Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tohum hiç parayla satılır mı?

Tahmin edeceğiniz gibi bu cümleyi bir hükümet yetkilisi söylemedi, tarımdan sorumlu bakan hiç değil!  Söylemesi gerekenler onlardı ama değil ne yazık ki..

Buğday Derneği‘ni, yeşil  feminist aktivist ve bir televizyon program yapımcısı olarak 90’lı yıllardan beri hep takip etmişimdir. Victor Ananias‘la  Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki ekolojik, doğal ürünler dükkanda ilk röportajı yapıp onu tanımak, yine televizyonda ilk yayınlayan  yapımcı onurunu taşımak  en güzel ödül oldu benim için. O yıllarda  çevre bilinci televizyon yapımcılarında  henüz çok gelişmediğinden her gün yayınlanan bir canlı kuşakta “Gündemde Çevre Var’ adıyla bir köşem vardı.O gün-bugündür Buğday Derneği’nin ( www.bugday.org) bu ülke için ne kadar önemli olduğunu bilirim ve sık sık bültenlerini  okurum.

Geçtiğimiz günlerde yeni bir yazı dizisine başladılar, aslında yazı demek doğru değil, küçük öyküler demek gerekir, zaten adı da “Tohum Hikayeleri”...  Bu hikaye dizisinin ilkinin  tanıtımı şu cümlelerle başlıyor:

“Atalık tohumları yaşatmak için çalışan, onları eken ve çoğaltan güzel insanlar var bu topraklarda. Tohum Hikayeleri serimizde sizlere, onların tohumları bulma, ekme ve çoğaltma öykülerini anlatacağız.”

Öyküyü okuyunca aslında bu dünyanın birkaç iyi insanın omuzlarında hala var olabildiğini anlıyorsunuz. Dizinin ilk kahramanı Mustafa Alper Ülgen ve Saz çavdarı. Bu küçük hikayeyi anlatmayacağım, tadına varmanız için okumanız gerekir. Sadece yazıma adını veren cümleyi söyleyen Hatice Nene’den söz edeceğim.

Mustafa bey aradığı ve yok edilen  çavdar tohumunu bulmak için son ümit gittiği Dedeler Köyü’nde seksenlerinde bir çift Mehmet Dede ve Hatice Nene’nin evinde bulur tohumluk çavdarı. Mehmet Dede, kendisinin ekeceği kadar ayırdığı için vermek istemez ama Hatice nenenin “Hacı bir teneke vereceksin bu çocuklara, onlar da eksin. Seneye tohum istersen bize verirler, hem tohum vermek sevaptır, tohum kutsaldır, geri çevirmek ayıptır” sözleri üzerine alabilirler tohumu. 

Karşılığında para teklif ettiklerindeyse Hatice Nene’nin “Tohum hiç parayla satılır mı, ayıptır, günahtır” cümlesini, ben de bu ülkede yerel tohumumuzu yok eden, satılmasını bile engelleyen, bırakın satılmasını, tekrar tekrar tohum alamayacağınız hibrit tohumları savunan, daha beş yıl önce 202 milyon dolarlık tohum ithal eden  yetkililere ithaf ediyorum.

Bir TV kanalındaki haberlerde, davudi bir erkek sesiyle sunulan ‘Doğrusu ne” çok hoşlarına gitmiş ki, Tarım ve Orman Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü de ‘Tohumda doğru bilinen yanlışlar” başlığıyla  tarımorman.gov.tr de bir  savunma sayfası hazırlayarak Hatice Neneden daha doğru yaptıklarını ispatlama çabasındalar. Aklınızla bir kez daha dalga geçilmesini isterseniz benim gibi girin inceleyin . Bir kaçı  yetecektir zaten:

“Hibrit tohumlardan elde edilen ikinci nesil tohumların ekiminde, yine doğal bir olay olarak melezlemeden geriye dönüş olduğundan, verim ve kalite açısından bazı kayıplar olabilecektir. Dolayısıyla hibrit tohum hiç döl vermeyen kısır tohum demek değildir. Bu yüzden amacına göre elde edilen vasıfların kaybolmaması için, hibrit tohumların her yıl yenilenmesi tercih edilmektedir” 

diyorlar. 

Çok kötü niyetliyiz, çiftçinin her yıl yeni tohum alması çokuluslu ve özel şirketlerin cebine para girmesi için değil, tohumun vasfının kaybolmaması için. Ahhh Hatice Nene , Mehmet Dede, sizler senelerce saklayarak ve her yıl o tohumdan yeniden yeniden üreterek yanlış yapmışsınız!

Yerel çeşitlerin herhangi bir kontrolden geçirilmeden ve tohumlarla ilgili belirlenen standartlara uygunluğu tespit edilmeden çiftçilere satılması, çiftçilerin karşılaşabileceği mağduriyetler sebebiyle yasaklanmıştır.”

diyorlar.

Mağduriyetin anlamını  endüstriyel üretim yapanlar değil de bir de çiftçiler anlatsa…

“Kamu ve özel sektör kuruluşları tohum üretip ihraç etmenin yanında, geliştirdikleri çeşitlerin üretim haklarını diğer ülkelere satarak teknoloji ihraç etmektedir.”

diyorlar.

Ne kadar kötü niyetliyiz ! Aslında tohumlarımızı peşkeş çekmiyoruz, teknoloji ihraç ediyoruz.  Zurnanın Zırrtt dediği yer. Daha yazacak çok şey var ama akıl sağlığımı korumam gerekli….

*

Not: Tohumlarını çeyizinde getirip günümüze taşıyan kadınlara haksızlık etmemek ve cinsiyetçi  dil kullanmamak için “Atalık Tohum” yerine “Yerel tohum” demek gerekli.. Malum ATA’lar hep erkek

                           

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

  Hannah  Arendt 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gıda en önemli müşterektir

Covid-19 doğanın insan merkezli modernist tüketim toplumuna öfkeli bir kusma sinyali oldu. Bu sinyallerden en önemlisi gıda güvencesi hakkında idi. Yerel olarak kendine yeterlilik konusuna tekrar dönmeliyiz. Gerek küresel iklim değişiminin, gerekse küresel sağlık krizinin sonucu olarak bir gıda kriziyle karşılaşma gerçeği gün gibi açık ve net hal aldı. Dolayısıyla en önemli müştereklerimizden olması gereken gıdamıza nasıl sahip çıkacağız? Elbette gıda demişken su hakkını da göz ardı edemeyiz. Ancak bu yazıda gıdaya odaklanacağız.

Besin değeri olmayan şeylerle beslenenleri de dikkate alarak, gizli açlık için Birleşmiş Milletler 2002 yılında herkesin sağlıklı ve yeterli gıdaya ulaşım hakkını ilan etti. Koronavirüsün hayvandan geçen bir hastalık (zoonatic) olması nedeniyle başta virüsün ortaya çıktığı Çin’de yabani hayvan ticaretini yasaklandı. Ancak bu durum doğayla uyum içinde yaşayan yerli toplulukları doğrudan etkiledi. Çünkü onların bazıları bu yabani hayvan denilen yaratıkları avlayıp satarak günlük geçimlerini sağlıyordu. Örneğin, İnüitler ve Amerikan yerlileri (Kızılderililer) için balık (özellikle somon) kültürlerinin önemli bir parçasıdır. Somon ulusu (Salmon Nation) diye çok önemsedikleri ritüelleri güçlü, sürdürülebilir şekilde avlanmayı bilen, güçlü bir topluluk dahi var. Oysa asıl mesele endüstriyel hayvancılığı masaya yatırmak olmalı. Çünkü endüstriyel hayvancılığın küresel iklim değişimine katkısının % 50’den dahi fazla olduğu tahmin ediliyor.

Koronovirüs vasıtasıyla küresel pandeminin nedeni hakkında çeşitli tartışmalar hala sürmekte. The Conservation haber portalı ‘Covid-19 mu yoksa biyoçeşitliliğe kötü davranmak mı pandemiyi yarattı?’ adlı bir yazı yayımladı. Yeni patojenler hakkında doğa tahribatının 1980-2000 arasındaki 20 yıllık sürede daha da hızlanarak 100 milyon hektardan fazla tropikal orman ve % 85 sulak alanın tahrip olduğu belirtildi. Buna son iki yılı da eklersek tablonun gerçeğini siz hayal edin lütfen. Covid-19’un müsebbibi aynı zamanda endüstriyel tarım ve et endüstrisidir. Tüm bunların toplamının küresel iklim değişiminde payının % 50’yi geçtiğini belirten araştırmacılar mevcut. Kapitalizmin kendini çevreciymiş gibi yeşile boyadığı, merkeziyetçi, monokültüre dayanan yönetimlerle biyo-yakıt endüstrisinde yeşil akaryakıt elde etmek için Asya ve Afrika’daki ekilebilir tarım arazilerini gasp etmesi de biyoçeşitliliği öldüren bir başka önemli etken.

Biyoçeşitliliğin yok olmasının, küresel sağlık krizine yol açtığı gerçeğini kabul ederek; yerelde Türkiye ölçeğinde neler yapılabileceğine biraz kafa yoralım. Yalnızca insan sağlığı değil toprak, su, hava ve tüm canlıları gözeten bir gıda sistemi nasıl yaratılmalı? İşte burada gıdanın toprak altındaki kökleriyle toprak üstünde bize sağladığı hayata tutunma enerjimizi sağlayan kısmı hepimizi ilgilendiriyor. Dolayısıyla gıdaya karşı sorumluluğumuz müşterekler listesinde en başta geliyor. Gıda özgürlüğü tohumla başlar. Tohumumuza ve toprağımıza sahip çıkmak ve ona karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek zorundayız.

