Köşe Yazıları

Mitoloji, din ve bilim: İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin politikası – Çağdaş Dedeoğlu

Biz, insan türüne mensup canlılar, çoğunlukla fiziksel ve psikolojik varoluşsal ihtiyaçlarımıza bağlı olarak, hayata dair sürekli bir anlam arayışı içerisindeyiz. Söz konusu arayışımız, bazı varsayımlar üzerinden şekilleniyor, başkalarıyla paylaştığımız gerçeklikler üzerinden… Bu durum, felaketlerin açıklanması açısından da geçerli. Her birimiz, karşılaştığımız felaketi, gerçeklik algımız çerçevesinde ele alıyoruz. Grandjean vd. (2008: 195) “felaketin anlamını değerlendirmek” hakkındaki makalede, “sebebe uygun bir sonuç beklentisinin, insanın adalet algısının temelini oluşturuyor olabileceğini” ifade ederler. Bir başka deyişle, adalet algımız, gerçekliği kavrayışımızla yakından ilişkili. ‘Bu durumla niye karşılaştım’ sorusu, aslında, adalet algısına bağlı bir soru. İma ettiği ise açık: Bunu hak ettim mi?

Irma Kasırgası

Eylül ayında, Irma Kasırgası Orta Florida’ya doğru ilerlerken Florida Üniversitesi yerleşkesinde (ikisi köpek, dördü insan) altı arkadaşımla birlikteydim ve insan ile insan olmayanın etkileşimi hakkında düşünüp dünyada ekolojik adaleti tesis edebilmek için gerçekliği nasıl çerçevelememiz gerektiğini sorguluyordum. Şimdi, Irma’nın da, kendisinden önce Harvey ve birçok başka kasırganın, sonrasında ise Maria’nın yaptığı gibi, insan ve insan olmayanlar üzerinde ağır bir yük bıraktığına üzülerek şahit oluyoruz. Birleşik Devletler’de ve Karayipler’de 50’nin üstünde insan artık hayatta değil ve çok daha fazlası büyük bir ekonomik sorunla karşı karşıya. Hayvanlar, ağaçlar ve ekosistemlerin diğer üyeleri de kayıplar arasında sayılmalı! Ne uğruna? Bunu gerçekten hak ettiler mi? Toplumun farklı kesimlerinden insanların bu sorulara birbirine tamamen zıt cevaplar vermeleri şaşırtıcı değil. Bu açıdan, burada önce söz konusu görüşleri sınıflandırıp ardından bir sentezde bulunmayı deneyeceğim.

Irma sırasında ve sonrasında, birbiriyle çelişen görüşler ifade eden haberler okuduk, videolar izledik. Örneğin, bir tarafta felaketi Tanrı’nın günahkar insanları cezalandırma biçimi olarak görenler vardı (Milbank, 2017), diğer taraftaysa iklim olaylarının bilimsel yorumunda ısrar edenler ve bunları iklim değişikliğine bağlayanlar (Lewis, King and Perkins-Kirkpatrick, 2017; King, 2017). İnanç ve ifade özgürlüklerinin demokratik toplumun ayrılmaz parçaları oldukları aşikar ve insanlar da görüşlerini istedikleri gibi ifade edebilirler. Öte yandan, vatandaşların, cehalet, kibir ve nefret söylemine karşı sağlam biçimde bilgilendirilmeleri gerekmektedir. Bu yüzden de düşünce yapılarımızı eleştirel biçimde gözden geçirmeliyiz.

Çocukluğumuzun erken dönemlerinden itibaren, çevremizde olup biteni anlamak ve hikayelerimizi anlatmak için farklı zihinsel çerçeveler kullanıyoruz. Bugüne kadar, insan türünün, Evren ile (ve onun içindeki) ilişkisini açıklayıp deneyimine anlam vermekte en azından üç farklı çerçeve geliştirdiği görülmekte. Bu çerçeveler, mitsel, dinsel ve bilimsel olarak sınıflandırılabilir ve bunların ilk ikisi genellikle bilim-dışı olarak nitelendiriliyor. Dahası, bugün mitoloji dediğimiz, antik dönem insanının diniydi ve mitler bir zamanlar insanların insan olmayan dünyayla ilişkilerini açıklamakta kullandıkları inanç sistemleriydi. Ayrıca bilim de bazen mitsel bir olgu gibi sorgusuz sualsiz kabul edilebiliyor. Ancak dinsel, metafizik ve pozitif-bilimsel şeklinde ortaya konulan “üç hal yasası”ndan (Comte, 1988) farklı olarak gerçekliğin ve de bilginin çerçevelenmesi doğrusal değil. Mitoloji, din ve bilim insanların düşünce yapılarında yan yana bulunabilir.

Peki, söz konusu üç zihinsel çerçeve temelinde, felaketi nasıl açıklayabiliriz? Aşağıda bir deneme sunuyorum.

  1. Felaketin mitsel açıklamasına dair Mezopotamya mitolojisinden bir örnek (Grandjean vd. 2008: 189):

“İnsanlar, her defasında gürültü yapıp Tanrı Enlil’in (Yeryüzü-tanrı) uyumasına engel oluyorlardı. Bıkkın ve kızgın vaziyetteki tanrı, insanlara (kıtlık ve salgın gibi) doğal felaketler göndererek onların sayılarını azaltmaya çalıştı. Bunlardan sakınmak için insanlar Enlil’i sakinleştirmeye çalışmadı veya gürültü yapmaktan vazgeçmediler. Bunun yerine, bir sürü kurban sunarak kötü şanstan sorumlu tanrıyı sakinleştirmeye çalıştılar.”

2.1. Felaketin dinsel açıklamasına dair Kuran’dan bir örnek (Şûrâ, 42/30):

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. Allah yine de çoğunu bağışlar.”

2.2. Felaketin dinsel açıklamasına dair İncil’den bir örnek (Yaratılış 6, 5-6):

“Tanrı, insanların yeryüzüne çok fazla kötülük yaptığını, düşünce ve eğilimlerinin her daim kötü olduğunu gördüğünde, insanı yarattığına pişman oldu ve çok üzüldü.”

  1. Felaketin bilimsel açıklamasına bir örnek:

“İçinde bulunduğumuz çağın adı Antroposen. Bu yeni çağda, biz, insanlar, gezegeni fosil yakıtlara dayalı yıkıcı bir ekonomik modelle  şiddetli biçimde dönüştürüyoruz. Bunun bir sonucu olarak, iklimi de değiştiriyoruz. Bu yüzden artan oranlarda iklim olaylarına maruz kalıyoruz. Halihazırda, küresel sıcaklık artış ortalamasını 2 derecenin, ideal olarak ise 1,5 derecenin altında tutma hedefine ulaşmayı başaramazsak gelecekte çok daha fazla felaketle yüzleşmek zorunda kalacağız.”

Yakın zamanda, Paris sonrası dönem için yeni bir iklim ekonomisi modeli de tartışmaya açıldı (Thompson, 2017). Yine de yukarıda ifade edilen üç açıklama türünün nasıl da aynı mesajı verdiğini görmek ilginç değil mi? Gezegenin dengesini bozma! Mezopotamya hikayesindeki gürültü, Kuran’daki musibet veya İncil’deki kötülük ve de bilimsel açıklamadaki gezegenin dönüştürülmesi ifadeleri farklı çerçevelerde aynı soruna dikkat çekiyor. Belli ki Papa Francis’in Irma sonrası açıklamaları da (Horowitz, 2017) bu çerçevelerden besleniyor. Tüm bunlara rağmen, neden bir fikir birliğine varamıyoruz?

Görünen o ki farklı çerçeveler temelinde cereyan eden mücadele, politikacılar veya kamuoyuna yön veren diğer aktörler tarafından popülist amaçlarla körükleniyor. Herhangi bir iktidarın gücünü pekiştirmesinin, belirli sembolleri kullanmaktaki becerisine bağlı olduğu aşikar. Son yıllarda, iklim değişikliği de sembolik savaşın bir başka cephesi haline geldi. Harvey, Irma ve diğer deneyimler demokrasiye ilişkin ciddi zafiyetleri, özellikle yönetim yetenekleri ve şeffaflık açısından, yeniden gözler önüne serdi. Böylesi bir politik iklimde, iklim değişikliği tartışması da maalesef yetersiz kalıyor. Tabii ki mitler ve dinsel yorumlar da bu yetersizliğin bir parçası oluyor.

Atalarımız, iklim olaylarını  mitsel ve dinsel çerçeveler kullanarak açıklamış olabilirler. Doğanın neredeyse tamamen bilinemez olduğu bir dönem için bu kabul edilebilir bir durum. Fakat bugün bilimsel veri analizi, modelleme ve tahmin yapabilmekteyiz. Yapmamız gereken tek şey, veriyi okumayı öğrenip bilgiyi sentezlemek. Bunun önündeki tek gerçek engel ise politik olan. Çünkü politika, ekonomik karar verme süreçlerinin işlediği ortam ve iklim değişikliği kesinlikle sağlam ekonomik kararlar gerektiriyor.

Sonuç olarak, baştaki soruya geri dönelim: Bunu gerçekten hak ettik mi? Cevap, hem Evet hem Hayır. Evet çünkü Evren’e, dolayısıyla da doğaya ilişkin hakim gerçeklik algımız, çoğumuzu, ekolojik açıdan adil davranışlar geliştirip kararlı adımlar atmaktan alıkoyuyor. Yakınlarımıza, arkadaşlarımıza ve sevdiklerimize özen göstersek bile, birçok başka canlının haklarını önemsemiyoruz. İtiraf edelim, önceliklerimiz farklı. Her bir insanı kazandığından azına razı olmaya ve başkalarının koşullarını iyileştirmek üzere çaba göstermeye ikna etmek kolay değil. Öte yandan, cevap aynı zamanda Hayır. On yıllardır, insanlar, kurumlar yaratıp iklim değişikliğine karşı etkili aksiyonda bulunmak üzere birtakım yollar arıyorlar. Geçen sürede, sağlam bir aksiyon için gereken bilgi ve deneyim oluşmuş durumda. Şu anda, ihtiyacımız olan şey ise uzlaşı. Bunun için öncelikle gündelik dilimizde değişikliğe gitmek zorundayız. Örneğin, “doğal felaket” ifadesini ele alalım. Eğer iklim olayı doğalsa, felaket olamaz; yok, bir felaketse bu sefer de doğal olamaz. Sistemde, felaketi hak edecek bir yanlışa yol açmış olmalıyız! Bu açıdan, hakim dışlayıcı gerçeklik algısından kurtulmamız şart. Bunun için, arkadaşlarımızdan başlayarak yeni bir diyalog yolu açabilir ve önce onları ekolojik vatandaşlık konusunda ikna etmeyi deneyebiliriz. Neye, nasıl inandığımızdan bağımsız olarak tüm canlılar için adalet fikrinin yaygınlaşmasını destekleyebilir ve akranlarımızı adalet için kollayabiliriz. Bunu yaptığımızda, ekolojik adalet zaten kendiliğinden gelecektir.

Not: Bu yazının İngilizcesi CRR Blog’ta yayımlanmıştır.

* Çağdaş Dedeoğlu, Florida Üniversitesi Din Bölümü’nde araştırmacı ve İstanbul Arel Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde yardımcı doçent. Çalışma ve projelerine www.cagdasdedeoglu.com adresinden ulaşabilir, Twitter’da ise @CagdasDedeoglu profilini takip edebilirsiniz.

 

Çağdaş Dedeoğlu

Köşe Yazıları

Eko-merkezcilik temelinde düşünebilmek: The Ecological Citizen – Çağdaş Dedeoğlu

İnsan-merkezcilik, ülke yönetimleri ve akademi de dâhil olmak üzere tüm alanlara sızmış durumda. Söz konusu dünya görüşü, olay ve olguların değerlendirilmesinde insanı merkeze koyarken doğanın insandan bağımsız olarak içsel değerini görmezden geliyor. Bununla birlikte, insan-merkezciliğin samimi bir eleştirisini yapmadan doğayla sürdürülebilir bir ilişki kurulamayacağını iddia edenlerin sayısı ise her geçen gün artıyor.

The Ecological Citizen bu iddiayı akademide ve sivil toplumda güçlü bir şekilde dile getirebilmek amacıyla yayın hayatına başlayan yeni bir dergi. Adından da anlaşılacağı gibi, derginin temel hedefi ekolojik yurttaşlık fikrini yaygınlaştırmak. Günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz ekolojik tahribatı (ecocide) “durdurup süreci tersine çevirmek” ve “ekolojik bir uygarlık yaratmak” dergiyi sahiplenen anlayışın iki misyonu olarak öne çıkıyor.

İlk sayısı geçtiğimiz hafta yayımlanan derginin, bağımsız değerlendirme sürecinden geçerek yılda iki kez yayımlanması ve ücretsiz erişime açık olması planlanıyor.

Dergiye ön ayak olan birikim 1980’lere dayanıyor. O dönemde David Orton’un “sol biyo-merkezciliği” çerçevesinde benzer kaygılarla bir araya gelen fikir ve mücadele insanlarının birlikteliği, onun ölümünün ardından yeni bir sorumluluk halini aldı ve ortaya Eko-merkezci Birlik (The Ecocentric Alliance) çıktı.

Beş Temel Amaç

The Ecological Citizen’in ise Eko-merkezci Birlik ile bağlantılı olarak beş temel amaç çerçevesinde kurulduğu ifade ediliyor:

1) Ekolojik bilgiyi geliştirmek,

2) Yeryüzü-merkezli eylemi desteklemek,

3) Eko-merkezci vatandaşlığa ilham vermek,

4) Politik tartışmalarda eko-merkezciliği savunmak,

5) Eko-merkezci sözlüğü geliştirmek.

Derginin, dünyanın çeşitli coğrafyalarından akademisyen ve araştırmacılar tarafından imzaya açılan Eko-merkezciliğe Bağlılık Bildirisi (Statement of Commitment to Ecocentricism), eko-merkezci bir dünya görüşüne neden ihtiyaç duyduğumuzu gayet açık bir biçimde özetliyor.

Bildirinin çevrildiği ilk dil ise Türkçe. Gelinen noktada, Türkiye’de yaşanan ekolojik tahribatın boyutları göz önüne alındığında eko-merkezci bir dünya görüşüne ne kadar ihtiyaç duyduğumuz kolaylıkla anlaşılabilir.

