Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yerel demokrasi, açık sistem, katılım: İmamoğlu başarabilecek mi?

Dünyaca ünlü sosyologlar Richard Sennett ile Saskia Sassen geçtiğimiz Çarşamba günü İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği ‘Yerel Demokrasi için Yeni Bir Başlangıç Paneli’nde konuşmacıydılar. Küreselleşme, kent dinamikleri ve bunlara karşı şehirlerden başlayarak kamusal alanın, politikanın yapılanmasını sorgulayan Sennett ile Sassen’in katıldığı paneli, şehir ve bölge planlamacısı İlhan Tekeli yönetti. İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) “lansman” etkinliği olarak düzenlediği etkinliğin açılışını yapan Ekrem İmamoğlu konuşmasında, İstanbul’da dünyaya örnek olacak bir yerel deneyim başlatacaklarını, demokrasinin şehirden başlayarak gelişeceğini, İPA’yı kurarak katılımcı bir planlama modelini hayata geçireceklerini söyledi. Paneli konuşmacıların tersine resmi bir devlet toplantısı gibi koşullandıran törenimsi açılışı bir tarafa koyarsak, dile getirilen görüşlerin, sunulan çerçevenin konuyla, yani İstanbul’da yeni bir planlama deneyimi yaratılması için olumlu bir çerçeve oluşturduğu söylenebilir.

Açık şehir, açık sistem

Sennett, doğrusunu söylemek gerekirse konuşmasında “kapalı uçlu bilgi, ikinci sınıf bilgidir” diyerek -bilmiyorum acaba farkında mıydı, ama- “taşı tam gediğine koydu.”

Türkiye’de genel geçer hale gelmiş bulunan planlama sistemini sorgulamak için hiç kuşkusuz bundan daha iyi bir tanımlama olamazdı.  Uzmanların oturup kendi başlarına, “bilim adına” gerçekleştirdikleri, çoklu ortamlara açılmayan, imtiyazcı entelektüel üretimi, kamu kurumlarını kendi çıkarları için kullanan fırsatçıları, uzmanları kendi kamu yararını temsil eden bağımlı bir topluluğa dönüştüren, basmakalıp ve sekülerleşmemiş planlama modelini “tam 12’den vurdu!”

“Açık Şehir” (Open City) kavramına değinen Sennett, konuşmasında dinleyicilerle dünyanın farklı yerlerindeki deneyimleri de paylaştı; “Açık sistemlerin, hataların kolayca tespit edildiği, inovasyona yatkın sistemler olduğunu” söyledi.

Sennett sözlerini şöyle sürdürdü:

“Açık şehir, daha deneyimsel; fakat özeleştiriye de yer bırakan, daha muğlak, daha direnç gösterilebilecek alanlara değinilen ve böyle bir karmaşanın nelerden oluştuğunun araştırıldığı bir sistemdir. Kapalı sistemlerde ise elinizde bir hipoteziniz vardır. ‘Bu doğru mudur, değil midir’ diye kanıtlamaya çalışırsınız. Hatalarınızı kendi içinizde görür ve kapalı devre çözüm üretirsiniz. Birlikte çalıştığım bilim insanları, kapalı sistemleri hep ikinci sınıf bilim olarak tanımlamıştır.”

İstanbul’un son çeyrek yüzyılda yaşadıklarını anlamak, tartışmak için bu sözler oldukça ufuk açıcı olarak görülebilir. Çoğu zaman şehirlerde bir şeyler oluyor, mekanın finansallaşması gibi hazır olunmayan durumlar, deneyim eksikliğinde her şeyi silip süpürüyor ve korunaklı yapılar içinde yer alan uzmanlar çoğu zaman disipliner alanlara sıkışıp kalıyor; ne olup bittiğini bazen en son farkında olan insanlar halini alabiliyor.

Ancak bu sözlerin önemi, bence İmamoğlu’nun altını çizdiği İstanbul için yeni bir demokratik planlama deneyiminin nasıl oluşturulacağını tartışmak açısından yol gösterici oluşundaydı. Senett ve Sassen kent yönetiminin, kamusal nitelik taşıyan faaliyet alanlarının kapsayıcı olması için yapılması gerekenlerden ve ilkelerden söz ettiler. Bunlar, şehrin geleceği ile ilgili kurguların, kararların temsil edildiği planlama faaliyetleri ve örgütlenmesi açısından dikkat çekiciydi.