Tohum da müşterektir

Covid-19 sürecinde gelecek yıllarda karşılaşabileceğimiz gıda krizi nedeniyle elbette bir şeyler yapmaya çalışanlar da var. Örneğin, bazı belediyeler kent meclislerinde aldıkları kararla ekilebilir kent kamusal alanlarını özellikle hububatla donattılar. Tunceli, İzmir bir de Eskişehir‘deki çalışmalar bir yana Antalya, Osmaniye ve Ankara Yenişehir belediyelerinin bu süreçte kamusal alanlara olabildiğince hububat ektiğini duymuştum. Sıradan halk ise balkonunda ya da köyle bağını kesmemişse orada neler yapabileceğine odaklandı. Bereket ki Anadolu’da azalsa da hala bir tohum hassasiyeti korunuyor. Ancak bu sağlık krizi döneminde geçmişte yapılan tohum takas ya da fide şenlikleri mümkün olamadı. Tohum takas gruplarının hiyerarşik olmayan şeffaf bir yapılanmayla şekillenmiş olmaması nedeniyle bazı insanlar istedikleri halde ekecek tohum ya da fide bulamadılar. Oysa tohum sürekli ekilerek yenilenerek canlılığını sürdürür. İnsanlardan bir kısmı bu gruplar tarafından beklenen hassasiyeti ve sorumluluğu göremediğini belirtti. Elbette bunlar yeni yapılanmalar ve daha gidilecek çok uzun bir yol var.

Tohum kütüphaneleri

Elbette yediğimiz bir şeyin bizi tadıyla ve kokusuyla kendine bağlaması sonra da o çağrışımla bizi başka yerlere götürmesi muhteşem bir şey. Fiziki olarak beslendiğimizi hissetmenin ötesinde ruhsal olarak da şifa bulduğumuzu hissederiz. Çocukluğumuzda yediğimiz bir yaban çileğinin tadı ya da taze Aydın incirinin kokusu bunlardan biri olabilir. Beslenmenin ötesinde eko-sistemsel bütünlüğü duyumsayıp sorumluluk almaya bir davettir bu aslında.

Gıdayı kontrol edenin coğrafyayı kontrol edebileceğine göre, tohumu kontrol eden tüm insanlığı kontrol altında tutabilir. Tohumumuz bildiğimiz gibi tehdit altında. Evladiyelik yerel tohumların yerine Monsanto, Cargil, Sygenta gibi tekeller, dayattıkları kısır tohumların yanında verdikleri böcek ve haşere öldürücülerle de toprağımızı ölü hale getiriyor. Öyleyse her mahalleye bir tohum kütüphanesi oluşturmayı artık geciktirmemeliyiz. Bakınız tohum bankası demiyorum. Çünkü o ekonomik terimler tam da karşısında durmamız gereken tekellerin dili. Bize kitap sayfaları gibi sıcak ve komşuluk dayanışması kokusu veren tohum kütüphaneleri lazım. Yerel biyoçeşitliliği geri getirmeye dayanan evladiyelik (tohumların kuşaktan kuşağa geçtiği) tohum özgürlüğünden söz ediyorum.

Öyleyse gıdanın bir müşterek olması tohumun müşterek olmasından başlar. Bu durumda oluşturacağımız tohum kütüphanelerimizin hiyerarşik yapılanmalarla birkaç kişinin tahakkümünde olmaması gerekir. Korona döneminde, gıdanın bir müşterek olması gerektiği hakkında dünyada bir uyanışın olması sevindirici bir durumdur. Bunu mahalle ölçeğinde oluşturacağımız tohum kütüphaneleriyle daha da kalıcı kılabiliriz. Bu durum doğrudan (katılımcı demokrasi) demokrasiye inanmaktan ve gereklerini yerine getirmekten geçecek. Bu da içimizdeki ve dışımızdaki tahakküm ilişkilerini yeniden tekrar gözden geçirmeyi sağlayacaktır.

Ne yapılabilir?

Bu yıl balkonumuzda/bahçemizde yetiştirdiğimiz, pazardan alıp tadını ve besin değerini beğendiğimiz meyve ve sebzenin tohumlarını saklayarak bir şeyler yapmaya başlayabiliriz. Belediyelerden okullar, spor kulüpleri vb kamusal alanların bir köşesini bu amaçla bize ayırmasını talep edebiliriz. Tohum hikâyeleri paylaşacağımız sanat faaliyetleriyle şimdiden oralarda şenlikli bir köşe yaratabiliriz.

Avrupa’da neler oluyor?

Avrupa, Covid 19 sürecinde Mart 2020 itibariyle geçen senenin aralık ayından beri masasında duran Yeşil Yeni Düzen (Eurepean Green New Deal) anlaşmasını yürürlüğe koymaya karar verdi. 2050’ye kadar karbon emisyonlarını sıfırlamayı hedefliyor. Elbette bu yeşil dönüşümün pratiğe nasıl geçirileceği radikal görüşlerce eleştiriliyor. Örneğin, kentlerin dönüşümündeki Just Transition adaletli bir geçiş mi? Yoksa yalnızca Avrupa’yı yeşile boyamaya mı yarayacak?

Yeşil denilen merkeziyetçi teknolojiyle karbonsuz bir Avrupa yaratmanın mümkün olmadığı bir gerçektir. Ekonomik olarak büyümemeye (Degrowth) radikal yaklaşanlar, yalnızca refahın dağıtılıp doğanın kendini onarmasına dikkat çekenler, çiftlikten çatala (Farm to Fork) olarak gıdaya da yer verilen bölüme önemli eleştiriler ve alternatifler sunmakta. Bunlardan biri de tohum özgürlüğü. Öyleyse gıda demokrasisine dikkat çeken La Via Capessina ve Agroekoloji hareketinde olduğu gibi, çiftçiden çiftçiye öğretim şiarıyla biz de bildiklerimizi ve elimizde olan tohumları yaratacağımız tohum kütüphanelerinde paylaşarak Vandan Shiva’nın yıllardır dikkat çektiği tohum özgürlüğü hareketinin kalıcı bir parçası olabiliriz.

“Küresel düşün yerel hareket et” şiarıyla biz de mahalle düzeyinde hiyerarşisiz tohum kütüphaneleri oluşturarak geleceğimizin genetik çeşitliliğine sahip çıkıp hastalıklara karşı dirençli ekosistemlerin onarılması ve parçası olmaya katkıda bulunmalıyız.

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTarım-Gıda

İzolasyon koşullarında çocuk ve yaşlılar için balkon bostanları

Yerel Tohum ve Güvenilir Gıda Grubu, koronavirüs salgını nedeniyle evde tutulan olan çocuklar ve yaşlılar için “Balkon Bostanları” projesini hayata geçirdi. Projeyle hem bu grubun psikolojisine destek vermek hem de yerel tohumların korunarak yaygınlaşması, gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak  hedefleniyor. 

Grubun eş sözcüsü tarım teknikeri, sosyolog Göknur Yumuşak, içinde ziraat mühendisleri, sosyologlar ve tarım danışmanlarının bulunduğu grubun, ülkenin her bölgesine yerel tohum hareketini yaymak amacıyla kurulduğunu anlattı. İzolasyon koşullarında projeyi, sokağa çıkma sınırlaması bulunan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü bireylerle birlikte çalışmak üzere revize ettiklerini belirten Yumuşak şunları söyledi:  “Bu ilkbaharda yaşlılar ve çocuklar ev hapsindeler, doğayla buluşamadılar. Psikolojileri bozuldu ve mutsuzlar. Biz de “balkon bostanları “ kurarak  doğayı evlerine götürelim istedik.”

Projenin tüm Türkiye’yi kapsadığını anlatan Yumuşak, “Herkes elindeki tohumları komşularının çocukları ve yaşlılarıyla korona tedbirlerini uygulayarak paylaşacak. Balkonlarında kurdukları  bostanlar için teknik desteği sosyal medya sayfalarımızdan vereceğiz” dedi.

Projenin belirli bir süresi yok

Türkiye’de yerel tohumun giderek azaldığına dikkat çeken Yumuşak şu ifadeleri kullandı: “Onları gelecek kuşaklar aç kalmasın diye çoğaltıp koruyarak aktarmak zorundayız. Yerel tohum yaşamdır, stratejik öneme sahip bir maddedir. Ülkemizin her bölgesinde o bölge insanın yaşamını sürdürmesini sağlayacak yerel tohumları canlı tohum bankalarıyla koruyarak sürekliliğini sağlamak zorundayız.”

Yerel tohumların ticaretinin  8 Kasım 2006 ‘da 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ile yasaklandığını hatırlatan Yumuşak, “Sadece tohum takası-değişim serbest. Bu nedenle biz de yerel tohum takas şenlikleri düzenleyerek ve okullardaki çalışmalarımızla tohumların paylaşılmasını sağlıyoruz” diye konuştu.

Uzman Psikolog Pınar Akdemir de, kentlerde yeşil alanların azalmasıyla birlikte yaşam giderek zorlaşmışken, salgınla birlikte evde kalmak zorunda olanların yeşille ve doğayla temasının da balkon sınırlarıyla belirlendiğini kaydetti:

“Yapılan bir çok bilimsel çalışma bize açık alanda ve doğada geçirilen zamanın ve yapılan aktivitelerin ruh sağlığımızı olumlu yönde ne kadar etkilediğinden bahsediyor. Bu salgın sürecinde ise hem çocuklar hem de yaşı ilerlemiş yetişkinler bundan mahrum kalıyorlar. Oysa hem yetişkin hem de çocuk her yaştan insanın kendini tamamen ait hissedebileceği yerdir doğa… Bitkilerle ilgilenmek, ev koşullarında dahi olsa üretim yapmak insanı doğaya daha çok yakınlaştırıyor, duyu organlarımıza (görme-işitme-tat-koku dokunma) daha çok uyarı ulaşıyor.”