Yaşananlar, farklı katmanlarda ortaya çıkan sorunlar yumağı gibi tüm canlıları sarmış durumda ve tüm bunların temelindeki zihniyet problemine yönelik birtakım sorular sormak vakti geldi de geçiyor: İnsanın, doğadaki gerçek yeri nedir ve doğanın insan dışındaki parçalarını da dikkate alan bir yaşam modeli kurulabilir mi?

Bu sorular bir kez sorulduklarında, artık insana, hayvana ve diğer canlı ve cansız varlıklara ilişkin yanıtları arayış biçimimizde köklü değişikliklere ihtiyaç duyacağız. Söz konusu ihtiyaç, doğanın insan olmayan bileşenlerini, onun kendinde değerini dikkate almaktaki başarısızlığımızın arkasında yatan sebeplere odaklanmayı beraberinde getirecektir. Başarının bugünkü anlamı maalesef sadece ekonomik büyümedir; ama büyüme adalet getirmemektedir. Dahası, ekonomik büyüme uğruna yapılanlar, adaletsizliği sadece insan türünün çoğunluğu için değil, diğer tüm türler için daha da artırmaktadır. Hâlbuki adaleti, doğadan –doğadaki canlılarla ilişkimizden –başlayarak aramadığımız sürece tam olarak bulamayacağız.

Bu anlayış temelinde, Eko-merkezciliğe Bağlılık Bildirisi’nin daha çok bilinci harekete geçirmesi dileğiyle.

The Ecological Citizen’ın ilk sayısına buradan erişim mümkün.

 

Çağdaş Dedeoğlu

 

Köşe Yazıları

Türkiye’nin siyasal sistemi millet için, ne zaman ‘Hayır’lı olabilir? – Çağdaş Dedeoğlu

Başlıktan da anlaşılacağı gibi konu, anayasa değişikliği… Hayat çok hızlı akıyor, politika da bu hıza ayak uydurmak durumunda. Söz konusu hız, bizi, bazı tercihler arasından “hızlıca” seçim yapmaya itiyor, belki sistem tam da bu “el çabukluğundan” medet umuyor, kim bilir? Ancak bu hızlı nicelik yaratma amacı, yani gerekli sayılara ulaşma mücadelesi, niteliğin görmezden gelinmesine yol açıyor. Görülüyor ki bu iki unsur, anayasa değişikliği sürecinde de birbirini etkiliyor.

Anayasa değişikliği tartışmalarında, yukarıdaki hız mekanizması devrede. İnsanlar kutuplaşıyor. (Kutuplaşmanın Türkiye’deki muhafazakârlardan en azından bazıları için anlamını araştıran bir haber için bkz.)  Bir taraf, “parlamenter rejim şöyle kötü” diyor; diğer taraf, tam tersini iddia ediyor. Bir taraf, “başkanlık gelecek dertler bitecek” diyor, diğer taraf “daha da otoriterleşeceğiz” diyor. Her gün, bu iki kutba oturan beklenmedik çıkışlar geliyor.  “Beklenmedik”ten kastım “evet” veya “hayır” kararları değil. İsteyen, istediğini düşünmekte kesinlikle özgürdür; bunu kimse tartışamaz. Ama asıl sorulması gereken sorunun hala net bir biçimde sorulmadığını düşünüyorum: Yapılması planlanan değişiklikler, Türkiye gerçeklerine uygun mu ve ifade edilen sorunların çözümüne katkı sunabilir mi?

Aşağıdaki kısa tartışmada, sadece olanın eleştirisine yer vermeyip olması gereken için de birkaç öneri getirmeyi deneyeceğim. Bunu yaparken, anayasa değişikliği teklifinin, genel gerekçe bölümüyle maddelerini temel alıyorum. Teklife ilişkin açıklayıcı hukuki yorumlar için Türkiye Barolar Birliği’nin çalışmasına bakılabilir. Ben ise burada, “önümüze getirilen teklifin hemen göze çarpan çok ciddi sorunları neler ve teklif nasıl olsaydı kabul edilebilir olurdu” diye düşünmeye çalışıyorum. Bunun için izleyen satırlarda, aklımdaki iki soruya yanıt arıyorum. Bunlardan bir tanesi, teklifin, kuvvetler ayrılığıyla ilgili yaklaşımı ve bir diğeri de temsilde adaletle ilgili bir düzenleme içerip içermediği.

  1. Anayasa değişikliği maddeleri, paketin gerekçe bölümünde işaret edilen “kuvvetler ayrılığı sorunu”na çözüm öneriyor mu?

Üniversitede verdiğim derslerin sınavlarını notlarken öğrencinin ne yazdığından çok, yazdıklarını nasıl gerekçelendirdiğine ve nedensellik bağını kurarken gösterdiği özene dikkat etmeye çalışırım. Bu bakış açısını, başka soru(n)ların yanı sıra Türkiye’de kuvvetler ayrılığı sorununa cevaben üretildiği gerekçe bölümünde açık biçimde ifade edilen bir anayasa değişikliği teklifine uyguladığımızda, söz konusu teklifin, iyi bir not alması mümkün görünmüyor. Çünkü teklif, genel gerekçe bölümünde, düzelteceğini vaat ettiği sorunları düzeltmek şöyle dursun, daha da derinleştirecek önerilere sahip. Bu önerilerden hemen akla gelen bir tanesi, cumhurbaşkanının atadığı adalet bakanının Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na başkanlık ediyor oluşu. Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimindeki yürütme ağırlığından bahsetmiyorum bile. Yargı konusundaki bu iki değişiklik önerisi, genel gerekçenin daha ilk cümlesiyle çelişmektedir: “Anayasalar toplum tarafından devleti hukukla sınırlandırmak için hazırlanan metinlerdir.” Oysa söz konusu değişiklikler, hukuku, politik iktidarla sınırlamak anlamına geliyor.

Herhangi bir sistemde –bu sistemin, parlamenter veya başkanlık oluşu fark etmez – yasama da yürütme de, ancak yargının bağımsızlığına göre dengeli veya dengesiz olabilir. Kuvvetler ayrılığını anlamlı kılan yargı kuvvetinin pozisyonudur ve ayrıca bu noktada ABD veya bir başka ülkede de işlerin iyi gitmediği açıktır. Bu çerçevede, yürütmeyi, yargının üstünde konumlandırmaktan vazgeçmeyen, yani adaleti siyasi çıkara mahkûm eden bir teklifle karşı karşıyayız.

“Ne olabilirdi” diye baktığımızdaysa, yargıyı, yürütmenin vesayetinden kurtarmanın şart olduğu gerçeğinin yanı sıra yürütmenin kompozisyonu açısından da bir öneri akla geliyor. Şayet meclis, “milli egemenliğin teminatı” ise yürütmenin de meclis içerisinden seçilmesi hem milletin temsili hem de istikrar açısından uygun olabilir. Ancak bu seçim, “tek adam” için dayatılmak zorunda değil. Cumhurbaşkanı ve başbakanın aynı anda varlığı sistemde iki başlılığa yol açıyor ve öte yandan birçok kritik yetkinin tek bir kişide toplanması da demokrasi kültüründen uzaklaşmak anlamına geliyorsa Yürütme Konseyi gibi başkansız bir kurum, pekâlâ yaratılabilir. Bu kuruma seçilmek için birçok ölçüt getirilebilir. Yürütmeye seçilecek kişinin yasamadaki gücünün kırılması için alınacak önlemlere özen gösterilmesi kaydıyla… Dünyada, bununla ilgili örnekler var; araştırılıp Türkiye’nin gerçeklerine göre birtakım düzenlemeler yapılabilir. Yeter ki milletin temsilcilerinde, milletin temsiline dair bir irade olsun. Tabii bu noktada, bu kez, Türkiye’de milletin temsilcilerinin nasıl seçildikleri sorusu öne çıkıyor.

