Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tahrip edilen göller ve doğal varlıklara yaklaşımın kitlesel sefilliği (1)

Bundan tam 12 yıl önceydi, haber bültenlerine bir göl konu olmuştu. Balıkların topluca öldüğü ve gölün canlılığını yitirdiği yazıyordu. Bafa Gölü’ydü. Hazine olarak nitelenen zeytinin yağını çıkartmak için kurulan fabrikalar gölün etrafını adeta kuşatmış ve mavi berraklığını katran karası bir renge dönüştürmüştü. Bu da yetmemiş gibi bir de gölü besleyen alanlardaki tüm su kaynakları başka amaçlar için kesilmişti. Göl ölsün diye herkes gerekli çabayı göstermişti.

Bu olay aslında doğal olana olan yaklaşımın da bir özeti gibiydi. Tabii o zaman doğa talanı bu denli yaygın haline tam anlamıyla bürünmemişti. Ancak bilen için anlaşılabiliyordu, çünkü kökleri eskilere dayanıyordu. Çoraklaşmanın insanda başladığı yıllara. İnsan çeşitliliği çoraklaşınca ortaya sefil bir posa kalmış, bu da doğal olanın sefilce tarumar edilişine dönmüştü.

Bafa Gölü nispeten yakın bir geçmişin örneği!  Biraz daha eskiye gidelim. Başka bir hazine üretme çabası bu sefer Hatay’da ortaya çıkmış, Amik Gölü tarım yapılmak üzere kurutulmuştu. Üstüne bir de hava alanı yapıldı. O gün bugündür Amik Gölü’nün hayaleti her yağmurda Amik ovasında kendini yeniden gösteriyor.

Daha da eskisi ise bataklık kurutma seferberliği. Sulak alan miktarı o kadar azaltıldı ki, ki artık sulak alanlar elle sayılacak hale geldi.  Yani doğa talanı biraz da harcına karıltı ülkenin. Söküp atması kolay değil. İlkokul sıralarında, ellerinde baltalar olan sefil bir kültürün şarkısı; suyun boşa akıyor olabilme ihtimalini düşünebilme izansızlığı; hepsi, bir kültürün ilmek ilmek üretilmesinin yapı taşları.  Fark etmesi geç oldu ve iş işten de çoktan geçti.

İşte Meke Gölü, Tuz Gölü, Burdur Gölü ve daha niceleri bu sefil kültürün yarattığı zombinin kurbanları oldu. Hepsi bir çeşit hazine arayışına kurban gitmiş göller. Ya kurudular ya da kurumasına ramak kaldı. Son 50 yılda dile kolay tam 36 göl kurudu. Kimi, tarımsal hazine yaratma peşindeki yer altı suyu hırsızlarına, kimi de enerji müptelası HES-severciliğe kurban gitti. En yakın örneği ise Salda Gölü’nde ortaya çıktı. Bu sefer de turizm hazinesi arama merakı zuhur etti.

Tüm bunlar Dipsiz Göl vakasında ayyuka çıkan doğa talanının aslında hep aynı motivasyonla yapıldığını ortaya koyuyor. Birincil ve asıl olan doğa değil bu motivasyonda. Asıl olan kimi yerde turizm kimi yerde tarım kimi yerde enerji kimi yerde de define. Yaşananların bir nedeninin de doğanın düşman hukukuna tabii tutulması olduğu anlaşılıyor. Doğaya yaklaşımdaki sefillik o kadar trajik bir durumda ki bir gölü, altında hazine var diye resmi izinle tahrip edip dibinin kazılmasına izin verilebiliyor. Utanmadan bir grup sefili bir araya getirip aslında bu gölün tehlikeli olduğu açıklaması da yaptırılabiliyor. Define arama haydutluğunu daha tartışmıyoruz bile. Neredeyse delik deşik edilmedik tümülüs, kırılmadık lahit, patlatılmadık mağara bırakmayan bu haydutluğun kendisi uzun uzadıya bir yazıyı hak ederken üstüne bir de doğal olanın tahribatı eklenince kelimeler anlamını yitirebiliyor. Hala işgal toprağı muamelesi gören Anadolu, bu talancılığın balyozları altında can çekişmekten bitap düşmüş durumda. Bir yanda koca bir hazine olan Hasankeyf üzerine göl yaparak bu hazineyi sular altına gömme talanı, diğer taraftan da başka bir gölün, altında hazine var diye talanı. Ne kadar da trajik değil mi?

Dipsiz Göl ne ilk ne de son. Süreklilik arz eden bir talan kültürünün, şimdilik erişebildiği son nokta! Bu noktadan sonrası yıkımın normalleşmesine denk geliyor. Hissizlik, tepkisizlik ve sonra hafif bir çınlama, en son da ölüm sessizliği. İşte koca bir coğrafyanın tek cümle ile tarif edilebilecek kaderi bu. Tek karelik özeti de gölün aldığı halde saklı.

More in Hafta Sonu