Hafta SonuKitapManşet

Tohumunuza niçin sahip çıkmalısınız? – Batuhan Sarıcan

“Tohum bankalarına girerken ayakkabılarımızı çıkarırız. Çünkü burası bizim için kutsal, saygı gösterilmesi gereken yerlerdir. Bankalardaki kasalar yerine, bizde saksılar ve vazolar var. Bitkilerin türleri ve özellikleri (örn. kuraklığa, su taşkınlarına dayanıklılık) etiketlerinde yazılıdır. Küçük ve mütevazı bu bankaların değeri ise paha biçilemez. Çünkü her biri yüzlerce aileyi beslemeye yetecek kadar tohum saklar.” (Vandana Shiva, Tohumun Hikâyesi)

“Kral Çıplak!” lafını bilirsiniz. Bu söylem, Hans Andersen’in bir masalına dayanır. Masalda iki terzi, kralı sihirli ve görünmez kıyafetler diktiklerine inandırır. Kral da bu “sihirli” kıyafeti sırtına geçirip etrafta çıplak dolaşmaya başlar. Kral bu, “Sen çıplaksın” denir mi? Ama bir çocuk çıkıp gerçeği haykırır: KRAL ÇIPLAK!

Ekoloji düşünürü Vandana Shiva’nın eseri Tohumun Hikayesi, tıpkı bu hikayedeki çocuk gibi, endüstriyel tarımın karşısına geçip yalanlarını ifşa ederken kralın çıplak olduğu gerçeğini haykırma cesaretine de sahip çıkıyor: Endüstriyel tarım şirketleri açıkça yalan söylüyor. Vadettikleri verim masalına sırtlarını dayayarak semiriyorlar. Bununla da kalmayıp binlerce yılın birikimini taşıyan bilge tohumları, laboratuvarlarda “sakatlayıp” biyo-patent yoluyla (ç)alıyorlar. Sonra bu tohumları asıl sahiplerine satıyor, doğal kaynakları tüketiyor ve sürdürdürülebilir olmayan bir tarım/gıda sistemi kurarak yerel halkları yoksullaştırıyorlar.

İlk farkındalıklar

‘Ekolojik farkındalık tohumunun’ zihninize ilk düştüğü zamanı hatırlıyor musunuz? Çocukken bitmek tükenmek bilmeyen bir merakla okuduğum hayvan ansiklopedileri ve çocuklar için hazırlanan bilim dergilerindeki “besin zinciri” ve “ekolojik döngü” çizimlerini, o rengarenk illüstrasyonları hayal meyal hatırlıyorum. (Besin zinciri çökerse yaşam nasıl tehlikeye girerdi?) Tabii bir de tek kanaldan yayınlanan köpekbalığı ve cangıl belgeselleri.. Sonra sokağa çıkıp peygamber devesi böceğini kovalar, “Ben bilim insanı olacağım” diye ortalarda dolaşırdım.

İşte Shiva’nın da hatırladığı bir hikâyesi var: Daha ilkgençliğinde fizik konularına duyduğu merakla ileride fizikçi olmak istiyor. Başarıyor da. Okuldaki başarısının sağladığı burs ile Hindistan’ın en iyi üniversitelerinden birinde nükleer fizik bölümünü bitiriyor. (Nükleer fizik, evet!) Ancak asıl farkındalık daha sonra geliyor: “Doktor olan kız kardeşim Mira, nükleer fiziğin tehlikeli olduğunu anlatarak bana farkındalık kazandırdı ve böylece teorik fizikle ilgilenmeye başladım.”

Eğitimi için yurt dışına gidip döndüğünde ise memleketindeki dağ ve nehirlerin bozulduğunu fark ediyor: “Muson yağmurlarının zararlarını önleyen ve sellere karşı koruma sağlayan meşe ağaçları artık yoktu.” Sonraları kendini Chipko Hareketi‘nin içinde buluyor. Bu, kötü dönüşüme karşı şiddete başvurmadan omuz omuza veren kadın aktivistler sayesinde Himalayalar’da 1.000 metre yüksekliğin üzerindeki ağaç kesimi yasaklanıyor. “Chipko,” diyor Shiva, “ekolojiyi anlamama yardım eden ve doğayı nasıl koruyacağımı öğreten bir okul gibiydi.”

Köylülerden biyoçeşitliliğin ne kadar değerli olduğunu, kozmosun en küçük parçasının bile doğa için ne kadar önemli olduğunu öğreniyor önce. Bununla birlikte endüstriyel tarım sistemine karşı bilincin ilk tohumlarını da orada atıyor. Karşımıza “Yeşil Devrim” gibi yanıltıcı bir isimle çıkan monokültürel (tek tip) tarımın doğa için zararına tanık oluyor. Sözgelimi bitki örtüsü zayıf topraklarda yetiştirilen mısır, soya, buğday ve pirinç gibi ürünler, toprağın döngüsünü bozuyor, bu alanlarda yaşayan köylülerin kulübelerini inşa etmesine bile engel oluyor, besin zincirini bozarak insanların temel ihtiyaçlarını üretemez hale getiriyor. Dolayısıyla köylülerin kendine yeten bir hayat sürdürmelerine engel olarak zamanla borçlanmalarına neden oluyor. Gıda olarak tüketilebilecek 8500 tür, dünya pazarına sunulacak 8 türe feda ediliyor. Açlık ve yoksulluk sorununu çözmek için daha fazla kaynak tüketilerek daha az ürün sağlanıyor, dolayısıyla çevre yok ediliyor ve nüfus daha fazla yoksullaşıyor.

