Ana Sayfa Blog Sayfa 695

[COP27] Ümit Şahin: Türkiye kayıp-zarar müzakerelerinde ilerletici bir aktör olabilir

Dünyanın en önemli iklim zirvesi COP27‘nin ilk haftası geride kaldı. İstanbul Politikalar Merkezi İklim Direktörü ve Yeşil Gazete yazarı Ümit Şahin, Şarm El-Şeyh‘ten katıldığı Yeşil Gazete TV canlı yayınında bu haftanın gündemini değerlendirdi.

İkilm krizinden adaletsiz şekilde etkilenen gelişmekte olan ülkelere verilecek kayıp ve hasar fonlarının ilk defa bu kadar öncelikli bir gündem olduğunu belirten Şahin, bunda gelişmekte olan ülkelerin liderlerinin yaptığı sert konuşmaların ve müzakerelerdeki kararlı tavırların etkisi olduğunu söyledi:

“Bunun ‘Afrika COP‘u’ olması önem taşıyor. Mısır‘ın  da buu gündemde tutmaya çalıştığını görüyoruz. Finansman eskiden beri bu işin parçası ama hiçbir zaman bugün konuştuğumuz tipte bir finansman öne geçmemişti. Pakistan‘da bu yıl yüz binlerce kilometrekarelik alan sular altında kaldı. Böyle bir şeyi günler önceden haber alsanız da hiçbir şey değişmez. Dolayısıyla kayp ve zarar konusunda eskiden konuşulanların çok bir anlamı kalmadı.”

Finansman sağlayacağını taahhüt eden gelişmiş ülkelere yenilerinin eklendiğini, fosil yakıt lobicilerinin rekor katılımla COP27’de yer almasını da değerlendiren Şahin, Türkiye’nin COP27’deki varlığına ilşkin şu yorumu yaptı:

“Türkiye kayıp-zarar konusnuda rahatlıkla ilerici bir pozisyon alabilecek bir ülke, çünkü finansmanı verecek ülkeler arsında değil ama para da almayacak, çünkü az gelişmiş ülke de değil. Böyle özel bir durumu olduğu için Türkiye, gelişmekte olan ülkelerle birlikte durma konusunda daha cesur davranabilir. Türkiye bir iklim ülkesi olduğu için desteği, bir gelişmiş ülke desteği oalrak algılanacaktır ve bu da müzakere açısından önemli.”

 

Moda endüstrisinde kapsayıcılık modası

Moda dünyası, son yıllarda hızda artan oranlarla kapsayıcılık iddialarında bulunuyor. Bunda elbette genç kuşakların dünyaya ve insanlara, sosyal konulara daha duyarlı markalar talep etmesi büyük bir sebep. Markalar bu talebe uymaya çalışarak pazarda adeta yeni nesil müşterileri kapmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Bu yarış bize pinkwashingden greenwashinge, rainbow washingden blackwashinge, diversity washinge rengârenk yıkama yağlama kampanyaları olarak yansıyor.

Modada kapsayıcılık; en geniş anlamıyla her cinsiyet, beden, cinsel yönelimdeki kişileri kapsayan bir moda anlayışıdır. Ana akım güzellik anlayışı uzun yıllardır Avrupa merkezli uzun boylu, ince, beyaz, genç, seksi kadın imajını temel aldı. Kapsayıcı moda bunun yerine tüm beden ölçülerinde, fiziksel özelliklerde insanları; akışkan cinsiyetleri, cinsel yönelimleri, engelleri kapsar.

Uzun yıllar, siyah veya Asyalı kadınlar, engelliler, yaşlı, LGBTİ+, kısa boylu, geniş basenli, kısa kollu, kalın bacaklı, büyük beden yani modanın standart kalıplarına uymayan insanlar hem giysilerin hedef kitlesi olmaktan hem de modada temsilden uzak kaldılar. Son yıllarda sosyal konulara artan talebi karşılamak için kolları sıvayan markaların her bir özel günde ardı ardına “sosyal sorumluluk” reklam kampanyalarına maruz kalsak da gerçekten kapsayıcı markalar yok denecek kadar az.

KapsayıcıyMIŞ gibi…

Ünlü moda dergilerinin kapağına siyah modellerin çıkması 20 yıldır normal olsa da siyah bir fotoğrafçının işinin çıkması çok yeni. Moda dünyası kapsayıcılık iddiasını da kimi zaman bir moda olarak kullanıp “çığır açtı” diye sunulan işler yapar, oysa bunlar çoğunlukla yalnızca görünürde kapsayıcıdır.

Siyah modellerin kapsayıcılık iddiasıyla katıldığı kampanyalarda dijital ortamda renginin açılarak siyahlığının azaltılması, Uzakdoğulu modellerin “egzotik” etiketiyle sunulması, kadınlara yönelik ürünler satan markaların 8 Mart zamanları bir bir patlayan pembeli reklam kampanyaları, giysi markası olmayanların büyük beden-yaşlı hatta halktan insan bedenleriyle kapsayıcılık satmaları, yine engelli haftasında engelli bir modelin yer aldığı post çıkılması kapsayıcıymış gibi yapan markaların boyamalarına birer örnek.

Gerçek mi reklam mı?

Yapılan kampanyanın reklam olup olmadığını, markanın ciddi olup olmadığını birkaç soruyla anlamak çok kolay: Markanın aklına siyah model kullanmak ancak #BlackLivesMatter hareketi ilgi çektiğinde mi geliyor, yoksa norm haline mi getirmiş? Gökkuşağı bayrağını Onur Ayı’nda profil fotoğrafı yapıyor ama üst düzey yönetimde LGBTİ+ temsiliyeti var mı? Otizmli model postu çok beğeni alan markanın ürettiği giysilerin yüzde kaçı engelli kapsayıcı? 8 Mart zamanı ortamı coşturan pembeli kampanyayı yapan markanın kadın çalışanları erkeklerle eşit maaş alıyor mu?

Yapılan çalışmaların yalnızca özel günlerde değil her gün geçerli politikalara dönüşmesi gerek, trend değil norm olması gerek. Moda dünyasında trendlerin her gün değiştiğini biliyoruz, değişmeyecek, kalıcı değişikliklere ihtiyaç var.

Son birkaç yılda daha yenilikçi ve kozmopolit New York ve Londra moda haftalarında siyah ve Asyalı modellerin sayısı ve katıldıkları defileler artsa da piyasa halen beyaz ağırlıklı. Üstelik muhafazakâr Milano ve Paris moda haftalarında durum daha farklı. Bu muhafazakâr yaklaşımın bu merkezlerde olması hiç de şaşırtıcı değil; Avrupa merkezli güzellik anlayışının merkezi de burası. Moda dünyasının bir efsane olarak taptığı, ölümünden sonra dahi anısına etkinlikler düzenlenen yaratıcı yönetici & tasarımcı Karl Lagerfeld örneğin “kimsenin şişman kadınları görmek istemediğini” söylüyordu, tacize maruz bırakıldığını söyleyen modellere “bir manastıra kapanmalarını” öğütledi; yaşadığı sürece yönettiği hiçbir markanın gerçek kürk kullanmayı bırakmasına izin vermedi, ancak ölümünden sonra markalar bunu da bir reklam kampanyasına dönüştürerek kürk kullanımını bıraktıklarını açıkladılar. Moda dünyasının beyaz adam yönetimindeki anti-kapsayıcı muhafazakârlığının en bariz örneklerinden biri Karl Lagerfeld’dir.

Kapsayıcı mı eşitlikçi mi?

Çok yakın zamana kadar tüm dünyanın ne giyeceğine beyaz erkekler karar verdi. Göstermelik kadın, siyah kreatif direktörler ya da istisnalar hariç moda dünyasına yön veren şirketlerin yöneticileri, yaratıcı yöneticileri, yönetim kurulları çok büyük oranda beyaz erkeklerden oluştu. Bu alandaki iktidar yavaş yavaş kırılıyor olsa da henüz yolun başındayız denilebilir.

Kapsayıcılığa da bu açıdan bakarsak bir ana akım tarafından kapsanmak yerine eşitlik talebinin adını koyabiliriz. Kadınlar, LGBTİ+lar, engelliler, yaşlılar, siyahlar, Asyalılar, farklı bedenler “kapsanmak” değil eşitlik istiyor. Eşit seçenekler, eşit koşullar, eşit temsiliyet gerçekleşene kadar markaların yaptığı reklam kampanyaları birer şovdan ibaret olarak kalacaktır.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Yaklaşık 1 milyar insanın bir tür engelle yaşadığı dünyada giysilerin yedide biri engelli kapsayıcı, kolay giyilebilen şekilde yapılmıyor.