  1. Anayasa değişikliği paketi, temsilde adalet ilkesine dair bir çözüm öneriyor mu?

Dünyada siyasal sistemler kabaca ikiye ayrılabilir. Bunlardan ilki, çoğunlukçu (majoritarian) sistemler, ikincisi çoğulcu (pluralist) sistemlerdir. Britanya, ABD, Fransa vb. ülkelerle birlikte Türkiye de ilk gruptadır. Sistemin çoğunlukçu olması, tarihsel olarak parlamenter, başkanlık veya yarı-başkanlıkla hemhal olmasından bağımsızdır. Ama çoğunlukçu bir sistemin ciddi bazı sorunları olduğu da açıktır. Ben, bunlar arasında temsilde adalet olarak özetleyebileceğimiz sorunu çok önemsiyorum. Çoğunlukçu bir sistemde, çoğulcu bir sistemden farklı olarak, demokrasi daha çok niceliksel bir durum olarak görülür ve seçimler sonucunda iktidara gelen çoğunluk temsilcisinin, oligarşiyle halk tiranlığı arasında konumlanması kuvvetle muhtemeldir. Sistemi çoğunlukçu bir görünümden çoğulcu bir görünüme taşımak, farklı dönemlerde, farklı azınlık gruplarının iktidar mağduru olmalarının önüne geçebilmek için gereklidir. Bunun yollarından bir tanesi ve teknik olarak da öncelikli olanı, seçim sisteminde, tüm vatandaşların mecliste temsiline imkân veren düzenlemeler yapmaktır. Referandumda oylamamız istenen anayasa değişikliği teklifinde bu açıdan da herhangi bir düzenleme bulunmuyor. Teklifin genel gerekçe bölümünde “yasamanın zayıf oluşu,” “milli irade” vb. vurgular yapılmış olmasına rağmen teklifin kendisinde, yasamanın adil ve de güçlü olması için bir değişiklik önerisi maalesef göze çarpmıyor. Temsilde adaletin ve dolayısıyla gücün sağlanmadığı bir meclis kompozisyonunda ise yürütmenin nasıl ele alındığı sonucu pek de değiştirmeyecek ve bu durumda, birileri elbet mağdur olacaktır.

***

Yukarıdaki sorular tabii ki çoğaltılabilir ya da bunlara farklı cevaplar da verilebilir, verilmelidir de. Ancak burada asıl önemli olan, Türkiye’de yaşayan herkesin soru sorması ve sorularına aldığı yanıtlara göre yaşamasıdır. Bu, her şeyden önce, bir vatandaşlık hakkı ve de görevidir. Anayasa değişikliği, bugünden çok geleceği şekillendirmekle ilgilidir. Dolayısıyla, anayasa değişikliği tartışmalarında bir futbol takımının taraftarı mantığıyla değil, milli takım taraftarı mantığıyla hareket etmek elzemdir. Bu açıdan, insan, yapılacak bir düzenleme, bir ülkedeki sorunları daha da derinleştirme potansiyeli taşıyorsa, “yetmez ama evet” yerine “yetmiyorsa hayır” diyebilmeli…

 

Çağdaş Dedeoğlu

Köşe Yazıları

Evrim Teorisi, politik ekoloji ve gelecek – Çağdaş Dedeoğlu

Türkiye, her anlamda, oldukça ilginç bir ülke… Gündemi takip etmek oldukça zor; gündemin tamamına hâkim olabilmek neredeyse imkânsız. Açık ki bu Türkiye’ye has bir gerçeklik değil, ancak oydaşmacı öğelerin eksik olduğu –kamu politikalarının yangından mal kaçırır gibi üretildiği- ülkelerde gündem takibi ve hâkimiyeti daha da zorlaşıyor. İfade edilen gerçeklikte, dişe dokunur yorumlar için iyi organize olmuş, yetkin ekip üyelerine sahip olmak elzem. Bu, gündem yaratma ihtimali daha fazla olan politikacı ve bürokratlar için olduğu kadar –belki de daha çok- gündemi mercek altına alan, gündem maddelerini yorumlayan, onlar hakkında alternatif bilgi üretmeye, halkı “aydınlatmaya” çalışan haberciler, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri vb. için de geçerli. Söz konusu durum, evrim teorisinin –diğer bazı konularla birlikte- Milli Eğitim lise müfredatından çıkartıldığı haberinin gündeme oturmasından sonraki gelişmelerde de gözlemlenebilir. 16 Ocak 2017 günü Habertürk’te yayımlanan Türkiye’nin Nabzı programı da evrim teorisine dair gerçekleştirilen programlardan bir tanesiydi. Bu yazının ana fikri, söz konusu programa katılan profesörlerden bazılarının, evrim teorisi tartışmasında ortaya koydukları tavırlarına istinaden doğdu.

Bu çerçevede, yazının amacı, kimseye, evrim teorisini kabul ettirmek veya onun karşısında birtakım iddialarda bulunmak değil. Aksine, evrim teorisinin–adı üstünde düşünmeyi mümkün kılan bir çerçeve olarak teorinin–düşünmeye imkân verdiği bazı noktaları tartışmaya açmak… Çünkü bu bazı noktaları tartışmadan, politik ekolojik meselelerimizin çözümünde yol alamayacağımızı düşünüyorum. Burada, “politik ekolojik meselelerimiz” ifadesini, iktidarın, insan veya insan olmayan bileşenleriyle doğada, belli bir düşünme biçimi temelinde, yol açtığı bütün sorunları ifade edecek şekilde kullanıyorum.

Politik ekolojik meselelerimizin çözümüyle evrim teorisi hakkında ve onun üzerinden düşünebilmemiz arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Biraz açmaya çalışayım. İnsan, doğumundan itibaren “çevresi”ni kavramaya ve yorumlamaya çalışır. Hayat yolculuğu boyunca kendisine sunulan bilgiyi alıp kullanır ve bazen de yeni bilgiler üretir. Metafizik, epistemoloji (bilgi kuramı) ve etik, insanın, gerçekliğin ne olduğu, hayatını hangi bilgiler temelinde ve buna bağlı olarak nasıl (hangi ilke ve değerler aracılığıyla) sürdürdüğü şeklinde özetlenebilecek sorulara verdiği cevapların toplandığı alanlardır. Kişinin sahip olduğu metafizik, epistemolojik ve etik yapılar, yıllar geçtikçe kişiliğinin ayrılmaz parçaları haline gelmektedir. Eğitimse–sadece okul dönemi değil, okul öncesi eğitim de dâhil olmak üzere–bu açıdan ciddiye alınmalıdır.