Zira bu panelden ve tartışmalardan beklenen “açık uçlu” bilginin, kurgulama, ya da yönetim deneyiminin nasıl yapılandırılacağıydı. Bu henüz tam bilinmediği için Kadir Topbaş zamanında kurulan İMP’nin (İstanbul Metropoliten Planlama Ajansı) bir başka versiyonu olarak da görülebilir. Nitekim İmamoğlu konuşmasında yedi kere katılım sözcüğünü kullandı, ama zannedersem bunun nasıl olacağı açık olarak tartışılmadığı için bir muamma olarak kaldı.

‘İMP modeli katılım’ çözüm değil, sorunun kendisi

İMP modeli sorgulanmadan katılım konusunda bir adım atılamayacağı söylenebilir. Çünkü yönetim elinde hazır bulduğu yapılarla durumu idare ederken politik olarak, kamusal alanın büzüleceği ve geçmişteki gibi kırılganlaşacağı düşünülebilir. Bu meselenin İmamoğlu’nun başarısı ve İstanbul halkının taleplerinin karşılığını bulması açısından hayati bir önem taşıdığını söylemeye bilmem gerek var mı?

Sennett’in toplantıda dediği gibi “kapalı uçlu sistemler, ikinci sınıf bir bilim ortamı” yaratıyor. Yönetimlerin başarısını engelliyor.

Soru şu: Yönetimlerin bütün politik alanı genişletme gayretlerine rağmen neden Türkiye’de köşe başlarını tutmuş olanlar ısrarla, hala 19. yüzyıldaki neo-klasik yönetim rejimlerinden kalma, iktidar ile entelektüel üretimin örtüşmesine dayanan “katılım” modelinde ısrar ediyorlar? Göz göre göre, hiçbir işe yaramadığını, kendi katılımlarının hiçbir şeye yanıt vermediğini bile bile aynı modeli sürdürmekte ısrar ediyorlar?

“Planlar doğruydu, ama yönetim uygulamadı…”  Topbaş döneminde bir üniversite kuracak büyüklükteki bir bütçeyle hazırlanan şehrin master (yönlendirici) planları hakkında bu çalışmaya katılan bir uzmanın, öğretim üyesinin görüşü buydu. Bu sözü defalarca duydum.

Benim bu görüşü dile getiren kişiye verdiğim karşılık ise şöyleydi: “Uygulamada bir etkisi olmadıysa, acaba planların yapılma biçimi de sorunlu olabilir miydi?

Öyle ya, plan-proje gibi çalışmalar sonuçta uygulama değil, kurgulama faaliyetleri. Eğer uygulanmıyorlarsa, üstelik bu ilk defa değil, sürekli böyle oluyorsa, hiçbir eğitimi, uzmanlığı bile olmayan insanlar bile bunun farkındaysa, o zaman uzmanların da bu planların hazırlanış yöntemini gözden geçirmeleri, sorgulamaları gerekmez mi?

Hayır. Kusura bakmasınlar bunu yapmak yerine bu soruyu soran insanlara acayip kızıyorlar. Yaptıkları yalnızca bu. Kendileriyle yüzleşmeyi önerenlerden nefret ediyorlar, tıpkı onlar sayesinde palazlanan otokrat yöneticiler gibi.

Çünkü işin püf noktası burada. Bunu yaptıkları anda sorunun kendilerine dokunacağının, ayrıcalıklarını kaybedeceklerinin, rahatlarının bozulacağının farkındalar. Bunu bildikleri için bilmiyormuş gibi yapıyorlar.

Demokrasiyi yerelden başlayarak inşa etmek …

İmamoğlu‘nun çabalarını, başarısını, İstanbul halkının taleplerini kendileri için bir fırsata dönüştürmeye çalışanlara karşı açık olarak söylemek gerekiyor: İMP modeli normlara uygun bir katılımın ters yönündeki bir işleyişti. Bir “karşı-katılım” deneyimiydi!

