Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona krizinde ev halleri

Korona krizi döneminde “Evdekal” durumu bizi ya ev ya hastane arasında seçim yapmaya zorunlu kılıyor. Şanslı orta sınıf bazılarımız panik halinin nesneleşmesi nedeniyle fiziki ve ruhi sağlığına odaklanırken (hayat yeni normale dönse de) bazılarımızın korku hallerinin nesneleşmesi  süreceğe benziyor. Evin kadın için anlamı toplumsal iş bölümü gereği her gün yaşamın yeniden üretildiği yerdir.

‘Hayat eve sığar mı?’ 

Ev; ekolojik bir ev dahi olsa dört duvar arasıdır. Gökyüzünü ancak pencereden ya da balkondan ve hatta en iyi ihtimalle bahçemizden görebiliriz. Çevresi yine sınırlıdır veya sınırlarla çevrilidir. Ev içinde kararların nasıl alındığı önemli bir gösterge de olsa, tahakküm altına alınanların yaşamı orada dört duvar arasında daha da çaresizliklerle doludur. Elbette sokağa çıkınca da bu dört duvar arası toplumsal değer yargılarıyla devam edebilir. Ancak buyruklarla dört duvar arasında kalmanın çaresizliğine bakalım isterseniz.

Ekolojide karasal ve sulak ekosistemler arasında ekoton dediğimiz geçiş zonları vardır. Buralarda farklı enerjiler birikir ve oluşmaya devam eder. Dokunulmadığı (sürülme ve çapalama gibi) sürece en muhteşem bitkiler orada yetişir. Kelebek, arı gibi çeşitli tozlayıcılar orayı daha sık ziyaret eder. Toplumsal açıdan bakarsak da insan ekosistemlerinde de ekotonlar mevcuttur. Hatta en yaratıcı kişilerin oradan çıkma olasılığı yüksektir. Çünkü sınırlarda tutunmak zordur. Her yönüyle dirençli olmayı da gerektirir.
Toplumsal cinsiyetin kadın aleyhine örüldüğü bir toplumda kadın açısından dört duvar arasındaki yalnızlık ise bunların hiçbirine uymaz. Çünkü orası özel alandır. Kamusal alandan yalnızca sınırlarıyla değil, bir de toplumsal değerlerle kadına zırh örülmektedir. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ benzeri söylemlerin kültürümüze dahi işlediğini anımsayalım… Özel alanda olanlar gizlidir kimsenin bilmemesi gerekir. Dolayısıyla ne kadar cesaretli olursa olsun yaşadıklarını dile getirebilen kadınlar çok sınırlıdır.

Her krizin toplumsal cinsiyet yönü vardır

1997 yılında patlak veren Asya krizi’nde Asya Kaplanları çökerken krizin faturasının kadınlara çıkartılmaya çalışıldığını dönemin feminist araştırmacıları ortaya koymaya çalışmıştır. Kadınlara ekonomik kriz döneminde, “Erkeklerinizin cinsel arzularını yükseltin ki; krizden çıkabilelim” çağrısı yapılabilmiştir. Sanki kadınlar fiziki ve duygusal yönden hiç etkilenmeyen yaratıklardır. İstatistikler, dünyanın farklı ülkelerinde ev içi şiddet vakalarının korona döneminde yüzde 20 ile 40 arasında artış gösterdiğini kaydediyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verilerine göre Mart 2020’de ev içi şiddet vakalarında Mart 2019’a kıyasla yüzde 38,2’lik artış olduğu belirtiliyor. Bu durum kriz dönemlerinde patriyarkanın köklerini daha da derine indirme fırsatıdır.

Sağlık sisteminin üzerine binen yük ve okulların kapanması sebebiyle hane içerisinde hastalar, yaşlılar ve engelliler dikkate alındığında bu olasılık fazlasıyla doğrulanmış olur. Kısacası çekirdek ailenin yükselişiyle ev, artık otantik ve romantik bir yer olmaktan çıkmıştır.

Hal böyleyken mahremiyet kalesi ev, toplumsal iş bölümü gereği erkekler için bir dinlenme ortamıdır. Ev kadınlar için yaşamın yeniden üretildiği alan olma itibariyle neredeyse 24 saat işin tükenmediği bir yerdir aynı zamanda. Ev-içi yaşam pratikleri, bulaşık/çamaşır/bakım/temizlik/yemek döngüsündeki yaşamın yeniden üretim etkinlikleri “çifte yük”tür. Türkiye’de ise kırsal kesimdeki kadının toprağa bağlı yaşam sorumluluğunu da dikkate alırsak sınıfsal duruma göre bu sayı neredeyse beş kata ulaşabilmektedir.

Evdekal olgusuna kadın düşünürlerin gözüyle bakış

Silvia Federici.

İtalyan özgürlükçü Marksist ve feminist Silvia Federici “Kapitalizm Yeniden-Üretim ve Karantina” adlı konuşmasında küreselleşmenin ve neoliberal politikaların esnek iş politikası üzerinde duruyor. Dolayısıyla ‘kadın en önce gözden çıkarılabilen gruptadır’ diyor. Kriz sonrası işe yeniden dönüşün daha da zor olması nedeniyle krizin ekonomik yükünü en fazla kadınların çektiğine işaret ediyor. Küresel kapitalizmde birçok işin (sendikasız vb) kadınsızlaştırıldığına da değiniyor. Kriz sonrası gıda ve üretim-tüketim zincirine de değinerek artık kentli kadının kırdaki kadınla gerçek bir bağ kurması gerektiğine işaret ediyor.

Trump rejiminde ekonomik ve sosyal krizler nedeniyle ABD’li feminist Rebecca Solnit, 7 Eylül 2020’da Guardian’da yayınlanan yazısında girişte, “Değişim mümkün olmakla kalmaz, artık bizi önüne katar götürür” diyor. Solnit ayrıca korona krizi nedeniyle “biz” tanımımızın değişebildiğini, benlik algımızın bizi saran dünyadan geldiği için yeni bir “biz” uyarlaması içerisinde olduğumuzun da altını çiziyor.

Hintli tohum özgürlüğü aktivisti ve ekofeminist Vandana Shiva ise bu dönemde hayatın yeniden üretimi kapsamında kadının üretimdeki bilgi ve becerinin küresel kapitalizm tarafından yok edildiğine bir kez daha parmak basıyor. Biyoçeşitlilik için yerele ve yerel bilgiye dönülmesi gerektiğine ve gıdanın laboratuvarlarda değil doğada duyu organlarımızla üretim yaparak üretim yapılması gerektiğine işaret ediyor. ‘Annelerimizin, büyük annelerimizin bize öğrettiği yöntemleri geri getirmeliyiz’ deyip kadının bilgi birikimine ve becerine itibar katmanın önemini vurguluyor.

Evdekal durumu her ne kadar ekonomik krizi tetiklediği görünse de toplumun evdekal pratiğiyle kadınsılaştırılmaya çalışıldığı ve edilgen kılınmaya çalışılacağı ortadadır. Feminizmin en önemli şiarının ise “özel olan politiktir!” olduğunu anımsayalım.

Dört duvar arasında yaşanan her şey aynı zamanda toplumsal alanın uzantısıdır ve politiktir. Günlük politikada ciddi bir yeri olmalıdır. Eril politikaların uzantısı nedeniyle evinde korku içinde yaşayıp üreten ekonomide kayda geçmeyen kadın emeği ve saygınlığı çeşitli açıdan vahim durumdadır. Korona krizinde bu durum tüm yönleriyle incelenmelidir.

Küresel ölçekte tanıklık 

Bu krizin sevindirici olan bir yanı var. Küresel ölçekte ilk kez bir kriz durumunda kadınlar kendi toplumsal cinsiyet analizlerini adım adım yapıyor ve kayda geçiriyor.

O halde ev ‘Oikos’ aynı zamanda yeryüzü demek. Yaşadığımız yerin/evimizin iyileşmesi  için erkeklere (eril yapılara) daha  fazla sorumluluk düşmektedir. Çünkü feminizm herkesi özgürleştirir. Ev içinde olup bitenler, kamusal alana taşınıp kolaylıkla tartışılıp herkesi her cinsi özgürleştirecek şekilde yasalara bağlanmalı. Korona krizi ve diğer krizlerde ev durumu romantik kılınamaz. Aborjin bir kadın arkadaşımın söylediği sözleri hatırlatarak sonlandırayım; “Evi biz sadece uyumak için kullanırız. Hatta hava iyiyse onu da yapmayız. Yıldızlara bakarak uyumayı tercih ederiz” 

Dolayısıyla benim için ev; kendimi güvende hissettiğim yer olarak bir kent bostanı, kolektif bir çiftlik, bir oikostur.  Yüz yüze ilişkilerle doğrudan demokrasinin yürütüldüğü bir yerdir!

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKitapManşet

Tohumunuza niçin sahip çıkmalısınız? – Batuhan Sarıcan

“Tohum bankalarına girerken ayakkabılarımızı çıkarırız. Çünkü burası bizim için kutsal, saygı gösterilmesi gereken yerlerdir. Bankalardaki kasalar yerine, bizde saksılar ve vazolar var. Bitkilerin türleri ve özellikleri (örn. kuraklığa, su taşkınlarına dayanıklılık) etiketlerinde yazılıdır. Küçük ve mütevazı bu bankaların değeri ise paha biçilemez. Çünkü her biri yüzlerce aileyi beslemeye yetecek kadar tohum saklar.” (Vandana Shiva, Tohumun Hikâyesi)

“Kral Çıplak!” lafını bilirsiniz. Bu söylem, Hans Andersen’in bir masalına dayanır. Masalda iki terzi, kralı sihirli ve görünmez kıyafetler diktiklerine inandırır. Kral da bu “sihirli” kıyafeti sırtına geçirip etrafta çıplak dolaşmaya başlar. Kral bu, “Sen çıplaksın” denir mi? Ama bir çocuk çıkıp gerçeği haykırır: KRAL ÇIPLAK!

Ekoloji düşünürü Vandana Shiva’nın eseri Tohumun Hikayesi, tıpkı bu hikayedeki çocuk gibi, endüstriyel tarımın karşısına geçip yalanlarını ifşa ederken kralın çıplak olduğu gerçeğini haykırma cesaretine de sahip çıkıyor: Endüstriyel tarım şirketleri açıkça yalan söylüyor. Vadettikleri verim masalına sırtlarını dayayarak semiriyorlar. Bununla da kalmayıp binlerce yılın birikimini taşıyan bilge tohumları, laboratuvarlarda “sakatlayıp” biyo-patent yoluyla (ç)alıyorlar. Sonra bu tohumları asıl sahiplerine satıyor, doğal kaynakları tüketiyor ve sürdürdürülebilir olmayan bir tarım/gıda sistemi kurarak yerel halkları yoksullaştırıyorlar.

İlk farkındalıklar

‘Ekolojik farkındalık tohumunun’ zihninize ilk düştüğü zamanı hatırlıyor musunuz? Çocukken bitmek tükenmek bilmeyen bir merakla okuduğum hayvan ansiklopedileri ve çocuklar için hazırlanan bilim dergilerindeki “besin zinciri” ve “ekolojik döngü” çizimlerini, o rengarenk illüstrasyonları hayal meyal hatırlıyorum. (Besin zinciri çökerse yaşam nasıl tehlikeye girerdi?) Tabii bir de tek kanaldan yayınlanan köpekbalığı ve cangıl belgeselleri.. Sonra sokağa çıkıp peygamber devesi böceğini kovalar, “Ben bilim insanı olacağım” diye ortalarda dolaşırdım.

İşte Shiva’nın da hatırladığı bir hikâyesi var: Daha ilkgençliğinde fizik konularına duyduğu merakla ileride fizikçi olmak istiyor. Başarıyor da. Okuldaki başarısının sağladığı burs ile Hindistan’ın en iyi üniversitelerinden birinde nükleer fizik bölümünü bitiriyor. (Nükleer fizik, evet!) Ancak asıl farkındalık daha sonra geliyor: “Doktor olan kız kardeşim Mira, nükleer fiziğin tehlikeli olduğunu anlatarak bana farkındalık kazandırdı ve böylece teorik fizikle ilgilenmeye başladım.”

Eğitimi için yurt dışına gidip döndüğünde ise memleketindeki dağ ve nehirlerin bozulduğunu fark ediyor: “Muson yağmurlarının zararlarını önleyen ve sellere karşı koruma sağlayan meşe ağaçları artık yoktu.” Sonraları kendini Chipko Hareketi‘nin içinde buluyor. Bu, kötü dönüşüme karşı şiddete başvurmadan omuz omuza veren kadın aktivistler sayesinde Himalayalar’da 1.000 metre yüksekliğin üzerindeki ağaç kesimi yasaklanıyor. “Chipko,” diyor Shiva, “ekolojiyi anlamama yardım eden ve doğayı nasıl koruyacağımı öğreten bir okul gibiydi.”

Köylülerden biyoçeşitliliğin ne kadar değerli olduğunu, kozmosun en küçük parçasının bile doğa için ne kadar önemli olduğunu öğreniyor önce. Bununla birlikte endüstriyel tarım sistemine karşı bilincin ilk tohumlarını da orada atıyor. Karşımıza “Yeşil Devrim” gibi yanıltıcı bir isimle çıkan monokültürel (tek tip) tarımın doğa için zararına tanık oluyor. Sözgelimi bitki örtüsü zayıf topraklarda yetiştirilen mısır, soya, buğday ve pirinç gibi ürünler, toprağın döngüsünü bozuyor, bu alanlarda yaşayan köylülerin kulübelerini inşa etmesine bile engel oluyor, besin zincirini bozarak insanların temel ihtiyaçlarını üretemez hale getiriyor. Dolayısıyla köylülerin kendine yeten bir hayat sürdürmelerine engel olarak zamanla borçlanmalarına neden oluyor. Gıda olarak tüketilebilecek 8500 tür, dünya pazarına sunulacak 8 türe feda ediliyor. Açlık ve yoksulluk sorununu çözmek için daha fazla kaynak tüketilerek daha az ürün sağlanıyor, dolayısıyla çevre yok ediliyor ve nüfus daha fazla yoksullaşıyor.

Shiva, endüstriyel tarımla ilgili şu ifadeleri kullanıyor: “Endüstriyel tarım destekçileri, bu sistem sayesinde daha fazla mahsul ve servet kazandıklarını söylüyorlar. Ama bu doğru değil, Barajana olarak adlandırılan ve on iki farklı tohum (karabuğdaydan yabani soyaya kadar) kullanılarak yapılan ekim yöntemiyle mısıra oranla iki kat fazla gıda ve üç kat fazla servet elde edileceğinden eminiz.”

Tohumun özgürlüğü ve gıdanın geleceği

Burada Shiva’nın “tohumların özgürlüğü” ve “yerel tohum kullanımı” vurgusuna ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Shiva’ya göre çok uluslu şirketler, biyo-patent yoluyla tohum üzerinde mülkiyet hakkı ediyor ve yereldeki çiftçiyi, hibrit (melez ve kısır) tohumla modern köleler haline getiriyor. Üstelik bu tohumların fiyatı da her yıl artıyor. Bu tohumlara bağımlı hale getirilen çiftçinin seçme ya da itiraz etme şansı yok. Tohum tekelde. Buna ek olarak toprağı zehirleyen gübrelere ve zirai mücadele için kimyasallara muhtaç bırakıyor. Ve bilin bakalım bu gübreyle kimyasalları kim satıyor? Ezcümle, endüstrinin eline düşen çiftçi, endüstriyel tekelin eline düşüyor. Ne isterse onu vermek zorunda.

Öte yandan toprak da verimsizleşiyor. Elde edilen ürün ise küresel rekabet piyasasının içine girdiği için çiftçi haliyle yoksullaşıyor. Böyle bir sistem, sürdürülebilirlik kavramının çok uzağında. Shiva’ya göre endüstriyel tarım, ürün çeşitliliğinin azalması ve su kirliliğinin %75’inden sorumlu olmakla kalmıyor, aynı zamanda iklim değişikliğine neden olan gaz salımlarının %40’ından da sorumlu olarak gezegende tam bir kısır döngü yaratıyor. Buna karşın Shiva, çiftçilerin tuza dirençli, az suyla yetişebilen ve iklimsel geçişlere uyum sağlayabilen tohumlar üretme (seçme) konusunda genetik mühendislerinden daha başarılı olduğunu savunuyor ve bu savının altını yerinde örneklere dolduruyor. Daha da kötüsü, GDO’lu pamuk ekimi başladıktan sonra 250.000 köylünün, verimliliği düşük ve pahalı tohumları almak zorunda kaldığı için borçlarını ödeyemeyerek intihar ettiğini söylüyor. (Hindistan hükümeti de bu veriyi destekliyor.)

Hindistan nere Türkiye nere dememek lazım. Zira ülkemizde bugün yaşanan ekonomik krizin en büyük sebeplerinden biri de bu; köle haline gelen tohum ve çiftçi. Ve tarımda yerel üreticinin vasıfsız hale getirilmesinin sonuçlarını bugün ithale dayalı tarım sistemiyle görüyoruz. En az Konya büyüklüğünde tarım arazisini kaybettik ve nesilden nesile çiftçilikle uğraşan insanlar, bugün büyük şehirlerde niteliksiz işlerde çalışıyor ve hatta işsiz dolaşıyor. Ödeyemeyecekleri borç yükümlülüklerinin altına giriyorlar.

İster Hindistan olsun ister Türkiye; endüstriyel tarım sisteminin hedef tahtasında yerel kültüreller de var. Yerli halkların yüzyılı aşkın süredir seçerek ektiği tohumu birbirleriyle takas ederken sadece tohumu değil aynı zamanda deneyimlerini ve hikâyelerini de paylaştığı hatırlanacak olursa, tohum aslında başlı başına kültürel bir unsur. Nasıl ki kültür kimsenin malı değilse tohumun da biyo-patent yoluyla mülkiyet altına alınması da mümkün değil. Ancak yapılmaya çalışılan maalesef bu. Kültürü mülkiyet altına alarak parçalamaya çalışıyorlar.

Niçin 1 kişi yerine 400 kişinin karnı doymasın?

Shiva, kendi ülkesinde buna engel olmak için Navdanya‘yı kuruyor. Navdanya, Hintçede “Dokuz Tohum” ve aynı zamanda “Yeni Hediye” anlamına geliyor. Amaç çeşitli bitki türleri ile tohumların korunması ve çiftçiler arasında paylaşılmasını sağlamak. Birlik bugün 650.000’i aşan üye sayısı ve Tohum Bankaları sayesinde, geleneksel tohumları unutulmaktan kurtarma mücadelesi veriyor. Shiva şunları söylüyor: “Endüstriyel olanlarla karşılaştırıldığında, kendi bitkilerimiz de bizi beslemek için yeterli ve daha az talepkâr olduklarını göstermiş oldular. Laboratuvarlarda geliştirilen pirinç bitkileri yılda 2500 milimetre yağmura ihtiyaç duyuyor. Bizim bitkilerimiz ise 200-300 milimetrelik bir yağmurla yetiniyor. Bu çok büyük bir avantaj! 2500 milimetrelik su kullanarak üreteceğimiz darı gibi tahıllarla 400 kat fazla ürün elde edebiliriz. Yani 1 kişi yerine 400 kişinin karnını duyabiliriz.”

