Antroposen Çağ’da, güvenliği, güvenli biçimde kavramsallaştırmak mümkün mü? – Çağdaş Dedeoğlu

ABD ordusunun sivil işler bölümü yardımcı sekreteri Jo-Ellen Darcy verdiği demeçte boru hattı için alternatif yollar araştırıldığını açıkladı.” Kuzey Dakota’da inşa edilmesi planlanan petrol boru hattına karşı yerli kabileler ve çevreciler tarafından, Mayıs ayından bu yana sürdürülen direnişin sonucunda Obama Yönetimi boru hatta güzergâhının değiştirilmesine karar verdi. Kararı kamuoyuna bildiren yetkili ise bir yanda ordu, yani güvenliğin askeri ayağının uygulayıcısı, diğer yanda sivil işler, yani askeri güvenlik uygulayıcısının halkla temas noktasını temsil etmektedir. Bu temsil hali, gelinen noktada bazı soruları da gündeme taşımaktadır.

Açık ki Obama Yönetimi için Kuzey Dakota’da yaşananlar enerji güvenliği başta olmak üzere, güvenliğin farklı boyutları açısından birer kaygı unsuru olarak değerlendirilebilirdi. Bölgede tam teçhizatlı bir biçimde fotoğraf veren askerler bu değerlendirmeyi kanıtlar nitelikteydi. Buna rağmen sergilenen direniş boru hattının tamamen iptaline olmasa bile güzergâh değişikliğine neden olmuş gibi

Bugün, Cerattepe’den Kuzey Dakota’ya, Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında ortaya çıkan tekil birçok örnek, devlet temelli geleneksel güvenlik anlayışının, yeni hak ve özgürlükler çerçevesinde esne(til)mesi gereğini ortaya koymaktadır. Peki, söz konusu gereklilik, güvenliğin yeniden kavramsallaştırılması noktasında ne anlama gelebilir? Antroposen Çağ’da, güvenlik politikalarının, sadece insanı değil, doğadaki tüm ötekileri dikkat alacak şekilde güvenli hale getirilmesi nasıl mümkün olabilir? Okumakta olduğunuz yazı, bu soruları tartışmaya açma niyetindedir.

İnsan ne zaman güvende hisseder?” sorusu yüzyıllardır insanlığın gündemini işgal etmektedir. Fakat bu gündem oluşturma halinde sorgulamaksızın doğru kabul edilen bazı varsayımlar söz konusu. Hissetmekten bahsetmekteyiz –yani, güvenliğin psikolojik boyutunun olduğunu peşinen kabul etmekteyiz. İkincisi, güvenliği zamanla ilişkilendirmekteyiz. Ama belki de en önemlisi, merkeze insanı yerleştirmekteyiz. Tabii bu varsayımları dikkate almaksızın güvenlik politikalarına odaklandığımızda bazı sorular dile getirilmemektedir. Örneğin, “hangi insanlar” diye sorulabilir. Kuzey Dakota’nın yerlileri mi yoksa petrol şirketlerinin temsilcileri mi dikkate alınacak? Daha da önemlisi insan neden merkezde olsun ki?

Sözü dolandırmaya gerek yok; devlet merkezli geleneksel güvenlik anlayışını esnetip insani güvenlik temasıyla dahi yola çıksa, doğanın insan bileşenlerinin yanı sıra insan olmayan bileşenlerini de dikkate almayan, yani biz’in öteki’sinin de rızasını almayan bir güvenlik anlayışının sürdürülebilir olamayacağı açıktır. Bugün, ekonomiden ekolojiye, krizin farklı görünümleri bu sürdürülemez anlayışın örnekleri olarak da pekâlâ okunabilir. Gündeme gelen sorunlar ve gelemeyen birçokları, olağanüstü halin sürdürülmesi çabasını üreten anlayışın sonuçları olarak görülmelidir.

Söz konusu anlayışın kökleri, güvenlik politikalarının ve dolayısıyla çalışmalarının ortaya çıkışından çok öncesine, felsefe ve siyaset bilimi alanındaki gelişmelere dek uzanmaktadır.  Antik Yunan’dan modern olanın habercileri İbn-i Haldun ve Machiavelli’nin iktidar tasvirlerine, Hobbes ile Locke arasındaki fikirsel anlaşmazlıkların toplumsal karşılığından Aydınlanma’ya ve Endüstri Devrimi sonrası gerçekliğe, iyi yönetimden devletin bekasına ana akım tartışmalar, yönetimin devamını amaçlamıştır.

