
  • Kesintisiz lojistik tedarik zincirleri sürmeli ve sahalara rahat ulaşım olmalı, (IAEA son yaptığı açıklamada bu konuda şimdilik bir sorun olmadığını belirtti.)
  • Yerinde ve saha dışı radyasyon izleme sistemleri ile acil durum hazırlık ve müdahale önlemleri etkin olmalı ve
  • Güvenilir iletişim kaynakları açık olmalıdır.

-+

IAEA’nın bu talepleri karşılanır mı; karşılanmaz mı bilinmez ama şu bir gerçek: Bu savaş, savaşlardaki nükleer tehlikenin sadece nükleer silahlardan kaynaklanmadığını; nükleer santrallerin ve nükleer atık depolarının da büyük bir tehdit kaynağı olduğunu bize bir kez daha gösterdi. Üstelik nükleer silahlar için önemli bir karar ve koruma mekanizması olmasına karşın, savaşlarda nükleer santral ve atık depolama merkezleri, bölgede savaşan ve nükleer patlama ve serpintinin insani ve çevresel sonuçları hakkında en ufak bir bilgisi bile olmayan silahlı grupların insafına kalmış. Çernobil felaketinde yaşandığı gibi sonuçları onlarca yıl insan ve çevreyi etkileyen kaza riski, çözülemeyen nükleer atıklar sorunu, Fukuşima’da olduğu gibi doğal afetlerden olumsuz etkilenme gibi nedenlerle karşı çıkılan nükleer santrallerin şimdi de savaş durumlarında hedef olması ve büyük bir yıkıma yol açabileceği gerçeği bir kez daha önümüze çıktı.  Üstelik bu santraller yüksek kurulum, işletme ve söküm maliyetine sahip. O nedenle de bu santrallerde üretilen elektriğin maliyeti, yenilebilir enerji kaynaklarından üretilen elektriğin maliyetinden kat kat yüksek.

Şimdi önümüzde iki yol var: Ya kuzeyimizde yaşanan savaştan ders alarak nükleer santral sevdasından bir daha dönmemek üzere vazgeçeceğiz ve Akkuyu’daki nükleer santral inşaatını derhal durduracağız ya da yaşamın gerçeklerine kulaklarımızı tıkayıp gözlerimizi kapatacağız.

Şimdi tekrar ve daha güçlü bir sesle ‘nükleere hayır deme’ zamanı…

 

Nükleer Düzenleme Kanun Teklifi TBMM’den geçti

AKP Çorum Milletvekili Oğuzhan Kaya ile AKP milletvekillerinin imzasını taşıyan Nükleer Düzenleme Kanunu Teklifi, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu‘nda kabul edildi.

Anayasa Mahkemesi’nin Kanun Hükmünde Kararname ile düzenlendiği gerekçesiyle verdiği iptal kararındaki bir yıllık sürenin dolmasıyla getirilen nükleer santrallerle ilgili kanun teklifi, TBMM Genel Kurulu’nda görüşüldü.

Teklif eksiklikleri nedeniyle eleştirilmişti

Muhalefet milletvekilleri, hafta boyunca; hem Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’nda hem Genel Kurul aşamasında; nükleer santrallerin tehlikeli yönlerine dikkat çekerek, teklifte eksik unsurların olduğu yönünde eleştiri yaptı.

ANKA Haber Ajansı’nın aktardığına göre; CHP Grubu tarafından verilen 21. maddede değişiklik önerisinde de Nükleer Düzenleme Kurumu‘ndaki sekiz üyenin; siyasi parti gruplarının üye sayısı oranında belirlenecek üye sayısının ikişer katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her siyasi parti grubuna düşen üye sayısı esas alınmak suretiyle TBMM Genel Kurulu‘nca üye tam sayısının beşte üç çoğunluğuyla seçilmesi ve üyeliğe gösterilecek adaylarda; fakültelerin nükleer mühendislik, fizik mühendisliği, makine mühendisliği, elektrik mühendisliği, elektrik-elektronik mühendisliği, kimya mühendisliği veya çevre mühendisliği bölümlerinden en az lisans mezunu olmak veya diğer mühendislik bölümlerinden en az lisans mezunu olmakla birlikte bu bölümlerin birinden doktora derecesine sahip olmak veya bunlara denkliği kabul edilen yurt dışındaki yüksek öğretim kurumlarından mezun olma kriteri öngörüldü. CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, öneri hakkında şunları söyledi:

“Bakın, kararnameyle bu kurumu kuran Recep Tayyip Erdoğan, kurumun başkanlığına bir kimya mühendisi atadı. Şahsına, eğitimine, yetkinliğine bir şey yok ama bu kriterlerin yanından geçmiyor. Diğer üç kimya mühendisi de bir hukukçu da ve bir radyasyon onkolojisi yüksek lisanslısı arkadaş da bu şartların yanından geçmiyor. Bu kurumun elinde nükleer santralin şalteri, gözünün önünde denetimi, yetkisinde verebileceği caydırıcı cezalar, önlemler olacakken, olması gerekecekken siyaset yapmıyoruz, gelecek nesillerin sağlığını, hepimizin sağlığını düşünüyoruz…”

AKP sıralarına  “Başınızı yastığa koyduğunuzda sizi rahatsız etmeyecek bir oy kullanın” diyerek seslenen Özel Soma faciasını hatırlattı:

“Bakın, isimler söylemek istemem, bu kardeşiniz bu kürsüde Soma faciasından altı ay önce vermiş olduğu ve ‘Soma’da neler oluyor, Allah aşkına bakalım, facia geliyor’ diye yalvardığı bir konuşmada o tutanaklara bir açın bakın. Bakanlıktan aldığı bilgi notuyla ‘Türkiye’nin değil, dünyanın en güvenli madenidir’ diye okuyan arkadaşın tarihsel mahcubiyetini, o gün burada laf atanların tarih önünde düştüğü durumu düşünün ve bir gün bu verdiğiniz karara pişman olmayacaksanız, vicdanınızla ve bu akşam yatağa başınızı koyduğunuzda sizi rahatsız etmeyecek bir oy kullanın.”