Bunun hesabı sorulmadan, yapıyı sorgulamadan, meseleyi örtbas ederek sorun çözülemez. Katılımı yalnızca kendisiyle sınırlandıran, imtiyaz alanı dışındaki yapıları doğmadan öldüren bir yapıydı bu. Şöyle bir düşünün: Hem kamu, hem özel. İhaleye katılıyor ama zaten kendisi ihaleyi gerçekleştiren Büyükşehir’in, kamu kuruluşunun bir şirketi. Bu nedenle ürettiği bilgi de Sennett’in işaret ettiği gibi kapalı uçlu ve etkisiz hale geliyor, çünkü şehrin planlanmasında, temsilinde tıpkı bir “kara delik” gibi şehrin entelektüel enerjisini emme işlevini yerine getiren tekelci bir yapı oluşturuyor. Bir tarafta imtiyazcı bir özel şirket statüsü, diğer tarafında “bilim” adına örgütlenmiş ve şehri kendi başına planlayabileceğini zanneden, kapalı bir kamu alanında yetkilendirilmiş uzmanlar topluluğu… Bu yapının biri özel alanı, diğeri entelektüel alanı kapatan iki ucu, günümüzdeki şehircilik deneyimlerinde norm dışı olarak kabul görüyor ve 19. yüzyılın şehircilik deneyimlerinin karikatürü gibi bir görüntü oluşturuyor.

Bilindiği gibi neoliberal sistemde sekülerleşmemiş entelektüel alanın boşalttığı kamusal alan, imtiyazcı piyasa aktörleri ve kamusal alanı yukarıdan tanımlayan popülist patronaj rejimi tarafından belirleniyor. Bu açıdan İmamoğlu‘nun konuşmasında dile getirdiği “demokrasiyi yerelden başlayarak inşa etmek” meselesi tam da burada somutlaşıyor. AKP’nin temsil ettiği neoliberal politikaların yeniden üretiminde belirleyici bir işlev gören hem kamu, hem özel kuruluşlar gibi oksimoron bir modelde örgütlenen İMP gibi yapıların karşısına AB normlarına uygun başka bir model koymak gerekli. Hiç kuşku yok ki şehrin kamusal hayatını felç eden, piyasacı girişimlerin önünü açan bir ucube yapılanma modelini sorgulamadan katılımdan söz etmek olsa olsa bir aldatmaca olur.

Şehrin ‘saray’dan planlaması

Bu yapı, kapalı uçlu süreçlerle ve nesneleştirici edimlerle, şehirsel alanda adına “Saray Rejimi” denen patronajcı modelin ve küresel finans sermayesine eklemlenen imtiyazcı piyasa aktörlerinin önünü açtı. AKP dönemi, her alanda çökmekte olan kamu hizmetlerinin imtiyaz sahiplerine devrini simgeliyordu, Büyükşehir şirketleri de oksimoron nitelikleri ve eylemlilikleriyle şehrin bu neoliberal modele eklemlenmesini kolaylaştırdılar.

Hatırlatayım: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çıkardığı İstanbul Bülteni isimli derginin yalnızca Başkan’a ayrılan giriş yazılarını taradığınızda 2009 yılında oybirliği ile onaylanan planlar Topbaş tarafından “Kentin Anayasası” olarak ilan ediliyor. Belediye Başkanı defalarca “Bu planlara aykırı çivi bile çakılamaz” diyor. Sonra, birden bire Belediye Başkanı “bizim için değerli hocalarımızın hazırladığı planlar bir başucu kitabı, bir rehber niteliğinde bir çalışma” demeye başlıyor. Acaba bir üniversite kurmaya yetecek bir bütçeyle, 500 uzman çalıştırılarak hazırlanan planlar nasıl oluyor da kısa bir sürede “Anayasa” mertebesinden inip bir “Başucu Kitabı” halini alıyor? Bunu yalnızca yönetimlerin tercihine bağlamak, meseleyi örtbas etmek olur.

Benim cevabını henüz bulamadığım soru ise şu: İstanbul Planlama Ajansı (İPA) gibi bir yapının katılımcı olacağından söz edilse de, acaba burada, edimsel olarak vazgeçilemeyen bir süreklilik mi var?

***

Not: Toplantının teknik düzeni ile küçük bir eleştiri: Kamusal alanı sivil bir perspektiften yorumlayan bu değerli konuşmacıların çevresinde -önerilmiş olmasına rağmen- katkılar sunabilecek bir çemberin oluşturulmamış olması bir eksiklik olarak görülebilir. Bu tartışmaların derinleşmesi ve somutlaşması açısından iyi olurdu. Ayrıca izleyicilerin saat 13.00’den 14.30’a kadar salonda bekletilmesi de gerekmiyordu. Bu süre kazanılabilirdi ve etkinliği daha canlı ve katılımcı kılacak bir tartışma düzeni yaratılabilirdi. 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu