Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-9] Harmoni Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi

Resmi olarak 2015 yılı Aralık ayında  kurulan Harmoni Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi’nin merkezi İstanbul  Beylikdüzü’de. Ancak ekip resmi kuruluştan çok daha önce yola çıkmış. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Sosyal Komisyonunda görevli 10 arkadaş, Beylikdüzü şubesinde bağış yapılan malzemelerden üretim yapıp kendi imkanlarıyla satışa sunarak öğrencilere burs sağlamaya başlamışlar.Sonrasında öğrenci aileleriyle bir araya geldiklerinde aslında kadınların evde yapabilecekleri birçok şey olduğu halde pazara ulaşamadıklarını, kaynaklara erişemediklerini fark etmişler. Bunun üzerine kadın kooperatiflerini incelemişler.

Mevlüde Sarpyalçın kooperatifleşme sürecini  şöyle anlatıyor: “.. Dernek bünyesinde satış yapma imkanımız yoktu. Dolayısıyla kooperatifleşme kararı herkes tarafından ilgiyle karşılandı… 2 yıllık bir kuluçka dönemi var. Toplandık, araştırdık, eğitimlerle hazırlandık.”

Kooperatifin çekirdek ekibini, çalışma hayatı sonrasında sivil toplumda gönüllü olarak çalışan bu kadınlar oluşturuyor. Daha sonra aralarına katılanlar da olmuş ve 20 kadının güç birliğiyle kooperatifi kurmuşlar, bir arkadaşlarının ayrılmasıyla 19 kişilik bir ekiple yollarına devam ediyorlar.

Amaç, aktif çalışamayan kadınlara gelir kazandırmak

Sarpyalçın  kuruluşlarından sonra  o zaman Beylikdüzü belediye başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun kapısını çaldıklarını ve amaçlarını anlatarak bir mekan istediklerini aktarıyor: “Ekrem Bey’in hem kişisel hem kurumsal olarak çok büyük desteği oldu bize. Beylikdüzü Yakuplu’da metruk bir binayı tadil ettirdiler, bizim için bir atölye haline dönüştürdüler. 2015’in Haziran ayında orada çalışmaya başladık. Şu anda bir parkın içinde, tek katlı, 120 metrekare, üretim yapabileceğimiz atölyelerin, eğitim yapabileceğimiz eğitim salonumuzun olduğu bir mekanımız var. Orada faaliyet gösteriyoruz.”

Kooperatif sosyal, ekonomik ihtiyaçları olan ve çeşitli nedenlerle aktif çalışma imkânı ve umudu olmayan kadınlara gelir kazandırmayı hedefliyor. Misyonlarını “kadınların kendi öz potansiyelleri doğrultusunda ekonomiye katkıda bulunmalarını teşvik etmek, insan onuruna yakışır iş fırsatlarını takip edebilmeleri için gerekli becerilerin kazandırılması eğitimleri ile destek olmak” olarak belirlemişler.

Kolektifte çalışıp ve hep birlikte üretiyorlar. Sarpyalçın kişilere bağlı olmayan, sistemi kuvvetli bir yapı oluşturarak yatay örgütlenme modelini benimsediklerini söylüyor:

“Bugüne kadar hiç oy çoğunluğuyla karar almadık. Bütün kararlarımız neredeyse oy birliğiyle çıkıyor. Bir arkadaşımızın gönlünün rahat olmaması bile bizi sıkıntıya sokuyor, sokar diye düşünüyorum. Dolayısıyla karar alırken karşı görüş olması durumunda, ‘’bunu erteleyelim veya şartlar olgunlaştığında karar verelim” şeklinde ilerliyoruz. Oy birliğiyle karar almaya çalışıyoruz. Fikir ayrılıklarımız elbette oluyor. Her şey çok güzel, çok mükemmel yürümüyor tabi. Orada da biraz insanların sağduyusuna güvenerek, birbirimizi anlamaya çalışarak yürümeye çalışıyoruz.”

‘Kapımızın önünü temizlemekten başladık’

Başlangıçta farklı üretimler yaparak sermaye biriktirmeye başlamışlar. Ancak bu şekilde ilerlemenin sürdürülebilir olmadığını fark etmişler. Koç Üniversitesi ve Ashoka Mikado’nun Yatırıma Hazır Sosyal Girişimler Programı’na katılmaları ufuk açıcı bir deneyim olmuş. 30-40 sosyal girişim arasından ilk 15’e girerek o programa dahil olmayı başarmışlar ve eğitimden sonra yapılan değerlendirmede ilk üçe girerek 3.000 Euro para ödülüyle birlikte yedi ay devam edecek bir eğitim programına katılma hakkı elde etmişler. Bu sayede  daha inovatif daha akılcı daha sürdürülebilir iş modelleri uygulamaları mümkün olmuş.

Sarpyalçın meselenin sadece üretim olmadığını vurguluyor: “… İşin içine girdiğimizde okyanusa atılmış, yüzme bilmeyen insanlar gibiydik. Kadın istihdamı devasa bir sorun. Yerelde kadın kuruluşların, STK’lerin çözebileceği bir durum değil. Hem merkezi hükümetin hem yerel yönetimin hem de diğer STK’lerin bir arada çözüm üreteceği bir vaka, bir sorun bu. Biz şöyle düşündük: Çocukluğumdan beri aileden gelen eğitim; kapının önünü temizle ki sokak temiz kalsın. Dolayısıyla biz kapımızın önünü temizlemeye, elimizden ne geliyorsa onu yapmaya başladık. ‘Bu sorun bizim boyumuzu aşar’ demedik. Sürekli kendimizi geliştirmeye, değiştirmeye, değişen koşullara uyum sağlamaya çalışarak ilerledik.”

Kadın Emeğini Destekleme Vakfı‘ndan (KEDV) sürekli destek aldıklarını belirtiyorlar. Örneğin KEDV aracılığıyla Alman Kalkınma Bakanlığı’na bağlı bir kurumla kadınların becerilerini geliştirme amaçlı TAMEB Projesi’ne dahil olmuşlar. Bu proje kapsamında tasarım, satış desteği, ekipman, hammadde desteği almışlar. Danimarkalı bir tasarımcı Harmoniye özgü çantalar tasarlamış.

Sarpyalçın kumaş, deri ve örgü karşımı çantalar yapmak istediklerini ve  tasarımcı Ellen Simone’un tam hayal ettikleri dizaynı yaptığını belirtiyor:  “… Farklı ve kullanışlı tasarım çantaları üretmeye başladık. İki yıl boyunca Almanya Berlin’de bir tekstil fuarına dahil olduk ve o fuarda satış yaptık, iş bağlantıları kurduk. Bu arada yine bu proje kapsamında göçmen kadınlarla çalışma deneyimi edindik. Göçmen kadınlarla, beceri geliştirme, sosyal eğitimler, sosyal uyum çalışmaları yürüttük.” Ürünleri Almanya’da büyük rağbet görmüş ancak iki yıl sonrasında o proje son bulmuş.

Sonrasında KAGİDER İyi İşler Eğitim Programı’na katılan Harmoni Kooperatifi bu program yoluyla ürünlerini Morhipo İyi İşler Dükkanı’nda satışa sunmuş. KAGİDER  ayrıca satış pazarlama konusunda kooperatif üyelerine mentör desteği sağlamış. Habitat, Facebook ve Tobb finansörlüğünde gerçekleştirilen Sınırları Aşan Kobiler Dijital Pazarlama eğitimine ve devamında mentör projesine de dahil olmuşlar.

Kooperatifin en heyecan verici projelerinden biri “This is Mana”, “Reflect Studio” ve “Suco” markaları ile tekstil atığı malzeme ile ileri dönüşüm ürünlerinin üretimi için adım atmış olmaları.  Sarpyalçın kendi yaptıkları üretimin hem çevreyi koruduğunu, hem de kaynaklarını etkin kullandıklarını,  atık çıkmadığını söylüyor:

“… Tekstil üretimi yapan büyük firmalarının çıkan atıkları var. Biz ona atık demiyoruz aslında, üretimden artan kumaşlar, defolu ürünler, vs işlerine yaramayan satılmayan, parçalar…Bu atıklardan ürün geliştirdik, yeni ürünler tasarladık. Şimdi onun görüşmeleri devam ediyor. Bu gibi projelerin ülkemiz için, yaşanabilir bir çevre için çok  kıymetli ve gerekli   olduğuna inanıyorum.”

Beraber çalışmanın iyileştirici gücü

Ortakların tamamı gönüllü çalışan kooperatifte ortakların dışında maaşlı veya gönüllü çalışan bulunmuyor. Kooperatif, ekonomik faaliyetlerinin yanı sıra kadınların sosyal açıdan güçlendirilmesi alanında çalışmalar da yürütüyor. Şu an için kooperatifin faaliyetlerinden faydalanmak üzere talepte bulunan 220 kadından 60’ıyla işbirliği yapıyorlar.

Kooperatif kadınları sosyal ve ekonomik açıdan güçlendirmek için ayrıca 500 katılımcı ile Girişimcilik, Liderlik, Sosyal Uyum, Ürün Geliştirme, Satış Pazarlama ve mesleki eğitimler, kültürel gezi, çocuk şenlikleri, özel gereksinimli çocuklara el becerini geliştirecek atölyeler ve piknik etkinlikleri düzenlemiş. Ortaklar kendilerinin  yaşadıkları değişim ve dönüşümü birlikte çalıştıkları kadınların da  yaşamalarını sağlamışlar. Sarpyalçın evde çalışmak isteyen kadının kapalı kaldığını gözlemlemiş, oysa kooperatif bünyesinde hep beraber çalışmanın dönüştürücü, iyileştirici olduğunu söylüyor:

“Bazen hepimizin çok korkarak başladığı bir işte ne kadar cesur olabildiğimizi, dönüştüğümüzü fark ediyoruz. Biz aslında çekingenken cesur olmuşuz. ‘Artık emekli olduk bundan sonra kendi hayatımıza bakalım’ derken aslında çalışma hayatından daha aktif bir sosyal ve ekonomik hayatın içine girdik.  Özgüvenimiz ve cesaretimiz çalıştığımız yıllardan bile daha fazla gelişmiş,  bunu gözlemledik. Hiç çalışmamış bir arkadaşımızın söylediği bir şey var: Ben birinin annesiydim, birinin eşiydim, birinin kızıydım ama burada birey oldum.”

Harmoni kadınları, çağdaş dünyanın bizlerden yaşanabilir çevre, sürdürülebilir bir dünya, kaynakların gelecek nesillerin de faydalanabileceği şekilde etkin ve verimli kullanılması, adil üretim ve ekonomiye katkıda bulunmasını talep ettiğini düşünüyorlar. Bunu benimseyen kadınların, toplumda önemli rol oynayan ekonomik ve sosyal hayatın aktif katılımcıları olarak, özgüvenli, güçlü, onurlu hayatlar sürebileceklerini belirtiyorlar. Harmoni kooperatifi bu hedeflere ulaşabilmek için, farkındalık oluşturmak, kaynak ve imkanlarına bağlı olarak periyodik veya düzenli iş imkanı sağlamak için çalışmalarına devam ediyor.

Harmoni, ürünleri Morhipo, hepsiburada, Nahıl dükkanında satılıyor. Ayrıca kurumsal ve toplu siparişlerimizi de bekliyorlar…

https://www.harmoniyiz.com/tr/
https://www.instagram.com/harmonikadinkooperatifi/
https://www.facebook.com/harmonikadinkooperatifi

NOT: Mülakatı deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına katkıda bulunan İdil Zeynep Dağdemir’e sonsuz teşekkürler.

 

Kategori: Hafta Sonu

Kanal İstanbulManşetTürkiye

Ekrem İmamoğlu: Kanal İstanbul ile ilgili bilimsel raporları dünyadaki tüm kurumlara gönderiyorum

Sosyal medya platformu Twitch‘te PurpleBixi kullanıcı adıyla bilinen sosyal medya fenomeni Bahadır Telci‘nin aynı platformdaki yayın serisi olan MEWZU‘ya konuk olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Kanal İstanbul ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

İmamoğlu, Kanal İstanbul ile ilgili hazırlanan raporların ingilizceye çevrilip dünyadaki tüm kurum ve kuruluşlara gönderildiğini kaydetti.

‘Sadece Türkiye’ye değil dünyaya zararı var’

Geçtiğimiz hafta ilk köprüsünün temel atma töreni gerçekleşen Kanal İstanbul ile ilgili tartışmalar devam ederken, muhalefet de projenin İstanbul’a ve doğaya vereceği zararları anlatmaya devam ediyor.

İBB Başkanı İmamoğlu, dün yayınlanan programda Kanal İstanbul’un sadece Türkiye’ye değil, tüm dünyaya da zarar vereceği için bilim insanlarının raporlarını yabancı dile çevrilip, dünyanın tüm finansal kuruluşlarına, şirketlerine gönderdiklerini açıkladı:

Bilim insanlarının raporlarını, çalıştayların ingilizcesini ve yabancı dillerde bastırarak dünyanın tüm finansal kuruluşlarına, dünyanın tüm şirketlerine, bu tarz iş yapan kurum ve kuruluşlarına gönderiyorum.

Niye biliyor musun? Bu mesele sadece memleketin meselesi değil. Sen artık bu dünyada, ekolojiye, doğaya, küresel tehdide, ısınma tehdidine karşı zarar verici bir işlem yapıyorsan sadece Türkiye’ye zararın yok, dünyaya var.”

Kategori: Kanal İstanbul

Doğa MücadelesiManşet

İmamoğlu Validebağ’daki direnişçileri ziyaret etti: İBB’den izin alınmadan yapılamaz

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Üsküdar’da yer alan ve doğal sit alanı olan Validebağ Korusu’nda yapılmak istenen projeye karşı çıkan halkın başlattığı nöbeti ziyaret etti.

Burada nöbet tutan vatandaşların taleplerini ve yaşadıkları sıkıntıları dinleyen İmamoğlu, “Kanunun ve planların bize verdiği yetki ile burada, İBB’den izin almadan, bizim onayımızı almadan hiçbir imalata girilemez” ifadelerini kullandı.

‘İBB üzerine düşeni yapmalı’

Validebağ Savunması aktivisti Durna Şahin, ANKA’nın haberine göre bölge halkının çevre, ekoloji, doğa ve korunun yaşatılması konularında son derece duyarlı olduğunu vurguladı.