Bu ifadelerden hiç şüphesiz Türkiye için de çıkarımda bulabiliriz. Çünkü Türkiye de iklim değişikliği sebebiyle su kıtlığı riski altında bir bölge. Kaynaklarını dikkatli kullanmak zorunda. Uluslararası şirketlerin dayattığı bu kaynak israfı Hindistan için olduğu gibi Türkiye için de bir lüks. İçinde bulunduğumuz ekonomik krizi aşmanın yolu da 1 kişi yerine 400 kişiyi düşünmekten geçiyor. Bu açıdan yerel tohumların önemi ortada.

Navdanya çiftlikleri aynı zamanda zengin biyoçeşitlilikle, toprağı kimyasallarla kirletmeden verimli ve zararlı böcek ve yabani otlarla doğal yolla mücadele ederek sürdürülebilir tarımın güzel bir örneğini sunuyor. Bunlara karşın ismi “M” ile başlayan o meşhur şirket, GDO’lu pamuğun geleneksel türlere kıyasla %50 daha fazla ürün vereceğini söylemesine karşın yapılan incelemede böyle bir verimliliğin söz konusu olmadığı ortaya çıktı. Üstelik iddia ettikleri gibi GDO’lu tohumlar zirai zararlıları da ortadan kaldırmadıkları gibi süper dirençli parazit ve otları da beraberinde getiriyor. Yani geleneksel yöntemlerle engel olunabilecek zararlıları daha dirençli hale getiriyorlar. Bu da GDO’lu tohumların yoksulluğu ve açlığı ortadan kaldırmadığı gibi artıracağı anlamına geliyor. Bugün Dünya Sağlık Örgütü bile GDO’lu gıdalar için teminat vermiyor.

Tohum hem geçmiş hem geleceğinizdir; sahip çıkın!

Shiva, tohumu, onu çevreleyen canlılarla arasındaki ilişkiyi irdeleyerek yaşamın koruyucu zincirinin ilk halkasına bir güzelleme yapıyor. On binlerce ağacın hunharca katledildiği ve tarımın işlevsiz hale getirildiği günümüz Türkiye’si için de aydınlatıcı bir hikâye sunuyor. Bunu yaparken de akademinin sıkıcı dilinden uzak, sade ve anlaşılır diliyle bir çırpıda okuyabileceğiniz güzel bir başlangıç kitabı ortaya koyuyor. Bu haliyle yediden yetmişe herkese hitap edebilecek bir eser. Rengarenk ve zengin illüstrasyonlar da bu anlatımı destekliyor. Doğal uyum, biyolojik çeşitlilik, tohum bankaları, monokültürel tarımın zararları, GDO, biyo-korsanlık ve gıda güvenliği gibi anahtar konu başlıkları altında anlaşılır bir anlatım ve faydalı tavsiyeleriyle, yerel deneyimlere dayalı, bilgi açısından doyurucu ve bütünlüklü bir okuma sunuyor.

Ayşe Caner’in İtalyanca aslından akıcı çevirisi ve Yeni İnsan Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini alan kitap, doğanın ve yerel halkların haklarını savunan okuyucusunu bekliyor. Bu kitabı alın ve ailecek okuyun derim. Dünyanın işleyişine, hırs ve çıkar uğruna doğanın nasıl ve niçin katledildiği ile halk sağlığının nasıl hiçe sayıldığını daha iyi anlamanızı sağlayacaktır.

Yaşamın düşmanı endüstriyel tarımın neferi uluslararası şirketler, halk sağlığını, yerel kültürleri, biyoçeşitliliği, tarımın sürdürülebilirliğini ve gıda güvenliğini açıkça tehdit ediyor. Kral çıplak sevgili dostlar! Tohumun Hikâyesi de kralın çıplak olduğunu bağırma cesaretine sahip biz Toprak Ana‘nın çocuklarının, Gaia‘nın hikâyesi; bizim hikâyemiz.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Cadı Kazanı] Temiz, adil, sağlıklı gıda- Nuran Seyhan Bayer

Tanzim satışlarda sunulan sebzeleri görünce, bu yazıyı yazmak şart oldu. Satılanların ne kadar temiz ve sağlıklı olduğunu bilmeden kapışılan, torba torba sadece daha ucuz diye alınan bu gıdaların yenmesinin bedeli tabi ki hastalık olarak geri dönecek ama kimse bu bedelden söz etmiyor. Yetkililer  (ne demekse) sadece “bakın biz size daha ucuz gıda sağladık!” diye bir de övünüyorlar ve bunu seçim malzemesi yapabiliyorlar. Oysa seçim malzemesi yapılacak tek şey, “temiz, adil ve sağlıklı gıda” sunmak olmalı. Çok ütopik görünen bu kavram aslında bir anayasal hak ve “yaşama hakkının” temeli. Bir de, ithal baklagilleri de satarak, yok edilmek istenen yerel üreticileri düşünün.

VANDANA SHIVA, Hindistan’da kurduğu ve bir biyo çeşitlilik hareketi olan NAVDANYA ile biri basmati pirinci diğeri hardal tohumu yağı için, Slow Food ile birlikte iki Koruma (Presidia: Slow Food’un zanaatkâr gıda üreticilerine doğrudan destek olmak ve biyo çeşitliliği korumak için yürüttüğü proje) oluşturdu. Vandana sadece, anavatanı olan Doon vadisinde yetişen aromalı Basmati pirincini korumak istiyordu, çünkü Teksas’lı şirket RiceTec, basmatinin aromasını, benzersiz tanesini ve hatta pişirme biçimlerini “icat” ettiğini iddia ederek bu pirinç üzerinden patent almıştı. WTO’nın (Dünya Ticaret Örgütü) , ticari, fikri mülkiyet haklarını koruma antlaşması, aslında Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde yaşayan çiftçiler ve üreticilere ait olan yerel biyo çeşitlilikleri ve bilgileri, haksız bir şekilde sahiplenmeyi sağlayan bir aracı rolü oynamaktadır. Yakında SİYEZ BUĞDAYI ve bulgurumuzu Amerikan patentli olarak ithal edersek şaşırmayın.

VANDANA ayrıca, sözde hijyenik önlem adı altında hardal yağını yasaklayarak, Hindistan’daki büyük yemeklik yağ pazarını ele geçirmeye çalışan küresel soya endüstrisi ile mücadele etmek için de Hardal Koruması’nı oluşturmuştu.

Herhangi bir gıda güvenliği olmaksızın herkese zararlı, sağlıksız ve lezzetsiz gıdalar dayatma mekanizması olan, bizim de 1995 yılında üye olduğumuz WTO’nın ülkemizde neler yapabileceğini tahmin edebilirsiniz.

Tanzim satışlardaki sebzelerde ve mevsimsiz satılan domateslerde, pestisit (zirai ilaç) kalıntısına bakıyor mu acaba ilgili belediyeler? Yoksa Ukrayna’dan bile “sağlıksız” diye geri gönderilen domatesler mi bunlar? Kimseden çıt yok ve üç kuruş daha ucuz diye insanlar torba torba domates alıyorlar. İşin en ilginç yanı buralardan alışveriş yapan kişilerin çoğu 40 yaş üstü. Bu insanların yaşı gereği, ocak- şubat aylarında domatesin doğal yetişmeyeceğini bilen kişiler olması gerektiği ise ayrı bir garabet zaten.

Toprağın lezzetini bir kere bozarsak bunun geri dönüşü olmayacak. Açlık çeken insanların doyurulabilmesi için, genetiği değiştirilmiş organizmaların kullanılması gerektiği söylenmekte. Oysa yapılan araştırmalar, biyo çeşitliliğe dayanan ufak ölçekli çiftliklerin bile daha fazla üretim yapabildiğini göstermiştir. Aynı yalan endüstrileşen tarım için de geçerli. Rakamlar tamamen organik tarıma geçildiğinde de insanların doyacağını söylüyor çünkü. Üretilen tüm yiyeceklerin üçte birinin yenmediği düşünülürse, bu gerçeklik reddedilemez.

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”  

Hannah Arendt

Nuran Seyhan Bayer

                                                                                                                                

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Eril sistemin radyasyonuna maruz kalmak

Bisiklet kullananlar kaza yaparsa tedavi masrafları özel sağlık sigortası kapsamına girmez. Bisiklete binerek kişi fazlasıyla açık olduğu riskleri zaten kabul etmiş, kazaya uğramayı göze almıştır. Ehliyetini on altı yıl önce karayolunda bisiklet sürerken otomobil dilini anlamak amacıyla almış biri olarak diyebilirim ki ülkemizde bisiklet için uygun altyapı kadar yolda fark edilmelerini sağlayacak kurallar da yetersizdir. Dünya genelinde de benzerlikler var. Bisikletliler varlıklarının motorlu taşıtlar tarafından kabul edilmesi için eylemlerle sesini duyurmak zorundadır.

Bisikletlilerin karayolundaki görünmezliğine Gaia ile eril sistem içinden kurduğumuz ilişkide de rastlarız. Feminist yazarlar Maria Mies ve Vandana Shiva modern dünyanın, umursamazlığın umursanmadığı bir temel üzerine inşa edildiğinden bahseder. Büyüme ve ilerleme adına bilim katalizör görevi görürken “medeniyet”in çocukları yerinden kımıldatılmayan bilimsellikler ortaya çıkarmıştır. Bilimsel kararların sorgulanmasına, gözden geçirilmesine yönetici konumundakilerin karar verdiği dünyada bu faaliyetlerden zarar görenler ise doğa, doğal varlıklar ve yönetilenlerdir.

Bu ilerlemeci zihniyetin karşımıza çıkardığı bilim ve teknoloji abidesi (!) nükleer santrallerin mazisinde yüz binlerce insanı öldürmediyse süründüren Hiroşima ve Nagasaki atom bombalarının izleri vardır. O faciayı inşa eden zihniyeti izleyen yıllarda Pasifik’te yapılan iki binden fazla nükleer testle yerli halkların yaşam haklarını ve geleceklerini tenhada kıstırmış, söndürmüştür. Ne zaman ki nükleer silah üretimi, ticari elbisesini üstüne geçirip halkın arasına dalmışsa yaşanan nükleer felaketlerle gerçek kimliği hatırlanmıştır. Lakin, bilim ve teknoloji tek başına hayatı dönüştürmez, büyük ölçüde belirleyici olan ise şirketler, teknokrat ve bürokratlardır.

Nükleer kabus coğrafi olarak doğudan batıya, güneyden kuzeye yaşamın içine doğru sokulurken radyasyon sınır dozlarında bir değişiklik yapılmamış bu değerler geçmişte nükleer testlerde çalıştırılan asker ve işçilerin maruziyet ihtimaline göre belirlendiği şekliyle çevre ve halk sağlığı gözetilmeden 44Msv olarak kalmıştır. Böylece ulus devletler tarafından geliştirilmek istenen, desteklenen bir teknolojinin ilerlemesine de mani olunmamıştır. Ne var ki Çernobil Nükleer Felaketi meydana geldikten sonra, 1990’larda radyasyon sınır dozu en alt seviye olduğunu düşündüren 1Msv’e çekilmiştir. Ancak biyolojik ırk ve cinsiyet ile yaş gibi kriterler dikkate alınmamıştır.

Oysa 1945 yılında atom bombasının mağdurlarının beş yıl sonraki sağlık durumları üzerine Dr. Alice Stewart tarafından yapılan araştırma kadınların yüzde kırk daha fazla kanser olduğunu göstermiştir. Otoritelerin küçümsemeyi tercih ettiği bu bilgi, ikinci bir araştırma yapılana dek gölgede bırakılmıştır. 2006 yılında bu kez Ulusal Bilim Akademisi tarafından nükleer kaza ve felaketlerin meydana geldiği Japonya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Rusya, İskoçya, Avustralya, Kazakistan, Moğolistan ve ABD gibi ülkelerde 18-65 yaş aralığında yaşamını kaybetmiş kadın ve erkek nüfusun ölüm nedenleri karşılaştırılmıştır. Araştırmanın sonucu kanserden ölümlere kadınlarda yüzde elli daha fazla rastlandığını ortaya koymuştur. Japonya örneğinde Hiroşima’ya bomba atıldığı zaman beş ve daha küçük yaşlarda olan her erkek çocuğa karşı iki kız çocuğunun bugün kanser olduğu tespit edilmiştir. Maalesef bugün de Fukuşima’da Minamisoma Hastane kayıtları aynı doz radyasyona maruz kalınan bölgede kanser vakalarına erkeklere göre kadınlarda yüzde elli daha fazla rastlandığını göstermektedir.

Çok açık ki çocuklar, özellikle kız çocukları ve kadınlar bu sistemde karayolunda giden bisikletler kadar korunmasız ve yalnızdır. Oysa bu erilliği devam ettirmesi beklenenlerin sağlıklı doğması da annenin sağlıklı bir kız çocuk olmuş olmasına bağlı…. En azından kanser hastaları için radyasyon tedavisinin biyolojik cinsiyet ve yaşa uygun yapıldığı akılda tutulursa, genel olarak sınır dozlarında kademeli ve sistematik olarak belirlenmesi gerektiği daha iyi anlaşılabilir. Bu nedenle, bilimsel veriler daha fazla gözardı edilmeden başta ticari nükleer santraller için olmak üzere radyasyon sınır dozlarının değiştirilmesi biz dünya kadınları tarafından talep edilmeli, bu düzenlemeler yapılana kadar hiçbir nükleer tesisin kurulması dahi önerilememelidir!

Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır

 

Pınar Demircan

Günün ManşetiKitapKültür-SanatManşet

Vandana Shiva ve Maria Mies’in ‘Ekofeminizm’ kitabı Sinek Sekiz’den yayımlandı

Vandana Shiva ve Maria Mies’in ortaklaşa yazdığı “Ekofeminizm”, İlknur Urkun Kelso çevirisi ile Sinek Sekiz Yayınevi’nin 18. kitabı olarak çıktı.

Yayınevinin sosyal medya hesabından, “Son yıllarda kadınlar, çocuklar ve genel olarak insanlığın yanı sıra, gezegendeki bitki ve hayvan çeşitliliğinin korunması, hayatta kalması ile ilgili konularla gittikçe daha fazla karşılaşır olduk. Dünya üzerindeki yaşamı tehdit eden yıkıcı eğilimlerin altında yatan sebepleri incelerken, her ikimiz de birbirimizden bağımsız olarak aynı şeyin bilincine vardık. Bunun adı kapitalist, ataerkil, küresel dünya sistemidir.” açıklaması ile yayınını duyurduğu Ekofeminizm kitabının İnternet satışı yalnızca sineksekiz.com üzerinden mümkün olabilecek.

Kitabı İstanbullular Akararetler’deki Minoa ya da Fenerbahçe’deki Eppek’ten; İzmir’de yaşayanlar Konak’taki Kabuk Kitabevi’nden, Karaburun’da bulunanlar ise Ahurlu Dükkan’dan edinebilir.

Sinek Sekiz Yayınevi’nin kurucusu İrem Çağıl ise “Ekofenizm”in yayımlanmasını şu şekilde duyurdu:

Veee sonunda ç ı k t ı gönlümün efendisi!

Vandana Shiva ve Maria Mies’in birlikte yazdıkları, 2 yazarlı, çoksesli, meselenin en damar eseri; EKOFEMİNİZM.

Biz yayına hazırlarken okumalara doyamadık, siz de başucu kitabı yaparsınız inş  :)

Sinek Sekiz’in 18. kitabı ve yayınlanma süreci de bir kadın emeği toplamı. Tek tek anmak isterim:

– Harika çeviri İlknur’un . İlknur’un Sinek Sekiz’deki 3.çevirisi oluyor (Bana Ait Bir Yer ve Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Güzel Bir Hayat ile birlikte)

-Son okuma ve düzeltiyi Hazal’la birlikte yaptık.

-Sayfa tasarımı bütün kitaplarımızda olduğu gibi Gökçen’in. 

-Baskısı Sena Ofset’te, Sena’ya emanetti.

Elimize sağlık kızlar!

 

(Yeşil Gazete)

Ekolojik YaşamGünün ManşetiManşet

Tanımanız gereken 15 kadın ekolojist

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde sizleri ekoloji hareketinin içinden 15 kadın ile tanıştırmak istiyoruz.

***

Wangari Maathai

Ağaçları seviyorsanız, Wangari Maathai’ye de şükran duyabilirsiniz. Maathai, 1970’lerde Kenya’da Yeşil Kuşak (Green Belt) organizasyonunu kurdu. Yakacak olarak veya tarım alanı için kesilen ağaçların yerine yeni ağaçların dikilmesi için Kenyalıları örgütledi.

Aynı zamanda kadın hakları, hapishane reformu, yoksullukla mücadele gibi alanlarda da çalıştı.

2004 yılında, çevreyi korumaya yönelik çabalarıyla Nobel Barış ödülünü alan ilk Afrikalı kadın ve ilk çevreci oldu.

Rachel Carson

Rachel Carson, kelimenin tanımı henüz yapılmadan önce bir ekolojistti.

1960’larda, çevrenin korunması üzerine bir kitap yazdı. Kitabı Sessiz Bahar (Silent Spring) pestisit kirliliğine ve dünyaya etkilerine dikkat çekerek pestisit kullanımıyla ilgili politikalar geliştirilmesiyle ve pestisitten etkilenen bazı hayvan türlerinin korumaya alınması ile sonuçlanan çevresel bir hareket başlattı.

Sessiz Bahar günümüzde modern çevre hareketleri için de okunması gereken kitaplar arasında yer almakta.

Dian Fossey, Jane Goodall ve Birutė Galdikas

Önde gelen kadın çevrecileri kapsayan hiçbir liste, dünyanın primatlara karşı bakışını değiştiren üç kadını dahil etmeden tamamlanmış sayılmaz.

Dian Fossey’in Rwanda’da dağ gorilleri üzerine gerçekleştirdiği kapsamlı araştırma, bu türün dünyada bilinirliğini artırdı. Ağaçların kesilmesi ve kaçak avlanma sebebiyle dağ gorillerinin popülasyonunun azalmasına karşı kampanya başlattı. Sayesinde pek çok kaçak avcı hala demir parmaklıklar arkasında.