CHP’nin önerisi reddedildi

Teklif üzerindeki görüşmelerin sonunda aleyhte söz alan Özel, “Yarın öbür gün olacak bir faciaya ‘ben evet demedim’ iradesi gösterin” diye AKP sıralarına seslendi. 29 maddelik teklif, AKP ve MHP oylarıyla kabul edildi.

Kabul edilen kanuna göre;

  • Nükleer Düzenleme Kurulu, nükleer enerji ve iyonlaştırıcı radyasyona ilişkin faaliyetler üzerinde düzenleme, değerlendirme, yetkilendirme, denetleme faaliyetleri ve yaptırımları uygulayabilme yetkisine sahip olacak.
  • Nükleer zararlara ilişkin hukuki sorumluluk hükümlerinin uygulanmasında yer verilmeyen tanımlar konusunda Paris Sözleşmesi‘nde yer alan tanımlar esas alınacak.
  • Nükleer enerji ve radyasyona ilişkin faaliyetler ile bu faaliyetlerle ilgili kişi, tesis, cihaz ve maddeler güvenlik, emniyet ve nükleer güvence açısından düzenleyici kontrole tabi olacak.
  • Düzenleyici kontrole ilişkin verilecek muafiyetler ile bu muafiyetlerin sınır ve koşulları, güvenlik ve emniyetle ilgili gerekleri karşılayacak şekilde, dereceli yaklaşım esas alınarak Nükleer Düzenleme Kurumu tarafından yönetmelikle belirlenecek.
  • Nükleer enerji ve iyonlaştırıcı radyasyona ilişkin faaliyetler, Nükleer Düzenleme Kurumu’na bildirimde bulunulmaksızın veya kurumdan yetki alınmaksızın yürütülemeyecek.
  • Radyoaktif maddelerin ihracatı, ithalatı, taşınması, transit geçirilmesi, nükleer güvence kapsamında, nükleer alanda kullanılmak için özel tasarımlanmış veya hazırlanmış madde, malzeme, ekipman, sistem, bileşen ve ilgili teknoloji ile nükleer çift kullanımlı madde, malzeme, ekipman, sistem, bileşen ve ilgili teknolojinin ihracatı; nükleer güvence kapsamında kurum tarafından belirlenen madde, malzeme, ekipman, sistem, bileşen veya ilgili teknolojinin ithalatı ile güvenlik, emniyet ve nükleer güvence dikkate alınarak kurum tarafından belirlenen diğer faaliyetler için izin alınması zorunlu olacak.

‘Yangından mal kaçırırcasına yapılması kabul edilemez’

TMMOB Makina Mühendisleri Odası (MMO) Başkanı Yunus Yener Birgün’e  TBMM’de yumruklar eşliğinde kabul edilen teklife ilişkin olarak “Bu kadar önemli ve stratejik bir konuyla ilgili temel bir yasal düzenlemenin, ilgili tüm kuruluşlar ve uzmanlar tarafından ayrıntılı bir şekilde incelenmesine, irdelenmesine ve değerlendirilmesine imkan tanınmadan, adeta yangından mal kaçırırcasına yapılması kabul edilemez” dedi.

CHP’li İbrahim Özden Kaboğlu ise yasa teklifinin anayasaya aykırı olduğunu söyledi:

CHP’li Cengiz Gökçel ise kanuna ilişkin olarak sürekli kazalarla gündeme gelen Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ne de değinerek şunları söyledi:

Kanun Teklifi’nin ayrıtılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Doğayı koruyan yönetmelikler değişiyor: Sit alanları da yapılaşmaya açıldı

Zeytinlerin maden faaliyetlerine açılmasının ardından doğayı tehdit eden bir yönetmelik değişikliğine daha imza atıldı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, kesin korunacak ve hassas alanlar, nitelikli doğal koruma alanları ile sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanlarının tespitine ilişkin düzenlemelerin yer aldığı yönetmelikte değişikliğe gitti.

Değişiklikle birlikte, doğal sit alanlarında madencilikten hidroelektrik santrallere (HES), rüzgâr ve güneş santrallerinden doğalgaz hatlarına birçok faaliyetin yapılabilmesinin önü açıldı.

‘Sit alanları talana açıldı’

Resmi Gazete’de 5 Mart’ta yayımlanan yönetmelik değişikliğiyle Danıştay tarafından yürütmesi durdurulan faaliyetlere yeniden izin çıkmış oldu. Yönetmelik daha önce de 2020’de değiştirilerek söz konusu alanlarda madencilik, balıkçı barınakları ve turizm amaçlı yapılaşmanın önü açılmıştı. Yönetmelikte 2013 ve 2017’de de alanların çeşitli faaliyetler için kullanıma açılması için birtakım değişiklikler yapılmıştı. Karara çevre aktivist ve grupları başta olmak üzere kamuoyundan yoğun tepki geldi.

Ekoloji Biriliği “Zeytinliklerden sonra doğal sit alanları da talana açıldı. Korunan alanlara dokunma” diyerek yönetmelik değişikliğine karşı hukuksal ve toplumsal mücadeleye başlayacaklarını duyurdu. Ekoloji Birliği tarafından yapılan değişikliğe ilişkin olarak şu açıklamalarda bulunuldu:

“Yönetmelik değişikliği ile ayrıca Doğal Sit tescil kararlarına karşı idari itiraz yolu getiriliyor, bu da dava yoluna geciktiren veya sınırlandıran sonuçlar doğurabilir. Siyasi iktidar, yasa değişikliğine dahi gerek görmeden, Meclisi ve toplumu yok sayarak, şirketlerin daha fazla kar sağlaması, sermaye birikimi için yaşam alanlarını, doğal alanları talana açmaya devam ediyor.”