Fiziksel aktivite sağlıyor, stresi azaltıyor 

Şehir yaşamıyla çok sayıda yapay uyarana maruz kalan kentli insanın özünü hissetme ve dengesini bulmak için en büyük yardımcılarından birinin toprakla uğraşmak olduğunu söyleyen Akdemir, “Bitki yetiştiren çocuk ve yaşlı birey, ilgi, odaklanma ve dikkatini sürdürme becerisini geliştiriyor, fiziksel aktivasyon artıyor, yaratıcılık gelişiyor, öfke-üzüntü-stres, engellenmişlik hisleriyle baş etmemize yardımcı oluyor” diye konuştu.

Türkiye’de Tarımsal Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü (TAGEM) bünyesinde kurulan Tohum Gen Bankası‘nın yanı sıra, Ankara ve İzmir‘de birer Tohum Bankası bulunuyor. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in Seferihisar’dan bu yana destek olduğu ve Can Yücel’in adını taşıyan bankanın katkısıyla bu yıl Tunceli’de, her iki belediye ve Yerel Tohum ve Güvenilir Gıda Grubu’nun gerçekleştirdiği ortak çalışmayla, Ege ve Doğu Anadolu’nun atalık tohumları buluştu.

Kategori: Manşet

ManşetTarım-GıdaTürkiye

Bu Şef, Suriyeli mültecilerin yardımıyla iklim değişikliğine karşı mücadele veriyor

Fotoğraf: Yaşayan Toprak, Yerel Tohum

Yeşil Gazete için çeviren: Hande Yetkin

Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan şehirlerden birinde, Mardin’de, Şef Ebru Baybara Demir ofisinin penceresinden Yukarı Mezopotamya‘nın kurak ovalarını kaplayan ufkun ötesine, yalnızca 32 kilometre ötedeki Suriye sınırına uzanan altın-yeşil renkli düzlüğe doğru bakıyor.

“Burası tarımın – ve gastronominin – doğduğu yer,” diyerek anlatmaya başlıyor Demir. Kendisi Mardin’de büyümüş, ayrıca yerel ve geleneksel lezzetleriyle ünlü Cercis Murat Konağı‘nın sahibi.

Buğday, mercimek, nohut ve diğer mahsuller avcı-toplayıcı dönemden küreselleşmeye değin yaklaşık 10.000 yıldan beri bu topraklarda hasat ediliyor. Türkiye, bugün nüfusunun %20’den fazlasının istihdam edildiği ziraat sektörüyle dünyanın yedinci en büyük tarım üreticisi pozisyonunda.

Fakat durum Mardin’deki çiftçiler için pek de iç açıcı değil. Demir, iklim değişikliğinden ötürü insanların artık çiftçilik yaparak geçinemediklerini, dolayısıyla bölgeyi terk ettikleri değerlendirmesinde bulunuyor:

“Hasat mevsimine doğru baş gösteren olağandışı aşırı yağışlar 2018’de hasat edilen mercimeğin ve buğdayın %60’ını yok etmişken, bölgenin yeraltı su seviyesi de geçtiğimiz iki yüzyıl içinde artış gösteren kuraklığa bağlı olarak düşüyor. Aynı zamanda Türkiye’nin tarım politikası çiftçileri toprak kaybına neden olan kimyasal gübrelere, enerji yoğun sulama uygulamalarına ve pahalı ticari tohuma bağımlı hale getiriyor.”

Konuşmasına şu sözlerle devam ediyor: “Ben bir şefim ve önümüzdeki on yıl boyunca mesleğime devam etmek istiyorsam gıdanın sürdürülebilir olması gerektiğini fark ettim.”

Demir’e göre çözüm büyük olasılıkla bölgenin köklü tarım geçmişinde ve küçük ölçekli tarım üreticilerinin geleneksel bilgilerinde yatıyor. Bu düşüncesi de onun yerli Türkiyeli kadınlarına ve bölgede yaşayan Suriyeli mültecilere geçim kaynağı sağlayan sayısız sosyal girişimcilik projelerinden biriyle, “Yaşayan Toprak, Yerel Tohum” girişimiyle sonuçlanıyor. Proje, geçmişin izlerini sürerek geçim kaynağı oluşturmanın yanı sıra, Türkiye’de -ve ötesinde- iklim değişikliğine direnebilen tarıma da katkıda bulunuyor.

Yerel tohumun yeniden keşfi

“Tarım, ürünün kalitesini ve miktarını etkileyen iklim değişikliğine karşı en hassas sektörlerden biri olmakla birlikte, mahsullerde çeşitliliğe yönelmek dayanıklılığın artırılmasına yardımcı olabilir.” Böyle diyor, iklim değişikliğinin tarımsal haşerelerin çeşitliliğini ve aktivitesini arttırdığını ifade eden Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO) Başkan Yardımcısı Ekrem Yazıcı: “Eğer mono kültür yöntemiyle tarım faaliyeti yaptığınız araziye bir haşere dadanırsa tüm mahsulünüzü kaybedersiniz, bu da çiftçi aileleri için felaketle sonuçlanır. Bitkisel çeşitliliğin mevcut olduğu ekolojik olarak daha karma bir sistem haşerelere, hastalık ve kuraklığa karşı daha dayanıklı olacaktır; ancak küresel tarım giden homojenleşmekte.” 

Yazıcı, insanlık tarihine bakıldığında geçmişte 6.000 farklı ürün ekildiğini; ancak günümüzde üretimin %60’ından fazlasının ağırlıklı olarak yalnızca dokuz çeşit bitkiye dayandığını belirtiyor.

Kadınlardan oluşan küçük bir ziraat mühendisi ekibiyle çalışan Demir, aynı adı taşıyan şehri çevreleyen Mardin bölgesinde dolaşarak Mezopotamya’nın bazı yerel tohumlarını yeniden keşfediyor.

Demir’in projesinde çalışan ziraat teknikeri Rengin Amak Yılmaz, hasadın hala geleneksel yöntemlerle sürdürüldüğü, şehir merkezinden uzak, ulaşım açısından zorlayıcı ve kısıtlı iletişim imkanına sahip yaklaşık 60 köyü ziyaret ettiklerini anlatıyor:

“İnsanlar bizi evlerine davet ettiler ve atalarından yapay gübreler yerine hayvan gübresi kullanarak ve sulama yapmadan yerel tohum yetiştirmeyi nasıl öğrendiklerini anlattılar.”

Köylere gerçekleştirilen bu ziyaretlerde öncelikli olarak -yarısı Türk, yarısı Suriyeli olmak üzere- 70 kadından oluşan topluluğa beş tür yerel buğdayı “Yaşayan Toprak, Yerel Tohum” projesi kapsamında sürdürülebilir yöntemlerle ekip biçmeleri öğretiliyor.

“Suriyeli kadınları eğitmeye başladığımızda, onların bize öğretecekleri daha fazla şey olduğunu fark ettik” diyen Demir şunları kaydediyor: “Suriye’de tarım Türkiye’deki kadar gelişmiş vaziyette değil, dolayısıyla şu an oldukça önemli hale gelen eski yöntemleri kullanıyorlar.”

Türkiye, yaklaşık %70’i kadın ve çocuktan oluşan savaş mağduru 3.5 milyondan fazla Suriyeliye ev sahipliği yapıyor, mültecilerin 100.000 kadarı Mardin’de yaşamını sürdürmekte. Bölgenin nüfusu yalnızca 800.000 olmakla beraber, yüksek seviyede işsizlik problemi de söz konusu.

Demir, üretim gerçekleştiremedikleri bir bölgeyi anımsıyor ve Suriyeli bir kadının o alandaki toprağı nasıl daha verimli hale getirebileceklerini anlattığını söylüyor. 66 yaşındaki Şemse, buğday ekmeden önce toprağın bir sezon nadasa bırakılması gerektiğini, sonrasında çorak toprağa nitrojen salan nohut ekilmesi gerektiğini anlatmış. Ayrıca ekibe su tutucuların yapımını da göstermiş. Şemse’nin anlattıkları doğrultusunda su ile doldurulan yoğurt kapları toprağın yüzeyindeki boşluklara yerleştiriliyor ve etraflarına buğday tohumları serpiştiriliyor, böylece ürünler için zararlı olan böcekler alana çekilip yok edilebiliyor.

Üretimi arttırmak için gereken araziyi bulmak da bir başka zorluk. Yerel çiftçiler ilk etapta halihazırda kullandıkları melez tohumların dönüm başına iki kat daha fazla verim sağlıyor olmasından ötürü Demir’le ortak çalışma konusunda isteksizlermiş. “Melez tohumlar her sene satın almayı; bunun yanı sıra su, elektrik, böcek ilacı ve gübrelemeyi gerektiriyor. Tüm bunlara ödeme yapan çiftçiler esasen çok daha az kazanç elde ediyorlar. Başarılı olduğumuzu gördüklerinde yerel tohum kullanmanın mantıklı olduğunu fark ettiler” diye süreci aktarıyor Demir.

Ticari tarımla uğraşan beş çiftçiye ait 1 hektarlık araziye, 70 kadının atalık bir buğday çeşidi olan sorgülü ekmesiyle başlayan proje, yalnızca iki sene içerisinde ticari üretim yapan 16 çiftçiye ait 65 hektarlık alana yayıldı ve 350 kadın çalışanı istihdam edecek kadar gelişim gösterdi. Geçtiğimiz haziran ayında yapılan hasat, yerel tohum stokunu artırmayı sürdürmek üzere yeniden ekilmesi planlanan 485 ton kadar buğday verdi. Demir, projenin Türkiye’nin başka bölgeleri ve küresel ölçekte uygulanabilir bir model olması temennisinde bulunuyor: “Bu birikim yalnızca bizim için değil, dünya genelinde tarımı daha sürdürülebilir bir formatta sürdürmeyi yeniden öğrenmesi gereken topluluklar için önem arz ediyor.”