Bu anlamda İmamoğlu’nun ziyaretini anlamlı ve değerli bulduklarını ifade eden Şahin, korunun, 2019 yılı öncesinde, 15 yıl boyunca İBB’ye tahsisli olduğunu hatırlattı. Şahin, “Ekrem Başkan’ın seçilmesinin öncesinde, burası İBB’den alınıp, Üsküdar Belediyesi’ne tahsis edildi. Üsküdar da burayı, kamusal alanları aslında ticarileştirmek istiyor. Doğayı, ekolojiyi yaşatma bakış açısıyla bakmıyorlar” görüşlerini dile getirdi.

Koru savunması için yaptıkları ve farklı disiplinlerden akademisyenlerin de katıldığı çevrimiçi forumlar sonunda oluşturdukları raporu İmamoğlu’na sunan Şahin, “Hak ve hukuksal olarak İBB’nin ve sizin üzerinize düşen görevler neyse, bunu sonuna kadar kullanmanızı isteriz. Bilin ki; bölge halkı da İstanbul halkı da sizin yanınızda olacaktır. Biz, doğanın ve korunun yaşatılmasını istiyoruz” diye konuştu.

‘Bizim onayımız olmadan yapılamaz’

Aktivistlerin açıklamalarını dinleyen İmamoğlu, “Kanunun ve planların bize verdiği yetki ile burada, İBB’den izin almadan, bizim onayımızı almadan hiçbir imalata girilemez. Kararlı olacağız. Ama bir yandan da uzlaşmaya, konuşmaya ve süreci bir arada yönetebilmeye çalışma zorunluluğumuz var” ifadelerini kullandı.

Bölge halkının Validebağ Korusu’ndaki çabalarını taktirle karşıladığını belirten İmamoğlu, “Burada ortaya konan korumacı tavır, İstanbul’un her yerinde vatandaş sorumluluğu olarak konmalıdır. Kurumların da vatandaşımızın bu tarz tavırlarını -bırakın yok saymayı- sürecin bir parçası haline getirip, ortak karar alma mekanizmasını en güçlü bir şekilde de ortaya koyma zorunluluğu vardır. Biz, böyle bakıyoruz sürece” dedi.

‘Yasal süreçte yanınızdayız’

İBB Hukuk Müşaviri Eren Sönmez, koruyla ilgili dava süreçlerini yakından takip ettiklerini belirterek, Validebağ Gönüllüleri Derneği ile bu konuda iletişim halinde olduklarını aktardı. Sönmez, “Son olarak, imar planlarına karşı açılmış bir dava var; yürütmeyi durdurma kararı da verildi. O, henüz İBB’ye resmi olarak tebliğ edilmedi. Tebliğ edildikten sonra da iletişim halinde olacağımızı belirtmek isterim” dedi.

Geçmiş İBB yönetimi döneminde hazırlanan “Millet Bahçesi” projesine karşı açılmış 2018 tarihli davayla ilgili bilgi veren Sönmez, “İBB’nin geçmiş dönem yönetimi, o davada Validebağ Gönüllüleri’nin karşısında davaya müdahil olmuştu. Biz, o müdahillikten çekildik. Bundan sonraki yasal süreçte, Başkanımızın talimatlarıyla yanınızda olacağız” diye konuştu.

Neler yaşandı?

Validebağ Korusu Şubat 2020 tarihinde İBB’den alınarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Üsküdar Belediyesi‘ne tahsis edilmişti.

Belediye ise Validebağ Bakım ve Rehabilitasyon Projesi ile koruda bisiklet yolları, otopark, çocuk oyun alanı gibi yapıların inşa edileceğini duyurmuştu.

Üsküdar Belediyesi’nin proje yapımına 21 Haziran’da başlanacağını duyurması üzerine birinci derece doğal sit alanı olan korunun betonlaştırılmasına karşı çıkan halk nöbet başlatmıştı.

Validebağ Korusu için hazırlanan 1/5000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ile 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planları’na karşı açılan davada yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Ancak halk proje tamamen iptal edilene kadar nöbetlerini sürdüreceklerini söylüyor.

Kanal İstanbulManşet

İmamoğlu: 26 Haziran’da temeli atılacak köprünün Kanal İstanbul ile ilgisi yok

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Kanal İstanbul için 26 Haziran’da temel atılacağı belirtilen Sazlıdere’de basın toplantısı gerçekleştirdi.

“Bugün burada, ‘26 Haziran’da aslında ne olacak’ sorusunun yanıtını vermek üzere toplandık. Bir illüzyonu aslında ortaya çıkarmak için buluştuk” ifadelerini kullanan İmamoğlu, söz konusu temel atma töreninin Kanal İstanbul ile ilgisi olmadığını söyledi.

‘Halk beni bu projeye karşı olduğum için seçti’

Geçtiğimiz günün 23 Haziran İstanbul Seçimleri’nin ikinci yıldönümü olduğunu hatırlatan İmamoğlu, “Bunu neden hatırlatma gereği duydum? Çünkü ben, İstanbul seçimlerinde kampanyamı yürütürken, yaptığım mitinglerde vatandaşlarımıza bu projenin karşısında olduğumu anlattım. Bu projenin İstanbul’a çok ağır ve geri dönülemez felaketler yaşatacağını söyledim. ‘Karşı duracağım’ dedim. Halk da beni seçti. Zaten göreve gelir gelmez de bir önceki yönetimin bakanlık ile yaptığı iş birliği protokolünü feshettik” dedi. 

Devlet projesine karşı çıkmakla suçlandığını belirten İmamoğlu, “‘Beton Kanal’ dediğimiz bu proje, bir devlet projesi değildir; bir seçim projesidir. Sayın Genel Başkanım Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, bu yıkım projesine karşı uyarılarını yaptı. Hem iktidara hem de bu işe sermayesiyle yeltenecek ulusal ya da uluslararası şirketlere ciddi uyarıda bulundular. Bu haklı bir uyarıydı. Neden? Bildiğiniz gibi çok sayıda Türk bankasının, Birleşmiş Milletler Sorumlu Bankacılık ilkeleri mutabakatını imzaladıkları için bu projeye kredi veremeyecekleri ortaya çıkmıştı.
Bu mutabakat, bankaların insanlara ve gezegene zarar vermemesi için çerçeve sunuyor ve imzalayanların buna uyması gerekiyor. Dünyada bu imzayı atmış 131 banka bulunuyor. Sadece Türk bankaları için geçerli değil yani” ifadelerini kullandı.

‘Bu proje bir felaket’

Eski başbakanlardan Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ile eski bakanlardan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın da Beton Kanal’la ilgili çok önemli eleştirileri ve uyarıları olduğunu aktaran İmamoğlu şunları söyledi:

“Hepsinden önemlisi ise Türkiye’nin önde gelen bilim insanlarının yüksek sesli ikazlarını dinledik. Ama hiçbir zaman hiçbir bilim insanının ‘Bu proje faydalıdır’ dediğini, hiçbirimiz duymadık. Sadece bu bile projenin bir felaket olduğunun kanıtıdır.”