Bugün üstesinden gelmekte zorluk yaşadığımız politik ekolojik meseleler, iktidar olan “ben”in, doğanın içerisinde kendisini konumlandırışıyla yakından ilgili görünmektedir. Bu konumlandırmada insan merkezde olduğu için, tektanrıcı dinlerin hâkim yorumunda da bu, böyle olmaktadır. Dahası, tektanrıcılık, ataerkilliğin, anaerkilliğin yerine geçtiği bir gerçeklikte hâkim hale geldiği için erkek insan, kendisini, yeryüzü hiyerarşisinin tepesinde görmektedir. “Gökler hiyerarşisi” de tabii ki bu denklemi yansıtmaktadır. İşte evrim teorisi, insanın, bu denklemi sorgulamasına yol açma potansiyelini bünyesinde barındırması sebebiyle risklidir. Söz konusu risk, verili metafizik-epistemolojik-etik kurgunun bozulmasıyla ilgilidir. Bu risk alınmadan, politik ekolojik sorunlara yol açan iktidar ilişkilerinden kurtulmak ise mümkün görünmemektedir.

1860 yılında Oxford Doğal Tarih Müzesi’ndeki bir tartışma sırasında, Piskopos Samuel Wilberforce, kendisine, ‘büyükanneniz tarafından mı, yoksa büyükbabanız tarafından mı maymunlarla akrabasınız?’ diye sorduğunda, Thomas Henry Huxley, “bilimsel düşüncelerle dalga geçerek tartışmaktan kaçınan bir insan yerine, bir maymunla akraba olmayı tercih edeceğini” söylemişti (Warburton, 2016: 218-219). Felsefede agnostisizm (bilinemezcilik) kavramını ilk kez kullandığı kabul edilen İngiliz biyolog Huxley, Darwin’le anılan evrim teorisinin en önemli savunucularındandı. Bu nedenle, Huxley’in yukarıdaki ifadesini, Darwin’in aşağıda yer verilen ifadesiyle birlikte değerlendirmek anlamlı olabilir:

Şahsen ben, düşmanlarına işkence etmekten hoşlanan, kurban kesen, vicdan azabı duymadan çocukları öldüren, utanma duygusundan habersiz ve en basit batıl inançların kurbanı olan bir vahşinin soyundan gelmektense, bakıcısını kurtarmak için korkunç düşmanına meydan okuyan küçük yiğit bir maymunun ya da tepelerden inerek şaşkın köpek sürüsünden kurtardığı genç dostunu görkemli bir biçimde alıp götüren şu yaşlı babuinin [habeş maymununun] soyundan gelmeyi tercih ederim.” (Darwin’den [The Descent of Man] aktaran Acot, 2005: 82-83).

Tabii ki kimse, kimseyi Darwin’in ya da Huxley’in yukarıda yer verilen görüşlerini tam anlamıyla sahiplenip kendi türünü diğer türlerle eşit görmeye zorlayamaz. Bu, yapısal-tarihsel gerçekler ışığında çok kolay bir mesele de değildir. Lakin kimsenin, bunun tam tersi noktada, sırf geçmişte kendisine öğretilenlerle örtüşmediği için evrim teorisiyle dalga geçme hakkı da yoktur. Eğitim müfredatının amacı da kişiliğin oluşum aşamasında, çocuğun, tüm görüşlere eşit mesafede duran metafizik, epistemolojik ve etik yapılarla muhatap olmasını sağlamaktır.

Günün sonunda, evrim teorisi, yukarıda ifade edilen yeniden düşündürme ihtimaliyle ilgilidir. İnsan türü, hâkim tektanrıcı kabulün iddia ettiği gibi kendinde özel bir tür olmayabilir. Bu alternatif yorum, inanç özgürlüğü bağlamında da değerlidir. Kişi, başkalarına zarar vermemek kaydıyla, inancını istediği şekilde “çerçeveleme” özgürlüğüne sahiptir.

‘’Türlerin Kökeni adlı kitabı 1859 yılında yayımladığı andan itibaren… İnsanlar artık özel değildi: Her hayvan gibi doğanın bir parçasıydı.’’ (Warburton, 2016: 219) Kişi için, doğanın sıradan bir parçası olduğunun, ne tür ne de cinsiyet bağlamında biricik olmadığının farkına varmak, doğanın gerçekleriyle uyumlu bir gerçeklik inşa etmenin bir ilk adımı olarak görülebilir. Ancak bundan sonra ve buna uygun olarak alternatif bilgi üretmek mümkün olacaktır ki etik kodlar ve de hukuk normları tüm bunların üstünde yükselebilsin. Bu, evrim teorisini peşinen kabul etmek demek değildir; fakat evrim teorisi üzerine düşünmek, politik ekolojik meselelerin çözümü ve geleceğin barışçıl inşası için gerek şarttır.

  • Nigel Warburton, Felsefenin Kısa Tarihi, Baskı, İstanbul: Alfa Yayınları, 2016.
  • Pascal Acot, Bilim Tarihi, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2005.

Yazıya temel oluşturan ve 16 Ocak Pazartesi günü Habertürk’te yayınlanan “Türkiye’nin Nabzı” programıbu linkten izleyeblirsiniz. İlgili programda “Yeni Müfredat ve Evrim Teorisi” konusu 3 saat 23 dakika süren programın 54.dakika 16. saniyesinde başlıyor ve programın sonuna kadar devam ediyor

 

Çağdaş Dedeoğlu

Köşe Yazıları

Antroposen Çağ’da, güvenliği, güvenli biçimde kavramsallaştırmak mümkün mü? – Çağdaş Dedeoğlu

ABD ordusunun sivil işler bölümü yardımcı sekreteri Jo-Ellen Darcy verdiği demeçte boru hattı için alternatif yollar araştırıldığını açıkladı.” Kuzey Dakota’da inşa edilmesi planlanan petrol boru hattına karşı yerli kabileler ve çevreciler tarafından, Mayıs ayından bu yana sürdürülen direnişin sonucunda Obama Yönetimi boru hatta güzergâhının değiştirilmesine karar verdi. Kararı kamuoyuna bildiren yetkili ise bir yanda ordu, yani güvenliğin askeri ayağının uygulayıcısı, diğer yanda sivil işler, yani askeri güvenlik uygulayıcısının halkla temas noktasını temsil etmektedir. Bu temsil hali, gelinen noktada bazı soruları da gündeme taşımaktadır.

Açık ki Obama Yönetimi için Kuzey Dakota’da yaşananlar enerji güvenliği başta olmak üzere, güvenliğin farklı boyutları açısından birer kaygı unsuru olarak değerlendirilebilirdi. Bölgede tam teçhizatlı bir biçimde fotoğraf veren askerler bu değerlendirmeyi kanıtlar nitelikteydi. Buna rağmen sergilenen direniş boru hattının tamamen iptaline olmasa bile güzergâh değişikliğine neden olmuş gibi

Bugün, Cerattepe’den Kuzey Dakota’ya, Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında ortaya çıkan tekil birçok örnek, devlet temelli geleneksel güvenlik anlayışının, yeni hak ve özgürlükler çerçevesinde esne(til)mesi gereğini ortaya koymaktadır. Peki, söz konusu gereklilik, güvenliğin yeniden kavramsallaştırılması noktasında ne anlama gelebilir? Antroposen Çağ’da, güvenlik politikalarının, sadece insanı değil, doğadaki tüm ötekileri dikkat alacak şekilde güvenli hale getirilmesi nasıl mümkün olabilir? Okumakta olduğunuz yazı, bu soruları tartışmaya açma niyetindedir.