Makalenin İngilizce Orijinali

 

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuHaftasonuKitapManşet

Tohumunuza niçin sahip çıkmalısınız? – Batuhan Sarıcan

“Tohum bankalarına girerken ayakkabılarımızı çıkarırız. Çünkü burası bizim için kutsal, saygı gösterilmesi gereken yerlerdir. Bankalardaki kasalar yerine, bizde saksılar ve vazolar var. Bitkilerin türleri ve özellikleri (örn. kuraklığa, su taşkınlarına dayanıklılık) etiketlerinde yazılıdır. Küçük ve mütevazı bu bankaların değeri ise paha biçilemez. Çünkü her biri yüzlerce aileyi beslemeye yetecek kadar tohum saklar.” (Vandana Shiva, Tohumun Hikâyesi)

“Kral Çıplak!” lafını bilirsiniz. Bu söylem, Hans Andersen’in bir masalına dayanır. Masalda iki terzi, kralı sihirli ve görünmez kıyafetler diktiklerine inandırır. Kral da bu “sihirli” kıyafeti sırtına geçirip etrafta çıplak dolaşmaya başlar. Kral bu, “Sen çıplaksın” denir mi? Ama bir çocuk çıkıp gerçeği haykırır: KRAL ÇIPLAK!

Ekoloji düşünürü Vandana Shiva’nın eseri Tohumun Hikayesi, tıpkı bu hikayedeki çocuk gibi, endüstriyel tarımın karşısına geçip yalanlarını ifşa ederken kralın çıplak olduğu gerçeğini haykırma cesaretine de sahip çıkıyor: Endüstriyel tarım şirketleri açıkça yalan söylüyor. Vadettikleri verim masalına sırtlarını dayayarak semiriyorlar. Bununla da kalmayıp binlerce yılın birikimini taşıyan bilge tohumları, laboratuvarlarda “sakatlayıp” biyo-patent yoluyla (ç)alıyorlar. Sonra bu tohumları asıl sahiplerine satıyor, doğal kaynakları tüketiyor ve sürdürdürülebilir olmayan bir tarım/gıda sistemi kurarak yerel halkları yoksullaştırıyorlar.

İlk farkındalıklar

‘Ekolojik farkındalık tohumunun’ zihninize ilk düştüğü zamanı hatırlıyor musunuz? Çocukken bitmek tükenmek bilmeyen bir merakla okuduğum hayvan ansiklopedileri ve çocuklar için hazırlanan bilim dergilerindeki “besin zinciri” ve “ekolojik döngü” çizimlerini, o rengarenk illüstrasyonları hayal meyal hatırlıyorum. (Besin zinciri çökerse yaşam nasıl tehlikeye girerdi?) Tabii bir de tek kanaldan yayınlanan köpekbalığı ve cangıl belgeselleri.. Sonra sokağa çıkıp peygamber devesi böceğini kovalar, “Ben bilim insanı olacağım” diye ortalarda dolaşırdım.

İşte Shiva’nın da hatırladığı bir hikâyesi var: Daha ilkgençliğinde fizik konularına duyduğu merakla ileride fizikçi olmak istiyor. Başarıyor da. Okuldaki başarısının sağladığı burs ile Hindistan’ın en iyi üniversitelerinden birinde nükleer fizik bölümünü bitiriyor. (Nükleer fizik, evet!) Ancak asıl farkındalık daha sonra geliyor: “Doktor olan kız kardeşim Mira, nükleer fiziğin tehlikeli olduğunu anlatarak bana farkındalık kazandırdı ve böylece teorik fizikle ilgilenmeye başladım.”

Eğitimi için yurt dışına gidip döndüğünde ise memleketindeki dağ ve nehirlerin bozulduğunu fark ediyor: “Muson yağmurlarının zararlarını önleyen ve sellere karşı koruma sağlayan meşe ağaçları artık yoktu.” Sonraları kendini Chipko Hareketi‘nin içinde buluyor. Bu, kötü dönüşüme karşı şiddete başvurmadan omuz omuza veren kadın aktivistler sayesinde Himalayalar’da 1.000 metre yüksekliğin üzerindeki ağaç kesimi yasaklanıyor. “Chipko,” diyor Shiva, “ekolojiyi anlamama yardım eden ve doğayı nasıl koruyacağımı öğreten bir okul gibiydi.”

Köylülerden biyoçeşitliliğin ne kadar değerli olduğunu, kozmosun en küçük parçasının bile doğa için ne kadar önemli olduğunu öğreniyor önce. Bununla birlikte endüstriyel tarım sistemine karşı bilincin ilk tohumlarını da orada atıyor. Karşımıza “Yeşil Devrim” gibi yanıltıcı bir isimle çıkan monokültürel (tek tip) tarımın doğa için zararına tanık oluyor. Sözgelimi bitki örtüsü zayıf topraklarda yetiştirilen mısır, soya, buğday ve pirinç gibi ürünler, toprağın döngüsünü bozuyor, bu alanlarda yaşayan köylülerin kulübelerini inşa etmesine bile engel oluyor, besin zincirini bozarak insanların temel ihtiyaçlarını üretemez hale getiriyor. Dolayısıyla köylülerin kendine yeten bir hayat sürdürmelerine engel olarak zamanla borçlanmalarına neden oluyor. Gıda olarak tüketilebilecek 8500 tür, dünya pazarına sunulacak 8 türe feda ediliyor. Açlık ve yoksulluk sorununu çözmek için daha fazla kaynak tüketilerek daha az ürün sağlanıyor, dolayısıyla çevre yok ediliyor ve nüfus daha fazla yoksullaşıyor.

Shiva, endüstriyel tarımla ilgili şu ifadeleri kullanıyor: “Endüstriyel tarım destekçileri, bu sistem sayesinde daha fazla mahsul ve servet kazandıklarını söylüyorlar. Ama bu doğru değil, Barajana olarak adlandırılan ve on iki farklı tohum (karabuğdaydan yabani soyaya kadar) kullanılarak yapılan ekim yöntemiyle mısıra oranla iki kat fazla gıda ve üç kat fazla servet elde edileceğinden eminiz.”

Tohumun özgürlüğü ve gıdanın geleceği

Burada Shiva’nın “tohumların özgürlüğü” ve “yerel tohum kullanımı” vurgusuna ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Shiva’ya göre çok uluslu şirketler, biyo-patent yoluyla tohum üzerinde mülkiyet hakkı ediyor ve yereldeki çiftçiyi, hibrit (melez ve kısır) tohumla modern köleler haline getiriyor. Üstelik bu tohumların fiyatı da her yıl artıyor. Bu tohumlara bağımlı hale getirilen çiftçinin seçme ya da itiraz etme şansı yok. Tohum tekelde. Buna ek olarak toprağı zehirleyen gübrelere ve zirai mücadele için kimyasallara muhtaç bırakıyor. Ve bilin bakalım bu gübreyle kimyasalları kim satıyor? Ezcümle, endüstrinin eline düşen çiftçi, endüstriyel tekelin eline düşüyor. Ne isterse onu vermek zorunda.

Öte yandan toprak da verimsizleşiyor. Elde edilen ürün ise küresel rekabet piyasasının içine girdiği için çiftçi haliyle yoksullaşıyor. Böyle bir sistem, sürdürülebilirlik kavramının çok uzağında. Shiva’ya göre endüstriyel tarım, ürün çeşitliliğinin azalması ve su kirliliğinin %75’inden sorumlu olmakla kalmıyor, aynı zamanda iklim değişikliğine neden olan gaz salımlarının %40’ından da sorumlu olarak gezegende tam bir kısır döngü yaratıyor. Buna karşın Shiva, çiftçilerin tuza dirençli, az suyla yetişebilen ve iklimsel geçişlere uyum sağlayabilen tohumlar üretme (seçme) konusunda genetik mühendislerinden daha başarılı olduğunu savunuyor ve bu savının altını yerinde örneklere dolduruyor. Daha da kötüsü, GDO’lu pamuk ekimi başladıktan sonra 250.000 köylünün, verimliliği düşük ve pahalı tohumları almak zorunda kaldığı için borçlarını ödeyemeyerek intihar ettiğini söylüyor. (Hindistan hükümeti de bu veriyi destekliyor.)

Hindistan nere Türkiye nere dememek lazım. Zira ülkemizde bugün yaşanan ekonomik krizin en büyük sebeplerinden biri de bu; köle haline gelen tohum ve çiftçi. Ve tarımda yerel üreticinin vasıfsız hale getirilmesinin sonuçlarını bugün ithale dayalı tarım sistemiyle görüyoruz. En az Konya büyüklüğünde tarım arazisini kaybettik ve nesilden nesile çiftçilikle uğraşan insanlar, bugün büyük şehirlerde niteliksiz işlerde çalışıyor ve hatta işsiz dolaşıyor. Ödeyemeyecekleri borç yükümlülüklerinin altına giriyorlar.