‘İzinsiz şantiye kurdular’

26 Haziran’da Kanal İstanbul için temel atılacağının söylenmesinin de bir illüzyondan ibaret olduğunu belirten İmamoğlu şu bilgileri paylaştı:

“Haziran ayının ilk haftası içinde, az ilerde gördüğünüz inşaat alanının şantiyesinin ilk kuruluşu, izinsiz olarak İSKİ yolları kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Oysa İSKİ, Karayolları Genel Müdürlüğü’nden yazıyla şantiye alanı hakkında bilgi istemiş ama cevap verilmeden alelacele şantiye alanı kurulmuştur. Bu uygunsuz durum üzerine, İBB tarafından 13 Haziran Pazar günü, İSKİ girişleri kullanılarak kurulan şantiye tahliye edilmiştir. Yani kurulduğu alandan kaldırılmıştır.”

‘Temel atılacak proje yol ile ilgili’

Şantiyenin tahliyesinin ardından 13 Haziran’ı 14 Haziran’a bağlayan gece, saat 03.30’da alana askeri birlikler gönderildiğini aktaran İBB Başkanı “Bu alanda bir gerginlik ya da bir çatışma durumu olmadığı için, açıkçası bunu garipsedik. Askeri birliklerin koruması ve gözetiminde şantiye alanı, bölgedeki İSKİ yerleşkemizin yaklaşık 500 metre uzağına yeniden kurulmuştur. Şantiyenin, yapılacağı iddia edilen Kanal İstanbul projesinin 6 nolu köprüsü için kurulduğu ifade edilmiştir” dedi. İmamoğlu açıklamasına şu sözlerle devam etti:

Kuşkusuz 3. Köprüyü yapınca bir de otoyol gerekiyordu. 26 Ağustos 2016’da 3. Köprü ile Kuzey Marmara Otoyolu’nun Odayeri-Paşaköy-Kurtköy arasındaki kesimi hizmete açılmıştır. 13 Kasım 2018’de Yassıören-Odayeri kısmı, 2020 yılında Kınalı-Yassıören kısmı ve 20 Aralık 2020’de Kurtköy-Akyazı kesimleri işletmeye açılmıştır. O yüzden altını çiziyoruz ki; cumartesi günü yapılacak temel atma töreni, Kanal İstanbul temel atma töreni değildir. Sazlıdere’yi köprü ile geçeceği çok önceden planlanmış Hasdal Kavşağı-Nakkaş Kavşağı arası yol yapım temelidir. Yani burada bir köprünün yapılacak olmasının, kanal projesiyle ilgisi bulunmamaktadır. Yol pojesiyle ilgisi bulunmaktadır. İşte illüzyon budur.

Kategori: Kanal İstanbul

ManşetMedya-İnternetTürkiye

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu duyurdu: İstanbul metrolarına internet geliyor

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda İstanbul metrolarında artık internete erişim sağlanabileceğini kaydetti.

İmamoğlu’nun internet erişimi için yaptığı çalışmalarından dolayı teşekkür ettiği İYİ Partili Meclis Üyesi Taylan Yıldız da kararın emsal teşkil edeceğini ifade etti.

İmamoğlu’nu açıklaması

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Twitter hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

Metrolara internet sağlamak için altyapıyı hazırlamış sürecin önündeki engellerin kalkması için çaba sarf ediyorduk. Bugün İBB Meclis Komisyonu’ndan karar geçti. Sınırsız internet erişimi için çaba sarf eden herkese ve Meclis Üyemiz
@taylanyildiz’a teşekkürler.

‘Emsal teşkil edecek’

Taylan Yıldız da Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Ankara ve İzmir metrolarında da internete erişimin ivedilikle açılacağını umut ettiğini söyledi:

Bu emsal teşkil edecek. Umarım Ankara ve İzmir metrolarında da İnternet ivedilikle açılacaktır.”

 

Kategori: Manşet

Kanal İstanbulManşetTürkiye

Tüm itirazlara rağmen inatla yapılacağı söylenen Kanal İstanbul’un ilk köprüsünün detayları 

Tüm tepkilere rağmen yapılacağı ilan edilen Kanal İstanbul‘un ilk köprüsünün detayları belli oldu.

Köprünün temelinin haziran ayının son haftasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu‘nun katılacağı törenle atılması bekleniyor.

Köprüyü, Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve pek çok şehir hastanesinin yapım ihalesini alan Rönesans Holding inşa edecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, projeyle ilgili “Onlara rağmen Kanal İstanbul’u inadına yapacağız” açıklamasında bulunmuştu. 

İlk köprünün detayları

AA‘da yer alan habere göre, Kuzey Marmara Otoyolu (3. Boğaz Köprüsü dahil) Projesi Başakşehir-Bahçeşehir-Nakkaş Kesim-08 (bağlantı yolları dahil) işi kapsamında, Sazlıdere geçişini sağlayan gergin eğik askılı köprü imalatı yapılacak.

Ana açıklığı 440 metre uzunluğundaki köprünün, sağ ve solda yer alan 210 metrelik yan açıklıklarıyla birlikte uzunluğu 860 metreye ulaşırken, yaklaşım viyadükleri ile toplam uzunluğu 1618 metre olacak.

Eğik askı halat miktarı 136 ve ankraj miktarı 272 adet olarak hesaplanan köprü, trafiğe 2×4 şeritli hizmet edecek.

Köprünün platform genişliği ise 46 metre olacak. “Diamond” geometrisi ile tasarlanan köprü kuleleri, 196 metre yüksekliğe çıkacak.

Kuleler, plan boyutları ve cidar kalınlıkları değişken kutu kesitli iki adet betonarme ayakla teşkil edilecek. Bu ayaklar, tabliye seviyesinde ve tepede enine kirişler vasıtasıyla birbirlerine bağlanacak.

Rönesans İnşaat’ın ihaleleri

Kanal İstanbul’un ilk köprüsünü hayata geçirecek olan Rönesans İnşaat, daha önce de devletten Cumhurbaşkanlığı Sarayı, MİT Yerleşkesi, Millet Kütüphanesi, Okluk Yazlık Sarayı, Adana, Bursa, Elazığ, Yozgat, İkitelli şehir hastaneleri, Sancaktepe ve Atatürk Havalimanı’na yapılan hastane projelerinin de aralarında bulunduğu, toplam değerleri onlarca milyar lirayı aşan çok sayıda ihale aldı.

Kanal İstanbul’a itirazlar

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 2011 yılında “Çılgın Proje” adıyla duyurulan Kanal İstanbul projesine aralarında pek çok bilim insanın da olduğu meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve çevre örgüleri itiraz etmişti.

Projeye itiraz edilmesinin en önemli nedenleri, projenin maliyetinin çok yüksek olmasıyla birlikte zaten su sorunu yaşayan İstanbul’un bu projeyle birlikte su sorunun artacak olması, yeşillik bölgelerin imara açılması ve orada yaşayan hem insanların hem diğer canlıların yuvalarını kaybedecek olması.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, (İBB) büyük bir ekolojik yıkım getirecek projeyle ilgili “Ya kanal Ya İstanbul“,  “Kanal İstanbul’a Kimin İhtiyacı Var” pankartları asmış ve bu pankartlar sebebiyle İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu‘na soruşturma açılmıştı. 

Kategori: Kanal İstanbul

EkolojiKanal İstanbulManşetTürkiye

AKP’ye göre, bilim insanlarının uyarısının aksine Kanal İstanbul müsilajı bitirecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, katıldığı bir televizyon programında Kanal İstanbul‘un Marmara‘yı saran müsilajı (deniz salyası) bitireceğini öne sürdü.