İnsan ne zaman güvende hisseder?” sorusu yüzyıllardır insanlığın gündemini işgal etmektedir. Fakat bu gündem oluşturma halinde sorgulamaksızın doğru kabul edilen bazı varsayımlar söz konusu. Hissetmekten bahsetmekteyiz –yani, güvenliğin psikolojik boyutunun olduğunu peşinen kabul etmekteyiz. İkincisi, güvenliği zamanla ilişkilendirmekteyiz. Ama belki de en önemlisi, merkeze insanı yerleştirmekteyiz. Tabii bu varsayımları dikkate almaksızın güvenlik politikalarına odaklandığımızda bazı sorular dile getirilmemektedir. Örneğin, “hangi insanlar” diye sorulabilir. Kuzey Dakota’nın yerlileri mi yoksa petrol şirketlerinin temsilcileri mi dikkate alınacak? Daha da önemlisi insan neden merkezde olsun ki?

Sözü dolandırmaya gerek yok; devlet merkezli geleneksel güvenlik anlayışını esnetip insani güvenlik temasıyla dahi yola çıksa, doğanın insan bileşenlerinin yanı sıra insan olmayan bileşenlerini de dikkate almayan, yani biz’in öteki’sinin de rızasını almayan bir güvenlik anlayışının sürdürülebilir olamayacağı açıktır. Bugün, ekonomiden ekolojiye, krizin farklı görünümleri bu sürdürülemez anlayışın örnekleri olarak da pekâlâ okunabilir. Gündeme gelen sorunlar ve gelemeyen birçokları, olağanüstü halin sürdürülmesi çabasını üreten anlayışın sonuçları olarak görülmelidir.

Söz konusu anlayışın kökleri, güvenlik politikalarının ve dolayısıyla çalışmalarının ortaya çıkışından çok öncesine, felsefe ve siyaset bilimi alanındaki gelişmelere dek uzanmaktadır.  Antik Yunan’dan modern olanın habercileri İbn-i Haldun ve Machiavelli’nin iktidar tasvirlerine, Hobbes ile Locke arasındaki fikirsel anlaşmazlıkların toplumsal karşılığından Aydınlanma’ya ve Endüstri Devrimi sonrası gerçekliğe, iyi yönetimden devletin bekasına ana akım tartışmalar, yönetimin devamını amaçlamıştır.

Bu çerçevede, 17. yüzyılla birlikte Latince securitas kavramı bireysel olmaktan çıkıp kolektif bir durumu anlatmak üzere kullanılır hale gelirken insan ne zaman güvende hisseder sorusu böylece yeniden şekillendirilmiştir: “Devlet ne zaman güvende hisseder?” Tabii birtakım varsayımlar yine sorgulanmamak kaydıyla… 20. yüzyıl güvenlik anlayışı, devletin mutlak güvenliğini merkeze alırken en azından bir noktayı gözden kaçırmış ya da görmezden gelmiştir: Mutlak güvenlik mümkün değildir ve sürdürülebilir bir güvenlik durumu yaratılması, bir anlayış değişikliğine bağlıdır. Günümüzde, “üretim, tüketim ve gelişme” denkleminin, doğanın insan ve insan olmayan bileşenleri için ciddi sorunlar yarattığı açıktır. Söz konusu sorunlar çift katmanlı bir gürünüm sergilemektedir. Bu denklemde, öncelikle, bazı insanların güvenliği diğer bazılarından daha fazla önemsenmektedir. Dahası, insan türü diğer türlerden üstün tutulmaktadır. Bu açıdan, sürdürülebilir güvenlik, sürdürülebilir kalkınmadan farklı ve çok daha kapsamlı bir bakışı sorumlu aktörden talep eder. Bu talebin yerine getirilmesi ise öncelikle, insanı – eril dogmatik iktidarı – politika yapışımızın merkezinden çekmeyi gerektirir.

İnsanın, kendini evrenin merkezinde gördüğü ve erkeğin, kendini hiyerarşinin tepesine yerleştirdiği düşünme tarzının tarihi oldukça uzun ve çetrefilli. Neyse ki bu tarihin alternatif bir okuması, yeni sınıflandırmalara imkân verdi ve bu çerçevede içinde bulunduğumuz çağ, Antroposen (Anthropocene) olarak adlandırıldı. İnsanın doğada etki yaratma kapasitesinin artmış olduğu son 200 küsur yıllık dönem… Endüstri Devrimi öncesi dönemde farklı bir insanla karşılaşacağımızdan emin olamasak da söz konusu dönemde etkinin arttığı ve bugün gelinen noktada ise zirve yaptığı söylenebilir.

İnsanın, düşünen bir canlı olarak güvenliğini gerçekten düşündüğü varsayılır. Peki, insan güvenliğini gerçekten düşünmekte midir? Öyleyse bunu hangi şartlar altında yapmaktadır? Bu soruların cevabı, politikanın tanımında gizli olabilir. Siyaset Bilimine Giriş ders kitaplarında politika, birçok farklı şekilde tanımlansa da hâkim tanım değerlerin dağıtımındaki otoritenin belirlenmesine oturmaktadır. Ancak bu mücadelede, çatışmadan uzlaşıya nasıl geçildiğine bakılmamaktadır. Bu geçiş, yani denge halinin sürdürülebilirliği önemlidir. Bu çerçevede, odak noktasının devlete dönmesi kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü devlet değerlerin dağıtımında otoritenin temsiline karşılık gelmektedir. Devlet, ayrıca iktidarların müdahalelerine hem maruz kalmakta hem de bunlara aracılık etmektedir. Bu aracılık, güvenlik politikası alanında kendini ziyadesiyle göstermektedir. Vestfalyen düzenin ortaya çıkışı güvenliğin kolektif yorumunu meşrulaştırmış, 20. yüzyıl çift kutuplu düzeni ise ABD’den dünyaya yayılan bir biçimde, ulusal çıkarın ulusal güvenlik olarak yeniden kavramsallaştırılmasına yol açmıştır. Burada, mesele politikanın pratiğinden çok, zihinsel arka planındaki fikirlerdir. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler analizlerinde –özelinde güvenlik analizlerinde – rasyonel olduğu iddia edilen çıkarımlara yol açan fikirler…

Rasyonel olduğu iddia edilen analizlerin dayandığı yasal-ussal meşruiyet çerçevesinde doğa, insanın sömürebileceği ötekisi olarak algılanmaktadır, yani insan, merkezdedir ve çevresine hükmetmektedir. Söz konusu algı, biz’in, öteki karşısında korunması esasına oturan bir güvenlik anlayışıyla iç içe olup öteki’yi düşman–iyi ihtimalle müşteri–olarak gören bir algıdır. İnsani güvenlik, çevresel güvenlik ya da ekolojik güvenlik gibi kavramlar da eril iktidar ağzıyla kurgulandığı müddetçe krizi yeniden üretmektedir. Bu kurguda amaç, insanları bir merkez etrafında toplamak ve çevreye karşı üstünlüğü sağlamaktır. Dünya sisteminin geldiği noktada, bunun anlamı, güvenliğin askeri ve ekonomik önceliklere göre tasarlanması ve uygulanan politikalara olan inancın popülist araçlarla pekiştirilmesidir.

Cerattepe’de, Kuzey Dakota’da ya da dünyanın bir başka noktasında ekolojik mücadelelerin politik iktidarın icraatlarına karşı kazandığı her bir zafer, öncelikle, yukarıdaki anlayışta bir değişikliğe yol açma ihtimali açısından değerlidir. Dolayısıyla, söz konusu mücadeleler, her şeyden önce bir bilinç dönüşümü olarak sahiplenilmelidir. Çünkü bu dönüşüm politik gerçekliğin imkânlarını zorlayabilmek, alternatifleri düşünebilmek için gerek şarttır.