İster Hindistan olsun ister Türkiye; endüstriyel tarım sisteminin hedef tahtasında yerel kültüreller de var. Yerli halkların yüzyılı aşkın süredir seçerek ektiği tohumu birbirleriyle takas ederken sadece tohumu değil aynı zamanda deneyimlerini ve hikâyelerini de paylaştığı hatırlanacak olursa, tohum aslında başlı başına kültürel bir unsur. Nasıl ki kültür kimsenin malı değilse tohumun da biyo-patent yoluyla mülkiyet altına alınması da mümkün değil. Ancak yapılmaya çalışılan maalesef bu. Kültürü mülkiyet altına alarak parçalamaya çalışıyorlar.

Niçin 1 kişi yerine 400 kişinin karnı doymasın?

Shiva, kendi ülkesinde buna engel olmak için Navdanya‘yı kuruyor. Navdanya, Hintçede “Dokuz Tohum” ve aynı zamanda “Yeni Hediye” anlamına geliyor. Amaç çeşitli bitki türleri ile tohumların korunması ve çiftçiler arasında paylaşılmasını sağlamak. Birlik bugün 650.000’i aşan üye sayısı ve Tohum Bankaları sayesinde, geleneksel tohumları unutulmaktan kurtarma mücadelesi veriyor. Shiva şunları söylüyor: “Endüstriyel olanlarla karşılaştırıldığında, kendi bitkilerimiz de bizi beslemek için yeterli ve daha az talepkâr olduklarını göstermiş oldular. Laboratuvarlarda geliştirilen pirinç bitkileri yılda 2500 milimetre yağmura ihtiyaç duyuyor. Bizim bitkilerimiz ise 200-300 milimetrelik bir yağmurla yetiniyor. Bu çok büyük bir avantaj! 2500 milimetrelik su kullanarak üreteceğimiz darı gibi tahıllarla 400 kat fazla ürün elde edebiliriz. Yani 1 kişi yerine 400 kişinin karnını duyabiliriz.”

Bu ifadelerden hiç şüphesiz Türkiye için de çıkarımda bulabiliriz. Çünkü Türkiye de iklim değişikliği sebebiyle su kıtlığı riski altında bir bölge. Kaynaklarını dikkatli kullanmak zorunda. Uluslararası şirketlerin dayattığı bu kaynak israfı Hindistan için olduğu gibi Türkiye için de bir lüks. İçinde bulunduğumuz ekonomik krizi aşmanın yolu da 1 kişi yerine 400 kişiyi düşünmekten geçiyor. Bu açıdan yerel tohumların önemi ortada.

Navdanya çiftlikleri aynı zamanda zengin biyoçeşitlilikle, toprağı kimyasallarla kirletmeden verimli ve zararlı böcek ve yabani otlarla doğal yolla mücadele ederek sürdürülebilir tarımın güzel bir örneğini sunuyor. Bunlara karşın ismi “M” ile başlayan o meşhur şirket, GDO’lu pamuğun geleneksel türlere kıyasla %50 daha fazla ürün vereceğini söylemesine karşın yapılan incelemede böyle bir verimliliğin söz konusu olmadığı ortaya çıktı. Üstelik iddia ettikleri gibi GDO’lu tohumlar zirai zararlıları da ortadan kaldırmadıkları gibi süper dirençli parazit ve otları da beraberinde getiriyor. Yani geleneksel yöntemlerle engel olunabilecek zararlıları daha dirençli hale getiriyorlar. Bu da GDO’lu tohumların yoksulluğu ve açlığı ortadan kaldırmadığı gibi artıracağı anlamına geliyor. Bugün Dünya Sağlık Örgütü bile GDO’lu gıdalar için teminat vermiyor.

Tohum hem geçmiş hem geleceğinizdir; sahip çıkın!

Shiva, tohumu, onu çevreleyen canlılarla arasındaki ilişkiyi irdeleyerek yaşamın koruyucu zincirinin ilk halkasına bir güzelleme yapıyor. On binlerce ağacın hunharca katledildiği ve tarımın işlevsiz hale getirildiği günümüz Türkiye’si için de aydınlatıcı bir hikâye sunuyor. Bunu yaparken de akademinin sıkıcı dilinden uzak, sade ve anlaşılır diliyle bir çırpıda okuyabileceğiniz güzel bir başlangıç kitabı ortaya koyuyor. Bu haliyle yediden yetmişe herkese hitap edebilecek bir eser. Rengarenk ve zengin illüstrasyonlar da bu anlatımı destekliyor. Doğal uyum, biyolojik çeşitlilik, tohum bankaları, monokültürel tarımın zararları, GDO, biyo-korsanlık ve gıda güvenliği gibi anahtar konu başlıkları altında anlaşılır bir anlatım ve faydalı tavsiyeleriyle, yerel deneyimlere dayalı, bilgi açısından doyurucu ve bütünlüklü bir okuma sunuyor.

Ayşe Caner’in İtalyanca aslından akıcı çevirisi ve Yeni İnsan Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini alan kitap, doğanın ve yerel halkların haklarını savunan okuyucusunu bekliyor. Bu kitabı alın ve ailecek okuyun derim. Dünyanın işleyişine, hırs ve çıkar uğruna doğanın nasıl ve niçin katledildiği ile halk sağlığının nasıl hiçe sayıldığını daha iyi anlamanızı sağlayacaktır.

Yaşamın düşmanı endüstriyel tarımın neferi uluslararası şirketler, halk sağlığını, yerel kültürleri, biyoçeşitliliği, tarımın sürdürülebilirliğini ve gıda güvenliğini açıkça tehdit ediyor. Kral çıplak sevgili dostlar! Tohumun Hikâyesi de kralın çıplak olduğunu bağırma cesaretine sahip biz Toprak Ana‘nın çocuklarının, Gaia‘nın hikâyesi; bizim hikâyemiz.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Tekirdağ’dan Seferihisar’a oradan da Ovacık’a tohum takas şenlikleri – Göknur Yumuşak

Daha çok Batı Anadolu’da örgütlü olan yerel tohum hareketi dalga dalga tüm ülkemize yayılıyor. Ülkemizde ki bütün bölgelerde bulunan yerel tohumlar çok değerlidir. Yerel tohum yaşamdır. Bu nedenle bütün bölgeler güç birliği yaparak çok uluslu şirketlere dur demeliyiz dedik.

İşte bunun için yollara düştük. Dersim’den Ovacık’a kadar muhteşem Munzur nehri bize eşlik etti. Munzur nehri ve bin bir renkteki çiçeklerle mest olarak şirin ilçe Ovacık’a vardık.

Ovacık Belediyesi’nin ev sahipliğinde, Seferihisar Belediyesi ve İzmir Yerel Tohum Topluluğu’nun katkılarıyla 12-13 Mayıs tarihlerinde düzenlenen Tohum Takas Etkinliği kapsamında paneller, forum, atölye çalışmaları, konserler ve tohum takası gerçekleştirildi. Etkinliğe Nilüfer Belediyesi, Tekirdağ Belediyesi, Mezopotamya Ekoloji Hareketi, Seferihisar Can Yücel Tohum Merkezi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden, Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünden akademisyenler, kooperatifler, ODDÜ mezunları derneği üyeleri, Mersin ve Tarsus çevre dernekleri  ve daha birçok örgüt katıldı. Ovacık halkı da etkinliğe çok ilgi gösterdi. Etkinliğin ilk günü Ovacık ve Seferihisar Belediye Başkanlarının açılış konuşmalarıyla başladı.

Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, misafirlere Ovacık ve coğrafyası ile ilgili bilgiler sunduğu konuşmasında özellikle Munzur Vadisi’nde bulunan endemik bitkiler ve biyoçeşitlilik üzerinde durdu. Bu bitkilerden 43’ünün Munzur Vadisi’ne özgü, 220’sinin ise Türkiye’ye özgü endemik bitkiler olduğunu vurguladı. Maçoğlu tohum takasının uzak mesafeler arası olmasından çok bölge içinde gerçekleşmesi gerektiğini, bunun bölgeye özgü tohumların ve biyoçeşitliliğin korunması ve yaşatılması açısından önem taşıdığını belirtti. Komünist başkan sağlıklı gıda hakkının korunabilmesi için özgür üretim ilişkilerinin kurulması gerektiğine, tohumun da bu sürecin başlangıcı olduğuna, toprağında canlı bir varlık olduğu ve sentetik kimyasal girdilerle kirletilmemesi, korunması gerektiğine vurgu yaptı.

Maçoğlu’nun ardından konuşan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer ise, gelecek nesillerin, bugünkü nesli doğaya ne kadar sahip çıkabildikleri üzerinden değerlendireceğini ve 16 bin köyün bir gecede kapatılıp mahalleye dönüştürülmesini gelecek nesillere anlatmakta zorlanacaklarını belirterek başladığı konuşmasında yerel yöneticilerin sadece oy atanların değil doğadaki tüm varlıkların belediye başkanı olduklarını söyledi. Yerel tohumlara sahip çıkmanın aynı zamanda vicdani bir mesele olduğuna vurgu yapan Soyer, vicdan sahibi insanın adil olacağını, adil olan insanın bilgiye sahip çıkacağını, bilgili insanın da cesur olması gerektiğini ve ancak cesur olanların kazanım elde edeceğini belirtti. Soyer’in konuşmasının ardından Seferihisar Belediyesi’nin tarıma, köylüye ve yerel tohumlara yönelik faaliyetlerini konu alan bir film gösterildi.

Açılış konuşmalarının ardından panele geçildi. Panelin moderatörlüğünü yapan İzmir Yerel Tohum Topluluğundan Engin Önen belediyelerin, toplumlarıyla ilgili hayallerinin olması gerektiğini, Seferihisar ve Ovacık Belediyelerinin bu anlamda örnek teşkil ettiğini dile getirdi. “Belediyelerin tarımla, üretimle ne ilgisi olabilir, yerel yönetimlerin öncelikleri bunlar değildir” anlayışının liberal bir yalan olduğunu ve ne yazık ki kabul gördüğünü de söyleyen Önen, kapitalizmin emek sömürüsü kadar doğa sömürüsüne dayalı bir sistem olduğunu, dolayısıyla mücadelenin de emek ve doğa olmak üzere iki ana ekseni olması gerektiğini vurguladı.