İngiliz primatolog Jane Goodall, şempanzeler konusunda dünyanın en önde gelen uzmanı. Elli yıldan fazla süre Tanzanya ormanlarında primatları araştırdı, yıllar boyunca yorulmadan hayvan hakları için çalıştı.

Fossey’in goriller, Goodal’ın şempanzeler için yaptıklarını, Biruté Galdikas, Endonezya’da orangutanlar için yaptı. Galdikas’ın çalışmalarından önce çevrebilimciler orangutanlar hakkında çok az bilgiye sahipti. Yıllarca süren çalışma ve araştırmaları sayesinde orangutanları gündeme getirdi ve yasadışı kesilen ağaçlar yüzünden yok olma riski taşıyan doğal ortamlarının korunması için projelere öncelik verilmesini sağladı.

Vandana Shiva

Tohum çeşitliliğinin korunması üzerine çalışmalarıyla büyük tarım şirketlerinin üzerindeki spot ışıklarının yerel, organik üreticilere çevrilmesini sağlayan Hintli aktivist ve çevreci.

Navdanya adıyla kurduğu sivil toplum örgütü organik tarım ve tohum çeşitliliğini desteklemekte ve bu alanda çalışmalar yürütmektedir.

Marjory Stoneman Douglas

Marjory Stoneman Douglas, Florida’daki Everglades ekosistemini korumak üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmakta.

Everglades: River of Grass kitabıyla dünyayı Everglades’in tropik sulak alanlardan oluşan özgün ekosistemi ile tanıştırdı.

Sylvia Earle

Sylvia Earle, okyanusların korunmasında çok büyük rol oynadı.

Denizbilimci ve dalgıç olan Earle, derin denizleri araştırma araçları geliştirdi. Okyanusların korunması için yorulmadan çalıştı ve dünyanın okyanuslarının önemi üzerine bilinirlik kampanyaları düzenledi.

Kendi sözleriyle, “İnsanlar okyanusların ne kadar önemli olduğunu ve günlük hayatlarımıza nasıl etki ettiğini anlarlarsa, okyanuslar uğruna değil de sırf kendileri için korumaya daha yatkın olacaktır.”

Gretchen Daily

Stanford Üniversitesi’nde Çevre Bilimi profesörü ve Çevre Koruma Merkezi yöneticisi olan Dr. Gretchen Daily doğaya verilen değeri artırma çalışmalarıyla ekolojistleri ve ekonomistleri bir araya getirdi.

Discover dergisindeki röportajında, “Çevreciler, politikacılara talep ve önerilerini iletme konusunda yetersizdi, ekonomistler ise insanlığın gidişatının bağımlı olduğu doğayı görmezden geliyordu” diyor.

Projeleri ile iki tarafı buluşturarak çevreyi korumayı hedefledi.

Majora Carter

Sürdürülebilir Güney Bronx (Sustainable South Bronx) kurucusu ve çevresel adalet savunucusu Majora Carter, Bronx bölgesindeki pek çok alanın sürdürülebilir şekilde restore edilmesini sağladı.

ABD’de ülke çapında düşük gelirli mahallelerde yeşil yaka eğitim seminerleri düzenledi.

Sürdürülebilir Güney Bronx ve Herkes İçin Yeşil (Green for All) projeleri ile kenar mahalleleri (ghetto) yeşillendirerek bilinçlendirmek ve kalkındırmak üzerine çalıştı.

Eileen Kampakuta Brown ve Eileen Wani Wingfield

1990’ların ortalarında Avustralya Aborjin yaşlıları Eileen Kampakuta Brown ve Eileen Wani Wingfield, Avustralya hükümetinin nükleer atıkları ülkenin güneyine atmasını engellediler.

Topluluklarındaki diğer kadınları örgütleyerek Kupa Piti Kung ka Tjuta Cooper Pedy Kadın Konseyi’ni oluşturdular ve nükleer karşıtı kampanyaya öncülük ettiler. Multi-milyar dolarlık nükleer projeyi durdurarak 2003 yılında Goldman Çevre Ödülü’ne layık bulundular.

Susan Solomon

1986 Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nde (NOAA) masa başında çalışan bir teorisyen iken Antarktika’nın üzerindeki olası ozon deliğinin araştırılması üzerine bir sunum üstlendi.

Dr. Solomon’un araştırması, ozon tabakasında oluşan delik üzerine yapılan araştırmalar araştırmalar için önemli rol oynadı ve bu deliğe insanların ürettiği ve tükettiği  floroklorokarbon olarak bilinen kimyasalların sebep olduğunun anlaşılmasını sağladı.

Terrie Williams

Kaliforniya Universitesi’nde Biyoloji profesörü olan Dr. Terrie Williams, kariyeri boyunca karadaki ve denizdeki yırtıcı canlıları araştırdı.

En çok yunusların ve diğer deniz memelilerinin tanınması ve anlaşılması için araştırma ve bilgisayar modelleme sistemleri geliştirmesi ile tanınıyor.

Julia “Kelebek” Hill

Takma adı “Kelebek” olan Julia Hill, 1500 yaşındaki Kaliforniya kızılçamının kesilmesine karşı aktivist eylemleri ile tanınıyor.

10 Aralık 1997’den 18 Aralık 1999’a kadar tam 738 gün boyunca 55 metre boyundaki Luna adlı kızılçamın üzerinde yaşayan Hill, Pacific Lumber Company’nin ağacı kesmesini engelledi.

 

Rana Söylemez

 

Kategori: Ekolojik Yaşam

İklim KriziManşet

Kuruyan nehirler, susuzluk ve kuraklık: Hindistan, tarihinin en büyük afeti ile karşı karşıya!

Channel News Asia’da Desmond Ng ve Tamal Mukherju imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nilüfer Ağaç‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Güney Hindistan’nın hayatının bağlı olduğu Kudretli Cauvery Nehri, uçsuz bucaksız bir kum havuzuna dönüşüyor.

Mahsul ve çiftçiler yok olurken, uzmanlar Güney Hindistan’ın bir zamanlar milyonlarının yaşamının bağlı olduğu Cauvery Nehri’nin kuruyor olmasından insanların yol açtığı “sağduyu kuraklığını” sorumlu tutuyor.

Güney Hindistan’nın hayatının bağlı olduğu Kudretli Cauvery Nehri, uçsuz bucaksız bir kum havuzuna dönüşüyor.

Hindistan’da birbiri ardına yetersiz yağış ve şiddetli kuraklık ile geçen yılların ardından, bereketli ve yemyeşil pirinç tarlaları azalarak kuru, sarı-kahverengi bir manzaraya dönüştü.

52 yaşındaki çiftçi Vijayakumar için pirinç ürünü ailesinin temel gelir kaynağı. Ardı ardına yaşanan ürünlerindeki bereketsizlik ve katlanan borçlardan dolayı dibe vurunca, bu yılın Ocak ayında Tamil Nadu’ daki 2 dönümlük pirinç tarlasının sınırına kadar yalnız bir yürüyüş tutturdu.

Onlarca yıldır çiftçi olmanın zahmetine alışık, dayanıklı sağlam bu adam, orada yakındaki bir ağaca kendini astı.

Şu sıralar kocasının kaybıyla ve artan borçlar ile başa çıkmaya çalışan Vijayakumari’nin eşi, ölen kocasının borçlar yüzünden sürekli endişelendiğini söyledi. ”Aklı hiç huzur bulmuyordu. Sürekli geri ödenecek çok borç olduğunu söylüyordu ve tek oğlunun bunların üstesinden nasıl geleceğine konusunda endişeliydi.”

Eşinin Channel News Asia kanalına bildirdiğine göre, Vijyakumar kızının düğünü ve büyümeyen ürünlerine gübre almak için tefecilerden borç almıştı.

O, resmi olmayan tahminlere göre geçtiğimiz aylarda Tamil Nadu’da ölen yaklaşık 350 çiftçiden biri. Hindu gazetesinin bildirdiğine göre; son 20 yılda 300.000’den fazla borçlu çiftçi, birçoğu aile borçlarına bağlı olarak intihar etti.

İnsanlar Umutlarını Kaybediyor

Yetersiz ve az yağışla geçen yıllar, Güney Hindistan’daki su kaynakları ve köylerin ana su hatlarının kurumasına sebep oldu; özellikle de 140 yılın en kötü kuraklığı ile karşı karşıya kalan Tamil Nadu’nun tahıl yetiştirilen bölgelerinin.

Su aktivisti Dr.Rajendra Singh, ‘’Bu şiddette bir kuraklığı daha önce görmemiştik. İnsanlar hayatlarındaki umudu yitiriyor ve intihar ediyorlar.’’ diyor.

Ramon Magsaysay Ödülü ve Stockholm Su Ödülü’nü kazanan Singh şunları ekliyor: ‘’İnsanlar köyleri terk ediyor ve şehirlere taşınıyorlar… yiyecek yemekleri ve içecek suları yok…Çiftlik hayvanlarına verecek yemleri yok…’’

Güney Hindistan’ın ana hayat yolu, geçtiği bölgelerdeki milyonlarca çiftçinin geçim kaynağı, bir zamanların 800 km.’lik kudretli Cauvery Nehri, Bengal Körfezi’ne dökülmeden önceki pek çok noktası kum sahasına dönüşmüş durumda.

Yoğun ormanlar bir zamanlar, suyun tepe yamaçlarına tutunmasına, nehri de besleyen kaynaklara doğru yavaşça süzülmesini sağlıyordu. Fakat Cauvery yatağı boyunca geniş alanlarda yok edilen ormanlar, toprak erozyonuna ve yağmur düşüşünde azalmaya yol açtı.

Bilim insanı ve çevre bilimci Dr.Vandana Shiva, bölgenin muson yağmurları süresince sadece 4 ay yağış almakta olduğunu; bu süre boyunca ise ideal koşullarda, suyun doğal yollarla ormanların humus ve toprağında tutulabileceğine dikkat çekmektedir.

Dr.Shiva, ‘Eğer suyu depo etmezseniz, yağmur gelir, sele sebep olur ve kuraklık yaşanır’’ diyor.

İkinci sebep ise nehrin kapasitesinin ötesinde bir aşırı su tahliyesi olmasıdır. Bu tahliye de nehrin kurumasına sebep olmaktadır.

Küçük Nehirler Kuruyor

Dr.Shiva aynı zamanda, akıntıları barajlar yardımıyla su bolluğu bulunan alanlardan rezervuar ve kanallar ağıyla yönlendirerek, Hindistan nehirlerinin birbirine bağlanmayı amaçlayan hükümetin bu hırslı tasarısını da sorumlu bulmaktadır.

‘’Büyük ve daha da büyük şehirlere sahip olabileceğimiz ve yüzlerce, belki binlerce mil boyunca suyun yönünü değiştirebileceğinize dair böyle bir varsayım var.’’ diye vurguluyor.

“Hindistan’daki tüm nehirleri alıp, hepsini şehirlere ve sanayi bölgelerine yönlendirirsen, tüm nehirler yok olacaktır.”

Eleştiriler, nehirlerin suyunun engellenmesinin kıyı erozyonuna, ormanların yok olmasına, insanların yerleşim yerlerinin değişmesine yol açacağını ve iklim değişikliği etkilerinin artacağını iddia ediyor.

Dr. Singh, yeraltı akiferlerinden fazla su çekilmesinin yer altı suyunu boşaltırken, merkezi sulama sistemleri ve büyük barajların da ciddi toprak erozyonuna sebep olduğuna dikkat çekiyor.

“Yeraltından çekilecek başka su yok ve yüzeyde toprak ile birlikte akan su, erozyon ve çamurlaşma yaratmakta” diye belirtiyor. “Tüm küçük nehirler yok oluyor.”

Boksit madenciliği de tahribat yaratmakta ve yer altı su seviyesinin düşmesine sebep olmaktadır.

Çevre aktivisti Piyush Manush, Servarayan Tepeleri’nden, alüminyumun üretildiği boksitin yaygın olarak çıkarılmasının çevresel afete yol açtığını belirtti.

Boksit yağmur suyunu soğurmakta ve zaman içinde kaynaklara serbest bırakmaktadır, fakat boksit çıkarımı tepelerin çıplaklaşması ve kuraklaşmasına sebep olmuştur. “Eğer tepeye müdahale edilmemiş olsaydı, topraktaki boksit ve diğer mineraller bir sünger görevi görerek suyu soğurur ve zamanla serbest bırakırdı.”

“Şimdi, boksit için tepeyi yardığımızda, tepe güneş ışığına maruz kaldığı için katılaşmaktadır ve bir kez katılaştığında sünger etkisini kaybetmektedir” diye belirtti.

Büyük Umutsuzluk ve İntihar

Su krizi ve başarısız mahsulle yüz yüze kalan umutsuz çiftçiler, yiyecek, tohum, gübre ve donanım alımı için tefecilerden borç almaya yöneldiler.

Bu tefeciler fahiş faiz oranları uygulamakta ve borçlar biriktiğinde, çiftçiler kendilerini bununla başa çıkamaz durumda bulmaktadır. Bazıları kendilerini öldürerek ailelerini kurtarabileceklerini düşünüyor, fakat tefeciler geride kalanların izini sürmekten vazgeçmiyor.

İntihar eden Vijayakumari’nin karısı ‘’Hala geri ödeyemediğimiz borçlarımız var. Hiç bir borcumuz iptal edilmedi.’’ diyor.

Öldüğünde, başka bir bankadan borç almak için sıra bekleyen pirinç çiftçisi Ashokan’ın dul eşi ölümün stresten olduğuna inanıyor.

Aynı köyün yakınlarındaki 55 yaşında Ashokan adında başka bir çiftçi de borç batağı ve mahsulünün yok olmasından kaynaklı benzer düşüncelerden muzdarip.

Böcek ilacı ve gübre almak için başka bankadan kredi çekmeye gitti fakat sırada beklerken olduğu yerde yığılıp öldü. Dul eşi ölümünün, mahsulündeki başarısızlığın verdiği strese bağlı olduğuna inanıyor.

Nisan ayında, Tamil Nadu’da kuraklığın vurduğu sıkıntılı ve öfkeli çiftçiler, tarım borçlarının silinmesi talepleri için Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’nin sokaklarına döküldüler. Bazı eyalet yönetimleri, yüzlerce milyon doları bulan borçların silinmesini kabul etmekte mutabık kaldı.

Borçlarının silinmesini talep ederek protesto eden çiftçiler

Samudayam köyünde yaşayan 59 yaşındaki Gnanaprkasam gibi çiftçiler; Tamil Nadu’ya komşu, Karnataka Eyaleti gibi kaynağın yukarısındaki eyaletlerin, Cauvery Nehri’nin suyunu paylaşmayı reddetmesi yüzünden hala tehdit altında hissediyorlar.

Hindustan Time, Karnataka’nın Hindistan Yüksek Mahkemesi’nin daha fazla suyun serbest bırakılması yönündeki kararına uymaması sonrasında sokaklara yayılan şiddetin yayılmasına sebep olan su savaşlarının başladığını belirtti.

Eğer Karnataka razı olmaz ise; Gnanaprakasam’a göre Thanjavur, Tiruvarur ve Nagapattinam bölgeleri çöle dönüşecek ve tüm mahsul harap olacak.

‘’Çiftçiler ve işçiler, başka şansları olmadığı için köyleri terk edecek. Şu an olan da zaten bu. Birçok çiftçi hayatını kaybetti. Utançtan, bunalımdan öldüler. Bazıları intihar etti.’’

Bazı aktivistler, şehir ve sanayi bölgelerine daha fazla su yönlendirme planının kuraklığa sebep olduğunu iddia ediyorlar.

Şu An İçin, Toplumsal Çözüm?

Hindistan’ın su adamı olarak da bilinen Dr.Singh, 30 yıldan uzun süredir, Rajasthan’ın yarı kurak bölgesindeki su hatları ve nehirlerini canlandırmak için zahmetli bir savaş veriyor. Rajasthan’da 8000’den fazla su tankı yerleştirdi ve 7 nehri canlandırdı.

Delhi’den 200 km uzaktaki Alwar bölgesinde, 1000’den fazla köye suyu geri getirmek için çığır açan su koruma yöntemleri kullandı. Yerel su saklama ve halk tarafından kontrol edilen su yönetim sistemlerinin, bu korkunç felaketi bitirmenin tek yöntemleri olduğunu düşünüyor.

Ramon Magsaysay ve Stockholm Su Ödülleri kazananı Dr.Rajendra Singh

Dr. Sing’e göre;

‘’Buna çözüm, topluluk tarafından kontrol edilen, ademi-merkezi su yönetimidir. Bu, hükümetin uygulamak istemeyeceği bir çözümdür. Onlar sadece, bu kuraklığın temel sebepleri olan büyük barajlar ve merkezi sulama sistemleri ile ilgililer.’’

Hindistan merkezli araştırma enstitüsü olan Bilim ve Çevre Merkezi direktörü Dr. Sunita Narain, Tamil Nadu’nun, ademi-merkezi su hasadı sistemi yoluyla suyunu artırmaya ihtiyacı olduğuna inanıyor. Bu da su tankların inşa edilmesi, su hasadı için geleneksel yollara başvurulması, Tamil Nadu’daki tüm göl ve göletlerin korunması ve canlandırılması anlamına geliyor.

Ayrıca devletin, şeker kamışı gibi yoğun su ihtiyacı olan ekinlerden uzak durması gerektiğini düşünüyor.

Üçüncüsü ise, Tamil Nadu’daki tüm şehir ve sanayide bir su bilinci geliştirilmesinden geçiyori; böylece daha az su harcanabilir ve Singapur yolu boyunca her damla suyu tekrar geri kazanılabilir. Narain, bu üç yöntemin birleşiminin sonuç verebileceğini düşünüyor.

Vijayakumari ve Vedhavalli gibi bazı çiftçilerin dul eşleri için biraz geç kalınmış olabilir.

Vedhavalli’nin dul eşine göre, Cauvery Nehri’ni kurtarmak için çiftçilerin hayatlarını kurtarmak gibi. “Artık herhangi bir şeye başlamaya korkuyoruz. Yağmura hiçbir şey için bel bağlayamayız.”

‘’Yağmur sadece ara sıra geliyor. Bazı zamanlar çok yağdığında, sel baskınlarından zarar görüyoruz. Şimdi ise kuraklık ile yüz yüzeyiz.’’

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Desmond Ng ve Tamal Mukherju

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Ağaç

 

(Yeşil Gazete, Channel News Asia)

Kategori: İklim Krizi

Köşe Yazıları

Monsanto, Dünya Gıda Günü’nde uluslararası sivil mahkemede yargılanıyor

Bu yazı aysebereket.wordpress.com dan alınmıştır

Bu yıl Dünya Gıda Günü (16 Ekim 2016) kimyasal ve endüstriyel tarımın insan sağlığı ve doğa üzerindeki tahribatına odaklanıyor. Monsanto Tribünali, çokuluslu biyoteknoloji devini insan hakları ihlalleri, insanlık suçu ve çevre yıkımından (ekosit) sorumlu tutmak için kurulan bir uluslararası sivil toplum girişimi. 14-16 Ekim 2016 tarihlerinde Lahey, Hollanda’da yer alacak Tribünal’de beş uluslararası seçkin hakim beş kıtadan otuz tanığın ifadesini dinledikten sonra, Uluslararası Ceza Mahkemesi(UCM) prosedürlerine uygun olarak oluşturacağı tavsiye görüşünü, Aralık 2016 tarihinde bildirecek.

20

Dünyanın dört bir yanından gelen tanıklar Monsanto şirketinin sağlıkları, toplulukları ve geçim kaynakları üzerindeki etkisini anlatacak. Mahkemenin hedefindeki tek şirket Monsanto değil; endüstriyel tarımın en bilinen simgesi Monsanto’nun aracılığıyla çevre yıkımına ve insan sağlığının bozulmasına neden olan endüstriyel sistemin parçası olan tüm şirketler yargılanacak. Kısa bir süre önce ilan edilen Bayer ve Monsanto arasındaki satın alma anlaşması Aralık 2016’dan önce sonuçlansa bile mahkemenin görüşünü etkilemeyecek. Tribünalin amacı Monsanto’nun çevre ve insan sağlığı üzerinde yol açtığı zararlar hakkında bir yasal görüş bildirmekle birlikte, Monsanto ve benzeri kimyasal şirketlere açılacak davalarda kullanılabilecek geçerli yasal bir dosya oluşturmak.

Vandana Shiva Yedikule Bostanları’nda Foto: Serkan Ayazoğlu;

Vandana Shiva Yedikule Bostanları’nda Foto: Serkan Ayazoğlu;

Monsanto Tribünal’inin yürütme komitesinden öne çıkan bazı isimler arasında Ocak 2016’da Hrant Dink Vakfı’nın davetlisi olarak geldiği İstanbul’da, Boğaziçi Üniversitesi ve Yedikule Bostanları Girişimi’nin davetiyle Yedikule Bostanları’nı ziyaretederek desteğini gösteren çevre aktivistiVandana Shiva, Fransa’nın eski Çevre Bakanı Corinne Lepage , eski Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü Olivier de Schutter, The World According to Monsanto belgeselinin yazarı ödüllü gazeteci Marie-Monique Robin, Güvenli Pestisit Efsanesi kitabının yazarı ve IFOAM Organics International’ın başkanı Andre Leu ve Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş bir mısır çeşidi NK603 ve Monsanto’nun en çok satan ürünü ve dünyada en çok kullanılan ot öldürücü (glifosat etkin maddesi) Roundup’ın fareler üzerindeki etkisine dair yapılan tek bağımsız ve en uzun süreli (2yıl) araştırmanın başındaki Prof. Dr. Gilles-Eric Seralini yer alıyor.

Neden Monsanto Tribünali

Monsanto karşıtları, şirketin politik bağlantılarıyla, kanun koyuculara ve hükümet görevlilerine lobi yaparak, sistematik gizleme stratejileri uygulayarak, yalan ve rüşvete başvurarak, sahte bilimsel araştırmalar yaptırarak ve bilim insanlarına baskı uygulayarak, ve basını manipüle ederek ürünlerinin insan ve çevre üzerinde yol açtığı zararları görmezden gelmeyi başardığının altını çiziyor. Günümüzde Monsanto gibi bir şirket ya da yönetimine insan sağlığına ya da çevreye verdiği zarardan dolayı dava açmak neredeyse imkansız. Monsanto, diğer endüstriyel tarım devleri gibi, her yıl hakkında açılan davaları savuşturmak için inanılmaz paralar harcıyor. Açılan davaların büyük bir kısmı mahkeme dışında taraflar arasında yapılan maddi tazminat anlaşması ile çözümleniyor. Arada sırada ödenen tazminatlar şirketin uygulamalarını ve faaliyetlerini değiştirmesine yeterli olmuyor.

Tribünalin önemi

Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kurulduğu 2002 yılından bu yana çoğunlukla soykırım ve savaş suçu gibi insanlık suçlarını yargılıyor ancak bu yakında değişebilir. 15 Eylül 2016 tarihli açıklamasında UCM, “çevre yıkımı”, “doğal kaynakların istismarı” ve “yasadışı mülksüzleştirme”yle sonuçlanan suçlara öncelik vereceğini vurguladı. UCM, yetki sınırını resmi olarak genişletmediğini ancak insanlık suçu kapsamını genişleterek var olan ihlalleri değerlendireceğini belirtiyor. Öncelikli davaların kapsamını bu doğrultuda genişletilmesi, barış zamanında gerçekleştirilen ve kâr amacı güden insan hakları ihlallerinin geleneksel savaş suçları düzeyine çıkarılması çok olası. Dolayısıyla, Monsanto Tribünali UCM’de görülecek bir dava için önemli bir hazırlık olarak görülmekte.

Tribünalin işleyişi

22Tribünal işleyişini Birleşmiş Milletler’in 2011 yılında kabul ettiği “Ticaret ve İnsan Haklarına İlişkin Yol Gösterici İlkeler”e dayandıracak. Aynı zamanda, 2002 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluşuna yol açan Roma Statüsü’nü baz alarak, olası cezai sorumlulukları değerlendirecek. Tribünal, Monsanto’yu uluslararası ceza kanununa dahil edilmesi önerilen ekosit yani çevre kıyımı açısından da değerlendirecek. Ayrıca, bu mahkeme Roma Statüsü’nün ekosit suçunu içermesi ve kişi ve kuruluşların bu suçla yargılanmalarını mümkün kılabilmesi için yeniden düzenlenip, düzenlememesi gerektiğini değerlendirecek. Tribünal, aynı zamanda hukuk muhakemeleri kanununa uygun olarak Monsanto’yu görüş bildirmeye davet edecek ve Monsanto’nun kendisine yöneltilen suçlamalar ve tanık ifadelerinin karşısında sunacağı savunmayı dinleyecek.

Tribünal öncesi yapılacak çalıştaylar Monsanto faaliyetlerinin altı alandaki etkilerini inceleyor: Sağlıklı bir çevre hakkı, sağlık hakkı, gıda hakkı, ifade ve bilimsel araştırma hakkı, savaş suçuna iştirak ve ekosit. Burada detaylarına girmediğim ancak Tribünal’in sitesinde bulabileceğiniz çok sayıda uluslararası anlaşma ve yasaya dayandırılarak Monsanto’ya sorulacak ve yanıtı aranacak altı soru, özetle:

Soru 1 Monsanto şirketi, yürüttüğü faaliyetlerle güvenli, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkını ihlal ediyor mu?

Soru 2 – Monsanto şirketi, yürüttüğü faaliyetlerle gıda hakkını ihlal ediyor mu?

Soru 3 – Monsanto şirketi, yürüttüğü faaliyetlerle en yüksek sağlık standartlarına erişim hakkını engelliyor mu?

Soru 4 -Monsanto, bilimsel araştırmalar için vazgeçilmez olan özgürlük ve fikir ve ifade özgürlüklerini ihlal ediyor mu?

Soru 5 – Monsanto şirketi, Amerika Birleşik Devletleri ordusuna 1962 yılında Vietnam’da başlatılan “Ranch Hand” operasyonu dahilinde malzeme tedarik ederek savaş suçuna iştirak etti mi?

Soru 6 – Çevreye ciddi zarar verdiği ya da yıkıma yol açtığı anlaşılan Monsanto’nun geçmiş ve mevcut faaliyetleri, küresel müşterekler ya da kimi insan topluluklarının bağlı oldukları ekosistemleri kayda değer ölçüde ve kalıcı olarak değiştirerek, ekosit (çevre kıyımı) suçu işlemekte midir?

Monsanto Tribünali’nden beklenilen sonuçlar

 Öncelikle, kamuoyu ve politika belirleyiciler Monsanto’nun faaliyetleri ve bunların çevre ve insan hakları üzerindeki etkileri hakkında daha çok bilgi edinebilecekler. Mahkeme, bir yandan endüstriyel ve kimyasal tarımın tehlikelerini gösterirken, diğer yandan ekolojik tarıma geçiş ihtiyacının nedenlerine de göstermiş olacak. Monsanto Tribünali, mağdur ve avukatlarına kendi ulusal mahkemelerinde açacakları davalar için yasal danışmanlık da verecek. Tribünal, Monsanto şirketi örneğinden yola çıkarak uluslararası hukukta yapılması gereken iki değişikliği, çokuluslu şirket mağdurlarının yasal tazminat hakları için uluslararası yasada değişikliğe gidilmesi ve ekosit suçunun uluslararası hukukta tanınması, de tartışmaya açacak.

23Tribünale paralel olarak yürütülecek Halk Meclisi ise dünyanın dört bir tarafından gelen aktivistlerin buluşarak, endüstriyel tarımın sorunlarının üstesinden gelebilecek stratejiler üzerine beraber çalışabilecekleri bir ortam sağlayacak. Tohum, pestisit, GDO, şirketlerin sorumlu tutulması ve agroekoloji konulu çalıştaylar, belgeseller ve sunumlar yer alacak.

Mahkemenin saatleri ve online canlı izlenebileceği link’ler Monsanto Tribünali sitesindebildirilecek. Bugüne kadar 70,000 kişinin üzerinde ve, aralarında La Via Campesina, Slow Food International, Friends of the Earth’ün de bulunduğu, yaklaşık 1000 STK ve şirket tarafından imzalanan bildirgeye imza atmak ya da maddi destekte bulunmak içinhttp://www.monsanto-tribunal.org/sign ‘ı ziyaret edebilirsiniz.

Kaynaklar:

http://www.monsanto-tribunal.org/How

https://www.theguardian.com/global/2016/sep/15/hague-court-widens-remit-to-include-environmental-destruction-cases

http://www.magmadergisi.com/haber/vandana-shiva-zeka-ile-aptallik-arasinda-gecen-bir-mucadele-bu

 

Bu yazı aysebereket.wordpress.com dan alınmıştır

19-ayse-bereket

 

Ayşe Bereket
aysebereket.wordpress.com/
Twitter: @aysebereket

ManşetTarım-Gıda

Vandana Shiva, Çiftçi-Sen temsilcileri ile görüştü

Boğaziçi Üniversitesi’nde bu yıl 16 Ocak’ta düzenlenen “Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı”nın konuğu eko-aktivist yazar Vandana Shiva’ydı. ‘Dünyayla ve Birbirimizle Barışmak’ başlıklı konuşmasının ardından  Dr.Shiva, 16 Ocak’ta, uluslarası çiftçi hareketi olan La Via Campesina’nın Türkiye bileşeni olan Çiftçi-Sen’in temsilcileri ile özel olarak görüştü.

Temsilciler, Dr. Shiva’ya , özelleştirme dalgası başaldığından beri Türkiye’nin tarım ve enerji politikalarında izlenen yolu ve bunun küçük üreticiyi nasıl olumsuz etkilediğini aktardılar. Bununla beraber, iklim değişikliğinin coğrafyadaki tarımsal üretim üzerindeki etkilerini de paylaştılar.

14

Çiftçi-Sen kurucu başkanı Abdullah Aysu, Dr. Shiva’ya IMF’nin, Dünya Bankası’nın, ülkenin geçirdiği askerî darbelerin ve Avrupa Birliği uyum sürecinin  tarım politikalarına etkilerini aktarırken, 80 darbesi sonrası kurulan hükümetle başlayan ve ardıllarınca sürdürülen politikayı “tarımda üç aşamalı sinsi plan” olarak adlandırdı.

Aysu, bu planı ve sonuçlarını şöyle aktardı : “Bu planın birinci aşamasında çıkarılan TEKEL ve kooperatif yasaları ile tarıma destek veren devlet kurumları özelleştirildi, böylece devletle çiftçinin bağı koparıldı. İkinci aşamada çiftçi kooperatifleri anonim şirketlere dönüştürüldü; çıkan kanun gereği kooperatifler kendi bankalarını kuramaz olıunca çiftçiler bankalarını kaybettiler. Böylece devletle çiftçi örgütlerinin bağları koparıldı. Üçüncü aşamada ise çiftçilerin çiftçilikle bağı koparıldı ! Mesela,  2006’da çıkarılan Tohum Yasası ile, çiftçilerin kendi tohumlarını üretip satmaları yasaklandı. Halbuki, çiftçi demek kendi tohumunu üretip ekendir. Kendi çoğaltığı tohumundan ürün alandır. Aksi halde sadece bir tarla bekçisidir.

Yıllardır hükümetler IMF’nin ve Dünya Bankasının dediklerini harfiyen yaptılar. Ancak üreticilerin ihtiyaç ve taleplerini hiç dikkate almadılar. Bunu değiştirme vaadi ile iktidara gelen son hükümetler ise durumu daha da beter bir hale getirdiler. Çıkardıkları yasalarla tarımda üretilen değerleri çokuluslu şirketlere aktarılmasını sağlayan , böylece bu şirketleri egemen kılan  düzenlemeler yaptılar. Avrupa Birliği’nin yaptırımlarından  biri de  çiftçilik yapan nüfusun %8-%10’a kadar düşürülmesi.  Böylece küçük çiftçilik, aile çiftçiliği yok edilmek isteniyor. Yeniden düzenlenen Büyükşehir Yasası ile pekçok köy tüzel kişiliğini kaybetti. 2015 verilerine göre saat başı 12 çiftçi, çitfçiliği bırakmış!” diyen Aysu, Çiftçi-Sen’in, yürütülen bu politikaya karşı çiftçileri desteklemek için mücadele verdiğini belirtti.

Çiftçi-Sen Genel Sekreteri ALi Bülent Erdem ise Dr.Shiva’ya  tarımsal üretimden koparılan çiftçilerin yaşadıklarının örneği olarak  2014’te yaşanan Soma Faciasını aktardı. Erdem, 2001’de çıkarılan Tütün Yasası ile nasıl  TEKEL’in ve çiftçinin tütün üretiminden uzaklaştırıldığını , bunun sonucunda topraktan kopan çiftçilerin ve çocuklarının hızla özelleştilmiş madenlerde taşeron işçi olarak çalışmak zorunda kaldığını açıkladı. Genel sekreter, “Soma Faciasında ölenler, eski tütün üreticilerinin çocuklarıydı. Bu tarımdan koparılan insanların hikayesidir.” dedi ve  faciadan sonra 475 kişi yeniden tütün üreticisi olmak için başvurduğunu belirtti.

Çiftçi-Sen Genel Örgütlenme sekreteri ve Üzüm-Sen mensubu Adnan Çobanoğlu da iklim değişikliğinin ve madencilik çalışmalarının tarıma etkisine bir örnek olarak üzüm üreticiliği yaptığı Manisa, Akşehir’de tanık olduklarını aktardı.  onbinlerce dönümlük üzüm üretimi havzasının civarında altın madenciliği faaliyetleri başladıktan sonra yağan yağmurların üzümleri nasıl çürğüttüğünden ; “temiz enerji” bahanesiyle yaygınlaşan jeotermal enerji santrallerinin havaya saldığı nem ve kükürtdioksit yüzünden üzüm ve incirlerin artık geleneksel yöntemlerle kurutulamadığından, çürüdüğünden ; jeotermal kuyusu açmak için yapılan sondaj çalışmalarıyla yüzeye çıkarılan yeraltı toprağının içerdiği ağır metal ve borun havaya ve yüzey sularına karışmasının etkilerinden bahsetti.

Anlatılanlar büyük bir dikkat ve ilgiyle dinleyen Vandan Shiva, “Tarım politikalarında bu eğilimleri çok iyi biliyorum. Ülkeler değişiyor, etkilenen ürünler değişiyor ama hikâyeler aynı. Anonim şirketlerin güdümündeki bu politikaları ekokırım ve soykırım olarak adlandırıyorum. Ekokırım, çünkü gezegendeki tüm varlıklara  zarar veriyor. Soykırım, çünkü insanların yaşama şansları ellerinden alınıyor. Topraktan kopan çiftçiler burada madenlerde ölürken Hindistan’da intihar ediyorlar. Bizler buna karşı gıda egemenliğini, tohum özgürlüğünü, dayanışmayı savunmalı ve örgütlemeliyiz.” dedi.

Ardından Abdullah Aysu’nun sorusu üzerine  kendisinin “yeryüzü demokrasisi” kavramını açıkladı. Dr. Shiva yeryüzü demokrasinin üç bileşeni olduğunu söyledi : gıda egemenliğini kurmak, vatandaşlık haklarını gözetmek, çiftçilerin haklarını gözetmek.

Yeryüzü demokrasisini sağlamak için neler yapabileceğimizden bahseden Dr.Shiva, “ Şirketlerin güdümünün dışında “canlı” bir ekonomi oluşturmalıyız ve bunun yolu küçük üreticilerle dayanışmaktan, kooperatifleşmekten, tohum takas etmekten, kendi tohumlarımızı böylece çoğaltmaktan geçiyor. Bana göre, şirketlerin güdümündeki küresel ekonomi, “ölü” bir ekonomi;  çünkü daha fazla sürdürülemeyecek bir yol izlemekte ve artık çökmeye başladığının belirtileri görülüyor. Bizse kuracağımız canlı ekonomi ile birlikte  “canlı” olan kültürü de korumalı ve yaşatmalıyız. Yıllardır, küresel olarak pompalanan tüketim, korku ve nefret kültürü “ölü” bir kültür. Çünkü sadece yıkım getiriyor ve kendi sonunu hazırlıyor. Oysa üretim ve dayanışma kültürü “canlı”, çünkü yaşamı çoğaltıyor ve sürdürülebilir.  Toprağın, tohumun, suyun kültürünü bilen ve koruyan çiftçiler kendilerini dinî inançları, etnik kimlikleri ile tanımlamazlar; hepsi çiftçidir. Bu yüzden çatışmak yerine dayanışırlar ve birlikte yaşamı çoğaltırlar. İşte büyük şirketleri korkutan bu. Küçük üreticinin onlar olmadan da yapabildiğini gördüklerinde korkuyorlar. Bu yüzden çiftçileri topraktan, insanları yaşamdan koparmak için uğraşıyorlar. Fakat bence demokrasi yaşadığın yere sıkı sıkıya bağlı olmak ve orada yaşama hakkını savunmak demektir. Yeryüzü demokrasisi budur.” diye açıkladı.

Toplantının ardından Vandana Shiva, Çiftçi-Sen temsilcileri ve bağımsız katıımcılar hep birlikte Yedikule Bostanları’na destek ziyaretinde bulundu.