Bu çerçevede, 17. yüzyılla birlikte Latince securitas kavramı bireysel olmaktan çıkıp kolektif bir durumu anlatmak üzere kullanılır hale gelirken insan ne zaman güvende hisseder sorusu böylece yeniden şekillendirilmiştir: “Devlet ne zaman güvende hisseder?” Tabii birtakım varsayımlar yine sorgulanmamak kaydıyla… 20. yüzyıl güvenlik anlayışı, devletin mutlak güvenliğini merkeze alırken en azından bir noktayı gözden kaçırmış ya da görmezden gelmiştir: Mutlak güvenlik mümkün değildir ve sürdürülebilir bir güvenlik durumu yaratılması, bir anlayış değişikliğine bağlıdır. Günümüzde, “üretim, tüketim ve gelişme” denkleminin, doğanın insan ve insan olmayan bileşenleri için ciddi sorunlar yarattığı açıktır. Söz konusu sorunlar çift katmanlı bir gürünüm sergilemektedir. Bu denklemde, öncelikle, bazı insanların güvenliği diğer bazılarından daha fazla önemsenmektedir. Dahası, insan türü diğer türlerden üstün tutulmaktadır. Bu açıdan, sürdürülebilir güvenlik, sürdürülebilir kalkınmadan farklı ve çok daha kapsamlı bir bakışı sorumlu aktörden talep eder. Bu talebin yerine getirilmesi ise öncelikle, insanı – eril dogmatik iktidarı – politika yapışımızın merkezinden çekmeyi gerektirir.

İnsanın, kendini evrenin merkezinde gördüğü ve erkeğin, kendini hiyerarşinin tepesine yerleştirdiği düşünme tarzının tarihi oldukça uzun ve çetrefilli. Neyse ki bu tarihin alternatif bir okuması, yeni sınıflandırmalara imkân verdi ve bu çerçevede içinde bulunduğumuz çağ, Antroposen (Anthropocene) olarak adlandırıldı. İnsanın doğada etki yaratma kapasitesinin artmış olduğu son 200 küsur yıllık dönem… Endüstri Devrimi öncesi dönemde farklı bir insanla karşılaşacağımızdan emin olamasak da söz konusu dönemde etkinin arttığı ve bugün gelinen noktada ise zirve yaptığı söylenebilir.

İnsanın, düşünen bir canlı olarak güvenliğini gerçekten düşündüğü varsayılır. Peki, insan güvenliğini gerçekten düşünmekte midir? Öyleyse bunu hangi şartlar altında yapmaktadır? Bu soruların cevabı, politikanın tanımında gizli olabilir. Siyaset Bilimine Giriş ders kitaplarında politika, birçok farklı şekilde tanımlansa da hâkim tanım değerlerin dağıtımındaki otoritenin belirlenmesine oturmaktadır. Ancak bu mücadelede, çatışmadan uzlaşıya nasıl geçildiğine bakılmamaktadır. Bu geçiş, yani denge halinin sürdürülebilirliği önemlidir. Bu çerçevede, odak noktasının devlete dönmesi kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü devlet değerlerin dağıtımında otoritenin temsiline karşılık gelmektedir. Devlet, ayrıca iktidarların müdahalelerine hem maruz kalmakta hem de bunlara aracılık etmektedir. Bu aracılık, güvenlik politikası alanında kendini ziyadesiyle göstermektedir. Vestfalyen düzenin ortaya çıkışı güvenliğin kolektif yorumunu meşrulaştırmış, 20. yüzyıl çift kutuplu düzeni ise ABD’den dünyaya yayılan bir biçimde, ulusal çıkarın ulusal güvenlik olarak yeniden kavramsallaştırılmasına yol açmıştır. Burada, mesele politikanın pratiğinden çok, zihinsel arka planındaki fikirlerdir. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler analizlerinde –özelinde güvenlik analizlerinde – rasyonel olduğu iddia edilen çıkarımlara yol açan fikirler…

Rasyonel olduğu iddia edilen analizlerin dayandığı yasal-ussal meşruiyet çerçevesinde doğa, insanın sömürebileceği ötekisi olarak algılanmaktadır, yani insan, merkezdedir ve çevresine hükmetmektedir. Söz konusu algı, biz’in, öteki karşısında korunması esasına oturan bir güvenlik anlayışıyla iç içe olup öteki’yi düşman–iyi ihtimalle müşteri–olarak gören bir algıdır. İnsani güvenlik, çevresel güvenlik ya da ekolojik güvenlik gibi kavramlar da eril iktidar ağzıyla kurgulandığı müddetçe krizi yeniden üretmektedir. Bu kurguda amaç, insanları bir merkez etrafında toplamak ve çevreye karşı üstünlüğü sağlamaktır. Dünya sisteminin geldiği noktada, bunun anlamı, güvenliğin askeri ve ekonomik önceliklere göre tasarlanması ve uygulanan politikalara olan inancın popülist araçlarla pekiştirilmesidir.

Cerattepe’de, Kuzey Dakota’da ya da dünyanın bir başka noktasında ekolojik mücadelelerin politik iktidarın icraatlarına karşı kazandığı her bir zafer, öncelikle, yukarıdaki anlayışta bir değişikliğe yol açma ihtimali açısından değerlidir. Dolayısıyla, söz konusu mücadeleler, her şeyden önce bir bilinç dönüşümü olarak sahiplenilmelidir. Çünkü bu dönüşüm politik gerçekliğin imkânlarını zorlayabilmek, alternatifleri düşünebilmek için gerek şarttır.

 

Çağdaş Dedeoğlu

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page