 

Çağdaş Dedeoğlu

Hafta SonuManşetSivil Toplum

Gorilden değerli mi? – Çağdaş Dedeoğlu

Harambe

Geçtiğimiz ay, ABD’nin Ohio Eyaleti, Cincinnati Hayvanat Bahçesi’nde, kafesine düşen bir çocuğa zarar verebileceği gerekçesiyle Harambe adındaki 17 yaşındaki goril, hayvanat bahçesi görevlileri tarafından vurularak öldürüldü. “Kurtarılan” çocuğun annesi, Facebook iletisinde, önce Tanrı’ya ve ardından hayvanat bahçesi görevlilerine teşekkür etti. Bu sırada, gorilin öldürülmesini yanlış bulanlar sosyal medyada kampanya başlattı ve kampanya kısa sürede önemli sayıda imzaya ulaştı. Hayvanat bahçesi müdürü ise büyük bir özgüven içerisinde, yine olsa yine aynı kararı vereceklerini ifade etti.

Harambe

Harambe

ABD’de bu tartışmalar yaşanırken Türkiye’de bazı TV kanalları olayın görüntülerini, ana haber bültenlerinin “işte dünyamızdan nefes kesici, enteresan manzaralar” kuşağında yayınladılar fakat konunun etik, dinsel ve de hukuki arka planı hakkındaki tartışmalar yine cılız kaldı. Bir hayvan, “üstün bir tür” olan insan uğruna öldürülmüştü. Ortada, büyütülecek bir şey yoktu. Yoksa var mıydı? Bana kalırsa bu olay, insan karşısında hayvanın değersiz kabul edilişini göstermesi nedeniyle olduğu kadar (meselenin bu boyutuna dair Gaia Dergi vb. platformlarda yayımlanan yazılara bakılabilir–bir tanesi için https://gaiadergi.com/bir-goril-bir-cocuk-sifir-vicdan/), bazı insanların da bazı durumlarda değersiz kabul edilebileceği fikrine uzak olmayışı nedeniyle önemlidir.

“Hangisi daha değerli? Goril mi, yoksa insan mı?” Florida Üniversitesi’nde Din, Doğa ve Çevre Etiği Profesörü olarak görev yapan Bron Taylor, geçtiğimiz günlerde Huffington Post’ta yayımlanan “The Value of A Gorilla vs. A Human” başlıklı yazısında yukarıdaki soruya yanıt arıyordu. Taylor’a göre, ABD ana akım medyası, yaşananları “trajik fakat gerekli bir ölüm” şeklinde vermişti. Çünkü insan, gorilden daha değerli bir varlık olarak kabul görüyordu. Dinsel ve etik kabullerimiz ile bunların yansıması olan hukuk sistemimiz de öyle söylemekteydi. Bu anlayışta, gorilin, bir insan evladı uğruna öldürülmesinin, heyecanlı bir görüntü olması dışında pek bir anlamı yok.

Goril Harambe, öldürüldüğünde 17 yaşında genç bir bireydi. Merak edenler, Harambe’nin hayat hikayesini, The New School Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nden Chris Crews’in kaleminden okuyabilir. Neden, 17 yaşında genç bir goril bireyi, 4 yaşında bebek sayılabilecek insan bireyinden daha az değerli olsun? Bu soruyu yönelttiğim dostlarımdan bazıları, “gorile gelene kadar hayatlarını değersiz bulduğumuz birçok insan var, asıl onlarla ilgili ne yapacağız” türünden soruları dile getirdiler. Aslında, lafı tam da buraya getirmek istiyorum. Dinsel, etik, hukuki vb. kanallardan kutsallaştırdığımız “biz”i neye göre kurgulamaktayız? O kutsal “biz”in içerisine kimleri, hangi sebeplerle alıyoruz? Diğerlerini, neden “biz”in dışında bırakıyoruz? Sanki bir merkez var ve biz o merkezdeyiz de diğer canlılar –bazı insanlar ve hayvanlar- o merkezden farklı uzaklıktalarmış gibi hareket ediyoruz. Söz konusu merkezin ve merkezdekilerin eleştirilmesi, ezilenin sesini duyurmasına, haksızlığa karşı çıkabilme kapasitesine bağlanıyor gibi.

Susanlar, sesi kesilenler…

Harambe’nin öldürülmesiyle “kurtarılan” çocuğun annesi, Tanrı’ya ve görevlilere şükranlarını sunarken sesini duyurma şansını yakaladı. Harambe’nin annesi Kayla’nın ise böyle bir şansı olmadı. Yanlış anlaşılmasın, Kayla, Harambe’nin kardeşi Makoko ve üvey kardeşi Caesar ile birlikte klor gazı kaçağı nedeniyle daha önce ölmemiş olmasaydı da bunu yapamazdı. Çünkü hayvanlar konuşamaz! Öte yandan konuşsa da sesi duyulmayanlar o kadar fazla ki toplumumuzda.

12 Haziran’da, ABD, Orlando’da, bir gay kulüpte 49 insanın öldürülmesinin ardından sosyal medyada yer bulan bazı tweetler, katledilen insanların da değersiz görüldüğüne işaret ediyordu. Yaşananlar, günümüz evrensel hukuku açısından, tabii ki insanın insana uyguladığı bir terör eylemi olarak kabul edilecektir. Ama bu kabul, bazı insanların diğer bazı insanlardan daha değerli görüldüğü kültür kodlarını yıkmaya maalesef henüz yetmemektedir. Hal böyleyken hayvanların değersiz görülmesinin kültür kodlarımızdaki yerini sorgulamak için acaba çok mu erken?

Ben, erken olduğunu düşünmeyenlerdenim. Hatta doğaya ilişkin bütüncül bilgimizin, kültür kodlarımızın şekillenişiyle doğrudan ilgili olduğunu söyleyebilirim. Bugün sahip olduğumuz kültür kodları, erkek-insan merkezli dinlerle uzun vadeli etkileşimler sonucunda ortaya çıkan etik ve de hukuki sistemlerin de erkek-insan merkezli oluşuyla ilgilidir. Gözlemlenen erkek-insan merkezlilik, bu dünyada hiyerarşilerin sürdürülmesi hedefine dayanıyor.

Hiyerarşik “Biz”

Bu çerçevede, bir insanın, bir gorilden ya da diğer bazı insanlardan daha değerli olduğunu kabul edenler, yukarıda ifade edilen hiyerarşiden rahatsız değiller; inandıkları dinlerin, etik ve hukuki sistemlerin farklı şekillerde yorumlanabileceğini kabullenmekten de şimdilik oldukça uzaklar. Kanıtlanmamış inançları açısından, hiyerarşinin tepesinde kimin olduğu açık fakat alt kademeler güce göre şekilleniyor ki bunun üzerine düşünenler de maalesef azınlıkta.