Paneldeki ilk konuşma gazeteci Tuncer Beybağ tarafından, Üretici ve Tüketici Kooperatiflerinin Dünü Bugünü Yarını başlığıyla yapıldı. Kooperatifçiliğin dünyada beş kıtaya yayılan ve 3 milyar insana geçim kaynağı sağlayan evrensel bir hareket olduğunu söyleyen Beybağ, dünyada ve Türkiye’de kooperatifçiliğin tarihinden bahsetti. Tariş ve Köy-Koop deneyimlerinin önemine dikkat çeken Beybağ, özellikle 1980 sonrası dönemde Köy-Koop’ a yapılan haksızlıklar üzerinde durdu. O dönemde el konulan kooperatif varlıklarının halen iade edilmediğini belirten Beybağ, gıda egemenliği garanti altına alınmadan demokratikleşmeden ve ekonomik iyileşmeden bahsedilemeyeceğini belirtti. Beybağ sözlerini gıda egemenliğinin sağlanabilmesi için en önemli görevin kooperatiflere düştüğünü dile getirerek sonlandırdı.

Panelin ikinci konuşmacı ise Mezopotamya Ekoloji Hareketinden Bişar İçli idi. Bişar İçli Amed Şengal Ezidi Kampı deneyimlerini aktardı. İçli kampta kalanların çok büyük bir bölümünü tarım işçisi kadınların oluşturduğunu belirterek, kendilerinin de buradan yola çıktıklarını ve bir serayı aktif hale getirdiklerini söyledi. Bu kapsamda yerel tohumlardan elde ettikleri fideleri kullanarak bostan tesis ettiklerini dile getiren İçli, kampta kalan ailelerin ihtiyaçlarının bir bölümünü bu bostandan sağladıklarını belirtti. Ayrıca bir tohum komisyonu oluşturulduğunu, kerpiçten bir depo yapılarak tohumları burada koruduklarını vurgulayan İçli, kayyum atanmasının ardından kampın kapanması nedeniyle buraya yönelik faaliyetlerinin de sonlandığını söyledi.  Bişar İçli hali hazırda Mezopotamya Ekoloji Hareketi olarak yerel tohum üretmeye devam ettiklerini, tohumları ve tohumlardan elde ettikleri fideleri ücretsiz olarak dağıttıklarını vurguladı. Yerel tohumların takasının önemi üzerinde duran İçli, bu yolla önemli sosyal ilişkilerin kurulduğunu belirtti. İçli sözlerini noktalarken kooperatifleşme için de bir takım çalışmalarının bulunduğunu ancak bunun için çalışmaların yeterli olgunluğa gelmesini beklediklerini söyledi.

Panelin üçüncü konuşmasını Sivas- Yıldızeli ve Banaz’da ekolojik hayvancılık yapan Hüseyin Pulat yaptı. Deneyimlerini aktaran Pulat 500 başlık, 2500 dekara yayılan alanda ekolojik yollarla nasıl yem bitkileri ürettiklerini ve doğaya zarar vermemek için nasıl bir gübre yönetimi uyguladıklarını anlattı.

Pulat’ın ardından ben söz aldım. İlk olarak tüm dünyada tarım politikalarını çok uluslu şirketlerin belirlediğine ve dolayısıyla tohumda hegemonya kurulduğuna değindim. Daha sonra tarımsal üretim sistemlerini anlattım ve konvansiyonel tarım sistemiyle üretilen yiyeceklerle her gün tarım zehri kalıntılarının vücudumuza girdiğine vurgu yaptım. En azından genelde ihraç ürünlerinde uygulanan  iyi tarım uygulamaların iç tüketimde de uygulanması gerektiğini belirttim. Kontrollerinin yetersiz olduğunu,  kalıntı analizlerinin çok büyük bir bölümünün sadece ihracat  ürünleri için yapıldığını vurguladım ve Türkiye’de tarım zehri kalıntıları konusunda araştırma yapan tek bilim insanı olan Bülent Şık’ın araştırma sonuçlarına değindim. Yine tarım zehri kalıntılarının insan sağlığını nasıl etkilediğine dair örnekler verdim. Tüketicilerin ve yerel yönetimlerinde sağlıklı gıdaya ulaşma konusunda sorumlulukları bulunduğunu ve  tüketicilerin konvansiyonel tarım ürünlerini almak yerine kendi gıda ağlarını, topluluklarını kurması gerektiği belirttim. Şirket tarımıyla üretilen konvansiyonel ürünler  yerine;   küçük çiftçilikle tarım zehri ve kimyasal gübre kullanılmadan  üretimi yapılan ürünlerle sağlıklı beslenmenin  mümkün olabileceğini vurguladım. Üretim ve tüketim kooperatiflerinin önemi üzerinde durdum.

Panelin son konuşmacısı Ovacık 94 Mahallesi Tarımsal Kalkınma Kooperatifi başkanı Deniz Yerlikaya idi. Kooperatif deneyimlerini aktaran Yerlikaya, 5 köyde çalışma yürüttüklerini, temel çıkış noktalarının sağlıklı gıda üretip, bu sağlıklı gıdaları tüketicilere sunabilmek olduğunu belirtti. Yerlikaya, kooperatif bünyesinde en fazla önem verdikleri konunun emek sömürüsü yapmamak ve emeğe hak ettiği değeri vermek olduğunu ifade etti. Bu açıdan her kooperatifin bir olmadığını ve faaliyetlerin kooperatif çatısı altında yürütülmesinin tek başına bir şey ifade etmediğini dile getiren Yerlikaya, kendilerinin kooperatif üyelerine risturn dağıtmadıklarını bunun yerine yatırım destek ve dayanışma fonu oluşturduklarını söyleyen Yerlikaya, kooperatiflerin emeği sömürecek mekanizmalardan uzak durması gerektiğini belirterek sözlerinin bitirdi. Yerlikaya, gıda egemenliği kavramının da kendileri için önem taşıdığını belirtti. Gıda egemenliği için üretim-tüketim ve üretici-tüketici bağlantısının sömürüsüz bir şekilde kurulması gerektiğini ifade eden Yerlikaya kapitalist tarım sisteminin gıda güvenliği kavramı çerçevesinde getirilen standartlarla küçük üreticilerin sadece üretim aşamasında kalmasına, sonraki süreçlerden dışlanmasına neden olduğunu vurguladı. Kendi bölgelerinin de büyük kapitalist tarım üreticilerinin baskısı altında olduğunu söyleyen Yerlikaya, büyük yatırımcıların gelerek mera alanlarını ellerinden almak istediğini, buna direnebilmenin en etkili yolunun da kooperatifler çatısı altında örgütlenmek olduğunu ancak bunu yaparken de kapitalizm ile aralarına kırmızı bir çizgi çekmek gerektiğinin altını çizdi.

Soru cevap kısmında sunumlar çerçevesinde verimli tartışmalar oldu. Katılımcılar çok ilgi gösterdiler. Öğleden sonra atölye çalışmaları akşamda kadın emeği korosunun ve diğer sanatçıların konserleri ve halk oyunları gösterisi oldu. Ovacık halkı bu etkinliklere de çok ilgi gösterdi. Ovacığa gelen konuklar Kürtçe ezgileri dinleme fırsatı buldular. Ovacıklılarda İzmir’den giden caz grubunun konseriyle coştular . bu konserlerle Güzel bir paylaşım oldu.

13 Mayıs Pazar günü sabah İzmir Yerel Tohum topluluğundan Fatih Özden moderatörlüğünde forum yapıldı.. Forum da Ovacık belediye başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu bu güne kadar Ovacık’ta yaptıkları  tarımsal çalışmaları anlattı. Hatay Vakıflı köyü kooperatifi Başkanı Bedros Kehyeoğlu kooperatif deneyimlerini paylaştı. Dr. zerrin Çelik yerel tohumlar tez çalışması üzerine konuştu. Yerel tohumların önemine değinen Çelik tohumların yaşamsal olduğunu ve en iyi tohum bankasının üretim yaparak tohumların sürekliliğini sağlayan insanlar olduğunu vurguladı. Tohum takas şenliklerinin önemine değindi. Katılımcılar foruma çok ilgi gösterdiler. Özellikle organik tarım ve tohumlar üzerine tartışmalar oldu katkılar yapıldı. Bölgenin ekoloji sorunlarına değinildi. Öğleden sonra yine atölye çalışmaları vardı. Daha sonra Ovacık Munzur gözelerine ve diğer bir çok yere geziler yaparak bölgenin muhteşem doğasıyla tanıştık. Ovacı’ğa gelen konuklar halkın konukseverliğinden ve muhteşem doğasından çok etkilendiler. Bu buluşmada güzel paylaşımlar oldu ve yeni dostluklar kuruldu.

2.Ovacık Yerel Tohum Şenliğinde buluşmak üzere tüm doğa ve insan dostlarına sevgiler…

 

Göknur Yumuşak

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTarım-Gıda

EGEÇEP’den Tarım Bakanlığı’nın yerel tohum aldatmacasına sert yanıt!

Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) bugün (14 Nisan) İzmir Tabip Odası’nda saat 12:00’de gerçekleştirdiği basın toplantısı ile Tarım Bakanlığı’nın 2006 yılında çıkardığı yasa ile yerel tohumların üretimi ve satışını yasaklamış olmasına karşın başkanlık referandumunun hemen öncesinde İzmir Kemalpaşa’da 1. Tohum Takas Şenliği düzenlemesini eleştirdi.