Çamlıca Kulesi’nde 24 TV tarafından düzenlenen özel programa konuk olan Karaismailoğlu, “Kanal İstanbul Türkiye’nin stratejik hamlesi” dedi ve projenin gerekçesini şöyle açıkladı: 

“Boğazdan 43 bin gemi geçiyor, yük miktarı çok arttı, gemi boyutları büyüdü. Dünyadaki ticaret hacmi 12 milyar ton. 10 yıl içinde 35 milyar tona çıkacağı söyleniyor. 2050’de boğazdan 78 bin gemi geçecek. Bunların boğazdan geçmesi mümkün değil; kapasite yıllık 25 bin. Bu sefer gemiler Karadeniz ve Marmara’da 16-30 saat arasında bekleyecek. Bu da maliyetleri artırınca Kanal İstanbul’u tercih edeceklerdir. Süveyş kanalının bir gün kapalı kalmasının dünya ekonomisine maliyeti 9 milyar dolardı”

‘Marmara’daki su kalitesini artırıp deniz salyasını da bitirecek’

“Kanalın tek yönlü dip genişliği 270 metre, su derinliği 20.75 olarak kesinleştirildi. Derinlik artırıldı, genişlik biraz daraltıldı; boydan boya 43 km. Şu anda boğazdan geçen gemilerin yüzde 98’i kanaldan geçecek” diyen Karaismailoğlu, son dönemde Marmara’da artan müsilaj sorununun da Kanal İstanbul projesi ile sona ereceğini savundu:

“Karadeniz Marmara’ya göre çok daha temiz. Kanal İstanbul yapıldığında Karadeniz’e akan nehirlerin Marmara’ya karışması söz konusu. Bu da Marmara’daki su kalitesini artırıp deniz salyasını da bitirecek. Manipülasyonlar var; su kaynaklarının etkileneceği söyleniyor. Sazlıdere Barajı İstanbul’un yüzde 2.8’ine denk geliyor. İstanbul’un su rezervine Kanal İstanbul ile Piriççik ve Kahramandere barajları ile daha fazla katkı sağlayacağız. Toplam maliyeti 15 milyar dolar. Üzerinde altı köprü var; fiyata bunlar dahil, beş yılda tamamlayacağız”

Profesör Saydam: Kanal yapılırsa tası tarağı toplayın, müsilaj hayat boyu devam eder

Bakanın sözlerine rağmen, birçok akademisyen Kanal İstanbul’un devreye girmesi halinde Marmara Denizi’nin kaldıramayacağı bir organik yükle karşı karşıya kalacağı görüşünde.

20 yıl boyunca Marmara Denizi’nde araştırmalar yapmış TÜBİTAK eski başkan yardımcısı deniz bilimci Cemal Saydam da Kanal İstanbul’un yalnız müsilaj sorunu tetiklemeyeceğini aynı zamanda Marmara Denizi’nin ölüm fermanı olacağını söyledi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun kendi youtube kanalında soruları yanıtlayan Profesör Saydam şunları söyledi: ‘‘Kanal İstanbul yapılırsa hayat boyu müsilajla devam ederiz bunun başka bir izahı yok. Bizim bilgi birikimiz ‘olmaz’ diyor. Bilimle inat da olamaz. Çünkü kimin kazanacağı belli. Bilime inat yaptık arıtma tesislerini yeteri kadar yaptırmadık. Müsilaj kazandı. Kanal İstanbul’u yaparsanız bu olurdu. Bu oldu, bunun üstüne Kanal İstanbul’u yaparsanız unutun, tası tarağı toplayıp gitmek gerek. Hidrojen sülfürü yabana atmayın , çürük yumurta gibi kokar insan sağlığını tehdit eder ama sanayicinin makinasını da parçalar. Soğutma suyu olarak kullanan her fabrika filtrelerine baksın, filtreleri sık sık değişecek bu da maliyetlerini arttıracak. Kanal İstanbul ile yalnız Marmara Denizi değil Marmara Bölgesi elimizden gidecek’’ dedi.

ÇMO: Ergene’den deşarja acilen son verilmeli, Kanal İstanbul intihar

Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi de Marmara Denizi’nin ‘‘tükeniş ömrünü uzatmak için’’ hazırladığı 11 maddelik eylem planında Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un hazırladığı eylem planında atıfta bulunulmayan Kanal İstanbul ve Ergene Nehri’nin Marmara Denizi üzerindeki etkilerine dikkat çekti.

Açıklamada şunlar kaydedildi:

‘‘Ergene`den Marmara Denizi`ne deşarja acilen son verilmelidir. Ergene havzasının atıksu toplayıcı sisteminin Marmara Denizi`ne bırakıldığı nokta ivedi olarak incelenmeli, derin deniz deşarjı ön arıtma ile birlikte ele alınmalı ve sıkı bir şekilde denetlenmelidir. Bu aşamada biyolojik arıtma tesislerinin hızla inşası hayata geçirilmeli ve Marmara Denizi çevresindeki sanayileşme ve nüfus artışının durdurulması için bakanlıklar tarafından acil çalışmalar yapılması gerekmektedir. Halihazırda yaşanabilir nüfusun çok daha üzerinde bir nüfusu barındıran İstanbul`da mega projelerden vazgeçilmelidir. Atık suyunu biyolojik olarak arıtmadan Marmara Denizi`ne deşarj eden bir kente, Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv alanları ile milyonlarca kişinin daha çekilmeye çalışılması intihardır’’ dendi.

İmamoğlu: Müsilaja dua okuruz

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da 5 Haziran Çevre Günü’nde müsilaj tehdidine dikkat çekerek şunları söylemişti:

“Marmara Denizi’ni bitirecek olan, bu şehrin tarihi geçmişini yok edecek olan sadece birilerinin cebine para girsin diye düşünülen başka hiçbir haklı tarafı olmayan Kanal İstanbul ile bugünkü müsilaj dediğimiz meseleye dua okuturuz.

Bırakın müsilajı, tümden Marmara’yı yok edecek olan Kanal İstanbul’a karşı çıkmak, 16 milyon insanın insani sorumluluğundadır. Bir partiye ya da bir kişiye ait değildir. Bunu anlatıyoruz, anlatmaya devam edeceğiz. Akıl ve bilim bana ne anlatıyorsa onu anlatıyorum zaten. Bana ait tek bir cümlesi yoktur.”

 

Kategori: Ekoloji

ManşetTürkiye

Ekrem İmamoğlu için dört yıla kadar hapis cezası istendi

31 Mart 2019 seçiminin iptal edilmesinin ardından Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyelerine “alenen hakaret” ettiği gerekçesiyle, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında 4 yıl 1 aya kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırlandı.

YSK çalışanları mağdur olmuş

Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı‘nca hazırlanan iddianamede YSK çalışanı 11 kişinin mağdur olduğu belirtildi.

Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı tarafından yapılan suç duyurusunda İmamoğlu’nun 31 Mart 2019 tarihinde yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin 6 Mayıs 2019 tarihinde iptal edildiği kaydedildi. Yenilenen seçimde İBB Başkanı olarak İmamoğlu’nun yeniden seçildiği ve 4 Kasım 2019 günü yaptığı basın açıklamasında YSK üyelerine hakaret ettiği öne sürüldü.