“Yaşam savunucuları olarak bu tür yönetmelik değişikliklerinin ve bunlara dayanarak ortaya konacak yıkım projelerinin karşısında duracağımızın bilinmesi gerekir” diyen Ekoloji Birliği, korunan alanların talanına karşı tepki gösterdi.

Türkiye Barolar Birliği (TBB) tarafından da konuya ilişkin basın açıklaması yapılarak “Maden yönetmeliği ve korunan alanlara dair yapılan bu son düzenlemeler siyasi iktidarın mahkeme kararlarını yok sayarak özellikle maden, enerji ve endüstriyel tarım şirketlerine yeni bir sermaye transferi dalgası yarattığını bize göstermektedir” denildi. Açıklamada ayrıca şu ifadeler kullanıldı:

“Öncesinde 1. Derece, 2. Derece, 3. Derece doğal sit olarak tanımlanan, sonradan kesin korunacak, nitelikli koruma alanı, sürdürülebilir koruma ve kullanma alanları olarak tanımlanan alanlarda pek çok kez yapılaşmaya dönük düzenlemeler gündeme gelmiş, açılan davalarda yürütmeyi durdurma kararları, iptal kararları verilmişti”

TBB tarafından koruma ilke ve politikaları ile bağdaşmayan, uluslararası anlaşmalara aykırı ve yargı kararlarını hiçe sayan, hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayan yönetmelik değişikliğine karşı hukuksal yola başvurulacağını duyurularak Zeytin Kanunu’nu delme girişimleri gibi değil SİT alanlarının da parçalanmasına izin vermeyecekleri yönünde açıklamada bulunuldu.

Öte yandan Mart başında Resmi Gazete’de yayımlanan zeytinlik sahalarını maden işletmelerine açan yönetmelik kamuoyunu ayağa kaldırmış, yönetmeliğin durdurulması ve iptali için üst üste davalar açılmıştı. Kamuoyu #ZeytinimeDokunma etiketiyle karara tepkilerini göstermeye devam ederken sokakta da karara karşı protestolar düzenlenmeye devam ediliyor.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi 5 Mart’ta “Tam da şimdi zeytinliklerimizi korumak zamanıdır” diyerek İzmir’de protesto gerçekleştirdi. TMMOB’ya bağlı odalar dahil olmak üzere 60’ın üzerinde dernek, sivil toplum kuruluşu ve meslek örgütleri yönetmeliğin iptali için yasal yoldan mücadelelerini sürdüreceklerini açıkladı.

Greenpeace Akdeniz, Kuzey Ormanları Savunması, Türkiye Ormancılar Derneği, Yeşil Düşünce Derneği, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Yok Oluş İsyanı, 350 Türkiye, Youth for Climate, İklim Öncüleri ve TEMA üyeleri Beşiktaş’ta #ZeytinimeDokunma eylemleri gerçekleştirdi:

“Yasaya aykırı bu maddeyi geri çekin ve zeytinlikleri, ormanları ve diğer doğal alanları yıkıcı madenciliğe kapatın. İklim krizinin sebebi olan bu tehlikeli kömür sevdasından vazgeçin.”

Çevre örgütlerinden ortak çağrı

Maden Yönetmeliği değişikliğine karşı 4 Mart’ta, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği ve Assos Dostları Ayvacık’ta basın açıklaması gerçekleştirdi. Artur Çevre Platformu, Ayvalık Tabiat Platformu, Balıkesir Çevre Platformu, Bergama Çevre Platformu, Burhaniye Çevre Platformu, Dikili Çevre Platformu, Gömeç Çevre Platformu, Kazdağı Doğal Ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından yapılan ortak çağrısı da Burhaniye’de Cumhuriyet Meydanı’nda basın açıklaması gerçekleştirildi. Çanakkale Merkez’de de 60’a yakın bileşeni olan Kazdağları Ekoloji Platformu (KEP) tarafından basın açıklaması yapıldı. Ortak açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Enerji ve madencilik madencilik projeleri iklim değişikliğine neden olmakta ve bu değişiklik zeytinlere zarar vermektedir. Verdiği zararlar yetmiyormuş gibi şimdi de bu projelerin daha da rahat uygulanabilmesi için doğrudan yok edilmek isteniyor. Bizler tüm ekoloji örgütlerini, sektör örgütlerini, emek ve demokrasi güçlerini ve demokratik kitle örgütlerini söz konusu yönetmelik değişikliğine karşı ortak olarak mücadele etmeye ve yönetmeliğin iptali için yığınsal davalar açmaya çağırıyoruz.”

‘Yönetmelik iptal edilmeli’

Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) de “Yeter artık tarım arazileri, ormanlar, sularımıza yönelik saldırılara karşı mücadelemizi sürdürürken yeni saldırılarla karşılaşıyoruz. Maden ve enerji şirketleri için zeytinlikler yok edilmek isteniyor. Yetmedi doğal sit alanları da tehdit ediliyor. ‘Nitelikli Doğa Koruma Alanları’ nda, tıbbi ve aromatik bitki yetiştiriciliğine, iskele ve balıkçı barınaklarına, kültür balıkçılığı faaliyetlerine, güvenlik tesislerine, enerji santrallerine, atık su arıtma tesisleri, otoparklar, trafo ve enerji nakil hatları, baraj ve göletlerin yapılmasına imkan tanınıyor. ‘Sürdürülebilir Koruma ve Kullanma Alanları’nda yargının hukuka aykırı bulduğu, tarım ve hayvancılık amaçlı entegre tesislere, enerji santrallerine turizm ve yerleşimlere, değişiklikle yoğunluğuna ve kapasitesine bakılmaksızın izin çıktı. Doğal alanların yok edilmesine yönelik yönetmelik de iptal edilmeli” denildi.