 

Haber: İnci Bilgiç

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Tohum – Defne Koryürek

Geçen hafta sonu Boğaziçi Üniversitesi’nin davetlisi olarak İstanbul’a gelen ve Hrant Dink anısına bir konuşma yapan eko-feminist, aktivist, bilim insanı ve yazar Dr. Vandana Shiva, konuşmasını bir şiirle kapattı. Filistin’den ve anonim gözüken bu şiiri Dr. Shiva’nın 1999 basımı “Biokorsanlık” başlıklı kitabında okuduğumda bu şehirde, bu turbo-megapolde, binlerce yılın emaneti tarihî surların yanı başında, toprağa, geleneğe, bilgiye, tarıma, kısacası hayata ve hayatta kalma usullerimize dair duruşumuzu anlatmaya kullanacağımı.. hiç öngörmemiştim! Ne tuhaf! Ne kadar naif, hattâ!

 

arazilerimizi yak
rüyalarımızı yak
şarkılarımızın üzerine dök asidi
talaşla kapla
katledilmiş insanlarımızın kanlarını
teknolojinle kıs
özgür olan herşeyin çığlığını,
vahşi ve yerli.
yoket.
yoket.
otumuzu ve toprağımızı
yerle yeksan et
her çiftliği ve her köyü
atalarımızın inşa ettiği
her ağacı, her evi
her kitabı, her yasayı
ve tüm hakkaniyeti ve ahengi.
bombalarınla dümdüz et
her vadiyi; sil iradenle
geçmişimizi
yazınımızı, mecazımızı
çıplak bırak ormanları
ve yeryüzünü
ta ki ne bir böcek
ne bir kuş
ne bir kelime
saklanacak tek köşe bulamasın.
yap ve dahasını da.
zulmünden korkmuyorum.
umutsuzluğa düşmüyorum hiç
zira bir tohum var koruduğum
bir küçük canlı tohum
koruyacak
ve yeniden ekeceğim.

yedikule bostanBu hafta sizi bu şiirle bırakmak istiyorum. Yarın hepimizin sığınmacı, yarın hepimizin aç, yarın hepimizin bostancı olacağını unutmayalım diye. Yarınımızı hangi tohumun yeniden başlatmasını istiyoruz, bulup seçelim ve kötü gözlerden, hoyrat bakışlardan, zalim esenlerden sakınalım diye. Bu hafta ben sessiz bırakıyorum köşemi, anonim bir şiir hepimize konuşsun diye. Yarına sakladığımız tohumu bulup, adını koyalım diye.

Defne Koryürek – Taraf

Kategori: Dış Köşe

ManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım Konferansı Küba’da gerçekleşti

Dünyanın dört bir yanından onarıcı tarım konusunda çalışan bireyleri, öncüleri, bilim insanlarını ve çiftçileri bir araya getiren Uluslararası Onarıcı Tarım Konferansı (Regeneration International) Küba’da gerçekleşti.

regeneration international
6-9 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen ve bu yıl ilk defa düzenlenen konferans, onarıcı tarım ve sağlıklı gıda konusunda çalışan dünyaca ünlü isimlerin bir araya geldiği bir çalışma grubunun “devamı” niteliğinde. Çalışma grubunun 6 üyesi var: Dünyaca ünlü gıda aktivisti Vandana Shiva, Millenium Institute Başkanı Hans Herren, IFOAM (Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu) Başkanı Andre Leu, GDO’ya karşı ve gıda özgürlüğü için verdiği destekle bilinen Mercola CEO’su Steve Rye, Organik Tüketicileri Derneği Başkanı Ronnie Cummins ve “onarıcı tarım aracılığıyla karbonu toprağa gömmeyi” hedefleyen The Carbon Underground (Yerin Altındaki Karbon) kurucusu ve çiftçi Tom Newmark.

Konferansın ve çalışma grubunun amacı ise iki başlık altında toplanıyor: 1) “Sürdürülebilir yoğunlaşma” adı altında pazarlanan ve GDO’larla ile kimyasal gübre ve tarımsal zehirlerin kullanımına dayalı kimyasal tarıma karşı bir direniş ve alternatif odağı yaratmak, ve 2) Agro-ekolojiden Bütüncül Yönetim’e, permakültürden agro-ormancılığa kadar farklı onarıcı tarım yöntem ve şekillerinin yaygınlaşmasını sağlamak.

Onarıcı tarım yapılan çiftliklerin ziyareti, çeşitli çalışma gruplarının kurulması ve faaliyete geçmesi, farklı stratejiler üzerine tartışmalar ve yol haritalarının çıkarılması üzerine odaklanan konferansa 60’a yakın birey ve kurumun katıldığı bildiriliyor.

İklim değişikliğiyle mücadelede onarıcı tarımın sunacağı devasa araçlardan çiftçilerin ekonomik kısır döngülerden nasıl çıkabileceğine, toprak ıslahından gıdaya bağlı sağlık sorunlarına, gıda sisteminin demokrasi ve katılımcılıkla doğrudan bağına kadar konuların geniş bir yelpazede ele alındığı konferansın temel mesajı ise net: “Bütün bunları gerçekleştirebilmek, aynı anda hem insanlığı sağlıklı gıdayla doyurup doğayı da onarmak mümkün. Kurumların ve insanların bunun farkına varması ve harekete geçmesini sağlamaya çalışıyoruz”

Konferansla ilgili detaylı bilgiyi Regeneration International’ın websitesinden alabilirsiniz.

 

Haber: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

DoğaManşet

Vandana Shiva, “Sorun ne olursa olsun çözüm tohumda ve toprakta”

Jon Queally tarafından CommonDreams’de yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Bahar Baştüzel’in çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

Bu sene ‘Uluslararası Toprak Yılı’ olarak ilan edildi ama Dr. Vandana Shiva’ya göre bir sonraki yıl, gerçek demokrasi ile tüzel güçlere karşı verilen savaşın kazanılması konusunda oldukça önemli gelişmelere sahne olacak.

17

“Gezegenin tamamı dirilen hayat ve yenilenen sevgiyle tek bir çatı altında toplanana kadar insanla, tohumla, toplumla, toprağını karış karış ektiğimiz diğer dünyayı yaratmaya devam edeceğiz. Asla vazgeçmeyeceğiz”—– Vandana Shiva

Dr. Shiva petrolün yarattığı problemlere cevabın toprakta, umudun ise her yerdeki organik bahçelerde olduğunu, gerçek gıda yetiştiren çiftliklerin dünyayı mahvolmanın eşiğine getiren küresel neoliberalizmin gövde gösterisine son vermeye yardımcı olacak güçte olduğunu söyledi.

Geçen yıl Birleşmiş Milletlerin Gıda ve Tarım Organizasyonu ‘büyüyen şehirlerin, ormanların yok edilmesinin, sürdürülebilir olmayan toprak kullanımının, kirliliğin, aşırı otlatma ve iklim değişikliğinin dünyanın gıda ve çiftçilik sistemlerini tehdit ettiği’ gerekçesiyle 2015 yılının  ‘Uluslararası Toprak Yılı’ olarak kutlanacağını resmi olarak ilan etti.

Hangi sorunla karşılaşırsak karşılaşalım cevabını tohum ve toprakta buluyoruz. Şiddet ve savaş sorunu, açlık ve hastalık sorunu, demokrasinin yok edilmesi sorunu. – Dr Vandana Shiva.

Birçokları Gıda ve Tarım Organizasyonu’nun beyanını büyük ölçüde sembolik bir jest olarak görüyor. Birçok organik gıda ve sürdürülebilir tarım destekleyicisi de bu adlandırmayı kendi mesajlarının da bir parçası olarak görmeyi tercih ediyor. Toprağın ve toprak sağlığının küçümsenmemesi gerektiğini, bunun aksine bu meselelerin insanlığın dünyanın ekonomik sistemi, demokrasisi, enerji üretimi ve kendini beslemesi konularındaki dönüşüm için yapması gereken tartışmaların ve politika değişikliklerinin merkezine yerleştirilmesi gerektiğini belirtiyor.

Sözkonusu sorunlar ve mücadeleri özetleyen bir nitelikle, dünyanın en tanınmış demokrasi ve organik tarım savunucularından biri olan Hindistanli aktivist ve tohum-kurtarma organizasyonu Navdanya’nın kurucusu Dr. Vandana Shiva, ekonomik eşitlik, tarımsal çevrebilim, iklim eylemciliği ve sosyal adalet için çalışanların yeni yılını kutlayan bir video yayınladı.

Videoda Shiva, insan hakları ve Toprak Ana’ya karşı tüzel güçlerin sergilediği doymazlık ve saygısızlığa, insan haklarını ve gezegenin hayatı sürdürebilirliğini tahrip eden neoliberal ekonomik modele karşı savaşan herkesi takdir ediyor. 2014 yılının ‘Hepimiz Tohumuz’ cümlesinin dünyada geniş yankı bulduğunu söylüyor ve ‘bir süre toprak altında olabiliriz, ama zamanı geldiğinde çimlenip bütün potansiyelimizle filiz vereceğiz’ diyor.

Vandana Shiva 2015’in başlamasıyla beraber ‘Toprak Yılı’nı dört gözle bekleyen küresel aktivistlerin, iklim, ekonomi ve sosyal adalet kavramları için gerekli olan küresel hareketin temelini oluşturan kişi ve organizasyonların bu seneyi ‘toprağa benzerlik, toprakçılık ve kökleşme’ yılı olarak anmasını sevinçle karşılıyor.

Önümüzdeki yıl aktivistlerin ve iyi niyetli vatandaşların ektiği ve ekeceği ‘Umut ve sevgi’, ‘Bereket ve yaratıcılık’ tohumlarının, politik ve kültürel tohumlar olmanın yanı sıra ‘çoğalacağını ve yol gösterici olacağını’ da sözlerine ekliyor. ‘Tohum yılı’nda, ‘Toprak Ana ile aramızdaki bağı kutlayalım. Bizler de sonuç olarak topraktan geliyoruz’ dedi.

Dr. Shiva, ‘Karşılaştığımız her krizin çözümünü tohum ve toprakta buluyoruz. Şiddet ve savaş, açlık ve hastalık, demokrasinin yok edilmesi krizleri. Tüzel güçler kendilerini bize birer kişi olarak gösteriyorlar, bizi buna inandırmaya çalışmalarına izin vermeyeceğiz. Onlar resmi kurumlardır ve yerleri de orasıdır. İnsanlar hangi iş etkinliğinin sürdürebilirlik sağlayacağına demokratik işleyişlerle izin verir. Hangisinin adil ve yansız olduğuna, hangisinin gezegendeki hayata, tüm canlılara ve tüm insanlara saygı çerçevesi içinde değer verdiğine karar verir.’ dedi.

18

Shiva tüzel kişiler tarafından Hawaii’deki Vermont ve Maui gibi yerlerde genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO)’nun yasaklanmasını savunan vatandaşlara karşı açılan davaların şirketlerin kendilerini kişi olarak gösterme çabalarıyla ortaya çıkan bir maskaralık örneği olduğunu belirtiyor. Bu tip hareketlerin şirketler tarafından planlananın aksine gerçekliğin içinde gerçeklikler yarattığını, bunun da gezegenin yaşayan bir ekolojik süreç olduğu gerçeği olduğunu söylüyor. Bu tip bir gerçeğin, şirketlerin kampanyaları ve yalan yanlış bilgileriyle değil, vatandaşların sıradan hayatlarıyla ve demokratik kurallarla şekilleneceğini de sözlerine ekliyor.

Shiva’ya göre gerçek demokrasi için savaş ‘2015 yılının tek başına en büyük zorluğu’ olacak.

Bu zorluk içerisinde,  2015 ‘Toprağın yılı’ bağlamında, ‘fosil yakıtın yarattığı tahribatın çözümü’nün agroekoloji olarak da tabir edilen organik ve ekolojik tarımdan geçtiğini hatırlatıyor. ‘Petrol değil Toprak’ ( Soil Not Oil) adlı kitabından alıntılar yapan Shiva, ‘petrolün yarattığı problemlere çözüm’ün dünyanın her yerinde topraktan geçtiğini söylüyor.

‘Ortak bir problem olan iklim değişikliği ve biyolojik çeşitliliğin azalması sorunları, yaşamın sevinçle kutlandığı, biyolojik çeşitlilik, refah ve bereketle dolu ekili alanlar kurularak çözümlenebilir. Her yere umut bahçeleri ve gerçek gıda sağlayan çiftlikler yapılmalı.  Gezegenin tamamı dirilen hayat ve yenilenen sevgiyle tek bir çatı altında toplanana kadar insanla, tohumla, toplumla toprağını karış karış ektiğimiz diğer dünyayı yaratmaya devam edeceğiz. Asla vaz geçmeyeceğiz’ diyor.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Jon Queally

Yeşil Gazete için çeviren: Bahar Baştüzel

(Yeşil Gazete, Commondreams)

Kategori: Doğa

Tarım-Gıda

Vandana Shiva: “Küçük, Yeni Büyüktür”

Emek yoğun küçük

Vandana Shiva gıda üretimimize yeniden bakmaya çağırıyor “Küçük, dünyayı besler. Büyük, zehir saçar ve daha fazla açlık getirir.”

Vandana Shiva’nın Resurgence & Ecologist‘in Mart/Nisan sayısının kapağında yer bulan son yazısını Bora Kabatepe‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

Vandana Shiva

Vandana Shiva

Büyüklüğe kafayı takmış bir çağda, “büyük büyüktür” yanılgısı içinde yaşıyoruz: büyük daha çok üretir, büyük daha güçlüdür. Gıda ve su ihtiyacımızı karşılamak için büyük çiftliklere, büyük barajlara, büyük firmalara ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Dev şirketler daha da büyüdüler; sonuçta “tohum arzını, gıda arzını ve su arzını kontrol altında tutan beş firma var.

Gerçekte ise “küçük büyüktür”; ekolojik, ekonomik ve politik olarak.

Ekolojik açıdan biliyoruz ki en büyük ağaçlar küçük tohumların içinde yatar. Bir tohumda binlerce, milyonlarca tohum verme potansiyeli vardır. Bu tohumların her bininde yeni binler ve milyonlar vardır. İşte bu bolluktur. Bu nedenle, Hindistan’da ekim yaparken şöyle dua ederiz: “Bu tohum bitip tükenmez olsun”

Bereketin tohumları toprakla buluşurken, dünyanın her köşesinde benzer dualarla uğurlanıyor: "Kurda, kuşa, aşa" / Fotoğraf: Operation Blessing'in sayfasından alınmıştır.

Bereketin tohumları toprakla buluşurken, dünyanın her köşesinde benzer dualarla uğurlanıyor: “Kurda, kuşa, aşa” / Fotoğraf: Operation Blessing’in sayfasından alınmıştır.

Ancak tohum, patenti alındığında ya da biyolojik olarak kısırlaştırıldığında çoğalamaz ve çoğaltılamaz. Bu sefer dua şuna döner: “Bu tohum tükensin ki kârlarımız bitip tükenmez olsun”

Tohumlar gıdamıza dönüşür ve gıda ekonomisinde küçük büyüktür. Navdanya çiftliklerimizde gördüğümüz gibi küçük, biyoçeşitliliğe sahip çiftlikler büyük çiftliklerden daha fazla gıda üretirler.

Tohumları saklayarak ve biyoçeşitliliği yoğunlaştırarak çıktıları ve geliri iki katına çıkarabiliriz. Tarımda küçüğün büyük olduğunu çok uzun zamandır bilmemize rağmen, büyüğe, gıda güvenliğimizce iltimas gösterilmiştir.

Kendisi de bir tarım ekonomisti olan, Hindistan’ın eski başbakanı Charan Singh küçük çiftliklerin büyüklerden daha üretken olduğunu söylemişti: “Tarım bir yaşam sürecidir. Mevcut şartlar altındaki uygulamalarda dönüm başına alınan rekolte çiftliğin boyutu büyüdükçe düşmektedir. Bir diğer deyişle ise dönüm başı işçilik ve bakım azaldıkça… Bu sonuçlar hemen hemen evrensel olarak geçerlidir diyebiliriz. Hektara yapılan yatırım başına çıktı küçük çiftliklerde daha yüksektir. Dolayısıyla, eğer Hindistan gibi kalabalık ve kaynakları kısıtlı bir ülkenin 100 dönümlük bir çiftlik veya 2,5 dönümlük 40 çiftlik arasında seçim yapması gerekirse ihtiyaç duyulan sermaye küçük çiftliklerin tercih edilmesi halinde daha düşük olacaktır.”

Hindistan’da ve dünyanın diğer ülkelerinde gıda güvenliğinin yolu küçük çiftçilerin korunup desteklenmesinden geçmektedir.

Hindistan'da bir çiftçi tarlasını geleneksel yöntemlerle sürüyor. / Fotoğraf: Food Tank

Hindistan’da bir çiftçi tarlasını geleneksel yöntemlerle sürüyor. / Fotoğraf: Food Tank

Küçük çiftlikler büyük endüstriyel çiftliklere göre daha fazla gıda üretmektedir, çünkü küçük çiftçiler toprağa, hayvanlara ve bitkilere daha fazla özen göstererek biyoçeşitliliği yoğunlaştırmaktadır, kimyasal girdileri değil. Çiftlikler büyüdükçe emeğin yerini makinaları besleyen fosil yakıtlar, çiftçilerin ilgi ve bakımının yerini ise zehirli kimyasallar aldı. Dönüm başına gıda üretimi azalmaktadır ancak çiftliklerin üretkenliğini yüksek göstermek için iki yanıltıcı yönlendirmeye başvurulmaktadır.

Bunlardan ilki dikkate alınan tek girdinin işçilik olmasıdır. Böylelikle küçük çiftlikler ve aile çiftlikleri yerlerini makinalara ve kimyasallara bırakırken yanlış hesaplar bize üretkenliğin arttığını söylemektedir. Toplumsal bir trajedi “daha çok” söylencesine dönüşmektedir. Ve bu söylence açlığın çözümü olarak dünyaya sunulmaktadır.

Emek yoğun küçük

Emek yoğun küçük çiftlikler tüm dünyada özellikle kadınların istihdam oranlarını arttırmaktadır. / Fotoğraf: FAO

İkinci “üçkağıt” ise çiftliğin toplam çıktısı yerine yalnızca monokültür olarak üretilen emtianın rekoltesinin hesaba katılmasıdır. Monokültür zihniler biyoçeşitliliğin bahşettiklerini görmemekte ve düşük gıda çıktısını üretim artışı olarak sunmaktadır.

Navdanya’nın ölçütü, dönüm başına sağlık, göstermektedir ki daha fazla biyoçeşitlilik dönüm başına daha çok besin demektir ve bu biyoçeşitliliği ancak küçük çiftlikler sağlayabilir.