EGEÇEP adına emekli tarım teknikeri ve sosyolog Göknur Yazıcı tarafından okunan açıklamanın tam metnini paylaşıyruz.

Tarım Bakanlığı’nın yerel tohum aldatmacası

Yerel tohum yaşam demektir. Yerel tohumlar bittiğinde çok uluslu dev tohum tekellerinin hegemonyasına girmek, yaptırımlarına boyun eğmek zorunda kalırız. Bu, açlıkla karşı karşıya kalmamız anlamına gelebilir.

Yerel tohumlar hastalıklara, zararlılara ve elverişsiz iklim koşullarına dayanıklıdır. Bu yüzden çok yakın gelecekte, yaşanması kaçınılmaz küresel iklim değişikliği nedeniyle, korunması gereklidir. Agroekolojik, yani doğayla uyumlu, sürdürülebilir temellere dayalı bir tarım için gerekli olan yerel tohumlar, hem çiftçi hem de tüketiciler açısından çok önemlidir. Bu yüzden ülkesini gerçekten seven her yurttaş yerel tohumların korunup geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılmasını desteklemelidir.

2006 yılında Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı 5553 sayılı yasayla, yerel tohumların ve onlardan üretilmiş fidelerin çiftçiler tarafından satılmasını yasakladı. Sadece şirketlerin herhangi bir yerel tohum çeşidini sertifikalandırarak satmasına olanak sağladı.  Bu yasa halen yürürlüktedir. Çiftçiler sadece küçük miktarlarda ihtiyaç için tohum takası yapabiliyor.

10 yıldır yerel tohum gönüllüsü doğa ve insan dostları örgütlenerek, tohum takas şenlikleri düzenleyip kamuoyunu bilinçlendirmeye ve yerel tohumların sürekliliğini sağlamaya çalışıyor. EGEÇEP bileşenlerinden Yerel Tohum Derneği de bunlardan biri.

Ege, Akdeniz, Doğu Anadolu, Karadeniz, Marmara bölgelerinde ve Ankara Çankaya’da birçok yerel tohum topluluğu, her yıl tohum takas etkinlikleri ve şenlikleri düzenliyor.

10 yıldır özveriyle çalışmalarını yürüten yerel tohum gönüllüleri Tarım Bakanlığı tarafından hiç desteklenmedi. Yerel tohumları yasaklayan bakanlıktan başka türlü davranması da beklenmezdi zaten. Peki, ne değişti de referandum öncesi Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İzmir Kemalpaşa’da 1. Tohum Takas Şenliği düzenledi? 2006 yılında çıkardığı kanunla 10 yıldır yerel tohumu engellerken şimdi nasıl resmi tohum şenliği düzenler, bunu da anlamak mümkün değil. Bu şenlikte konuşma yapan Cumhurbaşkanının eşi Sayın Emine Erdoğan on yıldır neredeydi?

Bakanlık 5 dekara kadar olan alanlarda yerel tohumlarla üretim yapılmasını destekleyeceğini açıkladı. Daha önce bazı yerel çeşitleri yetiştirenleri de bu desteklemeye dahil edeceğini, bunları sertifikalı tohum kullanmasa da destekten yararlandıracağını belirten Bakanlık şimdi bu söyleminden vazgeçmiş görünüyor. İstisnayı sadece 5 dekar altındaki işletmelere ve sertifikalı organik tarım yapanlara sağlayacak gibi. Bu da yeterli değildir.

Bu destekleme politikası, yerel tohumların kaybolmasına ve şirketlerin karlarının artırmasına yol açacaktır. Her bölgenin, insanlık var olduğundan beri yaşamsal üretimini sağlayacak yerel tohumları vardır. Bunların hepsinin mutlaka korunarak gelecek kuşaklara aktarılması gerekmektedir. Bu bir insanlık sorumluluğudur. Yüz yıllardır süregelen bu döngü çok uluslu şirketlerin çıkarlarına feda edilmemelidir.

Dünyada birçok ülkede yerel tohumlar tamamen bitirilerek tam bir bağımlılık yaratılmıştır. Bu ve benzeri tohumculuk yasalarını ve destekleme politikalarını uygulayan az gelişmiş ülkelerdeki yerel tohum çeşitleri % 90 oranında kaybolmuştur. Ülkemizde çok az da olsa köylerde yerel tohumları bulmak mümkündür.

Tarım politikalarımız tarım uzmanlarımız, köylüler ve sivil toplum kuruluşlarımız ile ortaklaşa hazırlanmalıdır. Ancak o zaman çok uluslu şirketlerin hegemonyasına girmekten tamamen kurtuluruz. Ancak o zaman geleceğimizi kurtarabiliriz.

Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP)

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Kara kekik, susuz börülce, yerli sivri biber bir tık uzakta

Kent bahçeciliği yapıyorsunuz ve atalık tohuma nasıl ulaşacağınızı mı düşünüyorsunuz? ‘tohumtakas.org‘ internet veri tabanı derdinize derman olmaya geldi.

10149948_10152022631517285_827044738_n

Bayramiç’in sarı buğdayı ve Amasya elması sofrada. Anadolu’nun dayanıklı atalık tohumlarından sadece ikisini gördüğümüz bu sofranın başında, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği tohum takası internet sitesi projesinden bahsediyor.

Buğday  Derneği’nin kurulmasının nedenlerinden biri olan  gıda güvenliği ve biyoçeşitliliği sağlamak için yaptığı çalışmalarının önemli bir kalemi olan tohum takası projesi, artık kentte bahçesinde, saksıda yerel tohum üretimi yapmak isteyenler için de tohumlar kolay bulunur olsun diye internete taşındı.

Sandıklardan toprağa

Site bugün itibariyle açılmış olsa da proje yeni değil; derneğin nin 2007 yılından beri devam ettirdiği tohum takas ağı, sandıklarda bekleyen, kaybolmaya yüz tutmuş atalık tohumların gün yüzüne çıkıp toprakla buluşturulmasına destek oldu. Çiftçilerin ve küçük üreticilerin üretimiyle devamlılığı sağlanan bu atalık tohumlara ulaşım artık yeni aşamayla daha kolay olacak.

 

20140327_115658

Mehmet Gürmen

Adım Adım’ oluşumu bağışçılarının desteğiyle hazırlanan tohum takası veritabanını, Tohum Takası Ağı proje koordinatörü Mehmet Gürmen şöyle anlatıyor:
“Monokültür tarım ve kırsal nüfusun azalması bizi bu bu projeyi yapmaya itti. Anadolu’daki kadim takas kültürünü devam ettirerek bir sonraki aşama olan gıda bağımsızlığına, tohumun tekelden çıkıp köylünün elinde çoğalması ve tüketicinin de bu yöne evrilmesine aracı olmaya çalışıyoruz. ”

Tarımda atalık tohumun oranı %1 ile %3 arasında

Bu çabanın altını çizmek gerkeiyor; çünkü Türkiye’de atalık tohumun, yani köylünün elinde dolaşan, binlerce yıldır özünü koruyan yerel tohumun tarımda oranı %1 ile 3 arasında değişiyor. Aslında bu oran tarım sisteminin son yılarda nereden nereye evrildiğini de gösteriyor: gıda bağımsızlığı, besleyici değerler ve damak tadı yerine daha çok ve daha hızlı üretim.

Badirelerin karşısında dimdik!

“Atalık tohumdan üretilen domatesin içindeki magnezyum hibrit domatesteki magnezyumdan dokuz kat daha fazla” diyor Gürmen. “Ayrıca yerel tohum binlerce yıldır atlattığı badirelerle karşımızda. Kuraklı ve selden kurtulmuş, bu yüzden de kuraklığa karşı nasıl dayanacağını biliyor. Laboratuarda üretilen tohumlarda bu yeti yok, üretildikten sonra bir yaşında ölüyor zaten.” diyor.

Tekele girmemiş tohumun hakkını savunmak

Tarım Bakanlığı yerli tohumu desteklediklerini açıklıyor fakat Gürmen’in söylediğine göre bundan kastedilen şirket tohumları. “Biz de tekele girmemiş, köylünün elinde olan tohumların yaygınlaştırılması ve takasla üreticiye ulaşması gerektiğini savunuyoruz.”

“Tohumun hayatına eksik bilgiyle devam etmesin

Buğday ekibinden Oya Ayman tohumun dolaşıma girmesi ve hafızasının korunması hakkında şöyle diyor: “Türkiye’de Ankara’da tohumlar için gen bankası var. Ana tohumu saklamak için bu yeterli değil. O tohum 100 yıl bir kabın içinde kalıyor. İklim değişiklieri, hastalıklar tohumun hafızasına kaydedilmiyor. Bu yüzden kabından çıktığından eksik bilgiyle hayata devam ediyor. Bizim istediğimiz tohumun hafızasının sağlanması. “

Ekran Resmi 2014-03-27 15.43.56.png

Şimdilik 20 tohum sitede

Türkiye’de bir ilk olan internet sitesi sayesinde, gıda bağımsızlığını güvence altına alan işbu bu atalık tohumlara ulaşmanız daha kolay. “Elimde tohum yok” diyenler varsa hatırlatalım, önemli olan şimdi elinizde tohum olması değil, takas ağına girerseniz elinizdeki tohumları takasa sokacağınızı taahhüt etmeniz. Yani pembe domatesi üretip sonra ilk tohumunu sitede kullanıma sokabilirsiniz.

Tohum takası sitesinde şimdilik 20 tür tohum var. Susuz börülce, Girit kabağı, patlak mısır, karışık karpuz ve lila patlıcan tohumlardan sadece birkaçı. Şu anda sadece tohumların alınabildiği siteden Haziran’dan sonra tohum takası da başlayacak.