Yazılı savunmasına da yer verilen iddianamede, İmamoğlu’nun suçlamayı kabul etmediği belirtildi.  İmamoğlu’nun “Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine karşı görevlerinden dolayı alenen zincirleme hakaret” suçundan 1 yıl 3 ay 15 günden 4 yıl 1 aya kadar cezalandırılması istemiyle iddianame hazırlandı. İddianame kabul edilirse İmamoğlu hakim karşısına çıkacak.

Kategori: Manşet

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 3

Birinci yazı için tıklayın
İkinci yazı için tıklayın

*

III. Diyalog

Gezi’de, Türkiye coğrafyasının neredeyse tüm renklerini barındıran, çok renkli, çok çeşitli, ‘çok parçalı’ bir vatandaş topluluğundan ortak bir politik irade, etkili bir politik güç çıkmış ve bu politik güç hükümete verilen desteği, 2011 yılındaki genel seçimlerde aldığı %47’lik oy oranından, %25-30 bandına geriletmişti.

Bir önceki yazımda, böylesine çok parçalı bir vatandaş topluluğundan, böylesine etkili bir politik güç çıkmış olmasını, bu vatandaşlar arasında, John Rawls’un tarif ettiği türden bir örtüşen bir görüş birliğinin mevcudiyetine, daha açık bir deyişle, bu vatandaşların Gezi’de, barışçı eylemcilere uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğuna ilişkin bir vicdani kanaatte, kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ortaklaşmış olmalarına borçlu olduğumuzu anlatmıştım.

Onlara, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, Taksim Meydanı‘nda ve Türkiye’nin 79 ilinde buluşarak, bu ortak vicdani kanaatlerini eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey ise ne o veya bu siyasi parti liderinden aldıkları bir talimattı ne de hükümetin inanmamızı istediği gibi, arkalarını kollayan, adresi belirsiz bir takım ‘iç ve dış mihraklara’ duydukları güvendi. Değildi, çünkü Gezi’nin ‘kedi sürüsünü’ andıran, özgür ve özerk eylemcilerini tek elden yönlendirmek, herhangi bir siyasi partinin, iç veya dış mihrakın harcı olabilecek bir şey değildi. Onlar bu cesareti birbirlerinden, aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı.

Gezi eylemlerinin içinde yer almış olanlarımız hatırlar ve bilir, hatırlamayanlara ve bilmeyenlere de ben anlatayım: O günlerde adına “örtüşen görüş birliği” demiyorduk ama “polisin uyguladığı orantısız şiddettin yanlış olduğu” kanaatini hepimizin paylaştığımızın, hepimiz de pek ala farkındaydık. Hepimiz, aramızda çok ciddi düşünsel ve itikadi farklılıklar olduğunun da farkındaydık ancak Gezi eylemlerinin harala gürelesinin içinde, aynı vicdani kanaatte buluşmuş olmamıza ‘öteki’ farklılıklarımızdan daha çok değer veriyor, dolayısıyla birbirimizi bu ‘öteki’ farklılıklarımızla kabul ediyor ve onlara rağmen birbirimize güveniyor ve yardım ediyorduk. Yani, Gezi’den doğan o çok etkili politik gücü, tüm farklılıklarımıza rağmen, aramızda mevcut olduğunun farkında olduğumuz bir vicdani ortaklaşma sayesinde, el birliği ile biz inşa etmiştik.

* * *

Peki politik kimliklerini, aidiyetlerini, farklı farklı düşünsel ve itikadi geleneklerle tanımlayan, aralarında bu farklılıklardan kaynaklanan derin görüş ayrılıkları hatta geçmişten gelen husumetler bulunan, bu nedenle de pek yan yana gelmeyen, gelemeyen bu insanlar — yani, biz, hepimiz aramızda ‘Gezi’de uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu’ kanaati üzerinde ‘örtüşen bir görüş birliği’ bulunduğunu nasıl fark edebilmiştik? Nasıl olmuştu da, laikçiler ile islamcılar, Türk milliyetçileri ve/veya ulusalcıları ile Kürt milliyetçileri, liberaller ile sosyalistler, hatta Fenerbahçeliler, Beşiktaşlılar ve Galatasaraylılar, aynı konuda, aynı vicdani kanaate sahip olduklarını fark edebilmişlerdi?

Bu sorunun kısa cevabı çok basit ve açık: Birbirleriye konuşarak. Birbirlerinin düşüncelerini öğrenmek için birbirlerine sorular sorarak. Sorulan sorulara cevaplar vererek, verilen cevapları dinleyerek, anlamaya çalışarak. Birbirlerini ikna etmeye çalışarak, tartışarak, uzlaşarak. Kısaca, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklara rağmen, birbirleriyle insanca iletişim kurarak…

İktidarın Gezi’den aldığı ders: Bölme, kutuplaştırma

Nitekim Gezi protestolarının hemen ardından, tökezlediğini, iktidarının sarsıldığını hisseden hükümetin aldığı önlemlerden ilki, toplumun farklı kesimlerinden insanların birbirlerinden doğrudan haberdar olmalarına, birbirlerinin güncel olaylar karşısında gösterdikleri tepkileri yine birbirlerinin ağzından, doğrudan öğrenmelerine, birbirleriyle görüş alışverişlerinde bulunmalarına yani kamusal alanda birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına olanak sağlayan sosyal medya mecralarını ‘zapturapt’ altına almaya çalışmak, ikincisi ise “toplumun %50’sini evde zor tutuyorum” diyerek kutuplaşma ve sivil şiddet tehdidi savurmak olmuştu. Bunlar, Gezi protestolarının ardından, hükümetin totaliteryenizm bataklığına giden yolda, vatandaşların birbirleriyle doğrudan politik iletişim kurduğu kanalları tıkamak, ‘muhalif görüşlerin’ kamusal alanda ifade edilmesini engellemek ve kamuoyunu tek elden, kendi kontrolünde biçimlendirmek için attığı, deneme mahiyetindeki ilk adımlardı.

Aradan geçen sekiz yılın sonunda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarında ulaştığı nokta ise malum: Türkiye bugün ‘Cumhur ittifakı’ ile ‘Millet İttifakı’ arasındaki siyah – beyaz kutuplaşmaya sıkışmış bir görüntü veriyor ve toplumun ‘Cumhur ittifakı’ yarısı ile ‘Millet ittifakı’ yarısı arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatları öyle ağır hasar görmüş durumda ki, farklı kamplara savrulmuş vatandaşlar, bırakın birbirleriyle  insanca iletişim kurabilmeyi, korkularından göz göze bile gelemiyorlar. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmış, dokunulmazlıkları kaldırılmış milletvekilleri hapse atılmış, sivil toplum örgütleri kapatılmış, gıklarını çıkartsalar terörist veya terör destekçisi diye yaftalanıp yargısal tacize maruz kalan Kürt vatandaşlardan ise, bu ittifakların ikisi de gözlerini kaçırıyorlar!