Markaların çoğunun büyük beden ölçüleri bulunmuyor, bulunsa da bir-iki düz renkle idare ediliyor. Moda çekimleri de yine 34 beden modellerle yapılıyor. Büyük beden, engelli bireyler kendilerine uygun giysi bulmakta zorlanıyorlar, bulsalar da çok seçenekleri olmuyor ya da almadan önce üzerlerinde nasıl duracağını bilmiyorlar, modada temsil edilmiyorlar.

Yine özellikle hızlı modada hazır giysilerin çoğu, ikili cinsiyet sistemine uygun tasarımlarla kadın-erkek diye ayrılıyor, ölçüler de iki cinsiyet için ayrı belirleniyor; dolayısıyla akışkan cinsiyetler, cinsel yönelimlere sahip kişiler için uygun giysi bulmak zorlaşıyor. Kimliğini keşfetme sürecinde olan gençler kendilerine uygun giysi seçeneklerine ulaşmakta zorlanıyor ve toplum tarafından belirlenmiş cinsiyet kalıplarına sıkışıyorlar.

Erişilebilirlik konusu ister istemez sınıf açısından bakmayı da gerektiriyor; ekonomik imkânları olan kişiler bir noktada kıyafetlere, vücut tiplerine veya kimliklerine uygun seçeneklere, hatta ekolojik versiyonlarına ulaşabilirken birçok insan için bunlar erişilebilir olmuyor.

Kapsayıcılık; iş dünyası yayınlarında “Market genişlemesi kâr getirdi” çerçevesinde incelenmekten, toplumun bazı kesimleri yalnızca markaların özel gün kampanyalarında hatırlanmaktan vazgeçilmediği sürece bu yapılanların reklamdan öteye geçmediğini görebiliyoruz.

 

Muhalefet LGBTİ+ fobisiyle yüzleşebilecek mi?

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun başörtülü kadınlar için önerdiği kanun fikrinin sonrasında siyasi gündemimize bir Anayasa düzenlenmesi “koz” olarak düştü: AKP hükümeti Meclis’e sunacağı öneride başörtüsünün yanı sıra “aileyi korumayı” da öne sürdü. Peki aile nasıl korunacak? Ataerkil ve kapitalist düzen altında kuşatma olan aileyi aslen “LGBTİ+” tehdit ediyormuş, buna karşı düzenleme yapılmasını isteyecekler. Şimdiden bu oylama için kapı kapıyı gezmeye başladılar, mecliste geçmezse referandumluk bir mesele haline getireceklerini söylediler.

‘Böl ve küstür’ taktiği

Artık muhalefet için yumurtanın kapıya dayandığını söyleyebiliriz. Bugüne kadar görmezden geldikleri LGBTİ+ hakları, önlerine bir seçim meselesi olarak getiriliyor. Uyarılarımız boş kulaklara ve umursamaz danışanlara gitti. Altılı masa bu konuda asla güncel fikriyat ve küresel seviyede bir bilgi ve mücadele birikimine sahip değil velakin rakipleri öyle. AKP hükümeti tüm dünyada yandaş bulabilen “toplumsal cinsiyet karşıtlığı” ve LGBTİ+ düşmanlığı trendlerini kendi lehine kullanarak yeni bir seçim meselesi yaratmak istiyor, Altılı Masa’nın ise buna karşı hiç bir karşılığı yok.

Kendi içlerindeki önyargılarla yüzleşmeyen bu partiler, muhafazakar fikirleri desteklemek ve onlara kucak açmak adına bir çıkmaza düştüler. Muhalif kesimlerin içinde de LGBTİ+ karşıtlığı bir hayli popüler fakat her oyun inanılmaz değerli olacağı bir seçim yaklaşırken, özellikle de ses çıkarmaktan korkmayan hareketler olan kadın ve LGBTİ+ hareketlerini bölmek ve küstürmek taktiği kullanılacağı kesinleşti. LGBTİ+ meselelerini görmezden gelerek CHP, yereldeki dengeleri düşünerek aslında küresel gündemlerin etkilediği ve dünya çapında sağcıların yaptığı propagandaların Türkiye gündemini de etkilemesinin önünü açtı.

‘Gelin şimdiden barışalım, helallik isteyeceğiz konular azalsın’

AKP gerektiği zaman dünya çapında, Rusya, Macaristan ve Çin gibi ülkelerdeki LGBTİ+ karşıtlığını devşirebilir ve ABD’de olası bir Trump/Cumhuriyetçi hükümetin gelmesiyle destek bulabilir, onların taktiklerini de kullanmaya başlayabilir. CHP ve Altılı Masa ise, seçmeninin “hellaleşmesini” isterken, yıllardır bu ülkede hakkı yenmiş LGBTİ+’ları düşünmedi bile, oy gücümüz olmadığından bizi görmezden geldi. Şimdi ise AKP’nin LGBTİ+ karşıtı politikalarına çanak tutarlarsa, kadın ve LGBTİ+ hareketinin dikkatini çekmekle beraber, demokratik ve çoğulcu bir ülkede yaşamak isteyen insanlarda da şüphe uyandıracaklar. Eğer karşı gelirlerse, LGBTİ+ haklarını şimdi savunmaya başlarlarsa, yıllardır hükümetin lubunyalara karşı nefret pompalamış olduğu halk önünde puan kaybedecekler.

Eğer çoğulcu bir demokrasiye inandığınızı söyleyip, bir azınlığı böylesine görmezden gelirseniz, size ve o azınlığa karşı olanlar nefretle beraber sizin önünüze bir taş koyar. Bu engel geçilebilir mi? Evet ama kimin ve neyin pahasına? Elbette ki biz lubunyaları gözeteceklerini düşünmüyorum. Muhalefetin seçenekleri az, bahaneler üretmek ve eğilip bükülmek durumunda kalacaklar sırf şu güne kadar bizi görmedikleri için. Ve bunun cezası onlara değil, bana ve benim komüniteme kesilecek yine.

Bir kez daha buradan sesleniyorum, LGBTİ+’lar ve bu alanda hakkını arayan özneler nefrete maruz kalmaya da dışlanmaya da alışmış, bunları kanıksamış kabuğu sert bir azınlıktır. Eğer öğrenmek, dinlemek isterseniz ve alan açarsanız hükümetin yapabileceği propagandanın ve yasaların cevabı, aklı selim kararsızlara da verilebilir.

Ha bu sene, ha 10 sene sonra… Bugünün muhalefeti olarak bizlerle yüzleşmek durumunda kalacaksınız ve özür dileyeceksiniz. Gelin şimdiden barışalım, “helallik” isteyeceğiniz durumlar az olsun.

Petrol bazlı olmayan alternatifler plastik kirliliğine çözüm olabilir mi?

Plastik kirliliğiyle ilgili sunumlarda karşıma en çok çıkan sorulardan biri de hep plastiğe alternatif malzemelerin varlığı ve yokluğuyla ilgili oluyor.  Soruların ekserisi, hakkında neredeyse hiçbir standart bulunmayan bazı kavramların hoyratça kullanılmasının neden olduğu kafa karışıklığıyla beraber geliyor. Bu kafa karışıklığı aslında oldukça normal, ama bir o kadar da tehlikeli. İşte bu kafa karışıklığını gidermek amacıyla bazı noktaların açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Çünkü alternatif diye ortaya atılan ve ismi, yerine göre “biyoplastik, biyopolimer, biyobozunur plastik, biyobazlı plastik ya da kompostlanabilir plastik” olabilen malzemelerin hangisinin tam olarak ne olduğu konusu oldukça muamma. Öncelikle bu kavramlar üzerinden başlayalım meseleyi irdelemeye.

‘Bozunur’ gerçekten bozunuyor mu?

Biyoplastik örneğin, tam olarak nedir? Eğer biyoplastik deyince aklınıza sonbaharda kahverengi gevrek bir yaprağın, parçalara ayrıldığı gibi ayrılan, doğadaki malzemelerden yapılmış ama plastik görünümlü olan ve aynı hissi veren bir malzeme hayal ediyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Çünkü neredeyse hiç alakası yok! Aslında, biyoplastik terimi, genellikle yanlışlıkla iki farklı terim için kullanılan belirsiz bir kelimedir: Biyolojik bazlı ve biyolojik olarak parçalanabilen plastikler. Piyasada bulunan bu tarz plastikler, aslında bitki veya hayvan kaynaklı organik madde ve fosil yakıtların bir kombinasyonu şeklinde üretiliyor. Üreticiler, ürünlerindeki fosil yakıt içeriğini beyan etmek zorunda kalmadan, genellikle plastik reçineleri organik malzeme ile karıştırıp öyle pazara sunuyor. Örneğin bu şekilde satılan PET şişelerdeki fosil kaynaklı olmayan maddelerin yüzdesi genellikle yüzde 20 civarında. Ancak bunu ne yazık ki pek bir kimse bilmiyor. Çünkü şirketler, bu alternatif iddiasındaki plastiklerin itibarı bozulmasın diye içerilerine ne kadar fosil yakıt kattıklarını insanların bilmesini istemiyor. Zaten ne yazık ki şirketlerin, bu tür plastiklerinin fosil yakıt içeriğini bildirmelerine dair bir etiketleme zorunlulukları da yok. İşte bu da kafa karışıklığın en önemli nedenlerinden biri!

