Köşe YazılarıYazarlar

Altın madencilerine karşı doğayı ve yaşamı savunmak

‘Sorun sadece Kazdağları’nı savunmakla sınırlı değil; Kazdağları’nda altın madeni girişimine sessiz kalmak, aslında tüm ülkemizin doğal kaynaklarını; ekosistemlerini, tarihi ve doğal güzelliklerini ve insanlarımızın yaşam kaynaklarını tehlikeye atacaktır.’

Hepimiz farkındayız; bir süredir toprağın altındaki ve üstündeki tüm doğal kaynaklarımız; ekosistemlerimiz yerli-yabancı, çok uluslu sermayenin umarsızca yaptığı saldırı altında… Madenler, kömürlü termik santraller, nükleer santraller uğruna binlerce ağacımız kesiliyor, ormanlar yok ediliyor; toprak, yer altı ve yer üstü su kaynaklarımız, havamız para uğruna düşüncesizce kirletiliyor. Adeta hiçbir canlıya adeta yaşam alanı bırakılmıyor. Doğal kaynaklarımıza yapılan bu saldırının kamuoyu tarafından en çok bilineni ise Kazdağlarındaki siyanür liçi yöntemi ile çalıştırılacak olan altın madeni… Aslında son dönemde kamuoyunun gündemine 200 bin ağacın kısa sürede yok edilmesi ile gelen Kazdağları Balaban Çeşmesi mevkiindeki altın madeni girişimi kelimenin tam anlamı ile aysbergin su üstündeki kısmı…

Filmlerdeki gibi değil…

Türkiye’nin altın madenciliği ile tanışması ilk 1990’da oldu. Bergama Ovacık köyü yakınlarında altın bulunduğu haberleri önce bölge insanında büyük bir heyecan yarattı. Sonra anlaşıldı ki; bulunan altının verimi klasik altın madenciliği metotları ile çıkarılamayacak kadar düşük. Yani bir ton cevherde 1 gram altın var… Bu kadar düşük tenörlü madenlerde uygulanan yöntem, sinema filmlerinde izlenen fiziksel yöntemlerden oldukça farklı kimyasal yöntemlerdi. Köylüler önce ‘siyanürü’ sonra da ‘ağır metalleri’ duydular ve bugün hala hatırlanan ünlü altın madenine karşı bölge insanının Bergama direnişi başladı…  Yöntem basit ama çok ürkütücüydü. Önce verimli binlerce ton tarım toprakları sıyrılıp ‘pasa’ adı altında bir köşeye atılıyordu. Sonra kayalar şeklinde çıkan ‘cevher’ önce kırılıp un ufak ediliyor ve siyanür çözeltisi ile muamele edilerek içindeki altın, gümüş ve kadmiyum, arsenik, civa, kurşun gibi diğer ağır metallerde serbestleşerek sıvı faza geçiyordu. Üstelik altın ve gümüş bu sıvı fazdan alınarak geri kalan tüm ağır metaller atığın içinde tekrar geri atık havuzlarına bırakılıyordu.

Peki; atık ne kadar? Bir ton cevherin içinden 1 gram altın alınarak gerisi maden alanındaki atık havuzlarına ağır metallerden zengin atık olarak terk ediliyor. Yani 999 kilo 999 gramı bu şekilde atık olarak terk ediliyor doğaya… Daha sonra işletilmeye başlanan Uşak Eşme Altın Madeni’nde136 milyon ton ağır metalden zengin atık bu şekilde doğada depolanıyor. Kazdağları’nda 200 bin ağaç kesilerek kurulmaya çalışılan altın madeninde ise kendi hazırlattıkları çevresel etki değerlendirme raporlarında da belirttikleri gibi 72 milyon ton bu tip ağır metallerden zengin atık çıkaracaklar. Kimyasal yöntemlerle altın çıkartma tamamen siyanür liçi yöntemi ile oluyor. Yöntem iki yolla uygulanabiliyor:

  • Tank içinde yapılan siyanür liçi ve
  • Yığın liçi

Çim sular gibi

Tank içinde uyguladıkları siyanür liçi metodunu genelde bir ton cevherin içinde 1-1.25 gram altın varsa uyguluyor altın madeni işleten firmalar… Ama bir ton cevherin içinde bir gramdan bile az altın varsa uyguladıkları siyanürleme yöntemi daha da tehlikeli olan  ‘yığın liçi’ … Bu metotta kırılarak un ufak hale getirilen cevher geniş bir alana seriliyor ve çim sular gibi sıvı siyanür ile sulanıyor. Oluşan sıvı eriyik toplanarak içindeki bir gramdan bile az olan altın alınıp; 999 kilo 999 gramdan fazlası alana ağır metallerden zengin atık olarak bırakılıyor.

Kimyasal yöntemlerle çalışan altın madenlerinin çevre ve insan sağlığı üzerine büyük bölümü onarılamaz olan çok sayıda olumsuz etkisi var. Altın madenciliği uygulandığı her bölgede büyük bir ekolojik yıkıma yol açıyor. Maden bölgeleri Kazdağları’nda görüldüğü gibi ormansızlaştırılıyor.  Yine maden çalıştırılırken cevher çıkartma amaçlı olarak büyük bir delik açılıyor. Uşak Eşme’de ki altın madeninde açılan koni biçimli delik 450 metre derinliğinde ve yaklaşık 100 metre genişliğinde. Madenler kapandıktan sonra gerek bu deliklerin kapatılmasının mümkün olmaması; gerekse alanda biriken milyon tonlarca ağır metalden zengin atık nedeniyle maden bölgesinin tekrar rehabilite edilmesi de mümkün değil.