Marmaris Ekolojik Mücadele Komitesi tarafından yönetmelik değişikliğine ilişkin yapılan açıklamada ise şu ifadeler kullanıldı:

“Ne Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’nın ne de Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın hazırladığı ve Resmi gazetede yayınlanan ‘Maden Yönetmeliği ile Korunan Alanların Yönetmeliğine yönelik değişiklikleri tanımıyoruz. Bu yönetmelikler başarısızlığa mahkûm edilmelidir. Kolay yetişmeyen, yılların alın teriyle üretilen ‘ölmez ağacımız’ zeytini, korunan alanlarımızı maden, enerji, inşaat şirketleri ve sözde turizm yatırımlarının insafına bırakmayacağız.”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’daki en büyük göç: 1.5 milyon insan Ukrayna’dan kaçtı

Rusya‘nın Ukrayna‘yı işgali 11 günü geride bıraktı.

Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, Ukrayna’da 1,5 milyondan fazla mültecinin komşu ülkelere geçtiğini duyurdu.

Birleşmiş Milletler‘in (BM) dün yaptığı açıklamaya göre işgalde 20’si çocuk 364 sivil hayatını kaybetti. Gerçek sayının  çatışma bölgelerinden bilgilerin geç alınmasından ve teyit edilmesinin zorluğundan dolayı çok daha fazla olduğu düşünülüyor.

Pazar günü Kiev yakınlarındaki Irpin’de tahliye edilen sivil halka bir köprü üzerinde açılan bombardıman sonucu dört kişi hayatını kaybetti.

Fotoğraf: Carlos Barria – Reuters

Rusya,  saldırıların devam ettiği Ukrayna’nın Kiev, Mariupol, Harkov ve Sumi şehirlerinden sivillerin tahliyesi için Moskova saatiyle 10.00 itibarıyla geçici ateşkes ilan edeceğini duyurdu.

“Ukrayna’dan belirtilen yönlerde insani koridorların oluşturulması için tüm koşulları yerine getirmesini, sivillerin ve yabancı vatandaşların organize şekilde çıkışını sağlamasını talep ediyoruz” denilen açıklamada, insani koridorların insansız hava araçları ile takip edileceği, BM, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve Kızılhaç’taki ilgili birimlerin bilgilendirildiği belirtildi.

Liman kenti Mariupol‘de gıda, su, ısı ve elektriğe erişim bulunmuyor. Kentin planlı tahliyesi dün tekrar durdurulmuş, taraflar birbirini ateşkesi ihlal etmekle suçlamıştı.

Zelenski: Odessa’ya füze atarsanız tarihi bir savaş suçu olur

Cumartesi gecesi yaptığı konuşmasında Ukraynalıların işgali durduğunu belirten Ukrayna Devlet Başkanı Volodymir Zelenski, halka savaşmaya devam etme çağrısı yaparak “Şimdi sokağa çıkma ve şehirlerimizden bu belayı defetme zamanı” dedi.

NATO‘ya ülkesi üzerinde uçuşa yasak bölge uygulaması çağrısını yineleyen Zelenski ve Biden‘ın Rusya’yı durdurmak için kendilerine yaptırım sözü verdiğini söyledi.

Zelenski, “Askerlerimiz tarafından esir alınan Rus askerleri konuşturuluyor.  Onların anlattıklarını duyuyoruz. Bu planlar dün yapılmadı. Bu işgale zalimce hazırlandılar” şeklinde konuştu. Rusya’nın Odessa’yı bombalamayı planladığını duyuran Zelenski, kentlerini savunmaya devam edeceklerini belirterek, “Bu savaş suçu olacak. Bu insanlığa karşı suç olacak” dedi.

Fotoğraf: Jedrzej Nowicki / Agencja Wyborcza – Reuters

Zelenski, Vinnitsya kentine yapılan sekiz füze saldırısı sonucu buradaki havalimanı tamamıyla tahrip edildiğini açıkladı. Rusya Savunma Bakanlığı da, Vinnitsya şehrinde Ukrayna askeri havaalanının uzun menzilli hassas silahlarla ‘devre dışı bırakıldığını’ bildirdi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise bir ülkeden uçuşa yasak bölge ilanı girişiminin askeri faaliyetlere doğrudan katılım olarak değerlendirileceğini söyledi. Putin ayrıca “Bize uygulanan yaptırımlar Rusya’ya savaş ilan etmek gibidir” dedi.

ABD, Ukrayna’ya savaş uçağı gönderme konusunda Polonya ile görüşmeye devam ediyor. ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, Polonya’nın Rzeszow şehrinde Polonya Dışişleri Bakanı Zbigniew Rau‘yla ortak basın toplantısı düzenledi.

Blinken, burada yaptığı konuşmada, “NATO müttefikleri, Polonya ve ABD arasında yoğun bir iş birliği var, müttefikler hiç olmadığı kadar yakın” Biden’ın dediği gibi, NATO topraklarının her karışını savunacağız” dedi. 

Öte yandan dün Beyaz Saray önünde toplanan eylemciler savaşı ve ABD’nin politikasını eleştirerek, Ukrayna hava sahasının uçuşa kapatılmasını talep etti.

Rusya’da da savaş karşıtı protestolar devam ediyor, dün 60 şehirde halkın sokağa ‘çıkıp savaşa hayır’ dediği belirtildi. Savaş başladığından bu yana gözaltına alınanların sayısı 5 bini aştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rus lider Putin de telefonla görüştü. Erdoğan’ın ‘Ukrayna sorununun bir an evvel barışçı yöntemlerle çözümü konusunda her türlü katkıyı yapmaya hazır olduğunu belirttiği’ aktarılırken, Putin ise askeri operasyonun istediği gibi gittiğini söyledi.