Konu gıda olunca küçük büyüktür. Büyük çiftliklere giden tüm maddi desteklere, endüstriyel tarımın gelişmesi için izlenen tüm politikalara rağmen küçük çiftlikler BM Gıda ve Tarım Örgütü verilerine göre bugün dünya nüfusunun %72’sini beslemektedir. Bu oranın üzerine mutfaklarda ve kent bahçelerinde yetiştirilenleri de eklediğimizde gıdanın büyük çoğunluğunun hala küçük ölçekte üretildiğini görürüz.
Büyük çiftliklerde üretilenler gıda değil, emtia. Dünya üzerinde üretilen mısır ve soyanın yalnızca %10’u doğrudan yeniyor. Gerisi biyoyakıt olarak arabalara yakıt oluyor ya da fabrika çiftliklerinde hayvanlara işkence niyetine yem olarak yediriliyor. Küçük, dünyayı besler. Büyük, zehir saçar ve daha fazla açlık getirir.

Küçük, yalnızca çiftlikleri kapsamıyor. Kent bahçeleri ve bostanlar da küçüğün çok güzel örnekleri.

Küçük, yalnızca çiftlikleri kapsamıyor. Kent bahçeleri ve bostanlar da küçüğün çok güzel örnekleri. Yedikule bostanları bunlardan biri(ydi?)/ Fotoğraf: Bianet

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nınÇok geç olmadan uyan: Değişen iklim koşullarında gıda güvenliği için tarımı gerçekten sürdürülebilir yap” isimli 2013 Ticaret ve Çevre Değerlendirmesi raporu, monokültür ekimin ve endüstriyel tarım  ihtiyaç duyulan yerlerde gıda sağlayamadığını ve çevreye giderek artan şekilde, sürdürülmezce zarar verdiğini ortaya koyuyor.
Rapor, zengin fakir fark etmez, tüm ülkelerin monokültür tarımdan daha fazla ekin çeşidi içeren, daha az kimyasal gübre ve girdi kullanılan, küçük çiftçilerin daha fazla desteklendiği, yerel üretim-tüketim döngülerine dayanan bir tarıma geçmeleri gerektiğini ortaya koyuyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü‘nün 2012 tarihli “Sürdürülebilir Kalkınma İçin Çalışmak: Yeşil Ekonomide Sosyal İçerme ve Makul İşler İçin Fırsatlar” raporu küçük ölçekli çiftliklerin ekoloji krizine, gıda krizine ve istihdam krizine çözüm olduğunu söylemektedir. Afrika’daki küçük çiftliklerin, ekolojik tarım yoluyla gıda üretimini arttırdığı örneklere atıflarda bulunmaktadır. Kenya’nın Güney Nyanza bölgesinde her biri ortalama iki hektar işleyen 1000 çiftçiyi kapsayan bir projede hasat, organik tarıma geçildiğinden beri hektarda 2-4 ton arasında artış göstermiştir. Kenya’nın Thika bölgesinden gelen bir diğer örnekte ise organik tarıma geçişin üzerinden üç yıl geçmişken 30.000 küçük çiftçinin geliri %50 yükselmiştir.

2014 Birleşmiş Milletler tarafından Aile Çiftçiliği Yılı ilan edilmişti / Fotoğraf: FAO

2014 Birleşmiş Milletler tarafından Aile Çiftçiliği Yılı ilan edilmişti / Fotoğraf: FAO

Kalkınma için Tarımsal Bilgi, Bilim ve Teknoloji Uluslararası Değerlendirme de küçük ekolojik çiftliklerin dünyanın açlık sorununa Yeşil Devrim’den ya da genetik mühendisliğinden daha etkili bir çözüm sunduğunu kabul ediyor.

Küçük, gıda ağının ve su döngüsünün doğasıdır. Hem su hem gıda için küçük, insana daha cömert davranırken doğayı ve diğer türleri korur. Ekolojik yıkımının gölgesinde, büyük artık eski büyüktür. Gıda ve su sağlamaya geldiğinde küçük ise yeni büyük.

Vandana Shiva

Vandana Shiva: Hint çevre aktivisti, biliminsanı Shiva, ülkemizde Sinek Sekiz Yayınevi ve BGST Yayınları tarafından yayınlanan birçok kitaba sahip. 1993 yılında “Alternatif Nobel” olarak da bilinen Right Livelihood ödülüne sahip olmuştu. Tohum özgürlüğü ve gıda egemenliği konusunda dünyanın öncü kuruluşlarından Navdanya’nın kurucularındandır.

Kategori: Tarım-Gıda

Ekolojik YaşamManşet

“Başka bir dünya mümkün” diyen 42 aktivist bu zirvede

Katılımı ücretsiz olan ve online takip edilebilecek Whole Earth Zirvesi 11-13 Mart tarihlerinde sıradışı isimleri bir araya getiriyor.

Gıda, iklim değişikliği, permakültür ve ekonomi gibi alanlarda öne çıkmış dünyaca ünlü 42 aktivist, sosyal girişimci, yazar ve biliminsanı, bu zirvede hikayelerini paylaşacak ve yeni bir dünya kurma yolunda ilham kaynağı olmaya çalışacak.

12 viva la revolution...

Wholeearthsummit.org sayfası üzerinden ücretsiz kaydolabileceğiniz ve internet ortamında takip edebileceğiniz zirvede bu etkinliğe özel hazırlanan sunum, konuşma ve tartışmalar yer alacak. Ancak programı Türkiye’den takip edecekleri uykusuz geceler bekliyor çünkü yayınlar 3 gün de TSİ 23:00’te başlayıp 05:00’te sona erecek. Yayınların tümünün İngilizce olacağını hatırlatmakta da fayda var.

Navdanya, 350.org, Savory Institute gibi kuruluşlarca da desteklenen organizasyondan sizin için seçtiğimiz birkaç konuşma ve konuşmacıyı aşağıda bulabilirsiniz.

Vandana Shiva kendisini tohum özgürlüğü ve gıda egemenliğine adamış bîr aktivist

Vandana Shiva kendisini tohum özgürlüğü ve gıda egemenliğine adamış bîr aktivist

1) Gıda Egemenliği – Vandana Shiva: Hint çevre aktivisti, biliminsanı Shiva, ülkemizde Sinek Sekiz Yayınevi ve BGST Yayınları tarafından yayınlanan birçok kitaba sahip. 1993 yılında “Alternatif Nobel” olarak da bilinen Right Livelihood ödülüne sahip olmuştu. Tohum özgürlüğü ve gıda egemenliği konusunda dünyanın öncü kuruluşlarından Navdanya’nın kurucularından olan Shiva’nın konuşması 11 Mart’ı 12 Mart’a bağlayan gece 00:00-00:15 saatleri arasında.

McKibben küresel iklim değişikliği karşıtı mücadelenin sembol isimlerinden

McKibben küresel iklim değişikliği karşıtı mücadelenin sembol isimlerinden

2) Enerji – Bill McKibben: 350.org sitesinin kurucusu ve iklim değişikliği tartışmalarını geniş bir kitle ile buluşturmayı başaran ilk kitaplardan olan “Doğanın Sonu” (1989) kitabının yazarı iklim değişikliği ve çevre aktivisti McKibben’ın “Enerji” başlıklı konuşması 12 Mart’ı 13 Mart’a bağlayan gece 23:00-00:00 saatleri arasında.

Savory'nin bütüncül mera yönetimi fikri devrim yaratma potansiyeli taşıyor

Savory’nin bütüncül mera yönetimi fikri devrim yaratma potansiyeli taşıyor

3) Bütünleşik Toprak Yönetimi – Alan Savory: Dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan birisi olan çölleşmeye getirdiği yeni yaklaşım ile adından söz ettiren ve ülkemizde Ormanevi Kırsalda Sürdürülebilir Gelecek Derneği ile işbirliği içinde olan Savory Institute‘un kurucusu Zimbabweli biliminsanı, konuşmasını 11 Mart’ı 12 Mart’a bağlayan gece 02:30-02:45 arasında gerçekleştirecek.

Paraya bakışımızı sorgulatan Eisenstein Occupy hareketiyle tanınmıştı

Paraya bakışımızı sorgulatan Eisenstein Occupy hareketiyle tanınmıştı

4) Dönüştürücü Liderlik – Charles Eisenstein: Geçtiğimiz yıl ülkemizde bir konuşma gerçekleştiren , alternatif ekonomi konusunda en ufuk açıcı yayınlardan birisi olan “Kutsal Ekonomi” kitabının yazarı Eisenstein Occupy Wall Street hareketinin de önde gelen isimlerinden. Konuşması 12 Mart’ı 13 Mart’a bağlayan gece 04:00-05:00 arasında.

Ülkemizde de sayıları giderek artan permakültür tasarımcılarının yakından tanıdığı bir isim Lawton

Ülkemizde de sayıları giderek artan permakültür tasarımcılarının yakından tanıdığı bir isim Lawton

5) Canlandırıcı Hareket ve Bolluk – Geoff Lawton: Permakültür dünyasının en önemli eğitmen ve uygulayıcılarından olan Lawton’ın konuşması 11 Mart’ı 12 Mart’a bağlayan gece 01:30-02:30 saatleri arasında.

Detaylı programa ve diğer tüm konuşmacılara buradan ulaşabilirsiniz.

Sizleri zirvenin çağrı metniyle bu dönüştürücü etkinliğe davet ediyoruz.

Başka bir dünyanın mümkün olduğunu tüm kalbimizle bilsek de, hayalini kurduğumuz canlandırıcı kültürü kurmak kolay değil.Arka bahçemizde, içinde bulunduğumuz toplumda, hatta kendimizde; istediğimiz dünyayı nasıl hayata geçireceğiz? Gelin ilk defa düzenlenen bu zirveye katılın ve sıradışı aktivistlerden neyin peşinde olduklarını, bu konuları neden önemli gördüklerini ve kendi hayatınızda neler yapabileceğinizi dinleyin. Daha aktif, topluluk odaklı ve etkili bir değişim öncüsü olmak için ihtiyacınız olan ilhamı ve fikirleri bulun. Bütünlüklü bir dünya bizleri çağırıyor…

Kategori: Ekolojik Yaşam

Hafta SonuKitapManşet

Son dönemin Yeşil Kitapları

İnadına Canlı

(Kadınlar, Ekoloji ve Hayatta Kalma)

38 inadinacanliBütün halklar ama en çok kadınlar, dünyanın her yerinde bağımsızlıklarının temelini sarsan ve doğayı bir yaşam kaynağı yerine meta olarak gören politakalara karşı direnmekteler. Vandana Shiva’ya göre bu bir tesadüf değil. Shiva bu kitabında, kadınların ve doğanın özünü değersizleştirip sömüren düşünce yapılarını apaçık ederken, dişil bir dünya bilgisinin eksikliğini hisseden herkese ellerinden düşüremeyecekleri bir kaynak sunuyor. Sorunları sıralamakla da kalmıyor, öneriyor:

– Küreselleşme yerine yerelleşme ve bölgeselleşme
-Saldırgan tahakküm yerine şiddetsizlik
– Rekabet yerine eşitlik ve karşılıklılık
-Doğanın ve barındırdığı türlerin bütününe saygı
-İnsanların doğanın efendileri olarak değil, parçası olarak kavranması
-Üretimde ve tüketimde biyoçeşitliliğin korunması

İçindekiler;

– Cinsiyetli Gıda Politikası
-Kalkınma,Ekoloji ve Gıdanlar
-Bilim, Doğa ve Toplumsal Cinayet
-Doğada Kadınlar
-Besin Zincirinde Kadınlar
-Toprak Ana: Dişil İlkenin İtibarını İade Etmek
(Tanıtım Bülteninden)

 
İnadına Canlı (Kadınlar, Ekoloji ve Hayatta Kalma)
Vandana Shiva, Çeviren: Emine Ayhan
Sinek Sekiz Yayınevi
2014

 

Yeşil Politika, Tarihi, paydaşları ve kavramları ile

39 yesil politikaYeşil politika sadece çevre meseleleriyle mi ilgilenir ?

Yola bu soruyla koyulan Derek Wall, dünya tarihi için yeni sayılabilecek yeşil politikayı, derinlemesine bir analize tabii tutuyor. Tarihsel bir perspektif ile yeşil hareketi inceleyen Derek Wall, vakalar ve örnekler ile zenginleştirdiği kitabını yazarken aynı zamanda sade bir dil kullanıyor.

Kitap, yerel düşünüp küresel hareket eden, koyduğu yeni ve şenlikli yapısı ile rengarenk ve çoğulcu politikalar üreten yeşil politikanın dinamiklerini bir bir analiz ediyor.

Yeşil Politikanın nasıl geliştiğini, hangi dinamiklerden ve tartışmalardan beslendiğini analiz eden Derek Wall, aynı zamanda Yeşillerin kendi içindeki tartışmalı konulara da ayna tutuyor.

Bunların yanı sıra, Türkiyede de ekolojistlerin gündeminden hiç inmeyen Yeşiller ve Sol ilişkisini tartışmaya açıyor, dünya deneyimlerinden örnekler veriyor.

Yeşil Politika, Tarihi, paydaşları ve kavramları ile
Yeni İnsan Yayınevi. Çeviren: İlknur Urkun Kelso
2013

 

İklim savaşları

37 iklim savaşlarıDünyanın en büyük jeopolitik analistlerinden biri olan Gwynne Dyer’dan, iklim değişikliğinin dünyanın güçlerini avantaj sağlamak ve hatta hayatta kalmak için umutsuz bir mücadeleye iteceği, çok da uzak olmayan bir geleceğe korkutucu bir bakış.

İklim mültecileri akını…
Düzinelerce başarısız devlet…
Topyekûn savaş…

Dünyanın en büyük jeopolitik analistlerinden birinin gözler önüne serdiği, iklim değişikliğinin dünya güçlerini acımasız şekildeki hayatta kalma politikalarına yönelttiği yakın tarihe ilişkin stratejik gerçeklerin tüyler ürperten bir görüntüsü…

Küresel ortalama ısının iki derecelik bir artışı bile -ki bu hemen hemen kaçınılmaz gibi görünüyor-küresel politikaları kaynama noktasına getirecek ve azalan su ve gıda yüzünden kitlesel çatışmaları tetikleyecek. Kapsamlı söyleşileri ve en son araştırmaları bir araya getiren Gwynne Dyer, gezegenimizin geleceğiyle ilgili gerçekleri gözler önüne seriyor. Sahip olduğumuz teknoloji bizi kurtarabilir mi, yoksa artık çok mu geç? Yaşanacak zararı sınırlandırmak için en güçlü umutlar nerelerde yatıyor? İleri görüşlü ve cesur İklim Savaşları, önümüzdeki yılların en önemli kitaplarından biri olacak. Okuyun ve önümüzdeki yolun bizi nereye götürdüğünü görün.

Yazarın kitabın Türkçe baskısı için yazdığı Türkiye 2035 yılı senaryosu, iklim değişikliklerinin Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini nasıl etkileyeceğine ve bunun sonunda yaşanacaklara ilişkin öngörülerde de bulunuyor.
(Tanıtım Bülteninden)

İklim Savaşları
2013
Gwynne Dyer. Çeviren: Füsun Özlen
Paloma Yayınevi

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTarım-Gıda

Vandana Shiva: “Tohum köleliğine ve gıda diktatörlüğüne son verelim!”

2-16 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek Tohum ve Gıda Özgürlüğü İçin Eylem Günleri yaklaşırken, Vandana Shiva bir mektup yayınladı.

Mektupta mevcut gıda ve tohum sistemindeki çarpıklıklara dikkat çeken Shiva, şirketlerin tüm çabalarına rağmen bugün dünyadaki gıdanın %72’sinin hala küçük çiftçiler tarafından üretildiğinin de altını çiziyor ve bu oranı tekrar %100’e çıkartmak için tüm dünyadaki tohum ve gıda aktivistlerine enerjilerini birleştirme çağrısında bulunuyor.

Eğer siz de 2-16 Ekim tarihleri arasında bir eyleme katılmak ya da bir eylem düzenlemek isterseniz eylem günlerinin sitesinde bulunan haritaya bakabilir, buradan size yakın bir eylem bulabilir ya da kendi eylem çağrınızı yaratabilirsiniz.

Twitter üzerinden paylaşacağınız etkinliklerde #TohumlaraÖzgürlük ve #SeedFreedom hashtaglerini kullanmanız eylem günlerinde daha fazla kişiye ulaşmanızı sağlayacaktır.

Şimdi sözü Vandana Shiva’ya bırakalım.

Yaşamın çeşitliliğine ve özgürlüğe aşık olanlar,

Tohumlarımızı ve gıdamızı, Monsanto gibi küresel şirketlerin zehirli, açgözlü ve ölümcül pençelerinden, şirketler tarafından yazılan ve demokrasimizi gaspederken tohumlarımızı, gıdamızı, sağlığımızı, rızkımızı, kültürümüzü ve yaşamımızı elimizden almaya çalışan kanunlardan kurtarmak için enerjilerimizi birleştirme ve örgütlenme zamanı. Şirketlerin tek mutlak güç olduğuna ve bizim değişim için hiç bir gücümüz olmadığına inanmamız için içinden çıkmamızı istemedikleri güçsüzlük hissini yıkıp geçmemiz gerekiyor. Çünkü güçlüyüz! Tek yapmamız gereken girişimlerimizin enerjilerini birleştirmek. Görmek istediğimiz değişim olmamız şart!

Sizleri 2-16 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek Tohum ve Gıda Özgürlüğü İçin Eylem Günleri’nde yaratıcı enerjilerinizi ortaya koymaya davet ediyorum .

2 Ekim Gandhi’nin doğumgünü. Gandhi bize Swaraj’ı – içimizden gelen özgürlüğü – ve Satyagraha’yı – doğrunun gücünü – miras bıraktı. Gelin 2 Ekim’i “Tohum Satyagraha’sı” olarak kutlamak için birlik olalım. O gün tohum ve gıda özgürlüğümüzü, şirketler tarafından yazdırılan, tekdüzeliğe ve monokültüre ayrıcalıklar tanıyan ve patentler üzerinden yasadışı tohum tekelleri kurarken, çeşitliliği, tohum saklamayı ve tohum takasını, çiftçilerin buluşlarını suç haline getiren ve çiftçilerin haklarını hiçe sayan kanunları her ülkede tespit ederek savunalım.