Kazdağları’nda aynı şekilde Balaban tepesi yok edilecek. Rezerv bittiği zaman madenci şirket altın alıp gidecek ve bozulmuş bir doğa yapısı, her an sızıntı yapma riski bulunan ağır metallerden zengin atık yığınlarını bölgede bırakacaklar.

İnsan sağlığı üzerine etkileri ise özellikle partikül maddelerden oluşan hava kirliliği yaratması, atıkların içinde bulunan ağır metallerin yer altı, yer üstü su kaynaklarına ve toprağa sızması nedeni ile besin zincirine ulaşması sonucu görülür. Cevherin çıkarılması, taşınması, kırılarak ufalanması sırasında hava kirliliği ortaya çıkar. Özellikle 2.5 mikron ve daha altındaki partiküller solunum yolu ile insana ulaşabilir. Bu partiküllerin ağır metallerden oluşanları ek sağlık tablolarına neden olur. Genelde solunum ve sindirim yolu ile alınan ağır metaller büyük çoğunluğu kanserojen… Ayrıca solunum, kardiyovasküler ve hematolojik sorunlara da yol açıyorlar… Atıkların içinde bulunan ağır metaller genelde aşırı yağışlar sonucu ortaya çıkan sellerle, depremler sonucu depolandıkları alanların bütünlüğünün bozulması nedeniyle, kazalarla; havaya, toprağa ve yer altı-yer üstü su kaynaklarına karışıyorlar ve bu yolla insana ulaşıyorlar. Kazdağları’nda kurulmak istenen altın madeninin Çanakkale’nin tek içme ve kullanma suyu barajı olan Atikhisar Barajı’nın su toplama havzası üzerinde olması bu karışma riskini artırmakta.

Mesele sadece Kazdağlarıyla sınırlı değil

Birkaç örnek verirsek; 2018 yılında Şili’de yapılan bir çalışmada bir altın-bakır madeninde yapılan patlatma işlemleri sonucu oluşan hava kirliliğinin çocuklarda astım ve alerjik rinit ve konjuktuvit sıklığını artırdığını göstermiştir. Meksika’da yine aynı yıl yapılan bir başka çalışmada çok eski bir altın madenciliği alanında yüzey ve sığ yeraltı sularında arsenik konsantrasyonunun arttığı belirlenmiştir. Kolombiya’da ise iki altın madeninden kaynaklanan civa kirliliğinin bölgedeki balık stokunu etkilediği ve besin zincirine girerek insanlara ulaşabileceği gösterilmiştir. Avustralya’nın Victoria Eyaleti’nde 2018’de yapılan bir başka çalışmada altın madenlerinden oluşan eski maden alanlarının yüzey ve yeraltı sularında ağır metal kirliliğine neden olduğu ispatlanmıştır. 2017’de Peru; And Dağları’nda yapılan çalışmada ise içinde altın madenlerinin de olduğu maden tesislerinin toprakta özellikle kurşun, bakır, çinko, kadmiyum ve cıvadan oluşan ağır metal kirliliğine neden olduğu kaydedilmiştir.  Yine 2017’de Güney Afrika’da altın madeni katı atık alanından 1-2 kilometre uzaklıkta yaşayan çocuklarda astım sıklığının 5 kilometreden fazla uzaklıkta yaşayanlara oranla fazla bulunmuştur. Bu çocukların daha fazla partikül maddeye maruz kaldıkları hesaplanmıştır. 2016’da Romanya’da içlerinde altın madenlerinin de olduğu alanlarda yapılan çalışmalarda yerleşim bölgelerinde toprağa bulaşan başta arsenik, kadmiyum, civa kurşun seviyelerinin uyarı eşiğini aştığını ortaya koymuştur.

Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün; literatürde çok sayıda konu ile ilgili bilimsel makale var. Ayrıca çok sayıda da bu madenlerden kaynaklanan kazalar olduğunu da biliyoruz; yanı başımızdaki Romanya’da 2000 yılında meydana atık havuzu taşmasının Tuna nehrine kadar siyanür ve ağır metallerin ulaşmasına yol açtığı hala hafızalardadır. Yazının başında da belirttiğim gibi Kazdağları altın madeni girişimi ülkemiz için bir aysbergin su üstündeki parçasıdır. Sırada Eskişehir Murat Dağı altın madeni girişimi, 6600 hektara yayılan Balıkesir İvrindi altın madeni girişimleri; Biga yarımadasında verildiği iddia edilen 36 adet daha maden ruhsatı ve İzmir çevresinde olduğu iddia edilen yeni altın madeni alanları var. Sonuç olarak sorun sadece Kazdağları’nı savunmakla sınırlı değil; Kazdağları’nda altın madeni girişimine sessiz kalmak, aslında tüm ülkemizin doğal kaynaklarını; ekosistemlerini, tarihi ve doğal güzelliklerini ve insanlarımızın yaşam kaynaklarını tehlikeye atacaktır. O nedenle Türk Tabipleri Birliği’nin yaptığı gibi; tüm sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, tüm meslek örgütleri her türlü mesleki kaygıları bir tarafa bırakarak bizzat Çanakkale’ye giderek Kazdağları’na sahip çıkmalıdır.

Doğayı ve yaşamı savunmak; gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak; Anadolu’nun binlerce yıllık doğal ve tarihsel birimini korumak; işte bunun için Kazdağlarındayız.

(Yeşil Gazete)