Rusya’ya yaptırımlar devam diyor

Uluslararası Para Fonu (IMF), Ukrayna’da devam eden savaş ve ilgili yaptırımların küresel ekonomi üzerinde “ağır” bir etkisi olacağını söyledi. IMF, Ukrayna’nın 1,4 milyar dolarlık acil finansman talebinin de gelecek hafta değerlendirilmesinin beklendiğini açıkladı.

Amerika merkezli MasterCard ve Visa, Rusya’daki operasyonlarını durdurma kararı aldı. Bu şirketin kredi kartları artık Rusya’da geçerli olmayacak. Kararın ardından bazı Rus bankaları, Rusya’nın kendi ağı olan Mir ile Çin‘in UnionPay kart operatör sistemini birleştirerek yeni bir kart çıkaracaklarını aktardı.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Rusya’nın kredi notunu geçen haftadan beri tikinci kez indirerek “B3″ten “Ca”ya düşürdü ve not görünümünü ‘negatif’ yaptı.

Putin‘in savaşa ilişkin ‘sahte bilgi’ yayanlara 15 yıla kadar hapis cezası öngören düzenlemeyi onaylamasının ardından, BBC, CNN ve Bloomberg, Rusya’daki faaliyetlerini askıya aldı.

Video paylaşım platformu TikTok, Rusya’daki bazı hizmetlerini askıya aldığını duyurdu

[8 Mart] Özlem Teke: Yeşil politika, feminizmin değerleriyle bütünleşik oluşuyor

8 Mart vesilesiyle buluştuğumuz Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Özlem Teke, “Yeşiller‘in dünyadaki sorunlara karşı sunduğu yeşil dünya düzeni ilkelerinin, feminist mücadelenin bugüne kadar getirdiği değerler bağlamında şekillendiğini söyleyebiliriz. Yeşil politikalar, şu anki düzene ve onun yarattığı erkek egemen hetero söyleme karşı, diğer cinsiyet gruplarına ve tanımlarına politik alanı eşitlikçi, kapsayıcı çoğulcu bir şekilde açarak bu alanın kadınları, LGBTİ+ları ve bütün renkleri kapsamasını hedefliyor” diyor.

“Kadın mücadelesinin ve ekoloji mücadelesinin oldukça fazla kesişim noktası var” diyen Teke, bu noktaları şöyle ifade ediyor.

“Sistem, bu iki alana da ortak bir yerden tahakküm kuruyor ve saldırıyor. Bin yıllardır gelen bu sistemde hem kadınlar hem de doğa ikilikler üzerinden, ikilikler yaratılarak sömürülmeye ve baskı görmeye devam ediyor. Bu yüzden aynı konumdan mücadele edebileceklerini düşünüyorum -ki iklim krizi mücadelesi özellikle kadınların sahip çıktığı ve yükselttiği bir mücadele alanı.”

Ekofeminizm bizi besleyen çok önemli bir damar

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin yeşil politikalar için çok önemli olduğunu vurgulayan Teke şunları söylüyor:

“Yaratmak istediğimiz yeşil dünya düzeni feminist mücadelenin bugüne kadar ettiği mücadeleler bağlamında şekillendiğini söyleyebiliriz, yeşil politikalar feminizmin getirdiği değerlerle bütünleşik şekilde oluşuyor. Ekofeminizm de bizi besleyen önemli bir damarımız. Sosyal kriz, iklim krizi zaten bu ekofeminist bakış açısındaki yoksunuktan, kapitalist ataerkil sistemin tüm toplum kesimlerinde yarattığı baskıcı, ikleştirici, ayırarak sömürücü yaklaşımdan doğuyor.”

Olmadığınız bir alanda söz de söyleyemiyorsunuz

Ekofeminizmi siyasetin içine dahil edebilmek kadınların kendilerini mutlaka siyasetin içine katmaları gerektiğini belirten Özlem Teke, en büyük sorunlardan birinin de kadınların siyasette yer almaması olduğunu belirtiyor:

“Olmadığınız bir yerde söz söyleyemiyorsunuz. Buna rağmen Türkiye‘deki oranlar ortada; partilerin kota uygulamadığını görüyoruz. Yönetimsel süreçlerde belli yaşın üstünde beyaz erkek egemenliği siyasette çok belirgin.

Kadınların siyasetin içine girmeleri için kotalara, pozitif ayrımcılığa ihtiyaç var. Yeşiller, daha partiyi oluşturma aşamasında bunu gerçekleştirerek yola çıktı, ilk adımı kendi içimizde, kendi oluşturduğumuz yapılarda attık. Kadın ve LGBTİ+larla ilgili kotalar, eşsözcülük sistemi gibi belli mekanizmalarla kadınların siyasete katılımın kolaylaştırıcısı ve uygulayıcısı olma yolundayız, kadınların önünü açıcı ve sürece dahil edici uygulama ve mekanizmalar geliştirmek gibi bir çabamız var. Önce kendi partimizde bunu gerçekleştirebilirsek sonra diğer siyaset alanlarında da bu fikrimizi savunabilir ve örnek oluşturabiliriz.”

İstihdamda kadınlar çok geri planda, bakım emeği karşılıksız

Uzun yıllardan beri kadınların eşit yurttaş olmak gibi çok büyük bir mücadeleleri olduğunu söyleyen Teke, “Kadınların bakım emeğinin karşılıksız olması, bunun üzerinden kadınların eve kapatılması, evlilik ve aile kıskacında yaşaması, kendi özgür iradesi ile davranamamaları söz konusu. İstihdamda kadınlar çok geri planda, eşit işte eşit ücret alamamaları, eğitim sorunları, sağlık sorunları… Sistemin aslında herkesin üstünde yarattığı etkiyi kadınların çok daha şiddetli yaşadığını görüyoruz” diyor.