Bu kölelik kanunlarını belirledikten sonra, kendimizi etik olmayan, vahşi, bizim ve çocuklarımızın hayatı tehdit eden bu kanunlara uymamaya adayalım. Gandhi bize 100 yıl önce hatırlatmıştı: “Adil olmayan yasalara uyma zorunluluğuna olan inanç devam ettikçe, kölelik de devam edecektir”. Bizim bir rüyamız var ve rüyamızda her tohum, her arı, her kelebek, her solucan, her insan, her çocuk zorla yönlendirilmeden, kontrolden, açlıktan ve hastalıktan uzak; özgürce, mutlulukla ve sağlıkla evrilebilsinler ve gelişebilsinler diye. Monsanto kanunlarına uymamız gerektiği inancına düşmemize izin vermemeliyiz. Gaia’nın kanunları adına, hayatın özgürce yenilenmesi ve adaletin kanunları adına Monsanto’nun kanunlarına başkaldırmak bizim ekolojik ve etik görevimizdir. Bir yandan tohum diktatörlüğünün kanunlarına direnirken, bir yandan da tohum ve gıda özgürlüğünü, tohumun kanununu uygulamaya sokarak, umut bahçeleri kurarak ve GDO’suz, patentsiz tohum özgürlüğü bölgeleri kurarak kutlayalım

12 Ekim tarihinde tüm dünyada aynı anda Monsanto’ya karşı bir yürüyüş düzenleyeceğiz, 25 Mayıs’ta yapmış olduğumuz gibi.

16 Ekim ise Dünya Gıda Günü. Monsanto ve diğer biyoteknoloji devleri o gün kendilerine sponsor oldukları Dünya Gıda Ödülü’nü verecek kadar ahmak ve kibirli olabildiler. Gelin biz de o gün hakiki gıda ödüllerini bize gerçek ve sağlıklı gıdayı ulaştıran gerçek gıda kahramanlarına verelim. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne göre dünyanın gıdasının %72’si küçük bahçe ve çiftliklerden geliyor. Biz özgürlük tohumlarını koruyarak ve her yerde umut bahçeleri kurarak bu %72’yi %100 yapabiliriz. Şirketler tarafından yönlendirilen endüstriyel tarım, biyoçeşitliliğin %75’ini yokederek açlık ve hastalık getirdi. 1 milyar insan aç, 2 milyar insan da beslenmeyle bağlantılı hastalıklardan muzdarip. Bu bize yaşam ve sağlık getiren bir gıda sistemi değil. Bu aç gözlülük ve kar hırsıyla yönetilen, ölüm ve yıkım getirmiş bir emtia üretim sistemi.  Bu talanı durdurmamız gerekli. Gıda sisteminde zehirlerin ve şirket köleliğinin yeri yok. Çünkü ne yiyorsak oyuz.

Tohumlarımız ve gıdamız yaşam için hayati önem taşıyor. Gezegenin ve sağlığımızın yıkımının devam etmesine izin veremeyiz. Tohum köleliğinin ve gıda diktatörlüğünün sürmesine göz yumamayız. Tohumlarımızı, gıdamızı ve özgürlüğümüzü geri almalıyız.

Bu dünyadaki hayatı, küçük çiftçileri, sağlığımızı ve geleceğimizi koruyacak gıda sistemini beraber kuracağımız, içlerindeki gücü, yaratıcı enerjilerini yayacak olan her birinize sevgilerimle.

Vandana Shiva

 

Haber: Bora Kabatepe @BKabatepe

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Tohum ve Gıda Özgürlüğü için eylem günleri yaklaşıyor!

Bu sene ikincisi düzenlenen “Tohum ve Gıda Özgürlüğü İçin Eylem Günleri”, gıdasında sahip çıkmak isteyen herkesi tohum ve gıda özgürlüğü üzerindeki tehditlere karşı 2-16 Ekim tarihleri arasında harekete geçmeye çağırıyor!

Tohum özgürlüğü hareketinin öncülerinden Vandana Shiva’nın çağrısıyla ilki 2012 senesinde düzenlenen eylem günleri, Gandhi’nin doğumgünü olan 2 Ekim ile Dünya Gıda Günü olarak kutlanan 16 Ekim tarihleri arasında tüm dünyada eş zamanlı olarak düzenlenecek. Patent ve ticaret kanunları ve genetik müdahalelerle özgürlüğünden her geçen gün bir parça daha kaybeden tohumların ve gıdanın gerçek kahramanları küçük çiftçilerin sesi olacak eylemler dahilinde tohum ve gıda özgürlüğünü kısıtlayan her türlü kanuna ve düzenlemeye karşı sivil itaatsizlik çağrısı yapılıyor.

“Tohum Savunucusu” olmak isteyen her kişi ve kurumun kendi eylemini tasarlayıp düzenleyeceği iki hafta boyunca amaç insanlığın ortak mirası ve hafızası olan tohumların küçük çiftçilerin ellerinden alınarak çokuluslu dev şirketlerin elinde toplanmasına karşı bir alternatif sunmak ve tohum saklanmasının, tohum paylaşımının kısıtlanması nedeniyle özgürlüğüne darbe vurulan, genetiği ile oynanarak doğanın kurallarıyla gelişmesi engellenen tohumların yeniden özgürleşmesine katkıda bulunmak olacak.

Eylem günleri 2-16 Ekim tarihleri arasını kapsamasına rağmen üç önemli tarih için dünya çapında çağrı yapılmış durumda:

Vandana Shiva

2 Ekim – Tohumlar İçin Satyagraha!: Adını Mahatma Gandhi’nin İngiltere’ye karşı yürüttüğü pasif direnişten alan bu günkü etkinliklerde her yerel toplulukta tohum ve gıda özgürlüğünü kısıtlayan her türlü kanun ve düzenlemenin tespiti için bir araya gelinmesi çağrısında bulunuyor. Gandhi’nin “Adil olmayan yasalara uyma zorunluluğuna olan inanç devam ettikçe, kölelik de devam edecektir” sözünden yola çıkarak bu tespitin ardından bu kanunlara karşı sivil itaatsizlik eylemleri tasarlanması çağrısında bulunuluyor.

12 Ekim – Monsanto’ya Karşı Yürüyüş: Tüm dünyada devletlerle elele çalışarak küçük çiftçiliği bitirmeye ve tohumu tekeline almaya çalışan, sicili Agent Orange gibi zehirlerle kirlenmiş olan eskinin kimya şimdinin tohum ve GDO devi Monsanto’ya karşı tüm dünyada yürüyüşler ve protestolar düzenlenmesi için belirlenen gün 12 Ekim.

16 Ekim – Dünya Gıda Günü ve Gerçek Gıda Kahramanlarını Onurlandırmak: Gıdanın gerçek kahramanı konumundaki küçük çiftçilerin emeklerinin karşılığını verebilmek ve onları onurlandırmak için Dünya Gıda Günü’nde kutlamalar düzenlenmesi çağrısında bulunuluyor.

Eğer siz de tohumlara ve gıdanıza sahip çıkmak, “tohumlar özgür kalsın” demek istiyorsanız bu bağlantıyı kullanarak geçtiğimiz sene düzenlenen eylemleri inceleyerek ya da bu bağlantıdaki fikir listesine bakarak eyleminizi planlamaya başlayabilirsiniz.

Size yakın bir eylem olup olmadığını merak ediyorsanız kampanyanın sitesinde bulunan ve sürekli güncellenen harita sayesinde tüm eylemleri detayları ile görebilirsiniz.

#TohumlaraÖzgürlük eylemlerini Yeşil Gazete’den takip edin

Yeşil Gazete olarak 2-16 Ekim tarihleri arasında ve öncesinde Türkiye’de gerçekleştirilecek eylemlerin takipçisi olacağız ve duyurularına yardımcı olmaya çalışacağız. Eğer sizin de tohumlar ve gıda özgürlüğü ile ilgili bir eylem planınız varsa bize Facebook veya Twitter üzerinden ulaşabilir, konu ile ilgili düşüncelerinizi #TohumlaraÖzgürlük hashtagi ile paylaşabilirsiniz.

 

Haber: Bora Kabatepe

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Hafta SonuKitap

Son dönemin Yeşil Kitapları

Petrol Değil Toprak

PETROL DEĞİL TOPRAK, ekoloji, feminizm ve küreselleşme hakkında en ilham verici metinleri kaleme alan Hintli yazar ve aktivist Vandana Shiva’nın en son eseri.

Vandana Shiva, sürdürülebilir olmayan, indirmegeci ve mekanik dünya görüşünün bizi sürüklediği noktayı vurgularken, iklim, enerji ve gıdada yaşanan üçlü krize dikkat çekiyor.

‘’Büyüme ve kalkınma ilüzyonuna kapılarak çıktığımız yolculuğun bir geleceği yok. İklim krizi, ekonomik eşitsizlikler ve sosyal çözülme insan topluluklarını uçurumun kenarına sürüklüyor. Şu an çok kritik  bir dönemeçteyiz: Yıkım, çözülme ve imha süreçlerinin böylece sürüp gitmesine izin verebilir ya da yaratıcı enerjilerimizle sistematik bir değişim yaratıp, insan türü olarak, gezegenin bir parçası olarak geleceğimizi yeniden kazanabiliriz.

Artık uyanma vakti.

Petrol Değil Toprak
Vandana Shiva
Çeviren: Özge Olcay
Sinek Sekiz Yayınevi
2013

 

Türkiye Bitkileri Listesi (Damarlı Bitkiler)

 

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, ANG Vakfı ve Flora Araştırmaları Derneğ’nin işbirliğyle Türkçe ve resimli hazırlanan “Türkiye Florası” kitabının yayımlanmasına ilişkin projenin çalışmaları sürdürülüyor. Bu kapsamlı projenin ilk aşaması olarak planlanan, Türkiye Bitkileri Listesi (Damarlı Bitkiler)kitabı, Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi tarafından yayımlandı.

NGBB Müdürü Adil Güner’in koordinasyonu ve ülkemizdeki doksandan fazla biliminsanının katkısı ile hazırlanan kitap, bilim âlemi ve botanik dünyası için başvuru eseri olma özelliği taşıyor.Adından da anlaşıldığı gibi kitap, ülkemizdeki bitki çeşitliliği kapsamında, yalnız iletim demetleri bulunan kibritotları, eğreltiler, kozalaklı ağaçlar ve tohumlu bitkileri kapsamaktadır.

Türkiye’nin tüm damarlı bitkilerinin aynı çiltte toplandığı ilk ve tek çalışma olan kitabın, önemli bir özelliği de her bitki için Türkçe ad verilmiş olmasıdır.

“Türkiye Bitkileri Listesi”, hemen her 10 günde yeni bir bitki türünün keşfedildiği ülkemizdeki bitki zenginliği hakkında önemli veriler sunuyor.

Kitabın içeriğinde her bir bitkinin adı ve künyesi, sinonimleri (eş adları), coğrafi bölge ve alt bölgelere göre ülkemizde yayılışı, endemik olma özelliği,  biliniyorsa hangi bitki coğrafyasının elementi olduğu vb bilgiler yer alıyor.

Günümüze kadar ülkemizde tespit edilmiş bitkiler ve endemik bitkilerimiz ile ilgili tartışmalar konusunda, sağlıklı bir veri tabanı oluşturan kitap; botanik alanında gerçekleştirileçek yeni çalışmalarda esas alınaçak kaynak niteliğindedir.

Türkiye Bitkileri Listesi (Damarlı Bitkiler)
Editör: Adil Güner,
Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, ANG Vakfı ve Flora Araştırmaları Derneği
2013

 

GDO’ların Sosyal ve Hukuksal Boyutu

Odak alanlarını “Biyoçeşitlilik” ve “Kapasite Arttırımı” olarak hedefleyerek 30 Mart 2012 tarihinde “Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Sosyal ve Hukuksal Boyutu “ isimli proje ile GEF Küçük Destek Programına başvuruda bulunan Ekoder’in hazırlamış olduğu bu kitapçık, projenin gerçekleştirilmesine katkı veren kişi ve kurumların kolektif çalışma ve emeğinin ürünüdür.

Eylül,Ekim ve Kasım ayları olarak planlanan proje süresi içinde “Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Sosyal ve Hukuksal Boyutu” başlıklı iki günlük etkinlik ile alanda aktif STKların, bilim insanlarının, merkezi kurum temsilcilerinin, Biyogüvenlik Kurulu temsilcilerinin, uzman ve hukukçuların bir araya gelerek şimdiye kadar Türkiye’de yürütülen hukuksal süreç ve dünyadaki örneklerinin tartışılması amaçlanmıştır. Bahsi geçen projenin bir çıktısı olarak hazırlanan bu kitapçık, projenin tanımı ,faaliyet başlıkları ve etkinliğin gerçekleştirildiği 6 ve 7 Ekim 2012 tarihlerindeki sunumları ve konuşmaları içermektedir.

GDO’ların Sosyal ve Hukuksal Boyutu
EKODER-GDO’ya Hayır Platformu Yayını
2013

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTarım-Gıda

Shiva: “Tohumlar çiftçilerde kalmalı!”

Etiyopya’da bir tarlayı sürmek ve tohumları toprakla buluşturmak. Fotoğraf: Andrew McConnell/Alamy

Mark Tran‘ın TheGuardian’da yayımlanan röportaj-haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bora Kabatepe‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Vandana Shiva tarım, gıda, biyolojik çeşitlilik ve tohum özgürlüğü konusundaki görüşlerini açıklamak üzere Guardian’a geldiğinde onu Delhi’den buraya getiren gece uçuşuna ve Prens Charles ile gerçekleştirdiği bir saatlik görüşmeye rağmen, hiçbir yorgunluk belirtisi göstermiyordu.

Gıda ve tohumların şirket kontrolüne geçmesine karşı ve biyoçeşitlilik için mücadele eden Navdanya hareketinin Hintli kurucusu, Afrika’nın, tarıma getirilen çok farklı iki bakışın savaş meydanı olduğunu söylüyor. Mücadelenin bir yanında atalık tohumların kullanıldığı, çok ekinin, ağacın ve hayvanın bir arada yetiştirildiği, küçük çiftçilere dayanan ve gıda hakkını merkeze koyan ekolojik tarım bakışı var. Diğer yanda ise Monsanto, Dupont, Syngenta, BASF ve Dow gibi firmaların kontrolünde gerçekleşen, monokültür ekime (ç.n.: Bir tarlada aynı anda sadece tek bir tür ekilmesine dayanan tarım yöntemi), yoğun gübre ve genetiği değiştirilmiş tohum kullanımına dayanan endüstriyel tarım bulunuyor.

Shiva, bahsi geçen dev şirketleri genetik mühendisliği uygulamaları ve Dünya Ticaret Örgütü’nün Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması’na dayanan patentler üzerinden tohumun kontrolünü ele geçirmekle suçlarken, kendisinin hangi tarafta yer aldığını söylemeye dahi gerek yok. Bir Monsanto çalışanının ağzından çıkanları bize aktarıyor: “Bu anlaşmayı yazarken biz hem hasta, hem teşhisi koyan, hem de tedaviyi yazandık- hepsi bir arada”

Shiva, GDO’ya dayalı ve gübre kullanımını teşvik eden bir tarım geleceği dayatmaya çalışmakla suçladığı Bill ve Melinda Gates Vakfı’nı da desteklemiyor. Guardian’ın Küresel Kalkınma sitesinin destekçilerinden olan vakıf, tarım alanındaki en büyük oyunculardan birisi.

ABD küresel açlığı önlemek için bu yıl 1 milyar dolar harcayacak – ama bunun içerisinde büyük işletmelere verilecek destekler de var – Birleşik Krallık Uluslararası Kalkınma Departmanı ise aynı konuya 2009 yılında 20 milyon sterlin ayırmıştı. Gates Vakfı’nın geçtiğimiz birkaç yıl içinde Afrika ve Asya’daki küçük çiftçilere destek için harcadığı miktar ise 2 milyar dolardan fazla.

 

Etiyopya’da bir tarlayı sürmek ve tohumları toprakla buluşturmak. Fotoğraf: Andrew McConnell/Alamy

 

Vakıf, Afrika’da genetiği değiştirilmiş organizmaları test eden ve 2020 yılına kadar 20 milyon küçük çiftçinin gelirini 2 katına çıkarmayı ve 20 ülkenin gıda güvenliğini sağlamayı hedefleyen Nairobi merkezli adı Yeşil Devrim İçin İttifak anlamına gelen Agra’nın da aralarında bulunduğu kuruluşları destekliyor. Şu anda GDO’lu tohumlar sadece üç ülkede ekilebilmesine rağmen, bu durum önümüzdeki 5 sene içerisinde değişecek gibi gözüküyor.

Gates Vakfı’nın tarımdan sorumlu yöneticisi Sam Dryden geçtiğimiz sene Guardian’a verdiği ropörtajda ülkelerin GDO ekimine izin vermesi için lobi yaptıklarını ancak aynı zamanda büyük şirketler tarafından göz ardı edilmiş olan süpürge darısı, akdarı ve manyok gibi ana ürünlerde daha fazla yatırım ve geleneksel üretime destek vermek istediklerini de belirtmişti.

Bunlara rağmen Shiva Agra’nın Afrika’nın tohum özgürlüğüne karşı bir saldırı yapmakta olduğunu düşünüyor. “Agra tek başına etkisiz olabilirdi. Ama Gates’in fon yaratma konusundaki başarısıyla Agraçok büyük bir etkiye sahip olacak.” diyor ve Agra elçisi Kofi Annan’ın Birleşmiş Milletler’in Tarım ve Gıda Organizasyonu’ndan (FAO) fon almayı denediğini de hatırlatıyor.

Agra, kendi internet sitesinde ısrarla Gates Vakfı gibi büyük uluslararası hayır kurumlarının bir uzantısı olmadığını, kendi yönetim kuruluna ve karar mekanizmasına sahip bağımsız bir kuruluş olduğunu vurguluyor. “Kaynaklarımız birçok uluslararası bağışçıdan geliyor olabilir ancak bizim temelimiz, yaklaşımımız ve komutamız kesinlikle Afrikalı” diyor Agra.

Shiva’nın GDO’ya getirdiği temel eleştiri tüm bu sürecin gerçek dünyanın karmaşıklığını yansıtmada başarısız olacak bir “petri kabı” deneyi olduğu. “Bir genin içerisinde herşeyi halledebileceğinizi düşüncesi karmaşık organik sistemler için çok ilkel” diyor Shiva. “Sistem yaklaşımından uzaklaşmamalısınız. GDO bir kaçış yolu bulma denemesidir, tek bir gene odaklanma ve sonra da onu değiştirme denemesidir.”