Shiva, endüstriyel tarımla ilgili şu ifadeleri kullanıyor: “Endüstriyel tarım destekçileri, bu sistem sayesinde daha fazla mahsul ve servet kazandıklarını söylüyorlar. Ama bu doğru değil, Barajana olarak adlandırılan ve on iki farklı tohum (karabuğdaydan yabani soyaya kadar) kullanılarak yapılan ekim yöntemiyle mısıra oranla iki kat fazla gıda ve üç kat fazla servet elde edileceğinden eminiz.”

Tohumun özgürlüğü ve gıdanın geleceği

Burada Shiva’nın “tohumların özgürlüğü” ve “yerel tohum kullanımı” vurgusuna ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Shiva’ya göre çok uluslu şirketler, biyo-patent yoluyla tohum üzerinde mülkiyet hakkı ediyor ve yereldeki çiftçiyi, hibrit (melez ve kısır) tohumla modern köleler haline getiriyor. Üstelik bu tohumların fiyatı da her yıl artıyor. Bu tohumlara bağımlı hale getirilen çiftçinin seçme ya da itiraz etme şansı yok. Tohum tekelde. Buna ek olarak toprağı zehirleyen gübrelere ve zirai mücadele için kimyasallara muhtaç bırakıyor. Ve bilin bakalım bu gübreyle kimyasalları kim satıyor? Ezcümle, endüstrinin eline düşen çiftçi, endüstriyel tekelin eline düşüyor. Ne isterse onu vermek zorunda.

Öte yandan toprak da verimsizleşiyor. Elde edilen ürün ise küresel rekabet piyasasının içine girdiği için çiftçi haliyle yoksullaşıyor. Böyle bir sistem, sürdürülebilirlik kavramının çok uzağında. Shiva’ya göre endüstriyel tarım, ürün çeşitliliğinin azalması ve su kirliliğinin %75’inden sorumlu olmakla kalmıyor, aynı zamanda iklim değişikliğine neden olan gaz salımlarının %40’ından da sorumlu olarak gezegende tam bir kısır döngü yaratıyor. Buna karşın Shiva, çiftçilerin tuza dirençli, az suyla yetişebilen ve iklimsel geçişlere uyum sağlayabilen tohumlar üretme (seçme) konusunda genetik mühendislerinden daha başarılı olduğunu savunuyor ve bu savının altını yerinde örneklere dolduruyor. Daha da kötüsü, GDO’lu pamuk ekimi başladıktan sonra 250.000 köylünün, verimliliği düşük ve pahalı tohumları almak zorunda kaldığı için borçlarını ödeyemeyerek intihar ettiğini söylüyor. (Hindistan hükümeti de bu veriyi destekliyor.)

Hindistan nere Türkiye nere dememek lazım. Zira ülkemizde bugün yaşanan ekonomik krizin en büyük sebeplerinden biri de bu; köle haline gelen tohum ve çiftçi. Ve tarımda yerel üreticinin vasıfsız hale getirilmesinin sonuçlarını bugün ithale dayalı tarım sistemiyle görüyoruz. En az Konya büyüklüğünde tarım arazisini kaybettik ve nesilden nesile çiftçilikle uğraşan insanlar, bugün büyük şehirlerde niteliksiz işlerde çalışıyor ve hatta işsiz dolaşıyor. Ödeyemeyecekleri borç yükümlülüklerinin altına giriyorlar.

İster Hindistan olsun ister Türkiye; endüstriyel tarım sisteminin hedef tahtasında yerel kültüreller de var. Yerli halkların yüzyılı aşkın süredir seçerek ektiği tohumu birbirleriyle takas ederken sadece tohumu değil aynı zamanda deneyimlerini ve hikâyelerini de paylaştığı hatırlanacak olursa, tohum aslında başlı başına kültürel bir unsur. Nasıl ki kültür kimsenin malı değilse tohumun da biyo-patent yoluyla mülkiyet altına alınması da mümkün değil. Ancak yapılmaya çalışılan maalesef bu. Kültürü mülkiyet altına alarak parçalamaya çalışıyorlar.

Niçin 1 kişi yerine 400 kişinin karnı doymasın?