“Kadınlar dört duvar arasında kalsın, kimsenin yapmak istemediği düşük ücretli, güvencesiz işleri yapsın, çocukların, hastaların yaşlıların bakımı gibi aslında devlet tarafından vatandaşlara yapılması gereken birtakım hizmetler kadınların yükümlülüğü olsun istiyorlar” diyen Teke şunları söylüyor:

“En büyük mücadele alanlarımızdan biri de bu olmalı: Bakım emeğinin görünürlüğü ve kadın emeğinin gerçek değerinin tanımlanması, kadınların istihdamda olması gereken oranlarda yer alabilmelerinin sağlanması, iyi, kaliteli işlerde ve eşit ücretle eşit haklarla, eşit vatandaş olarak yer alabilmeleri.”

Özlem Teke, “Nafaka üzerinden de kadınların sıkıştırılmak istendiğini görüyoruz” diyerek nafakanın önemine de değiniyor: “Nafaka sorunu çok önemli çünkü kadın yoksulluğu çok önemli,bu yoksulluk kadın cinayetleri ve kadınların uğradığı her türlü şiddetin de temel nedenelerinden. Kadınlar kendilerini gerçekleştiremedikleri sürece baskılara, şiddete sessiz kalmak zorunda kalıyorlar.”

‘Barış zamanı ülke zenginlerindir, savaş zamanı ise ilk onlar kaçar’

Gazeteci Gülsüm Haliloba’nın başlığa taşıdığım bu sözü, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali üzerinden başlayan savaşı ve bütün savaşların küçük istisnalar dışında çoğunun sebebinin temelini çok iyi açıklıyor. Kapitalist ülkeler, ekonomik güç mücadeleleri ve yayılmacı hevesleri üzerinden dünyanın herhangi bir yerinde savaşa sebep olabilecek adımlar atmaktan hiç kaçınmıyorlar. Ölümleri arttıracak silah üretimi ve satışına da hiç ara vermiyorlar.

NATO’nun yayılmacılığı, Rusya ve Putin’in, Ukrayna’yı işgale giden süreci, birçok boyutuyla yazıldı, çizildi. Savaş söz konusu olduğunda bu tür stratejik değerlendirmeler, gelişen durumu ve gerilimi anlamak için bir yere kadar gerekliyken, bir yerden sonra bizi otomatikleştiren, uzman yorumu dinleyip “uzmanlaştıran” insanlar durumuna itiyor. Bu tür analizleri çokça ancak tek kanaldan dinlemiş olmalılar ki, birebir konuştuğum bazı solcu insanların dahi ağzından Putin’in haklı olduğunu duymak, dehşete düşürdü beni. Hatta hayranlık duyduğunu söyleyen bile oldu. Kimi “solcu” gazetelerde Putin’e hak veren yazılar bile yayınlandı. Oysa ben “olmaz böyle, bu çağda topyekün savaş mı olur” düşüncesindeydim.

Ülkelerin çıkarlarına dayalı stratejik değerlendirmelerin sürekli gündemde olması, sizi savaş kavramına ve olgusuna sistem içi bir yerden bakmaya zorlar. Ölen ve yaralanan insanlar, yuvası dağılan hayvanlar ve tahrip edilen doğa sizin için görünmez olur. Siz, emperyalist güçlerin ve diktatörlerin oyunlarında kim haklı kim haksız yorumlarını dinlerken, bombalar yağmaya devam eder. Bir yandan bu uzman değerlendirmeleri yapılırken bir yandan da ekran bölünerek sıradan bir olay tahlil ediliyormuş gibi izli mermilerin ışıklarını, vurulan yerlerden çıkan dumanları, savaş uçaklarının sortilerini izlersiniz. Jean Baudrillard, Birinci Körfez Savaşı’nı bu açıdan yorumlayarak “aslında bir savaş olmadı, olan simülasyondu” demişti. Çünkü birey için savaş bir görsel “şölene”  bir pornografiye dönüşmüştür. Koltuğunda oturup, kahvesini içerken izlediği şey, gerçek olmayan bir gerçekliktir. Baudrillard bunu, Sudan İç Savaşı üzerinden çok çarpıcı bir biçimde ifade eder ve şöyle der:

“ Birey, televizyonda Sudan İç Savaşı’nı, herhangi bir tuvalet kâğıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan’daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibaret ve cansızdır.”

Sayı değil can!

Her insanın bir yaşam hikâyesi vardır. Savaş bu hikâyeyi paramparça eder. Medyanın, insanların hikâyelerine, acılarına, sorunlarına birey birey yer vermesi gerekir ki seyirci ya da dinleyici empâti kurabilsin. Bu insanlar birer sayıdan ibaret olmasın! Savaşın psikolojisini, çocukların ağıtlarını, hayvanların çaresizliğini, bebeklerini bodrumda doğurmak zorunda kalan anneleri ve pandemiye rağmen kalabalıkların sığınaklarda neler çektiğini anlamak, o insanların anlattıklarıyla yüz yüze gelince bir nebze olsun mümkün olabilir ancak. Ve onların hikâyelerinin tüm ayrıntılarıyla yazılmasıyla…

Coşkun Aral’ın Om Yayınevi’nden çıkan Sözün Bittiği Yer kitabı buna çok iyi bir örnektir. Aral bu kitapta dünyanın çeşitli savaş bölgelerinde çektiği bireylerin çok etkileyici fotoğraflarını hikâyeleriyle birlikte verir. Dezenformasyonun en çok yapıldığı savaş ortamlarından dolayı savaş muhabirliği çok önemli bir yerde durur.

Ne yapabiliriz?