Shiva ayrıca bir geni izole edip tuza ya da kuraklığa dayanıklı bir tür yaratma düşüncesini de reddediyor. “Diyelim ki iklime dayanıklı 1500 gen var ve biz gen bankasına gidip en fazla potansiyele sahip 100

genin üzerine bir kumar oynuyoruz. Kuraklığa dayanıklılığa gerçekten en çok neyin katkısı var hala bilmiyoruz. Bu deneme yanılma, kuraklığa dayanıklı genler bulmanın güvenilir bir yöntemi değil. Burada yaklaşım çeşitlilik temelli olmalı, herşeyi çözebilecek sihirli bir değnek yok elimizde.Çeşitlilik, adaptasyon ve dirençilik konusunda bizim yol göstericimiz olmalı.”

“Üstelik” diyor Shiva, Hindistan’daki çiftçiler çoktan Nalibakuri, Kalakaya ve Inkiri gibi kuraklığa dayanıklı türler ve Bhundi ile Kalambank gibi tuza dirençli türler geliştirmeyi başardı.

Shiva, tohum çeşitliliği mücadelesinde tüm dünyadan farklı grupları tohumlarını korumaya, saklamaya çağırıyor; Şubat ayındaki Birleşik Krallık gezisi de bunun bir parçasıydı. Kendi hareketini “açık kaynak kodlu yazılımlara” benzeterek, “açık kaynaklı tohum” olarak adlandırıyor.

Shiva için GDO, 20 yıllık tutulmayan sözlerin ve süper dayanıklı otlar ve böceklerin ortaya çıkışına neden olan daha beter sonuçların sorumlusu. Hindistan’da “Kurtsavar” adıyla satılan BT (Bacillus thuringiensis) Pamuğu pamuk kurdu zararlısını kontrol etme hedefiyle ortaya çıkmıştı ancak Tohum Özgürlüğü Raporu‘na göre pamuk kurdu artık BT Pamuğuna dayanıklı bir tür haline geldi. Tüm bunlara ek olarak yeni böcekler belirdi ve çiftçiler daha fazla ilaç kullanmak zorunda kaldı.

İklim değişikliği, Shiva’ya göre biyolojik çeşitliliği çok daha önemli kılıyor. “Bir iklim değişikliği döneminde, dünya olabildiğince çeşitlilik arz eden bir sisteme ihtiyaç duyar” diyor Shiva. “Monokültüre dayalı tohum sistemi yanlış ve uygunsuz. Biyolojik çeşitliliğe dayanan sistem daha fazla ürün verir ve tohumların çiftçilerin ellerinde olmasını zorunlu kılar.”

 

Yeşil Gazete için çeviren: Bora Kabatepe

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(The Guardian, Yeşil Gazete)


Kategori: Manşet

Yazarlar

Bilmem gereken her şeyi ormanda öğrendim – Vandana Shiva

Çok sayıda krizi bir arada yaşadığımız bu dönemde doğayı ölü madde olarak görmeyi bırakıp barındırdığı biyolojik çeşitliliğe, temiz suya ve tohumlara değer vermeye başlamamız gerekiyor. Bunun için doğanın kendisi en iyi öğretmenimiz olacaktır.

 

Vandana Shiva

5 Aralık 2012

 

Ekoloji yolculuğum Himalaya’nın ormanlarında başladı. Babam bir orman koruma memuruydu ve annem Hindistan ve Pakistan’ın trajik ayrılma sürecinden kaçarak çiftçilik yapmaya başlamıştı. Ekoloji hakkında bildiğim şeylerin çoğunu Himalaya’nın ormanları ve ekosistemlerinden öğrendim. Annemizin bizim için yazdığı şiir ve şarkılar ağaçları, ormanları ve Hindistan’ın orman medeniyetlerini anlatırdı.

Çağdaş ekoloji hareketine katılmam Himalaya bölgesinde yaşanan büyük ölçekli ormansızlaştırmaya karşı şiddetsiz bir tepki olan “Chipko” ile oldu.

1970’li yıllarda memleketim Himalaya’nın Garhwal İli’nden bir köylü kadın ormanları savunmak için öne çıkmıştı. Bölgedeki tomrukçuluk faaliyetleri toprak kayması ve taşkınlara, su, hayvan yemi ve yakıt sıkıntısına neden olmuştu. Bu temel ihtiyaçları karşılayanlar kadınlar olduğu için bu sıkıntılar su ya da odun taşımak için daha fazla mesafe yürümeleri ve daha ağır yük taşımaları anlamına geliyordu.

Kadınlar ormanın gerçek değerinin ölü ağaçların kerestesi değil pınarlar ve dereler, hayvanları için yiyecek ve ocakları için yakıt olduğunu biliyorlardı. Kadınlar ağaçları kucaklayacaklarını ve tomrukçuların ağaçları öldürmek için önce kendilerini öldürmesi gerektiğini ilan etmişlerdi.

O döneme ait bir halk şarkısı şöyle diyor:

Bu güzel meşeler ve orman gülleri

Bize serin sular verir

Bu ağaçları kesmeyin

Onları yaşatmamız gerekir

1973 yılında doktoramı yapmak için Kanada’ya gitmeden önce en sevdiğim ormanı görmeye ve en sevdiğim derede yüzmeye gitmiştim. Ama ormanlar yok olmuş, dere ise bir sızıntı haline gelmişti. Chipko hareketinin gönüllüsü olmaya karar verdim ve bütün tatillerimi pad yatra (hac yürüyüşleri) yaparak, ormansızlaştırmayı ve orman aktivistlerinin çalışmalarını belgeleyerek ve Chipko’nun mesajını yayarak geçirmeye başladım.

Chipko’nun dramatik eylemlerinden birisi 1977 yılında bir Himalaya köyü olan Adwani’de gerçekleşti. Bachni Devi adındaki bir köylü kadın ağaç kesme işinde çalışmaya başlayan kocasına karşı bir direniş başlattı. Görevliler ormana geldiklerinde kadınlar onları gündüz vakti yanan lambalarla karşıladılar. Ormancı ne yaptıklarını sordu. Kadınlar şöyle cevap verdiler: “Size ormancılığı öğretmeye geldik.” Ormancı çıkıştı; “Aptal kadınlar, ormanın değerini bilen bizlerin ağaç kesmesini nasıl engelleyebilirsiniz? Bu ormanlar neler sağlıyor biliyor musunuz? Kâr ve reçine ve kereste sağlıyor.”

Kadınlar koro halinde cevap verdiler

Ormanlar neler sağlıyor?

Toprak, su ve temiz hava

Toprak su ve temiz hava

Yeryüzünü yaşat ve o sana her şeyi sağlar.

Monokültürün ötesinde

Biyoçeşitliliği ve biyoçeşitliliğe dayalı yaşayan ekonomileri Chipko’dan öğrendim ve ikisinin de korunması hayatımın amacı haline geldi. Zihindeki Monokültürler (Monocultures of the Mind) kitabımda açıkladığım gibi doğanın ve kültürün yoksullaşmasının esas nedeni biyoçeşitliliği ve yerine getirdiği işlevleri anlayamamaktır.

Himalaya ormanlarının çeşitliliğinden aldığım dersleri kendi çiftliklerimizde biyoçeşitliliğin korunması için kullandım. Tarlalardan tohum biriktirmeye başladım ve eğitim ve uygulama için ayrı bir çiftliğe ihtiyacımız olduğunu fark ettim. Böylece 1994 yılında Himalaya’nın alçak kesimlerindeki Uttarakhand İli’nde Doon Vadisinde Navdanya Çiftliği kuruldu. Bugün burada 630 çeşit pirinç, 150 çeşit buğday ve yüzlerce diğer türü koruyor ve ekiyoruz. Dönüm başına daha fazla gıda ve besin üreten bir biyoçeşitlilik yoğun çiftçilik biçimini uyguluyor ve teşvik ediyoruz. Böylece biyoçeşitliliğin korunması aynı zamanda gıda ve besin krizinin de çözümü oluyor.

1987’de başlattığım biyoçeşitliliği koruma ve organik çiftçilik hareketi Navdanya büyüyor. Bugüne kadar Hindistan çapında 100’ün üzerinde tohum bankası kurulması için çiftçilere destek olduk. 3000’in üzerinde pirinç çeşidini kurtardık. Çiftçilerin fosil yakıtlardan ve kimyasala dayalı monokültürleri bırakıp güneş ve toprakla beslenen biyoçeşitliliği destekleyen ekolojik sistemlere geçmelerine de yardımcı oluyoruz.

Biyoçeşitlilik bolluk ve özgürlük, işbirliği ve karşılıklı verme konularında benim öğretmenim oldu.

Küresel Düzeyde Doğanın Hakları

Doğa öğretmen olduğunda onunla ortak bir yaratım sürecine gireriz—onun yetisini ve haklarını fark ederiz. Ekvator’un anayasasında “doğanın hakları”nı tanıması bu nedenle çok önemli. Nisan 2011’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu—Ekvator anayasası ve Bolivya’nın öncülüğündeki Doğa Ananın Hakları Evrensel Beyannamesi’nden alınan esin ile—Yeryüzü Günü kutlamaları kapsamında doğa ile uyum üzerine bir konferans düzenledi. Tartışmaların büyük bölümü insanın doğa üzerindeki, ve zenginin yoksul üzerindeki egemenliğine dayalı sistemleri ortaklık üzerine kurulu yeni sistemlere dönüştürme yolları üzerine yoğunlaştı.

Konferansla birlikte yayınlanan BM genel sekreterinin “Doğa ile Uyum” raporu doğa ile yeniden ilişki kurmanın önemini ele alıyordu: “Sonuçta çevreye zarar veren davranışlar insanların doğanın ayrılmaz bir parçası olduğunun, ona zarar verirsek kendimize de ciddi zararlar vermemizin kaçınılmaz olduğunun farkına varılmamasından kaynaklanmaktadır.”

Gerçekten de doğa ile uyumsuzluk ve doğa ve insana yönelik şiddetin kaynağı bu ayrılıkçılıktır. Güney Afrika’nın en önemli çevrecilerinden Cormac Cullinan’ın da işaret ettiği gibi ayrımcılık(apartheid) birbirinden ayrı olmak demektir. İnsanların renklerine göre şiddet kullanılarak ayrılmasını durdurmaya yönelik ayrımcılık karşıtı hareket için bütün dünya el ele vermiştir. Güney Afrika’da ayrımcılığı arkamızda bıraktık. Bugün ise çok daha geniş ve derin bir ayrımcılığı—insanların doğadan ayrı olduğuna dair zihinlerdeki ve yaşamımızdaki yanılsamaya dayalı eko-ayrımcılığı—aşmamız gerekiyor.

Ölü Yeryüzü Bakış Açısı

Yeryüzüne karşı savaş bu ayrı olma fikri ile başladı. Bu fikrin çağdaş tohumları sanayi devrimini kolaylaştırmak amacıyla yaşayan yeryüzünün ölü maddeye dönüştürülmesi ile ekildi. Çeşitliliğin yerini monokültürler aldı. Canlı yeryüzünün yerini “ham maddeler” ve “ölü madde” aldı. Terra Madre’nin (Toprak Ana) yerine Terra Nullius (yerli hakların varlığına rağmen işgale açık görülen boş topraklar) geçti.

Bu felsefenin geçmişi modern bilimin babası olarak adlandırılan Francis Bacon’a kadar uzanıyor. Bacon bilim ve icatlar “sadece doğanın gidişatına hafif bir yön vermekle kalmaz; onu fethetme ve ona boyun eğdirme, temellerini sarsma gücüne sahiptir” demiş.

17. yüzyılda yaşamış meşhur kimyager ve Yeni İngiltere Yerlileri Arasında İncil’in Yaygınlaştırılması Cemiyeti’nin başkanı Robert Boyle, yerli halkları doğa hakkındaki fikirlerinden kurtarmak istediğini açıkça söylemiş. Onların doğa algısına “bir tür tanrıça” olduğu için karşı çıkmış ve “doğa dedikleri şeye bu insanların gösterdikleri hürmet, insanın Tanrı’nın aşağı yaratıkları üzerindeki imparatorluğunun ilerlemesine engel olmaktadır” demiş.

Doğanın ölümü fikri yeryüzüne karşı bir savaş başlatılmasını sağlamıştır. Sonuçta yeryüzü sadece ölü maddeden oluşur, dolayısıyla öldürülen bir şey yoktur.

Felsefeci ve tarihçi Carolyn Merchant bu perspektif değişikliğinin—doğanın yaşayan, besleyici bir anne olmak yerine durağan, ölü ve yönlendirilebilir madde olması—kapitalizmi doğuracak olan etkinliklere son derece uygun olduğuna işaret eder. Bacon ve bilimsel devrimin diğer liderlerinin yarattığı egemenlik imgeleri besleyen yeryüzü imgelerinin yerini almış, doğanın sömürüsünün önündeki kültürel kısıtlamaları kaldırmıştır. Merchant şöyle yazmış; “İnsanın bir anneyi katletmesi, altın çıkarmak için iç organlarını deşmesi ya da vücudunu sakatlaması kolay bir şey değil.”

Doğanın Öğrettikleri

Bugün küreselleşmenin derinleştirdiği bu krizler döneminde, doğanın ölü madde olduğu paradigmasından uzaklaşmak zorundayız. Ekolojik bir paradigmaya geçmeliyiz ve bunun için en iyi öğretmen doğanın ta kendisidir.

Navdanya çiftliğindeki Yeryüzü Üniversitesi/Bija Vidyapeeth’i bu amaçla kurdum.

Yeryüzü Üniversitesi’nde yaşam ağı içindeki tüm türlerin evrilme özgürlüğü ve insanların yeryüzü ailesinin üyesi olarak diğer türlerin haklarını tanıma, koruma ve saygı özgürlüğü ve sorumluluğunu kapsayan Yeryüzü Demokrasisi öğretilir. Yeryüzü Demokrasisi insanmerkezcilikten ekomerkezciliğe doğru bir geçiştir. Hepimiz yaşamak için yeryüzüne bağımlı olduğumuza göre Yeryüzü Demokrasisi insanın gıda ve su hakkı ve açlık ve susuzluktan kurtulma hakkı olarak da tercüme edilebilir.

Yeryüzü Üniversitesi bir biyoçeşitlilik çiftliği olan Navdanya’da bulunduğu için katılımcılar yaşayan tohumlarla, canlı toprakla ve yaşam ağı ile ilişki kurma şansı yakalarlar. Katılımcılar arasında çiftçiler, öğrenciler ve dünyanın her yerinden insanlar var. “A’dan Z’ye Organik Tarım ve Agroekoloji” ve “Gandhi ve Küreselleşme” en popüler derslerimiz.

Ormanın Şiiri

Yeryüzü Üniversitesi Hindistan’ın Nobel ödüllü ulusal şairi Rabindranath Tagore’den ilham aldı.

Tagore hem doğadan ilham almak hem de bir Hint kültürü rönesansı başlatmak için Batı Bengal’de Shantiniketan kasabasında bir orman okulu kurmuştu. Okul 1921 yılında üniversiteye dönüştü ve Hindistan’ın en ünlü eğitim merkezlerinden biri haline geldi.

Bugün, Tagore’nin zamanında olduğu gibi, özgürlük konusunda ders almak için doğaya ve ormana dönemiz gerekiyor.

“Ormanın Dini” adlı eserinde Tagore antik Hindistan’ın orman halklarının klasik Hindistan edebiyatı üzerindeki etkilerinden bahsetmiş. Ormanlar bize demokrasi dersleri—ortak yaşam ağından geçim sağlarken diğerlerine de yer bırakma dersi—verebilecek su kaynağı ve biyolojik çeşitlilik depolarıdır.

“Tapovan (Saflık Ormanı)” adlı denemesinde Tagore şöyle yazar: “Hint medeniyeti kendini maddi ve manevi olarak yenileme kaynağını kentte değil ormanda bulması bakımından ayırt edilir. Hindistan’ın en parlak fikirleri insanların ağaçlarla, nehirlerle ve göllerle dostluk içinde olduğu, kalabalıklardan uzak yerlerden çıkmıştır. Ormanın huzuru insanın entelektüel gelişimine destek olmuştur. Ormanın kültürü Hint toplumunun kültürünü beslemiştir. Ormandan çıkan kültür yaşamın yenilenmesini sağlayan çok çeşitli süreçlerden etkilenmiştir.  Bu süreçler türden türe mevsimden mevsime, görüntü ve ses ve koku olarak değişerek ormanda daima iş başındadır. Bu sayede yaşamın ilkeleri olan çeşitlilik içinde birlik ve demokratik çoğulculuk Hint medeniyetinin de ilkesi haline gelmiştir.”

Hem ekolojik sürdürülebilirliğin hem de demokrasinin temelinde işte bu çeşitlilik içinde birlik ilkesi bulunur. Birlik olmadan çeşitlilik çatışma ve yarışmaya neden olur. Çeşitlilik olmadan birlik ise dışarıdan kontrole zemin hazırlar. Bu hem doğa hem de kültür için geçerlidir. Orman çeşitlilik içinde bir birliktir ve bizler ancak ormanla olan ilişkimiz aracılığıyla doğa ile birlik içinde oluruz.

Tagore’nin yazılarında orman sadece bir bilgi ve bilgelik kaynağı değildir; orman güzellik ve mutluluğun, sanat ve estetiğin, uyum ve mükemmeliyetin de kaynağıdır. Orman evreni sembolize eder.

“Ormanın Dini”nde şair, düşünce yapımızın “evrenle ilişki kurma çabamıza ya gücün ya da sempatinin beslenmesi aracılığıyla, fetih ya da birlik yoluyla yön verdiğini” yazmış.

Orman bize birliği ve şefkati öğretir.

Orman bize yeteri kadar diyebilmeyi, bir eşitlik ilkesi olarak sömürü ve birikim olmaksızın doğanın hediyelerinden nasıl faydalanabileceğimizi öğretir. Tagore ormanda kaleme alınmış antik metinlerden alıntı yapar: “Hareket halindeki bu dünyada hareket eden her şeyin Tanrı’ya dahil olduğunu bil; ve mutluluğu açgözlülük ve sahip olma yerine feragat ile bul.” Ormandaki hiçbir tür başka bir türün payına el koymaz. Her tür hayatını diğerleri ile işbirliği içinde sürdürür.

Tüketim ve birikim toplumunun sonu yaşama sevincinin başlangıcıdır.

Açgözlülük ile şefkat, fetih ile işbirliği, şiddet ile uyum arasındaki Tagore’nin sözünü ettiği çatışma bugün de devam ediyor. Bu çatışmayı aşmanın yolunu ise bize orman gösteriyor.

Orijinal yazı: http://www.yesmagazine.org/issues/what-would-nature-do/vandana-shiva-everything-i-need-to-know-i-learned-in-the-forest?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter&utm_campaign=Feed%3A+yes%2Fmost-recent-articles+%28Most+Recent+Articles+and+Blogs+-+YES!+magazine%29

Çeviri: İlknur Urkun Kelso

 

 

 

 

 

Kategori: Yazarlar