Ayrıca biyolojik olarak parçalanabilen ve kompostlanabilir adı altında satılan plastikler de var. Bu ürünleri üreten ve satan bazı üreticiler, bu tür plastik ürünlerin tamamen kompostlanabilir ya da biyobozunur olduğunu iddia ediyorlar. Ancak, daha önce deneyip ev kompostunuza bir tane attığınızda bunun ya daha küçük parçalara ayrıldığını ya da bir yıl sonra nispeten sağlam kaldığını görmeniz muhtemel. Neden mi? Çünkü biyolojik olarak parçalanabilen plastikler yüzde 100 bitkisel ya da hayvansal organik malzemeden yapılmış olsalar bile, genellikle sadece endüstriyel olan ve yalnızca, doğru sıcaklık, nem seviyesi ve diğer şartları barındıran endüstriyel kompost tesislerinde biyolojik olarak bozunuyor. Ne yazık ki bu tür tesislerin sayısı oldukça sınırlı ve bu tesislere erişim de oldukça güç. İsterseniz kompostlanabilir diye satılan plastiklerinizi Bokashi kompostuna atmayı bir deneyin. Kompostlanmadıklarını göreceksiniz.

İşte bu tür terimlerin kafa karıştırmasının nedeni de tam olarak aldatıcı olmalarından kaynaklanıyor. Oysaki üzerine “Endüstriyel Düzeyde Kompostlanabilir/Biyobozunur” ya da “Evsel Şartlarda Kompostlanabilir/ Biyobozunur” şeklinde yazılması gerekir. Üstelik mikroskobik boyutta da değil büyük puntolarla yazılması gerekir. Dolayısıyla biyobozunur ya da kompostlanabilir plastiklerinizi endüstriyel bir kompost makinesine götürmeniz pek mümkün olmadığı için ya yıllarca kompost yığınınızda kalacak ya da diğer çöplerle beraber çöplüklere, yakma fırınlarına ya da çevreye çöp olarak karışacaktır. Bu durum da plastik kirliliği sorununu daha da karmaşık hale getirecektir.

Standartları da yok

Bunların yanında örneğin bazı üreticiler, ürettikleri plastiklerinin toprakta veya denizde biyolojik olarak bozunabilir olduğunu iddia edebiliyor. Ancak bunlar asla tamamen biyolojik olarak bozunamaz.  Örneğin, toprakta biyolojik olarak parçalanabilen plastiklerden olan ve plastik kirliliğini dert edinen çiftçiler ve bahçıvanlar tarafından tercih edilen malç naylonları üzerine Avrupa Çevre Politikası Enstitüsü tarafından hazırlanan bir raporda şu vurgulanıyor: “Biyolojik olarak parçalanabilen plastik malçların çoğu toprakta iyi parçalanmaz. Üstelik bu alternatiflerin AB’deki kullanım yüzdesi de ne yazık ki yüzde 3 (3 bin ton) ve bu malzemelerin de sadece 2 bin tonu en yüksek parçalanabilirlik kriterlerini karşılayabiliyor.” Raporda, ayrıca, yalnızca Fransa ve İtalya‘da plastiklerin toprakta biyolojik olarak parçalanabilirliğine dair standartları olduğunu, İspanya, Birleşik Krallık ve Almanya gibi ülkelerde böyle bir standardın olmadığı belirtiliyor. Kaldı ki malçlama amaçlı kullanılan plastiklerin de yalnızca %32’sinin tekrar değerlendirilebildiğini, geri kalanının da ya çöpe atıldığı ya toprakta bırakıldığı veya yakıldığı, yine aynı raporda belirtiliyor. Bunlara dair Türkiye’de ne bir standart ne de bir yönetim modeli söz konusu değil.

Bir diğer alternatif olarak sunulan malzeme ise biyo-bazlı plastik. Avrupa standardı EN 16575 ‘Biyo-bazlı’ malzemeyi ‘biyokütleden türetilmiş’ olarak tanımlanıyor.  Buradaki biyokütle ise jeolojik süreçlerde gömülü kalmış ve/veya fosilleşmiş malzemeler hariç, biyolojik kökenli malzeme olarak belirleniyor. Örneğin, kâğıt ve ahşap, ayrıca yapı taşları şekerlerden üretilen PLA gibi plastik türleri bu plastiklere örnek. Ancak bu plastiklerin de çok özel şartlar olmadıkça petrol bazlı plastiklerden farklı davranmadığını bilmek gerekiyor. O halde;

  • Önünde biyo ön adı olan malzemeler, her zaman ilgili tüketici ürünlerinin içine yüzde 100 oranında katılıyor. Dolayısıyla ortaya bir karışım malzeme çıkıyor.
  • İçeriği yüzde 100 biyo ön isimli malzemeden oluşmuş olsa bile bu malzemeleri evinizdeki komposta attığınızda herhangi bir değişime uğramayabiliyor.
  • Bir malzemenin üzerinde biyo ön adlı bir isim etiketi varsa, bu demek değildir ki siz onu rastgele attığınızda, o malzeme orada parçalanacak.

Çözüm denemeleri yeni sorunlar doğuruyor

Neticede bir şekilde bu tür malzemeler için özel atık yönetim stratejilerinin geliştirilmesi gerekiyor. Hali hazırda mevcut olanlara dair geliştirilmeyen atık yönetiminin, sorunu daha da karmaşık hale getirecek yeni kombinasyonlara göre revize edilmesi ne yazık ki pek de uygulanabilir görünmüyor.

Bu duruma dair bir grup araştırıcı ile birlikte Frontiers yayın grubu için özel bir çağrı yapmış ve ilgili araştırıcıların makalelerini davet etmiştik. Geçen yüzyıldan beri insanlar ve çevre, petrol bazlı plastik malzemelerden ve bunların türetilmiş ürünlerinden kaynaklanan kirleticilerden (kimyasallar ve plastikleştiriciler) derinden etkilenmesine rağmen buna dair araştırma sayısının şaşırtıcı bir şekilde az sayıda olduğu gerçeğiyle karşılaştık. Üstelik bu biyobazlı vs. gibi alternatiflere olan yönelim yeni de değil. Yine de sınırlı sayıda bir makale katkısı alabildik.

Çağrımızın ana başlığı şöyleydi: “Denizlerdeki küresel plastik kirliliği krizine petrol bazlı olmayan plastikler sürdürülebilir çözümler sağlıyorlar mı?” Gelen makalelerin verdiği cevaplar özetle “ne yazık ki o kadar basit değil” diyor. Örneğin makalelerden birinde Miksch ve ark. (2022), çevresel olarak tutarlı deniz suyu sıcaklıklarında ve pH’da hızlı bir deneyi kullanarak beş biyoplastik bileşiğin enzimatik bozunabilirliğini test etmiş ve enzimatik bozunma hızının düşük olduğunu ortaya koymuş. Yani deniz ortamında biyoplastiklerin yalnızca sınırlı düzeyde bir bozunabilirliği söz konusu. Diğer bir çalışmada da Pinnell ve ark. (2022), deniz dibi sedimentinde, polihidroksialkanoat (PHA) peletlerinin bozunma hızına dair sonuçları ortaya koyuyor ve PHA’nın nispeten yavaş bozunduğunu tespit ediyorlar. Yani plastik öyle bir malzeme ki yarattığı tüketim kültürünün idamesi için gerekli ikame ürünler bile pek zararsız olamıyor.

Sonuç olarak ister bayat ekmekten yapılsın ister laktik asitten, ister mısır nişastasından yapılsın isterse de başka bir şeyden, hali hazırda piyasada bulunan ve plastiğe alternatif olduğu iddiasında olan malzemeleri kurtarıcı olarak görmeden önce iki kere düşünmek gerekiyor.

İklim değişiyor; ya biz?

COP 27 [1] çalışmaları bugünlerde Mısır’ın Şarm el Şeyh kentinde devam ediyor. Konferans yaklaşık 10 gün devam edecek ve 16 Kasım’da tamamlanacak. Etkinliğin resmi internet sayfasına baktığımızda dört ana başlığın öne çıkacağı görülüyor: Emisyon (salım) azaltımı, uyum, finans ve işbirliği. Bu başlıklar bundan önce de o kadar çok toplantıda görüşüldü ve dağlar o kadar çok fare doğurdu ki, açıkçası bana pek bir şey ifade etmiyor.

COP 27’nin değerlendirmesini bittikten sonra yaparız. Ben bu yazıda başka bir konuya değinmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde iklim aktivistlerinin Van Gogh ve Monet tabloları üzerinden gerçekleştirdikleri eylemler hararetli bir tartışma ortamı yarattı. Bu tartışmalar sırasında kendi yakın çevremden başlamak üzere sıkça duymaya alışık olduğum klişe sözler yine söylendi. Bunlardan kulağıma en çok çalınanı iki tanesi şöyle:

“Petrol şirketlerinin faaliyetleri önlenemediği sürece her şey anlamsız.”

“Ben tek başıma neyi değiştirebilirim ki?”

Talep edenin sorumluluğu

Gelin hep birlikte, bir örnek olarak OECD ülkelerinde tüketilen petrolün kullanım alanlarına göre dağılımı nasılmış, bakalım:

  • %48,6 karayolu taşımacılığı-ulaşım
  • %16,2 petrokimya
  • %12,6 diğer endüstri
  • %9,8 tarım
  • %4,4 havacılık
  • %3,6 gemicilik
  • %3 elektrik üretimi
  • %1,8 demiryolları ve ülke içi deniz ulaşımı

Şimdi şu soruyu soralım kendi kendimize: “Tüm bu sektörler kime hizmet ediyor, tüm bu faaliyetler kim tarafından ve kimin için yapılıyor?”

Yanıtı çok basit: Sana, bana, ona; ben tek başıma neyi değiştirebilirim diyen herkese hizmet ediyor. Otomobilleri biz kullanıyoruz. Karayolu taşımacılığıyla bizim tükettiğimiz ürünler bir yerden başka bir yere taşınıyor. Petrokimya endüstrisi ürünlerini de tarım ürünlerini de bizler talep ediyoruz.

Etmeyelim mi? Edelim elbette. Bir kısmı hepimiz için yaşamsal. Ama eğri oturup doğru konuşalım, talep ettiğimiz, satın aldığımız, tükettiğimiz ürün ve hizmetlerin ne kadarı gerçekten ihtiyacımız, ne kadarı olmasa da olur kategorisinde ya da ne kadarı tümüyle gereksiz. Bu oranlar kişiden kişiye değişecektir doğal olarak. Peki, en can alıcı soruya gelelim: Kaçımız, başta tüketim olmak üzere yaşam alışkanlıklarımızı bu bakış açısıyla mercek altına alıp küçük de olsa bir şeyleri değiştirmeye çalışıyoruz? Her gün arabayla işe gidip gelenlerimizden kaçımız haftada bir gün olsun konforumuzdan fedakârlıkta bulunup toplu taşımaya yöneliyoruz? Et yemeden doyamıyorum diyenlerden kaçımız hiç olmazsa yediğimiz et miktarını azaltmak için çaba gösteriyoruz? Tropikal ormanların köküne kibrit arkaların suyu döken önemli etkenlerden biri olan küresel kahve zincirlerinin oyununa gelip “kahve içmeden güne başlayamıyorum”; “her gün şu kadar kahve içmezsem sersem gibi oluyorum” diyenlerimizden, ellerimizde fiyakalı markaların bardaklarıyla havalı havalı dolaşanlarımızdan, kâğıt bardak kullanmak yerine termos kullanmanın yapabileceğimiz tek şey olduğunu sananlarımızdan kaçımız bunun aslında kendi kendimizi kandırmaktan başka bir şey olmadığının farkına varıyor ve az kahve içerek de bal gibi yaşanıyormuş diyebiliyoruz? Bilgisayar başında alışveriş yaparak günlük bunalımlarımıza çare arayanlarımızdan kaçımız gardırobumuzdaki etiketi sökülmeden bekleyen kıyafetlerin gezegenimiz için ne büyük bir sorun olduğunun farkına varıp bir kez sipariş et butonuna basarsak bir kez de vazgeçme erdemini sergileyebiliyoruz? Hadi itiraf edelim, bugünlerdeki gibi çok çok ağır bir ekonomik kriz döneminde bile, sorumsuzca davranışlarımızla hem paramızı havaya saçıp hem de gezegenimizin artık kaldırması mümkün olmayan yükünün üstüne yük koymaya devam etmiyor muyuz?

Yukarıdaki örnekleri daha da fazla çoğaltabilirim. Ama yanlış anlaşılmasın, maksadım kimseyi suçlamak değil. Yapmamız gerekenlerin bir kısmını belki ben belki en çok sevdiğim insanlar da yapamıyor. Fakat bu, sen-ben ya da suçlu-suçsuz meselesi değil. Bu sorumluluğumuzun ve yapabileceklerimizin farkına varma meselesi. Petrol şirketlerine, enerji şirketlerine, holdinglere ve kapitalizmin yapı taşlarına vurabildiğimiz kadar vuralım, sonuna kadar haklıyız. Hiç sözüm yok. Sözüm, onlar dururken ben ne yapabilirim bahanesinin arkasına sığınıp sorumluluklarımızı görmezden gelmemize. Hiç değilse arada bir olsun ‘biz satın almazsak onlar gezegenimiz bu kadar çok sömüremeyecekler’ diye de düşünmeyi hatırlamalı ve talep yarattığımız her mal ya da hizmete gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını sorgulama alışkanlığını kazanmalıyız. Demeye çalıştığım bu. Biz bunu yapmayı başardığımızda, davranış değişikliğimizin zincirleme etkilerle dünyayı daha yaşanılır bir yere dönüştüğünü görebileceğiz.

Evet, COP’lardan gözlerimizi ayırmayalım; evet, hükümetlerimize, yerel yönetimlere ve tüm yetkili kurum ve kuruluşlara baskı yapalım; evet, petrol şirketlerinin, büyük enerji kuruluşlarının vurdumduymazlığına isyan edelim; evet, yapalım. Evet, güzel de, iğneyi hiç mi kendimize batırmayalım?

*

[1] Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 27’nci Taraflar Konferansı

 

 

 

 

Mayın tarlası

Yeryüzü ve dünya’nın karşılaşma noktalarından biri de mayın tarlasıdır.

Bu karşılaşma aynı zamanda dünya’ya kayıtlı insanın içeri ve dışarısının içyüzünü de açığa çıkarır.

Bazı toprak parçaları devletli toplumsallıklar tarafından bir türlü paylaşılamaz. Çareyi, üzerine basıldığı zaman patlayacak bombaları toprağa gömmekte bulurlar: Böylece yeryüzü’ndeki gibi toprak sahipsizleşir, hiç kimsesizleşir. –Hem “bomba” hem de “gömme” sorun çöz(e)memenin, sorundan “yok ederek” kurtulmanın itirafıdır.

Oysa, hava ve su gibi toprak da başlangıçta sahipsizdi. Ve ölçüsüz bir cömertlikle kendi kendisini döllüyor, doğuruyor, doğurduklarını hareketli ve hareketsiz canlı türlerinin tümüne karşılık beklemeden armağan ediyordu. –Hava, su ve toprak arasında hem hiyerarşi hem de sahiplik yoktur.

Bir tek insan türü toprağı sahiplendi ve başka bir insan ile sahiplenme yarışmasına, ardından çatışmasına girdi: Bu sahiplenme ile birlikte devletler, düzenli ordular, milli marşlar, bayraklar, … oluştu; kötülük organize oldu, kitleselleşti ve normalleşti.

Şu da var: Mayın tarlası bahçe değildir. Bahçede olduğu gibi tasarlanmış bitkiler yetiştirilemez; istenmeyen yabani otlar ayıklanamaz. Dünya algısı ve kavrayışı, toprağa bomba gömerek hem kendisine hem de yeryüzü’ne ne denli çaresiz kaldığını itiraf etmiştir zaten.

Dünya’nın bu itirafından sonra yeryüzü devreye girer: Mayın tarlasını endüstriyel tarımın bir parçası olmayan çobançantası, yaban pazısı, dulavrat otu, ökse otu, ebegümeci, çıban otu, su teresi, yapışkan otu, frenk soğanı, papatya, devedikeni, gelincik… gibi yabani otlar, çalılar, sarmaşıklar ve ağaçlar sarar. Yine endüstriyel besiciliğin bir parçası olmayan solucanlar, kirpiler, kelebekler, fareler, çekirgeler, yılanlar, örümcekler, salyangozlar, kertenkeleler, serçeler, kırlangıçlar, arılar… mayın tarlasında insan müdahalesi olmadan yaşamaya başlarlar. –Yeryüzü, yitik hakikatine bir nebze kavuşur.

Mayın tarlasının etrafına mevzilenmiş silahlı muhafızlar, sürekli havlayan evcilleştirilmiş bekçi köpekleri ve onları oylarıyla seçen, vergi vererek geçimlerini sağlayan, alkışlarıyla uğurlayanlar ise bu hakikatin dışarısındadır, – dünya, hakikat dışıdır.[1]

Çünkü:

“Tek, mutlak ve kutsal hakikat mekânı tüm hareketli ve hareketsiz canlı türlerinin kayıtlı olduğu sahipsiz yeryüzüdür.”

Bu yüzden:

Dünya insanının içerisi, ayıklanmış bir dışarısıdır ya da dışarısı, ayıklanmış bir içerisidir.[2]

O halde:

Ayıklarsan ayıklanırsın ya da ayıklanırsan ayıklarsın.

Kabul etmemiz gereken basit, çıplak gerçek budur.[3]

*

[1] “Dünya’nın hakikat dışılığı” ihmal edilecek bir çıkarsama değildir. Kendi çocuklarını bile sakınmadan öldüren bir “kitlesel kötülük” örgütlenmesinden söz ediyoruz.

Örnek verelim: Kara Mayınlarını İzleme Örgütü’nün (MONITOR) 2018 raporuna göre Türkiye’de 164 milyon metrekarelik alanda 1 milyondan fazla mayın bulunuyor. Mayınlı alanlar daha çok Ardahan, Kars, Iğdır, Ağrı, Van, Bitlis, Siirt, Şırnak, Hakkâri, Batman, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa, Tunceli, Bingöl, Gaziantep ve Hatay illerinde ve buralarda yaklaşık 10 milyon kişi yaşıyor. İmha edilen mayın sayısı ise 25 bin civarında.

Aynı rapora göre Afganistan, Suriye, Ukrayna, Irak, Pakistan, Nijerya, Myanmar, Libya ve Yemen’de 1999’dan beri toplam 122 bin kişi mayınlar yüzünden öldü; 86 bin civarında yaralı var; ölenlerin %47’si çocuk. –Türkiye’de ölenler belirtilmemiş. Daha etraflı bilgi için bkz.:  https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/202799-turkiye-de-topraga-gomulu-1-milyondan-fazla-mayin-var Erişim tarihi: 07 11 2022. Not: İkna ol(a)mayanlara Martin Zandvliet’ın Under Sandet (= Mayın Ülkesi) adlı filmine göz atmalarını öneriyorum.
 [2] Esin kaynağı için bkz.: Colson, D., Proudhon’dan Deleuze’e Anarşist Felsefe Sözlüğü, s. 67.
[3] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan “Çok Kalpli Asi” adlı deneme kitabından bir bölüm.

 

Bilim insanlarının COP27 toplantılarından umudu yok

2022 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, kamuoyundaki bilinen adıyla COP 27, Mısır’ın Şarm El-Şeyh şehrinde 6 Kasım’da başladı. Ancak, 18 Kasım’a kadar sürmesi beklenen konferanstan popüler bilim dergisi Nature’ın son sayısında yayımlanan bir makaleye göre bilim insanlarının pek umudu yok. Oysa daha bir yıl önce İskoçya’nın Glasgow kentinde 194 ülkenin temsilcileri sera gazı düşürme hedef ve kararlılıklarını yenilemişler, yeni emisyon azaltma taahhütleri vermişler, fosil yakıtların üzerindeki her türlü devlet desteğini kaldıracakları ve kömür kullanımını kısıtlayacakları sözünü de sonuç bildirisine eklemişlerdi.

Ancak Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle ortaya çıkan ve özellikle gelişmiş Avrupa ülkelerini etkileyen enerji krizi 27’inci COP öncesi, önümüzdeki on yıl içinde geçen yıl Glasgow’da yenilenen bu hedeflere ulaşma açısından derin bir hayal kırıklığına neden oluyor.

Tazmin ve adaptasyon ilk sırada

Şu andaki durum umut kırıcı, başta kömür olmak üzere Avrupa’da fosil yakıtların fiyatı hızla yükseliyor. Fiyatları kontrol edebilmek için özellikle Avrupa Birliği ülkeleri (AB) Glasgow’da verdikleri sözlerin aksine fosil yakıtlar üzerindeki desteklerini artırdılar. Bazı ülkelerde bu artış 2021 yılında yapılan fosil yakıt desteklerinin neredeyse iki katına ulaştı. Yükselen enerji fiyatlarını kontrol altına alabilmek için bazı ülkeler fosil yakıtlar üzerindeki vergileri indirirken, bazı ülkelerde direk olarak tüketiciye maddi destek sağlamaya başladı. Önümüzdeki günlerde fosil yakıtlar üzerindeki desteklerinin daha da artması bekleniyor ve bu durumun kirli enerji kaynaklarına bağımlılığı artırmasından korkuluyor.

Bu arada, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri de her geçen gün tüm dünyada daha da artıyor. Bilim insanları, son olarak, geçtiğimiz eylül ayında, bu yıl Pakistan‘da aşırı sellerle sonuçlanan ve 1.700’den fazla insanın yaşamını yitirmesine neden olan, evlere ve altyapıya on milyarlarca dolarlık zarar veren alışılmadık derecede şiddetli muson yağmurlarının küresel iklim değişikliğinin sonucu olduğunu açıklamışlardı. Küresel iklim değişikliğinde bir katkısı bulunmayan, Pakistan benzeri az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin küresel iklim değişikliği nedeniyle yaşadıkları bu tür bir yıkımların nasıl tazmin edileceği tartışmaları da 27’nci COP toplantısında da ön planda olacak. Zengin ülkelerin yoksul ülkelerin küresel ısınmaya uyum sağlamalarına, adaptasyonlarına yardımcı olmak için yeterince maddi destek verip vermedikleri Şarm El-Şeyh’te ön planda tartışılacak konular içinde…

Azaltmanın yanı sıra adaptasyon da Amsterdam Üniversitesi’nden siyaset bilimci Joyeeta Gupta’ya göre çözülmesi gereken ikinci önemli başlık… Bilindiği gibi sanayileşmiş ülkelerin, dünya çapında kuraklık, sel ve yangınlara neden olan küresel iklim değişikliği için büyük oranda sorumluluk taşıdığının farkında olan düşük gelirli ülkeler, on yıldan fazla bir süredir COP toplantılarında zararlarının tazminini haklı olarak talep ediyorlar.

Özellikle artık kaçınılmaz olan ve her geçen gün artan küresel iklim değişikliğinin etkilerinin maliyetini yoksul ülkelere ödemek için zengin ülkeler tarafından bir kayıp ve hasar mekanizması kurulması isteniyor. Glasgow’da ülkeler konuyla ilgili adımlar atmayı kabul ettiler, ancak şu ana kadar somut bir ilerleme kaydedilemedi. Bilim insanlarına göre bu konuda Şarm El-Şeyh’de de somut bir ilerleme olmayacak. Çünkü başta ABD olmak üzere birçok yüksek gelirli ülke böyle mekanizmaya maddi destek vermeye kararlı bir şekilde karşı çıkıyor.

Glasgow vaatleri yerine getirilmezse tablo vahim

Yetersiz de olsa yeni adımlar atıldığını söyleyen bilim insanları ve kuruluşları da var. Washington DC merkezli bir çevre düşünce kuruluşu olan Dünya Kaynakları Enstitüsü‘ne (World Resources Institute, WRI) göre, ülkeler Glasgow’da öne sürdükleri tüm bu taahhütlerini yerine getirirse, karbon emisyonları 2030 yılına kadar yılda 5,5 milyar ton daha düşebilir. Bu miktar dünyanın en büyük ikinci sera gazı yayıcısı olan Amerika Birleşik Devletleri‘nde bir yıllık karbon emisyonlarını ortadan kaldırmaya eşit bir miktar. Ancak yine de Paris Anlaşması‘nda belirtilen hedefe ulaşmak için gerekli sera gazı azaltımının çok gerisinde kalıyor. Bu azaltım miktarı küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1,5-2 ° C üzerinde sınırlama hedefine bizi ulaştırmıyor.

Ülkeler halen geçerli tüm vaatlerini yerine getirirlerse, bilimsel ve akademik kuruluşlardan oluşan bir yapı olan İklim Eylemi İzleyicisi örgütüne (Climate Action Tracker) göre, küresel ısınma yüzyılın sonuna kadar yaklaşık 2.1°C ısınma ile sınırlı olabilir. Şayet Rusya-Ukrayna Savaşı’nın doğurduğu enerji krizi gibi nedenlerle Glasgow’da verilen ek vaatler de olmak üzere, tüm vaatler yerine getirilemezse İklim Eylemi İzleyicisi örgütüne göre önümüzdeki yıllarda bazı yıkıcı iklim etkileri daha ortaya çıkabilir ve küresel ısınma sanayi öncesi seviyelere göre yaklaşık 2,7 ° C artabilir.

Bilim insanlarından ‘adil geçiş’ ve azaltım çağrısı

COP27 konferansının ilk önemli haberi ise yine bilim insanlarından geldi. Bir grup Nobel ödülü sahibi bilim insanı yayımladıkları bir mektupla Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı sırasında Mısır’daki binlerce siyasi tutuklunun serbest bırakılması çağrısında bulundu. Mektupta “Adil bir geçiş sadece sera gazı emisyonlarını azaltmakla olmaz, aynı zamanda sömürü ve baskıdan uzak bir geçiş olmalıdır” deniyor.  

Şarm El-Şeyh’de ülkelerin yeni bir ‘sera gazı azaltma çalışma programı’ hazırlamaya başlaması bekleniyor. Bu programın tam olarak nelerden oluşacağı belli değil, ancak bir olasılık, elektrik, ulaşım ve tarım gibi belirli sektörler için yeni hedefler belirleyecek. Ancak hedeflerin belirlenmesinin yanı sıra denetim de önemli… WRI‘nin Uluslararası İklim Girişimi‘ne başkanlık eden David Waskow, bu çabalardan herhangi birinin yararlı olması için, hesap verebilirliğe daha keskin bir odaklanmaya ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. Ona göre “mevcut taahhütlerin yerine getirilip getirilmediği denetlenmeden yeni taahhütlere geçilmemeli…”  Joyeeta Gupta’ya göre de “COP’ların ayrıntılarında o kadar kaybolundu ki, asıl meseleyi, yani fosil yakıtlardan bir an önce kurtulmamız gerektiğini gözden kaçırdık.”

18 Kasım’da sona erecek 27’inci COP toplantılarının sonunda ülkelerin ayrıntılarla uğraşmaya devam mı ettiğini yoksa asıl meseleye, yani fosil yakıtlardan kurtulmaya mı yoğunlaştığını hep birlikte göreceğiz.

Madencilerin anısına: Gitme o güzel geceye usulca…

“Nedensiz çalışalım”, dedi Martin, “hayatı tahammül edilebilir hale getirmenin tek çaresi bu.” Voltarie’nin yazdığı Candide kitabından alınan bu cümle, okurken insanı derin derin düşünmeye sevk eden kısa, ama çok anlamlı bir cümle. Çağımızın ünlü tarihçisi Yuval Noah Harari, robotlaşmaya bağlı olarak yeterince donanımı olmayan milyonlarca insanın işsiz kalabileceklerini ve ekonomik güvenceden mahrum olabileceklerini tartışıyor. Bu sorunun önüne geçmek için işsiz insanlara maaş bağlanabileceğini, ama bunun da insanlarda yetersizlik ve işe yaramama gibi olumsuz duygular ile çeşitli psikolojik sorunlara yol açabileceğini belirtiyor.

Evet, yazının girişinde de belirttiğim gibi çalışmak, pek çoğumuz için yaşamı tahammül edilebilir ve hatta anlamlı hale getirebilir. Acaba bu varsayım, ekmek parasını kazanmak için çok ağır ve riskli koşullarda çalışan herkes için geçerli mi yoksa onlara bir seçenek sunulsa çalışmamayı tercih ederler miydi? Hayatı tahammül edilebilir hale getirmek için can güvenliklerini tehlikeye atarlar mıydı? Tartışmaya açık sorular!

Fıtrat mı?

Geçmişte bütün gün radyo yayınları ile yaşadığımızı yazılarımda sık sık dile getiriyorum. Çocukluğumda radyodan verilen haberlerden iki tanesi belleğime bir daha silinmemek üzere kazınmış. Muhtemelen sadece benim değil, neredeyse hepimizin olabilir. İlki, “Kandilli Rasathanesi’nden verilen bilgiye göre” diye başlayan haberler, ki bu deprem haberleri olurdu. İkincisi, Zonguldak ilinin bilmem ne ilçesindeki taş ocağında, saat bilmem ne sularında meydana gelen grizu patlamasında ilk belirlemelere göre… Devamı oldukça zor olan bir cümle bu, boğazımızı düğüm düğüm yapan, gerisini getiremediğimiz. Çocukluğum 70’li yıllara denk geldiğine göre, ülkemizde bu patlamaların çoktan önüne geçilmiş olmasını beklerdik değil mi? Gelişmeler maalesef bu yönde değil. Teknolojik olarak bu konuda çok çok gerilere düşmüş vaziyetteyiz.

13 Mayıs 2014 yılında Soma’da meydana gelen maden faciasında 301 kömür madeni işçisi hayatını kaybetmişti. Garip bir tesadüf ile ertesi gün Çevre Ekonomisi dersim vardı ve o zamanlar Erasmus ve değişim programları ile üniversitemize yarım dönem ya da bir akademik yıl için gelen yabancı öğrencilerin şimdiye göre daha fazla olduğu zamanlardı. Çevre Ekonomisi dersi de Almanya’dan gelen öğrencilerin çok ilgi duyduğu bir dersti. Alman öğrencilerden biri, “Lütfen şahsi almayın ama, sizin ülke olarak risk algınız çok çok zayıf” demişti:. “Bu devirde hala insan gücü ile maden çıkarıyorsunuz ve riski asgariye indirecek, hatta yok edecek önlemleri almakta yetersizsiniz.” Tabii ki sarsıcı, ama gerçek bir yorumdu ve şahsileştirilecek bir tarafı da yoktu. Yaşanan maden faciası Türkiye’nin yaşadığı en büyük maden faciası idi. Hepimiz sarsılmış, isyan etmiş, politikacılar tarafından yapılan açıklama ve yorumlar ile iyice kahrolmuştuk. Kimi bu işin fıtratında var dedi, kimi üç yüz bilmem kaç (ölen insanların sayısından bahsediliyor) ile bu işi kapatırız dedi. 1999’da yaşanan depremden sonra ülke olarak bir defa daha isyan etmiştik. Belli ki bizim haklı isyanlarımızın herhangi bir anlamı yoktu. Ve yıl 2022, Amasra’daki kömür madenlerinden gelen kötü haber ile bir kez daha sarsıldık. Artık kaç kişi hayatını kaybetti diye sayı telaffuz etmenin anlamı yok. Bir kişi ya da üç yüz kişi…

Gün ışığına hasret

İhmal sonucu ortaya çıkan her işçi ölümü, çok kötü ve kabul edilebilir değil. Ancak yerin yedi kat dibinde, gün ışığına hasret çalışmaları, kömürün elektrik üretimindeki payını düşündüğümüzde yediğimiz, içtiğimiz her şeyde emeklerinin olmasından ötürü madencilerin ölümü beni çok daha fazla sarsıyor. Çıkarılan her bir kömür parçasının üzerine düşen alın teri yediğimiz, içtiğimiz her şeye karışıyor, ölümün gölgesinde çalışmaları emeklerinin karşılığını ödenemez hale getiriyor. Maden işçileri vardiyaları bitip eve döndüklerinde ev halkı tarafından “hoşgeldin” diye değil, “geçmiş olsun” diye karşılanırlarmış. Madenci ana/babası, madenci eşi, madenciye aşık sevgili, madenci çocuğu veya kardeşi olmak insanın hayat ile sınavı olsa gerek. Her vardiya bitimini nefesini tutup, beklemek ve sağ salim maden ocağından sevdikleriniz çıkıp, geldiklerinde derin bir nefes almak. Ertesi günü yine aynı şekilde yaşamak. Zor, çok zor hayatlar… Gün ışığına hasret ile geçen bir ömür.

Gün ışığına olan hasret, edebiyatta hemen her kültürde kendine yer bulmuş. Ümit Yaşar Oğuzcan “beni kör kuyularda merdivensiz bırakma” derken, Galli şair Dylan Marlais Thomas ölmek üzere olan babasının ölüme direnmesi için yazdığı şiirde “gitme o güzel geceye usulca, öfkelen, öfkelen ışığın ölümünün karşısında…bilge adamlar gitmezler o geceye usulca” der.

Türkiye’nin gerçek, üstüne düşeni yapmasını sağlayacak ve sayısal hedefler içeren bir iklim politikası benimsemesi durumunda yapması gereken işlerden biri, kömürün elektrik üretimindeki payını azaltarak sıfırlamak. Ancak bu planı uygulamadan önce, kömür madeninde çalışan işçilerin iş güvenliğinin sağlanması, Yeşil Mutabakat tarafından da benimsenen adil geçişin koşullarından biri. Çok dar bir açıdan bakınca adil geçiş dediğimizde aklımıza ilk gelen kömür endüstrisinde çalışan işçilerin iş güvenliği oluyor. Adil geçiş süreci tartışılırken konuya çok daha geniş bir açıdan bakılması ve kömür madenlerinin olduğu yerlerde yüzyıla dayanan bir birikimle oluşan kültürel mirasın da dikkate alınması ve korunması gerekir. Bir yaşam tarzından bahsediyoruz ve vazgeçmemiz gereken sadece kömürden elektrik üretmek, kültürel mirasa arkamızı dönmemek.

Keşke Türkiye’de iklim değişikliğine ilişkin tartışmalarda bu konular daha fazla konuşulsa. Keşke benim de çalıştığım bir konu olan karbon fiyatlandırması tartışmaları artık daha farklı bir zemine taşınabilse. Ve keşke olası karbon fiyatlandırma politikalarından elde edilecek gelirin önemli bir kısmı bu emekçilere ayrılabilse. Çok yetersiz olsa da onlara olan borcumuzun bir kısmını artık onlara sahip çıkarak, yarattıkları kültürel mirası koruyarak ödeyebilsek! Söz konusu kömür madeni işçileri olunca ne çok keşkemiz var…

Cinsel şiddetle ilgili yanlış inanışlar ve gerçekler

Yeşil Gazete‘de, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’yle yaptığımız işbirliği sayesinde her hafta cinsel istismarla mücadele yolları, yöntemleri üzerine kısa ve bilgilendirici notlar paylaşıyoruz.  

Bu bilgi notlarının cinsel şiddete ve/ya istismara maruz kalan ya da tehdidi altında olan kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar için yol gösterici olacağını umuyoruz. Böyle bir durumla karşılaşır veya tehdit altında olduğunuzu hissederseniz lütfen kolluk güçlerine, konuyla ilgili çalışan kurum ve kuruluşlara ve hukukçulara ulaşın. 

*

Toplumda, cinsel şiddetle ilgili GERÇEK OLMAYAN genellemeler, inanış ve yargılar yaygındır. Bunları “doğru bilinen yanlışlar”’ veya mitlerolarak ifade ediyoruz.

Çeşitli ülkelerde yapılan araştırmalar, istatistikler ve bilimsel açıklamalar ve en önemlisi hayatta kalanlar olarak yaşadığımız deneyimler, bize mitlerin gerçek olmadıklarını somut şekilde göstermektedir.

Mit: Cinsel şiddet kontrol edilemeyen cinsel dürtülerle ilgilidir.

GERÇEK: Cinsel şiddet, güç kullanımı ve kontrol kurma ile ilgilidir. Yaygın cinsel şiddet davranışları toplum içerisinde cinsiyet rolleri ve kültür yoluyla öğrenilebilir ve cinsiyet eşitsizliğinden, ayrımcılıktan, tahakkümden ve hiyerarşiden beslenirler. Bu yüzden cinsel şiddet “içimizdeki birkaç çürük elma” ile ilgili değildir. Cinsel şiddet, toplumsal bir sorundur ve bireylerin yanı sıra kitlelere yönelik de gerçekleşebilir.

Fotoğraf: Şehlem Kaçar

Mit: Cinsel şiddet failleri genellikle yabancı ve güvenilmez kişilerdir.

GERÇEK: Cinsel şiddet failleri çoğunlukla hayatta kalanın tanıdığı ve güvendiği kişilerdir. ABD’de yapılan güncel istatistikler tecavüz faillerinin yüzde 80 oranında tanıdık kişiler olduğunu göstermektedir. Ülkemizde basına yansıyan örneklere ve adli kayıtlara bakıldığında da benzer şekilde, tecavüz, istismar ve cinsel şiddet faillerinin daha çok eş, akraba, partner, arkadaş, tanıdık, öğretmen, doktor gibi, saldırıya maruz bırakılanların bir biçimde tanıdığı ve güven ilişkisi kurduğu kişiler oldukları görülmektedir.

Sapıklar ve canavarlar değil, içimizden birileri

Mit: Cinsel şiddet failleri sapık ve canavarlardır. Cinsel şiddete maruz bırakılanlar zayıf güçsüz, cinsellikle alakasız kişilerdir.

GERÇEK: Hepimiz cinsel şiddete maruz bırakılabileceğimiz gibi, cinsel şiddetin uygulayıcısı da olabiliriz. Hem cinsel şiddet failleri hem cinsel şiddetten hayatta kalanlar,  hayal ürünü ve marjinal karakterler değil, gündelik hayatta var olan gerçek kişilerdir. Failler de, şiddete maruz bırakılanlar da her yaştan, meslekten, cinsiyet ve cinsel yönelimden, sosyal gruptan, eğitim ve gelir grubundan olabilirler. Her insanın sahip olabileceği kusur ve erdemlere sahip olabilirler. Her yaştan insan gibi cinsel varlıklardır ve cinsellikle ilgili çeşitli deneyimleri bulunabilir. Seks deneyiminin ise, bir kişinin failliği veya mağduriyeti ile bir ilgisi bulunmaz. Cinsellik ve cinsel şiddet, birbirine karıştırılmaması gereken iki ayrı kavramdır. Yukarıdaki türden yargılar cinsel şiddetin tabu haline gelerek görünmez ve konuşulamaz olmasına, hatta toplumda cinsel şiddetin normalleşmesine hizmet eder.

Fotoğraf: Hale Güzin Kızılaslan

Mit: Cinsel şiddet, her zaman fiziksel zorlama ile gerçekleşir. Gerçekten cinsel saldırıya uğrayanlar polise gider ve şikayetçi olur.

GERÇEK: Cinsel şiddet her zaman güç kullanımı ile ilgilidir, ancak güç kullanımı her zaman fiziksel zorlama olmak zorunda değildir. Cinsel şiddet ve istismar failleri fiziksel güç, silah, bıçak gibi aletler kullanabilir; alkol, uyuşturucu ve ilaçla kişinin direncini kırarak cinsel saldırıda bulunabilir. Failler ayrıca güven ilişkisi kurarak, manipüle ederek, duygusal baskı, tehdit ve şantajla da birini rızasının olmadığı cinsel davranışlara zorlayabilir. Faillerin en yaygın kullandıkları araçlar toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ayrımcılık ve baskılara dayalı unsurlardır. Kadınlara yönelik aşağılama, tahakküm ve cinsiyet ayrımcılığı, yetişkin dünyanın çocuklarla kurduğu sahiplik ve biat ilişkisi, eşcinsellere ve translara yönelik nefret ve düşmanlık, göçmen ve sığınmacılara yönelen ırkçı düşmanlık, engellilerin yok sayılması, yabancı ve turist kadınların medyada hedef gösterilmesi, tüm bu grupların toplumda marjinal veya suçlu gösterilmeleri, faillere suç işlerken güven verir. Böylece failler, şiddete maruz bırakılanların sessiz kalacağına veya onlara inanılmayacağına güvenirler.

Hiyerarşi ilişkisi açıklamayı engelleyebilir

Örneğin bir seks işçisi, kimliksiz bir göçmen, evsiz veya işsiz kalmaktan korkan bir kadın veya eşcinsel, beyanına inanılmayacağını bilen bir trans, kendi ebeveynlerinden failden korktuğundan çok daha fazla korkan bir ergen, hiçbir konuda düşüncesi veya onayı alınmamış bir çocuk yaşadığı cinsel şiddeti kolay kolay dile getiremeyebilir. Failler kendi avantajlı konumlarını da şiddet uygularken güç unsuru olarak kullanabilirler. Örneğin üniversitelerde öğrencilerin cinsel taciz gibi şiddet türlerinden şikayet ettikleri hiçbir öğretim üyesinin yaptırım görmemesi çarpıcıdır ve faillere yönelik bir mesajdır. Taciz ve tecavüze maruz bırakılan kişiler öğrenci, hasta, danışan, işçi vb. ise, daha üst konumdaki failin uyguladığı şiddeti dile getirmeleri güç olabilir.

Mit: Cinsel şiddete maruz bırakılan kişi saldırı esnasında bağırır, karşı koyar, direnir.

GERÇEK: Cinsel şiddete maruz bırakılan kişiler saldırı anında farklı tepkiler verebilir. Travmatik bir olay anında beynimize birçok hormon salgılanır ve DİRENME, KAÇMA veya DONMA tepkileri verebiliriz. DONUP KALMA (tonik hareketsizlik) tepkisi bütün memelilerde bulunan temel bir güdüdür, bizi hareketsiz kılabilir. Hayvanlarda bu güdüyü saldırı anında ölü taklidi yapmak olarak gözlemleyebiliriz. Bunun yanı sıra bir hayatta kalma stratejisi olarak direnmemeyi de seçebiliriz. Veya yaşadığımız şeyin bir saldırı olduğunu o anda kendimize teslim edemeyerek tepkisiz kalabilir, bu gerçekle sonradan yüzleşebiliriz.

*

Daha fazla bilgi için csdestek.org
Cinsel şiddete maruz bırakıldıysanız ya da bırakıldığınızı düşünüyorsanız hafta içi pazartesi, salı, perşembe, cuma günleri 11:00 – 17:00 saatleri arasında 0549 599 15 19 numaralı telefondan CŞMD’yi arayabilir ya da basvuru@cinselsiddetlemucadele.org üzerinden ulaşabilirsiniz.

Rant-1

Rant kısa ama çok karmaşık anlamları olan ve üzerindeki tartışmaların neredeyse hiç bitmediği bir sözcük. Gündelik dilde de oldukça çok kullanılıyor. Ama bunu “rant” sözcüğünün birbirinden farklı pek çok anlamı ya da isim tamlamalarıyla çoğaltılmış pek çok biçimiyle yapıyoruz.

Rant sözcüğü/ kavramı üzerinde biraz tartışmakta yarar var. “Rant” derken ne demek istiyoruz ve içinde yaşadığımız kentleri, kentlerde son yarım yüzyılda ya da son on yıllardaki o büyük değişimi ve yıkımı anlayabilmek bakımından “rant” kavramı üzerinde derinleşmek neden önemli?

Rant olarak adlandırdığımız olgu, belki insanlar arası etkileşimin her aşamasında bir biçimde var. Ancak kapitalist ekonominin yeryüzünde gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte, önemi giderek artan ve özellikle (kırda ve kentte) mekansal gelişmeyi ve biçimlenmeyi açıklayabilen etkilerini anlayabilmek bakımından kullanımı giderek önem kazanan bir kavram…

Rantın bin bir yüzü

Şimdi, internet üzerinden 5 dakika süreli bir anket yapsak ve “rant sözcüğünün anlamı sizce nedir?” diye sorsak, üzerinde çok düşünülmeden verilen yanıtların onlarca farklı anlama gönderme yapacağına kuşku yok. Bunu rahatlıkla söyleyebilmemin nedeni “ekşi sözlük”teki metinlere göz atmış olmam… Ancak yine de rantın gündelik dilde “çalışmadan/ emek harcamadan bir olanak sağlamak veya bir çıkar sağlamak, başkasının emeğinin sonuçlarına el koyarak rahat yaşamak” vb. türü anlamlara geldiği söylenebilir. Bu uygulamalar yasal olarak sahip olduğunuz (taşınabilir veya taşınmaz) bir mülkün kullanımını, bir bedel karşılığı (belirli bir süre için) başkasına devretmekten, yasal olmayan biçimde de başkalarının emeklerine el koymak, zorbalıkla veya kandırarak başkasına ait olması gereken bir olanaktan yararlanmak anlamına kadar değişen biçimler alabiliyor.

Peki ama bu durumun kentlerle ne ilgisi var ve neden kentlerin gelişmesini son on yıllarda daha çok açıklayan bir kavram, neden rant kentlerdeki olumsuz gelişmeleri/ çürümeyi ve yağmayı daha iyi açıklamaya/ anlamamıza neden olsun? Bu nedeni, rantın farklı alanlarda, farklı nedenlerle oluşma özelliklerinde araştırabiliriz.

Rantın niteliklerini ve etkilerini/ sonuçlarını gördüğümüz alanları,

Ekonomi (ve dolayısıyla maliye),
Sosyo-ekonomi ve
Coğrafya veya mekansal coğrafya

olarak sınıflandıralım. Rantı daha iyi anlayabilmek için bir ayrımı daha değerlendirmeliyiz:

Kırsal alandaki (özellikle tarımdaki) ve
Kentsel alandaki toprak rantı

arasındaki fark.

Kuramın gelişmesinin başlangıcında, kavramın, tarımdaki toprak rantıyla ilgili olarak kullanıldığını belirtmeliyiz.

Kıt kaynaklar sorunu

Kavramın kuramsal olarak ele alındığı ilk metinlerde rant, üretim faktörlerinin getirilerinden biri olarak düşünülüyordu. Emek (kabaca nüfus olarak da düşünülebilir), sermaye ve toprak gibi faktörlerin getirisi olarak ücret, kar ve faiz ile rant söz konusuydu. Rant basitçe, toprak sahibinin ürettiği ürünün fiyatının içindeki toprak kirası olarak düşünülüyordu ve üretim faktörlerinin her biri, doğal olarak kıt kaynaklardı.

Malthus, nüfus artışı ile yeryüzündeki tarımsal toprakların artış hızlarını  karşılaştıran çalışmalar yaptı. Faktörlerin kısa erimde çoğalma veya değişme hızlarının farklı olmasını ve bazı durumlarda kıtlaşmasını, bu kıtlığın da faktör fiyatlarına yansımasını araştırdı. Toprak, hem hızla çoğaltılamayan hem de çoğaltılırken verimlilik bakımından giderek farklılaşan (azalan verimlilikteki toprakların kullanıma açıldığı) bir faktör olarak düşünülüyordu. Daha doğrusu, bu faktörlerin arz esneklikleri farklıydı. Ricardo, verimli toprakların kıt olduğunu, dolayısıyla giderek daha az verimli topraklarda üretim yapılacağını (dolayısıyla üretim maliyetinin yükseleceğini) gösteriyor; pazarda satılan tarımsal ürün fiyatının ise, en az verimli toprakta üretilmiş olan ürünün maliyetine göre belirlendiğini söylüyordu.

Eğer bir çiftçinin tarımsal toprağı kiralayarak üretim yaptığını düşünürsek, çiftçinin toprak sahibine ödediği ücret, rant (veya mutlak rant, ya da tekel rantı) olarak adlandırılıyor. En az verimli toprakta üretilmiş olduğu halde pazarda satılabilen en son ürünün fiyatı verimli toprakta yetiştirilen (ve maliyeti çok daha düşük olan) ürün de aynı olacağına göre, bu iki çiftçi, pazardaki aynı miktardaki ürün için farklı getiriler elde edecek demektir. Bu fark da, diferansiyel rant olarak adlandırılmaktadır.

Yukarıda açıklandığı gibi mutlak rant, verimli toprakların kıt olması ve bunlar üzerinde bir mülkiyet hakkı olmasından kaynaklanan tekelci bir ranttır. Diferansiyel rant da, en verimli topraklarda üretim yapan çiftçi ile düşük verimli toprakta üretim yapan çiftçinin emekleri (ve üretim için kullandıkları girdilerin maliyeti) arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Görüldüğü gibi her iki rant da, emekle/ çalışmayla ve çabayla elde edilmeyen getiriler olarak değerlendirilebilir.

Yeni kuramlar

Klasik ekonomide Smith ile başlayan ve Ricardo ile olgunlaşan, daha sonra da Marx tarafından eleştirel bir biçimde ele alınan rant üzerindeki tartışmalar derinleştikçe kavram inceliyor ve daha ayrıntılı olarak yeni sınıflandırma başlıkları beliriyordu. Böylece rant kavramı üzerindeki tartışmayı, nereden kaynaklandığı ve buna göre rant karşısında nasıl davranabileceğimiz gibi konular üzerinde çalışarak geliştirebiliriz.

Rantla ilgili politikalar geliştirilirken yeni düşünce kategorileri ya da araçlar ortaya çıkmaya başladı. Rantın verimlilikle olan ilişkisi, faktör arzlarındaki esneklikler, kıtlık ve kapitalist kuramcıların pek ilgilenmedikleri mülkiyet (ve dolaylı olarak bireysel ve kamusal hak ve adalet) sorunları, rant kavramıyla emek kavramının karşılaşması, politika çalışmaları sırasında giderek gelişti.

Marx’ın düşünce sistemindeki, emeği önceleyen ve kapitalist ekonominin işleyişindeki mülkiyet ve haksız kazançların nasıl ortadan kaldırılabileceği ile ilgili kuramı şimdilik bir yana bırakalım. Kentler bakımından rantla (ya da sermaye düzeni içinde mekansal gelişme ve düzenliliklerin örüntüsüyle) ilgili tartışma, Ricardo’dan sonra Marshall (rant benzeri kavramı) ile 20’nci Yüzyıl’ın başında, her biri bölge planlama kuramcısı olan Von Thünen ve daha sonra William Alonso ile kent kuramcıları Park ve Burgess ve diğerleri tarafından geliştirildi. Kapitalist sistemin kır ve kentindeki rantın oluşumunu, farklılaşmasını/ nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili tartışmayı özellikle coğrafi nitelikler (veya mekansal boyut) ile ilgili katkılarıyla ayrıntılı biçimde incelttiler.

Buraya kadar yazılanlar, kavramın ne kadar çok boyutlu ve karmaşık olduğuna dair bir fikir vermiştir sanırım. Ama tarımsal toprakları bir yana bırakarak asıl tartışmak istediğimiz konu olan kentsel topraklardaki konumsal pozisyon veya mekansal yerleşim nedeniyle ortaya çıkan rantlar üzerindeki tartışmaya ancak ulaşmış bulunuyoruz. Bu konuyu da, önümüzdeki hafta ele alacağız.