Tüm bu yaşananlar karşısında analizlere kapılıp kalmak ve kendi ülkemizin bundan ekonomik olarak nasıl etkileneceği hallerine girmek yerine, acil olarak savaşın durdurulması ve Ukrayna’nın terkedilmesini talep etmeliyiz. Eğer, evlerimizden seyrettiğimiz savaş yıkımına karşı, yabancılaşmak istemiyorsak, kitlesel savaş karşıtı gösteriler düzenlemek ve sokağa çıkan Ukrayna’lı insanların yanında olmak zorundayız.

Yoksa döktüğümüz gözyaşlarının savaşı engellemekte hiçbir payı olmayacak. Biz ağladıkça savaştan mağdur olanların acıları dinmeyecek. Bu konuda Rusya’daki muhalifler dünyaya ders veriyor. Böyle bir ortamda, Putin Rusya’sında sokağa çıkıp savaşı protesto etmenin, ölümü bile göze almakla eş anlamlı olduğunu tahmin edebiliyoruz. Ancak buna rağmen Rusya’nın değişik yerlerinde binlerce insan yediden yetmişe sokağa çıkıyor ve kendi ülkelerinin işgalciliğini protesto ediyor. Yine binlerce insan bu gösterilerden sonra şiddet kullanılarak gözaltına alınıyor.

Rusya’nın iki milyon üyesi olan en büyük işçi sendikalarından birisi savaşa karşı olduğunu söylerken, Fridays For Future Rusya’nın genç iklim aktivistleri de savaşın tüm canlı yaşam ve doğa üzerindeki yıkımına işaret ederek, savaş karşıtı bir açıklama yaptı. Belarus Hükümeti, bu savaşta Rusya’nın yanında yer alıp saldırganlığını desteklerken Belarus’lu anarşistlerden de şöyle bir açıklama geldi:

“Anarşistler, savaşları hiçbir zaman memnuniyetle karşılamadılar çünkü halkı sürekli etrafımızı saran gerçek sorunlardan uzaklaştırıyorlar. Özgürlük için savaşmak yerine nüfus, ön saflardaki ilerlemenin başarılarını tartışmaya başlar. Uluslararası dayanışmanın yeri, kardeşleri, kızkardeşleri, ve yoldaşları ölümcül bir düşmana dönüştüren milliyetçilik tarafından işgal edilir. Savaşta ilerici bir şey yoktur. Bu yanlış bir iktidar ideolojisinin zaferidir. Bugün, her zaman olduğu gibi, savaş yöneticilerin işidir ancak içinde ölen sıradan insanlardır. Vatansever bir trans halinde ya da sadece para için.” [1]

Bu açıklamanın arkasından şunu söylemeliyim. Gerek Ukrayna’lı muhalifler ve anarşistler, gerekse tüm dünyadan bu savaşı durdurmak için mücadele eden muhalifler için en temel sorun şu: ABD, AB ülkeleri ve diğer ülkelerin oyununu oynamadan Rusya’nın askeri saldırganlığına nasıl karşı çıkılır?  Bunun cevabını vermek çok kolay değil ancak savaşı durdurma çağrısıyla tüm dünyada yapılan gösterileri sürekli ve kitlesel kılmak, acil ihtiyaç ve her an yapabileceğimiz bir eylem olarak önümüzde duruyor. Rus askerlerinin savaşmak konusundaki isteksizliğinin giderek arttığı şu günlerde bunu yapmak özellikle önemli diye düşünüyorum.

*

[1] Rusya’nın Ukrayna İşgaline Karşı Ukraynalı Anarşistler Ne Diyor? Kolektif. Emma Goldman Bülteni, çeviri: Sadık Çelik

[Bir şarkının hikayesi] Give Peace A Chance/ John Lennon & Plastic Ono Band

Duyarlı sanatçılar, savaş karşıtı düşünce ve duygularını bazen edebiyatta, bazen görsel sanatlarda ve bazen de müzikte, evrensel düzeyde eserler yaratarak ifade ediyorlar.

Ünlü ressam Pablo Picasso, İspanya iç savaşı sırasında cunta lideri Franco’yu destekleyen Nazi Almanyası’na ait 28 bombardıman uçağının 26 Nisan 1937’de İspanya’nın Bask bölgesindeki Guernica şehrini bombalamasını anlatan dev bir tablo yapmıştı.

1700 kişinin öldüğü bu saldırıdan etkilenen bir başka İspanyol sanatçı Joaquin Rodrigo, gitar konçertosu olarak ünlenen eseri, “Concierto de Aranjuez”i bestelemişti.

Bob Dylan, 1962 yılında yazdığı ve bir kuşağın marşı haline gelen “Blowing In the Wind” adlı şarkısında, “Sonsuza kadar yasaklanmaları için toplar daha kaç kez ateşlenmeli” diye sormuş ve “cevabın uçuşan rüzgarda” olduğunu söylemişti. Şarkı protest müziğin kilometre taşlarından biri olmuştu.

Joan Baez, Rolling Stones, Marvin Gaye, George Harrison gibi sanatçılar Vietnam Savaşı karşıtı protest şarkılar yapmışlardı.

1969 yılında Vietnam Savaşı şiddetlenirken John Lennon ve karısı Yoko Ono, savaşa karşı barışı ön plana çıkaracak, şiddet içermeyen deneysel bir protesto hareketi başlatmaya karar verdiler. “Bed-In for Peace” (Barış için yatakta) adını verdikleri proje için ilk seçtikleri yer Amsterdam’daki Hilton Oteli idi.

Basın mensuplarına dağıttıkları davetiyede “Gelin, John ve Yoko’nun balayına katılın: Yatakta Amsterdam otelde” yazıyordu.

1968 yılında çıkardıkları “Two Virgins” adlı albümün kapağında çiftin çıplak fotoğrafları olduğu için, basın mensupları John ve Yoko’nun medya önünde sevişeceklerini düşünmüştü.