Neyse, lafı fazla dağıtmadan, tartışmamıza kaldığımız yerden devam edelim. Yukarıda, aralarında derin düşünsel veya itikadi görüş ayrılıkları olan, hatta Türkiye’nin çalkantılarla, kavgalarla, çatışmalarla, idamlarla, suikastler ve katliamlarla örülü siyasi tarihinde, bu görüş ayrılıkları nedeniyle aralarına kan bile girmiş insanların, aralarında bir örtüşen görüş birliği olduğunu nasıl fark ettiklerini sormuş ve bu soruya kısaca ‘birbirleriyle konuşarak’ cevabını vermiştim, hatırlarsanız. İşte bu kısa cevap, doğru ve önemli olmakla birlikte, sorduğumuz soruyu yanıtlamaktan çok, farklı bir biçimde yeniden sormamızın önünü açmak dışında bir anlam ifade etmiyor aslında.

Şu şekilde mesela: Nasıl olmuştu da bu insanlar kendilerini ait hissettikleri düşünsel ve itikadi geleneklerin ortak hafızalarında yer alan birbirleriyle ilgili tüm acı hatıralara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlamışlardı? Nasıl olmuştu da, mesela daha önce hiç tanışmamış bir solcu ile bir liberal karşılaştıklarında birbirlerinden gözlerini kaçırıp ayrı yollara gitmek yerine, birbirlerine selam vermiş, hal hatır sormuşlardı? Ya da bir laikçi ile bir islamcı karşılaştığında? Ya da bir Türk ile bir Kürt karşılaştığında? Hani ‘laf lafı açar’ derler ya, İşte aralarında bunca farklılık, bunca görüş ayrılığı, hatta husumetler olan insanlar arasında ‘lafı açan ilk laf’ nasıl edilebilmişti?

* * *

Ben bu sorunun yanıtını da adı konmadığı için kavramsal farkındalık düzeyine çıkamamış başka bir ‘örtüşen görüş birliğinde,’ bulabileceğimizi düşünüyorum. Daha açık bir deyişle, ‘lafı açan ilk lafın’ benim birileri daha iyisini düşünene dek adına ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ demeyi önerdiğim şey sayesinde edilebilmiş olduğunu söylüyorum.

Bundan kastım ise tam olarak şu: Farklı düşünsel ve itikadi inanç sistemlerini benimseyen, bu nedenle aralarında derin politik görüş ayrılıkları bulunan insanlar arasında insanca bir iletişim kurulabilmesinin ön koşulu, bu insanların birbirlerinden bağımsız olarak ve kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ‘kendilerinden farklı gördükleri öteki insanlarla, bu farklılıklarına rağmen, insanca bir iletişim kurmanın iyi bir şey’ olduğuna ilişkin vicdani bir kanaat sahibi olmaları; dolayısıyla aralarında farklı gerekçelerle de olsa bu ahlaki yargının, doğru olduğuna ilişkin bir ortak bir kanaatin, yani bir “örtüşen görüş birliğinin” bulunmasıdır.

Yani ancak, kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle, farklı olan ‘öteki’ ile diyalog kurmaya açık olan insanlar, aralarındaki düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlayabilirler ve ancak birbirleriyle konuşabilen insanlar, örneğin ‘güçlünün, sırf güçlü olduğu için zayıfı ezme hakkını kendinde görmesi doğru değildir’ gibi başka ahlaki yargılar üzerinde, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ortaklaşabileceklerini fark edebilirler.

Lafı açan ilk laftan önceki görüş birliği

İşte ben ‘Gezicileri’ aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ‘Gezici’ yapan, yani hükümeti tökezleten çok parçalı ama çok etkili bir politik gücün paydaşları olarak onlara “ortak” bir politik kimlik kazandıran şeyin, son kertede, aralarında mevcut bulunan bu türden bir ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ olduğunu düşünüyorum. Yani, Gezi’de İslamcılar, Laikçiler, Türkler, Kürtler, Feministler, LGBTİ+ bireyler ve kendilerini nice nice başka kimlik belirleyenleri ile özdeşleştiren yüzbinlerce, milyonlarca insan arasında ‘lafı açan ilk lafın’ öncesinde ‘diyalog’ üzerine yukarıda tanımlandığımız türden bir ‘örtüşen görüş birliği’ bulunduğunu; bu insanların tüm farklılıklarına rağmen ortak bir eylemlilikte buluşarak, hükümeti tökezleten etkili bir politik güç oluşturabilmelerini, birbirleriyle insanca iletişim kurabilmelerine, bunu da aralarındaki diyalog üzerindeki bu örtüşen görüş birliğine borçlu olduklarını söylüyorum.

* * *

‘O Gezi’de öyleydi, şimdiki durum çok başka’ derseniz haklısınız. Ancak ben, diyalog üzerine böyle bir örtüşen görüş birliğinin Türkiye kamuoyunu oluşturan vatandaşların önemli bir çoğunluğu arasında hala mevcut olduğunu ama hem adı konmadığı için kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkamadığını, hem de aradan geçen sekiz yılda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabaları sonucu görünürlük kazanmış başka bir örtüşen görüş birliğinin karanlık gölgesi üzerine düştüğü için, onun mevcudiyetinden kuşku duyar hale geldiğimize inanıyorum.

Daha açık bir deyişle şunu söylüyorum: Türkiye sosyolojisinin tabanında, tüm farklılıklarına rağmen ‘birbirleriyle diyalog kurmaya açık’ insanlar hala çoğunlukta ama hükümet vatandaşların birbirleriyle insanca politik iletişim kurmasına olanak tanıyan kanalları muhalif kesimlere yönelik yoğun karalama kampanyalarıyla, polisiye önlemlerle, yargısal tacizlerle bilinçli ve sistematik bir şekilde tıkadığı için, bu diyalog fiilen kurulamıyor, dolayısıyla tabanda mevcut olan ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği de’ kamusal alanda fiilen görünürlük kazanamıyor. Onun yerine ise, ‘çatışma’ üzerine yine tabanda mevcut olan başka ‘bir örtüşen görüş birliği’ belirginlik kazanıyor ve Türkiye kamuoyunun tamamında, Türkiye’nin tek gerçeği oymuş gibi bir algı yanılsaması yaratıyor.

* * *

Benim adına ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliği’ dediğim bu şey de yine vatandaşların ‘vicdani kanaatleri’ arasındaki bir ortaklaşmaya işaret ediyor. Kısaca tanımlamam gerekirse, insanların birbirleriyle çatışırken dahi, tümüyle kendilerine özgü, farklı düşünsel ve itikadi gerekçelerle, aynı ahlaki yargılar üzerinde ortaklaştıkları, ama  ahlaki düzlemdeki bu ortaklaşmanın, politik düzlemde onları birleştirmediği, tam aksine aralarındaki ayrışmayı derinleştirmek yönünde işlevselleştiği bir durumdan bahsediyorum.

Somut bir örnek vereyim: 2021 yılında Türkiye’de yaşayan iki ‘sıradan’ vatandaş tahayyül edelim.

Bunlardan birisi 15 Temmuz Darbe girişimini planlamakla uzaktan yakında ilgisi olmayan bir solcu olmasına rağmen OHAL döneminde bir KHK ile ‘sivil ölüme’ mahkum edilmiş, terörist de terör destekçisi de olmamasına rağmen bu suçlamalarla hapse atılmış ve haklı olarak tüm bu haksızlıkların müsebbibi olarak gördüğü hükümetin ‘yandaşlarına’ ‘muhabbet’ beslemekte güçlük çeken, dolayısıyla ‘Millet İttifakı’ saflarına savrulmuş bir vatandaş olsun. Diğeri ise, hükümetin yoğun karalama kampanyalarıyla, yargısal tacizleriyle, yaftalamalarıyla gözleri boyanmış, kafası karışmış olduğu için, ‘Millet İttifakını’ destekleyen vatandaşların, kendisinin de benimsediği ‘yerli ve milli’ değerleri tehdit eden dış düşmanların terör destekçisi uzantıları olduğuna inanan ve bu nedenle ‘Cumhur ittifakı’ saflarına savrulmuş, Müslüman bir vatandaş olsun.