Söz konusu düzen inşasında, sesi duyulmayanlar, her daim “biz”in dışında kalmaya mecbur bırakılmış görünüyor. Geçmişten bugüne hızlı bir tarama, listenin oldukça uzun olduğunu gözler önüne seriyor: Köleler, kadınlar, işçiler, çocuklar, LGBTQIA bireyler, etnik azınlıklar, göçmenler… Dostumun da dile getirdiği gibi, gorile gelene kadar, var oluşlarına saygı ve özen göstermediklerimizin sayısı oldukça fazla! Söz konusu bireylerin, ne dinsel ne etik ne de hukuki yorumlarımızda sesleri yeterince duyuluyor. Kaldı ki bu gruplardan herhangi bir tanesinin sesini duyurabilmesi, erkek-insan iktidarı tarafından, tarih boyunca hiçbir zaman hoş karşılanmadı. Bu sesler, iyi ihtimalle görmezden gelinmek istendi; olmuyorsa şiddetle bastırıldı. Söz konusu düzende, “öteki,” kazanımlarını hiçbir zaman kolay elde etmedi.

İnsan topluluğu içinde bir insan için bile sesini duyurmak bu kadar zorken bir goril için bunun zorluğunu varın siz düşünün. Bu noktada, insan topluluğu içerisinde olduğu gibi insanların hükmetmeye çalıştığı doğa genelinde de mesele, bizleri şaşırtmayacak biçimde, ezen-ezilen ilişkisine oturuyor. Soru, ezilenlerin sesinin düzene yansıyıp yansımaması sorusu. Bu soruya cevap verecek olanlarsa öncelikle hiyerarşiyi ve buna bağlı sömürüyü doğallaştıran kültürel kodlardan memnun olmayanlar. Söz konusu hiyerarşi ve sömürünün doğal olmadığına dair birçok kanıttan bir tanesi Uzak Doğu kültürüne hızlı bir bakışla elde edilebilir. Çoğu Asyalıya göre, “insan” ve “hayvan” ayrımının kategorik bir karşılığı yokken nesneleştirme ve sınıflandırarak kontrol etme çabası Batı’nın kültürel kodlarına işlemiş görünüyor. Dolayısıyla bu, bir uygarlık sorunu olarak görülebilir. Din ve demokrasi başta olmak üzere sahip olduğumuz sistemleri nasıl yorumlayıp yaşattığımızı belirleyen bir sorun… Sonuçta, doğayı ve onun parçası insanı da belirleyen…

Çağdaş Dedeoğlu Profil-1

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapManşet

Son dönemin Yeşil Kitapları

Organik Ötesi Tarım

Nasıl bir tarım istiyoruz?

36 organik ötesiBu sorunun etrafında sürüp giden yoğun tartışmalar var. Bu tartışmalar çoğu zaman makro politikalara kilitleniyor. Oysa küçük köylülerden, büyük ölçekli çiftçilere, şehirde tarım yapan kent bahçecilerinden, balkon bahçecilerine tarımsal faaliyette bulunanlar için ortak değerler ve yöntemler oluşturmak mümkün.

Son yıllarda adını daha fazla duyduğumuz Fukuoka’nın doğal tarımı, organik tarım, ekolojik tarım ya da permakültür gibi kavramlar, tarımsal faaliyetlere daha çok etki ediyor. Hakan Ozan Erzincanlı kendi ziraat deneyiminden yola çıkarak, bütün bu isimlendirmeleri örneklerle ilmik ilmik işleyerek, bütünlüklü bir tarımsal yöntem geliştirmemizin yollarını öğretiyor. Anadolu’nun 10 bin yıllık tarımsal deneyimini hazmetmiş, dünyanın çeşitli kültürlerinde yoğrulmuş yeni yöntemleri çok iyi kavramış ve çarpıcı çözüm önerileri ile bize yeni ufuklar açan Hakan Ozan Erzincanlı bir seri olarak tasarladığı kitaplarının ilkini, iştahla okumanız için hazırladı.

Organik ötesi tarım, yeşil politika kitaplığından yayınlandı. Çünkü yeşil politika özünde, mikro olanı öne çıkartır. Kavramları çok yenidir. Okudukça/içinde yer aldıkça yeni bir dünyanın, yeni bir bakış açısının kapıları coşkulu bir şekilde önümüze açılır.

Yeni İnsan Yayınevi’nin açmaya gayret gösterdiği kapı, işte bu şenlikli kapıdır.(Tanıtım bülteninden)

Organik Ötesi Tarım
Hakan Ozan Erzincanlı
Yeni İnsan Yayınevi
2013

 

Güvenliğin Doğası Doğanın Güvenliği 

37 doğaBu kitap, Taksim Gezi Parkı’nın doğaya ve insana değer vermeyen, “ben yaptım, oldu”cu bir mantıkla dönüştürülmesini engellemeye yönelik protestolarla başlayan, azalıp artan gerilimlerle ve can kayıplarıyla süregelen eylemlerin okunması noktasında farklı bir pencere açma ihtimaline sahip olsa da son zamanlarda raflarda fazlasıyla rastlanan Gezi Parkı kitaplarından bir tanesi değildir. Ama akademik anlamda 2008’e, doğayı dikkate alan bir bakış açısının geliştirilmesi anlamında ise 1990’lara dayandırabilecek bir sürecin ürünü olarak, insanlığın karşı karşıya bulunduğu birçok sorunun kaynağı sosyo-ekonomik düzenden hala memnun olmayışın bir ifadesidir. Ortada, doğaya ve dolayısıyla canlılara yönelmiş bir haksızlık söz konusudur. Bu kitap, bu haksızlığı deşifre etmeye yönelik bir tutumla ilgilidir. (Tanıtım bülteninden) 

Güvenliğin Doğası Doğanın Güvenliği 
Çağdaş Dedeoğlu
Paraf Yayınları 
2013

 

Hadisler ekseninde çevre ahlakı

38 hadisİnsanın, içinde yaşadığı çevreyle ilişkisi nasıl olmalı?
“Doğayı sevelim, yeşili koruyalım” söylemi, doğru ve sağlıklı bir çevre-insan ilişkisi oluşturmak için yeterli mi?
Seküler bir insan ve kâinat anlayışıyla ne kadar yol alınabilir?
Yarattığı çevreyle insana öğüt veren, nimet bahşeden, ibret sunan ve sınav alanı açan bir Yaratıcı inancına odaklanmayan bilgi üretimleri ekolojik krizi çözmede yeterli olabilir mi?
Diğer taraftan, içerdiği anlam boyutu irdelenmeden tabiata dair Kur’an ayetlerini sadece sıralamakla; temizliğe, çevreyi korumaya, ağaç dikmeye ve israfa dair hadis metinlerini sadece derlemekle yetinmek ne ölçüde doğru ve ne ölçüde çözüm üretici?
Elinizdeki kitap, bu sorulardan hareketle ilerliyor ve dinî önceliklerle eşzamanlı biçimde ekolojik buhranı irdeleyen, etik kuramları ve fikrî gelişimleri izleyebilen, aralarında kurduğu bağ sayesinde zenginlikleri artıran ve duyarlılıkları derinleştiren bir çevre ahlakının izini sürüyor.
Çevre deyince hâlâ daha yere çöp atmamak ve ağaç kesmemek dışında birşey düşünemeyen, ekolojik bunalımın boyutları konusunda küresel ısınmadan başka örnek sunamayan bir zihniyet karşısında, Hadisler Ekseninde Çevre Ahlakı’nın söylediği çok şey ve açtığı çok önemli bir ufuk var.. (Tanıtım bülteninden)

Hadisler ekseninde çevre ahlakı
Huriye Martı
Nesil Yayınları
2013

Kategori: Hafta Sonu