Fakat beklendiği gibi olmamıştı ve ünlü çift 25 Mart ile 31 Mart tarihleri arasında sabah 9’dan akşam 9’a kadar basın mensuplarını yataklarında, Lennon’un deyimi ile “Melekler gibi” pijamalarıyla misafir etmiş ve onlarla barış hakkında konuşmuştu.

Lennon, “Ne yaparsak yapalım gazetelere yansıyacağını biliyorduk. Her şekilde basında kaplayacağımız bu alanı evlenerek ve barışın reklamını yaparak kullanalım diye düşünmüştük” şeklinde konuşmuş ve “Bir ürün pazarlayacaktık ve bir ürün pazarlamak için bir hile gerekiyordu. Bizim hilemiz de yatak oldu, çünkü bunu yapmanın en kolay yolu idi ve biz de tembeldik” diye ilave etmişti.

Birinci “Bed-In” projesinin gördüğü ilgiden sonra, Lennon çifti aynı mesajı Kuzey Amerika’da tekrarlamaya karar verdi. İkinci durakları Montreal‘daki  Queen Elizabeth Oteli olacaktı.

Bir gazetecinin “Yatakta kalarak neyi başarmaya çalışıyorsunuz?“ şeklindeki sorusuna Lennon spontane olarak, ” Barışa bir şans vermeye çalışıyoruz” şeklinde cevap vermişti. Bunu “Bed-In” sırasında defalarca tekrar etti.

Lennon, basın sorumlusu Derek Taylor’dan bir kayıt mühendisi bulmasını istedi. 1 Haziran 1969’da yerel bir stüdyonun sahibi olan André Perry, Queen Elzabeth Oteli’nin 1742 odasına dört mikrofon ve bir teypten oluşan basit bir ses sistemi ile geldi.

“Give Peace A Chance”’in kaydı sırasında odada birçok gazeteci ve ünlü kişi bulunuyordu. Şarkıcı Petula Clark, komedyen Dick Gregory, şair Allen Ginsberg, haham Abraham Feinberg, yazar ve psikolog Timothy Leary gibi sanatçılar ve toplumca tanınan kişiler kayıt sırasında  John Lennon’a vokalde eşlik ettiler ve birçoğunun ismi şarkının sözlerinde de geçiyordu.

 

Lennon “Give Peace A Chance”i otelde bulunduğu sekiz gün içerisinde Yoko Ono’nun da katkısı ile yazmıştı. Sanatçı kendi el yazısı ile yazdığı şarkı sözlerini, otelde kendisini ziyaret eden ve arkadaşlık kurduğu 16 yaşında bir hayranı olan Gail Renard’a hediye etmiş ve ona “Bir gün mutlaka bir değeri olacaktır” demişti. Lennon tahmininde yanılmamıştı ve 2008’de Londra’da, Christie’s’deki açık arttırmada, el yazısı şarkı sözleri 421.000 Pounda alıcı buldu.

Lennon, Rolling Stone dergisine verdiği röportajda “İçimde gizliden gizliye We Shall Overcome’ın yerini alacak bir şarkı yapma isteği vardı. Neden olduğunu bilmiyorum. Sürekli bu şarkı söyleniyordu ve kendi kendime neden kimse bugün için yeni bir şey yazmıyor diye düşünmüştüm ve bu benim işimdi” diyordu.

“Give Peace A Chance” John Lennon’un Beatles’dan ayrı olarak çıkarıp hit olan ilk parçası oldu. İngiltere’de 2’inci sıraya kadar yükseldi ve Amerika Bilboard Hot 100’de 14’üncü sıraya kadar tırmandı.

1969 Kasım’ında Beyaz Saray‘ın önünde toplanıp Vietnam Savaşı karşıtı gösteri yapan göstericiler “Give Peace A Chance”i söylediler. Protestoları televizyondan seyreden Lennon ,“ Hayatımın en önemli anlarından biriydi” diyecekti.

Herkes bunlar hakkında konuşuyor.
Bagism, Shagism, Dragism, Madism, Tagism
Bu izm, şu izm, o izm
Tüm söylediğimiz barışa bir şans verin.
Tüm söylediğimiz barışa bir şans verin.

Avrupa Yayın Birliği’nin girişimiyle Avrupa çapında Ukrayna dahil 25’ten fazla ülkedeki yaklaşık 150 kamu radyo kanalı, Ukrayna savaşını protesto için dün 07.45 GMT’de Lennon’un “Barışa Bir Şans Ver” şarkısını çaldı.

Maalesef dünyamızda savaşlar hiç bitmedi ve John Lennon ve onun gibi tüm pasifist sanatçıların mesajları, silah ve bomba sesleri arasında kaybolmaya devam etti.

Suriye’de yaşanan dramın barut kokusu henüz burnumuzda iken, bugün insanlık Ukrayna’da yaşanan yeni acılarla derinden sarsılıyor. Hangi liderin neler söylediği, neyin hakkında konuştuğu, hangi ideolojiyi savunduğu, sığınaklarda yaşam mücadelesi veren insanlar ve çocuklar için artık önemli değil. Onların duymak istediği tek şey savaşın hemen şimdi, bugün sona erecek olması ve tüm söyledikleri:

BARIŞA BİR ŞANS VERİN
BARIŞA BİR ŞANS VERİN.

Kaynakça

  • Taysam J., Remembering John Lennon and Plastic Ono Band recording “Give Peace A Chance” in Montreal hotel, 3.06.2020, Farout Magazine
  • Songfacts, Give Peace A Chance
  • 21 Maddede Rodrigo’nun gitar Konçertosunun Bilinmeyen Öyküsü, 1.11.2016, listelist.com
  • List of Anti-War Songs, Give Peace A Chance, Bed-ins for Peace, Wikipedia.