Kıpkırmızı isot biberi görüp saksısına ya da bahçesine ekmek isteyenler, fakat daha önce ekip biçmemiş olanlar için sitenin önemeli bir hizmeti de var; “makaleler” kısmında ekimin nasıl yapılacağını öğrenebilirsiniz. Ayrıca sitede atalık tohumlarla ilgili çiçek açma tarihi, bilinen hastalıklar, toprak ekim koşulları, şeceresi gibi her tür bilgi notu da yer alacak.

Siteyi kullanabilmek için yapılması gerek tek şeyse üye olmak.

ayrıntılı bilgi için siteyi ziyaret edebilirsiniz.

(Gözde Kazaz/Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Bodrum’da yerel tohumlar büyümeye başladı

Bodrum Tohum Derneği, ilk tohumlarını geçtiğimiz haftasonu toprağa attı. Yerel tohumlardan oluşacak fideler doğal tarım yapan köylülere dağıtılacak. Bir sonraki hedef, doğal gıdayı  ‘Bodrum Üretici Pazarı’nda aracısız olarak satmak.

bodrum_tohum_dernegi_4

Geleneksel tohumların korunmasını ve yaygınlaştırılmasını, doğal üretim tekniklerinin sonraki nesillere aktarılmasını, küçük ölçekli tarım yapan çiftçinin korunmasını sağlamak ve sağlıklı gıdaya ulaşmak amacıyla kurulan ‘Bodrum Tohum Derneği’ geçtiğimiz pazar günü ilk tohumlarını attı.

Geçtiğimiz Pazar günü, köylerden toplanan ve geçtiğimiz kasım ayında kurulan dernek tarafından biriktirilen yerel tohumlar Ortakent’te bulunan seraya atıldı. Belediyenin tahsis ettiği 3 dönümlük seradaki tohumlar fide haline dönünce, doğal tarım yapan olan Bodrumlü üretici köylülere dağıtılacak.

Tarım ilacı ve kimyasal gübre kullanılmadan köylüler tarafından yetiştirilecek olan bu ürünler, Bodrum Üretici Pazarı’nda aracısız olarak tüketiciye ulaşacak.

(Muğlaşehir/Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Buğday Derneği Tohum Takas Ağı: “Yerel tohumları ‘dikkatle’ yaygınlaştırıyoruz”

Buğday Derneği’nin Kazdağları’ndaki Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde, taş binanın hemen yanındaki zeytin ağaçlarını yuva edinmiş kuşların seslerini bastıran bir uğultu var.

Takas edilen yerel tohumlar secereleri ve çeşitlerine göre etiketleniyor.

Takas edilen yerel tohumlar secereleri ve çeşitlerine göre etiketleniyor.

Türkiye’nin dört bir yanındaki Tohum Takas Ağı üyesi çiftçiler arasında yapılan yerel tohum takasları buradaki strateji belirleme toplantısında değerlendiriliyor, her bir tohum için ayrı ayrı koruma ve yaygınlaştırma stratejileri belirleniyor.

Yerel tohumlar hakkındaki hikayelerin anlatıldığı, lezzetlerin tarif edildiği, hastalık ve kuraklığa dayanıklılık “efsanelerinin” paylaşıldığı bir ortam aynı zamanda bu.

Buğday ekibinin yıllık toplaşmasına denk gelen sürece katılan dernek eşgenelmüdürü ve %100 Ekolojik Pazarlar Koordinatörü Batur Şehirlioğlu bu süreci “Yerel tohumların hızla yokolduğu bu çağda ve bu tarım anlayışı içinde biz de yerel tohumlarımızı ve yerel bilgiyi korumak için çok özenli izleme ve strateji yöntemleri kullanıyoruz” diye tanımlıyor ve ekliyor: “Yerel tohum takası için talepte ve arzda bulunan yeni çiftliklerin hangi tohumları ekebileceği konusunda iklimsel, toprak yapısına bağlı ve coğrafi ve aciliyet gibi etmenleri karşılaştırmak da bunun önemli bir parçası.”

“Yerel tohumları özel veritabanında kayıt altına alıyoruz”

Proje koordinatörü Mehmet Gürmen, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Amacımız yerel tohumların korunmasını ve yaygınlaşmasını sağlamak. Bunun için yereldeki TaTuTa (Tarım-Turizm-Takas) çiftliklerimizden, Tohum Takas Ağı’na dahil olan veya iletişimde olduğumuz köylülerden topladığımız yerel tohum örneklerini oluşturduğumuz özel veritabanında kayıt altına alıyoruz.” dedi.

“Bulunan” yerel tohumlar, ekim için gönüllü olan çiftliklere ulaştırılmadan önce bilimsel analize gönderiliyor. Adım Adım koşucularının topladığı bağışlarla finanse edilen süreç sayesinde, toprak ve tohumdan kaynaklanan virütik, bakteriyel ve mantarsak (fungal) hastalıkların yayılması da engelleniyor.

Gürmen, “Yerel tohumların korunması ve yaygınlaşması için tamamen gönüllü olarak ciddi bir emek harcayan çiftliklerimizin topraklarını bu sayede olası hastalıklardan koruyabiliyoruz” diyor.

2013 sonunda analize gönderilen yazlık 20 yerel tohumun sonuçları geçtiğimiz günlerde gelmiş. Buna göre 11 tohumda, çoğu CMV (Cucumber Mosaic Virus) olmak üzere 1 ya da daha fazla hastalık tespit edilmiş”. Projenin danışmanlarından Dr. Gülay Beşirli, “Geçtiğimiz senenin iklimsel koşulları CMV virüsünün yaygınlaşması için uygun ortam yarattı, bu hastalığın yaygın görülmesi çok şaşırtıcı değil” yorumunu yapıyor.

Buğday Derneği Tohum Takas Ağı Koordinatörü Mehmet Gürmen

Buğday Derneği Tohum Takas Ağı Koordinatörü Mehmet Gürmen

Gürmen’in Yeşil Gazete’ye verdiği istatistikler de Beşirli’nin yorumunu destekler nitelikte: 2013’de analize gönderilen 40 yerel tohumun yalnızca 7’sinde herhangi bir hastalık görülmüş.

Tohumların hastalıklı olmasının insan sağlığına kesinlikle hiç bir etkisi olmadığını belirten Gürmen, bunların sadece tohumlarda ve topraklarda yaşayan patojenler olduğunu ve binlerce yıldır her türlü gıdanın tohumunda çok sık bulunduğunu hatırlatıyor.

 

“Tohum ve toprak sağlığı birbirinden ayrılamaz”

“Hastalıklı tohumlar ne olacak?” sorusuna Gürmen, “Uzmanların ve Tohum Takas Ağı üyelerinin oluşturduğu Tohum Takas Ağı Yönlendirme Komitemizin aldığı karara göre, hastalıklı tohumları ekim için başka çiftliklere göndermiyoruz” cevabını veriyor.

“Tohum ve toprak sağlığı birbirinden ayrılamaz iki önemli konu. Birisini kaybederseniz, diğerini de kaybetmeniz kaçınılmaz” diyen proje koordinatörü Mehmet Gürmen, sözlerine “Biz yerel tohumlar için uzun soluklu ve sürdürülebilir bir model yaratmayı hedefliyoruz. Bunun için de şeffaflık, tohumların seceresini takip edebildiğimiz güçlü bir kayıt sistemi ve sürekli bir bilgi paylaşımı modeli gerekli” cümleleriyle devam ediyor.

Batur Şehirlioğlu ise, Gürmen’in söylediklerini şu sözlerle destekliyor: “Türkiye’nin özellikle batısında artık düzenli olarak yapılan, hatta en son Ankara’da Çankaya Belediyesi tarafından düzenlenerek coğrafi olarak da giderek

Uzmanlara göre yerel tohumlar, açlıkla mücadele, gıda güvencesi ve biyolojik çeşitliliğin yanısıra küçük çiftçilerin varlığının devamı için de hayati öneme sahip.

Uzmanlara göre yerel tohumlar, açlıkla mücadele, gıda güvencesi ve biyolojik çeşitliliğin yanısıra küçük çiftçilerin varlığının devamı için de hayati öneme sahip.

yaygınlaşan Tohum Takas Şenlikleri’ni çok önemsiyoruz. Bu şenlikler hem yerel tohum hakkında farkındalığın artması, hem de yerelde tohum mübadelesi için çok önemli. Bizim projemiz bu şenliklere bir ek değil, bütün bu emekleri sürdürülebilir bir modelle yaygınlaştırıp güçlendirmeye yönelik uzun soluklu bir çaba.”

“Örneğin,” diyor Şehirlioğlu, “Takaslarda yapılan yerel tohum mübadelelerinde tohum kaynaklı hastalıkların yayılma riski var. Biz bu riski bertaraf edebilecek bir model kuruyoruz. Tohum şenlikleri hem güçlendiren, hem de onlardan güç alan, aynı doğada olduğu gibi giderek bereketlenen bir süreç bu.”

Buğday Derneği Tohum Takas Ağı’na üye 40’dan fazla gönüllü çiftlik ve köylü hanesi var. Sayıları giderek artan gönüllü çiftlik ve köylüler, bulunan yerel tohumları takas ederek çoğaltıyor ve bu sayede giderek yaygınlaşmalarını sağlıyor. Derneğin yerel tohumlarla ilgili kanunsal düzenlemeler ve yerel tohumla yapılan doğa dostu üretimlerin insanlara aracısız ulaştırılması konularında da model yaratma çalışmalarına devam ediyor.

 

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Manşet