‘Diyalog’ ve ‘çatışma’ya dayalı görüş birliği arasındaki fay hatları

Biri solcu, diğer Müslüman bu iki sıradan vatandaşın, örneğin “bir insanın varlığıyla varlığını tehdit eden ‘öteki’ insanlara karşı kendisini savunması, gerektiğinde onlara direnmesi ve hatta onlarla fiilen çatışması iyi bir şeydir,” gibi bir ahlaki yargı üzerinde, tümüyle kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle ortaklaşmaları ve birbirleriyle itişip kakışırken kendilerini ‘vicdanen’ rahat hissetmeleri, pekala mümkündür. Elbette bu durumda, farklı siyasal kamplara savrulmuş vatandaşlar arasındaki bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ onları ‘vicdan huzuruyla’ sürükleyeceği istikamet, sağlıklı ve iyi işleyen, çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir demokrasi olmayacaktır. Tam aksine bu vatandaşlar kendilerini şu anda yaşadığımız türden siyah – beyaz bir kutuplaşmaya sıkışmış, totaliteryenizm yolunu yarılamış bir halde bulacaklardır.

* * *

İşte ben, Türkiye’de Cumhur ve Millet ittifakları arasında yaşanırmış gibi görünen politik kutuplaşmanın daha derininde, ‘diyalog’ ile ‘çatışma’ üzerindeki bu iki “örtüşen görüş birliği” arasından geçen fay hattı bulunduğuna  inanıyorum. Dahası vatandaşların vicdani kanaatleri düzeyindeki bu daha derin fay hattının,  Cumhur ve Millet ittifaklarının arasındaki kutuplaşmayı belirleyen politik sınırlar ile örtüştüğünü de düşünmüyorum. Yani aralarında diyalog üzerine örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar ile aralarında çatışma üzerinde örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar diye iki farklı küme tanımlayabilecek olsak, bu iki farklı kümenin, Cumhur İttifakı’na oy veren seçmenler ile Millet İttifakı’na oy veren seçmenler kümelerine bire bir karşılık geleceklerini sanmıyorum.

Sanmıyorum, çünkü Cumhur İttifakı’nın saflarında ‘öteki’ kamptaki vatandaşlarla diyaloğa açık insanlar olduğu gibi, Millet ittifakının saflarında da ‘yandaşlarla’ diyalog kurmaya ‘zinhar’ karşı çıkan insanlar olduğunu, olabileceğini düşünüyorum. Ama her halükarda, Türkiye siyasetinde rüzgarın demokrasiden yana mı yoksa totaliteryenizmden yana mı eseceğini son kertede belirleyecek şeyin, Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı’nın liderlik kadroları arasında yaşanan itiş kakışlardan çok, daha derindeki bu fay hattındaki kaymalar, kırılmalar olacağı kanaatini taşıyorum.

Totaliteryenizm bataklığına giden yoldan dönebilme umudu

Nitekim, İBB seçimleri vakasının da, vatandaşların vicdani kanaatleri

düzeyindeki böyle bir kaymaya işaret ettiğini düşünüyorum. Ekrem İmamoğlu‘nun birinci seçimleri küçük bir farkla, ikinci seçimleri de oyunu arttırmış olarak kazanarak, hükümet cenahına yaşattığı sarsıntının son kertede, ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğine’ baskın çıkmasıyla sonuçlanan bir zemin kaymasından kaynaklandığını söyleyebiliriz pekala. İlk yazımda da belirttiğim gibi, bu düşüncemi destekleyen somut olgusal kanıtlar sunmam maalesef mümkün değil.

Değil, çünkü verili bir zaman aralığında sosyolojik tabanın dinamiklerinde, çatışma ve diyalog üzerindeki bu ‘örtüşen görüş birlikleri’ ile tanımlanan iki farklı eğilimden hangisinin hangisine, hangi oranda ağırlık kazanmakta olduğunu belli hata payları içinde hassasiyetle ölçmek mümkün olsa da, Türkiye siyasetini bu kavramlar aracılığı ile okumak ve yorumlamak pek alışıldık bir şey olmadığı için, bu konuda yapılmış niceliksel kamuoyu araştırmaları veya niteliksel saha çalışmaları ya yok ya da yapılan araştırmalarda da bunu ölçmeye yönelik, bu kavramsal çerçeve ile hemhal olmuş sorular sorulmuyor.

Ancak, niceliksel çalışmalarla ölçülememiş, niteliksel saha araştırmalarıyla değerlendirilememiş olsa da, benim Türkiye’nin totaliteryenizmin dipsiz bataklığına giden yolun yarısından geri dönebileceğine ilişkin umudum, ‘diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliğinin’ tabanda mevcut olduğuna ilişkin çok önemli ipuçlarını, hem Gezi hem de İBB seçimleri vakalarında bulabiliyor olmamızdan kaynaklanıyor.

Dahası, Türkiye sosyolojininin psiko-politik derinliklerinde, belli bir oranda mevcut olduğunu sezdiğimiz ‘diyalog üzerine’ bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ kavramsal bir farkındalık düzeyine taşınabilmesinin bizzat kendisinin, ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ona düşen karanlık gölgesini geriletebileceğini, yani hükümetin toplumun farklı kesimleri arasında insanca bir politik iletişim kurulmasını engelleme çabalarını bir ölçüde boşa düşürebileceğini ve bu yönüyle Türkiye’nin sosyolojik tabanından demokratikleşme yönünde ortak bir iradenin yükselmesine katkı yapabileceğini de düşünüyorum.

Ne diyeyim, umarım yanılmıyorumdur.

Devam edecek… 

 

DünyaManşet

NASA, İstanbul’un fotoğrafını paylaştı: Hey İstanbul. Parlıyorsun!

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), resmi Instagram hesabından İstanbul’un fotoğrafını paylaştı.

NASA, paylaşımında “Hey İstanbul. Parlıyorsun!” ifadesini kullandı.

‘Sadece estetik için değil, bilim için de’

Fotoğraf, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan (ISS) Karadeniz’in 263 mil üstünden 10 Mayıs’ta çekildi.

NASA, fotoğrafla ilgili açıklamanın devamında şu ifadelere yer verdi:

Bu fotoğraflar sadece estetik için değil aynı zamanda bilim için. Fotoğraflar gezegenin zaman içinde şehirleşmeyle, fırtınalar, seller ve volkanik faaliyetlerle ne kadar değiştiğini kaydediyor.”

İmamoğlu’ndan teşekkür

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, NASA’nın paylaşımına Twitter’dan cevap verdi. İmamoğlu paylaşımında, “Hey NASA, bu gece bize İstanbul’un uzaydan da harika göründüğünü hatırlattığın için teşekkürler!” dedi.

Kategori: Dünya