Shiva, kendi ülkesinde buna engel olmak için Navdanya‘yı kuruyor. Navdanya, Hintçede “Dokuz Tohum” ve aynı zamanda “Yeni Hediye” anlamına geliyor. Amaç çeşitli bitki türleri ile tohumların korunması ve çiftçiler arasında paylaşılmasını sağlamak. Birlik bugün 650.000’i aşan üye sayısı ve Tohum Bankaları sayesinde, geleneksel tohumları unutulmaktan kurtarma mücadelesi veriyor. Shiva şunları söylüyor: “Endüstriyel olanlarla karşılaştırıldığında, kendi bitkilerimiz de bizi beslemek için yeterli ve daha az talepkâr olduklarını göstermiş oldular. Laboratuvarlarda geliştirilen pirinç bitkileri yılda 2500 milimetre yağmura ihtiyaç duyuyor. Bizim bitkilerimiz ise 200-300 milimetrelik bir yağmurla yetiniyor. Bu çok büyük bir avantaj! 2500 milimetrelik su kullanarak üreteceğimiz darı gibi tahıllarla 400 kat fazla ürün elde edebiliriz. Yani 1 kişi yerine 400 kişinin karnını duyabiliriz.”

Bu ifadelerden hiç şüphesiz Türkiye için de çıkarımda bulabiliriz. Çünkü Türkiye de iklim değişikliği sebebiyle su kıtlığı riski altında bir bölge. Kaynaklarını dikkatli kullanmak zorunda. Uluslararası şirketlerin dayattığı bu kaynak israfı Hindistan için olduğu gibi Türkiye için de bir lüks. İçinde bulunduğumuz ekonomik krizi aşmanın yolu da 1 kişi yerine 400 kişiyi düşünmekten geçiyor. Bu açıdan yerel tohumların önemi ortada.

Navdanya çiftlikleri aynı zamanda zengin biyoçeşitlilikle, toprağı kimyasallarla kirletmeden verimli ve zararlı böcek ve yabani otlarla doğal yolla mücadele ederek sürdürülebilir tarımın güzel bir örneğini sunuyor. Bunlara karşın ismi “M” ile başlayan o meşhur şirket, GDO’lu pamuğun geleneksel türlere kıyasla %50 daha fazla ürün vereceğini söylemesine karşın yapılan incelemede böyle bir verimliliğin söz konusu olmadığı ortaya çıktı. Üstelik iddia ettikleri gibi GDO’lu tohumlar zirai zararlıları da ortadan kaldırmadıkları gibi süper dirençli parazit ve otları da beraberinde getiriyor. Yani geleneksel yöntemlerle engel olunabilecek zararlıları daha dirençli hale getiriyorlar. Bu da GDO’lu tohumların yoksulluğu ve açlığı ortadan kaldırmadığı gibi artıracağı anlamına geliyor. Bugün Dünya Sağlık Örgütü bile GDO’lu gıdalar için teminat vermiyor.

Tohum hem geçmiş hem geleceğinizdir; sahip çıkın!

Shiva, tohumu, onu çevreleyen canlılarla arasındaki ilişkiyi irdeleyerek yaşamın koruyucu zincirinin ilk halkasına bir güzelleme yapıyor. On binlerce ağacın hunharca katledildiği ve tarımın işlevsiz hale getirildiği günümüz Türkiye’si için de aydınlatıcı bir hikâye sunuyor. Bunu yaparken de akademinin sıkıcı dilinden uzak, sade ve anlaşılır diliyle bir çırpıda okuyabileceğiniz güzel bir başlangıç kitabı ortaya koyuyor. Bu haliyle yediden yetmişe herkese hitap edebilecek bir eser. Rengarenk ve zengin illüstrasyonlar da bu anlatımı destekliyor. Doğal uyum, biyolojik çeşitlilik, tohum bankaları, monokültürel tarımın zararları, GDO, biyo-korsanlık ve gıda güvenliği gibi anahtar konu başlıkları altında anlaşılır bir anlatım ve faydalı tavsiyeleriyle, yerel deneyimlere dayalı, bilgi açısından doyurucu ve bütünlüklü bir okuma sunuyor.

Ayşe Caner’in İtalyanca aslından akıcı çevirisi ve Yeni İnsan Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini alan kitap, doğanın ve yerel halkların haklarını savunan okuyucusunu bekliyor. Bu kitabı alın ve ailecek okuyun derim. Dünyanın işleyişine, hırs ve çıkar uğruna doğanın nasıl ve niçin katledildiği ile halk sağlığının nasıl hiçe sayıldığını daha iyi anlamanızı sağlayacaktır.

Yaşamın düşmanı endüstriyel tarımın neferi uluslararası şirketler, halk sağlığını, yerel kültürleri, biyoçeşitliliği, tarımın sürdürülebilirliğini ve gıda güvenliğini açıkça tehdit ediyor. Kral çıplak sevgili dostlar! Tohumun Hikâyesi de kralın çıplak olduğunu bağırma cesaretine sahip biz Toprak Ana‘nın çocuklarının, Gaia‘nın hikâyesi; bizim hikâyemiz.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu