Ana Sayfa Blog Sayfa 564

Deprem bölgesinde tarım faaliyetleri nasıl ayağa kalkacak?

Haber: Melisa GÖNEN

*

Türkiye, 6 Şubat’ta Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde meydana gelen ve Maraş, Antep, Hatay, Adıyaman, Diyarbakır, Urfa, Kilis, Osmaniye, Malatya, Adana ve Elazığ olmak üzere 11 ilde ağır yıkıma yol açan depremlere, tarım topraklarının amaç dışı kullanılması, yanlış zeminler üzerinde yapılaşmaya gidilmesi, imar affıyla usulsüz yapılaşmaya göz yumulması, dirençli kentler kuramamamız gibi nedenlerle hazırlıksız yakalandı.

Özellikle Çukurova ve Amik Ovası, Adıyaman, Gaziantep, Maraş ve Malatya illerindeki verimli ovalarda yer alan tarım toprakları üzerinde devasa kentler yükseldi. Bu kentlerin ihtiyaçlarını karşılamak için sulak alanlar üzerine yerleşim yerleri, hava alanları, sanayi siteleri kuruldu. Deprem bir turnusol kağıdı özelliği gösterdi; doğaya, coğrafyaya uygun kurulmayan  kentlerdeki usulsüzlükleri hasar verdiği alanlarda ortaya çıkardı.

Tarım faaliyetlerinin yoğun olarak yapıldığı 11 ilde, tarım alanları da depremden etkilendi.  Bilim insanlarına göre, Erciyes Dağı büyüklüğündeki enkazın nasıl bertaraf edileceği bir sorun. Enkazın toprak ve yeraltı suları için bir tehdit oluşturmaması, bilimsel etikle yönetilmesi gereken bir sürecin planlanmasını gerektiriyor.

Uzmanlara göre, toprak ve su güvenliğine neden olacak bir ihmal, olası bir gıda güvenliği sorununa da neden olabilir. Diğer yandan gıda tedariği için tarımsal üretimin nasıl sürdürüleceği tartışılıyor. Üretimin bir an önce yeniden başlaması, üreticinin ihtiyaçlarının karşılanmasından, tarım alanlarının güvenliğinin sağlanmasından geçiyor.

Peki bu nasıl olacak, deprem bölgesinde tarım alanlarının güvenliği nasıl sağlanacak, Türkiye yakın gelecekte bir gıda tedarik sorunu yaşayacak mı, deprem bölgesindeki tarım alanlarında üretimin devam etmesi mümkün mü?

TMMOB’a bağlı Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Baki Remzi Suiçmez ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi tarım ekonomisi bölümünden Prof. Dr. Sait Engindeniz “Deprem bölgesinde tarım nasıl ayağa kalkacak?” sorusunu Yeşil Gazete için yanıtladı.

Türkiye’nin toplam üretiminin yüzde 15’i bölgede

Depremin vurduğu 10 ilin gayrisafi yurt içi milli hasılası (GSYH) içindeki payı yüzde 9,3 olduğuna dikkat çeken uzmanlar, bu şehirlerin Türkiye’nin ihracatının yüzde 8,5’ini gerçekleştirdiğini söylüyor.  Deprem bölgesindeki 10 ilin tarım alanları içindeki payı payı yüzde 16. TÜİK verilerine göre, 10 ilin GSYH payı yüzde 9,3 olmasına rağmen sektörlere göre bakıldığında tarım, ormancılık ve balıkçılığın payı yüzde 14,3’e kadar çıkıyor. 2021 yılında bu sektör Türkiye’de 401,8 milyar lira GYSH üretirken bunun 57,3 milyar lirası deprem bölgesindeki 10 ilde gerçekleşti.

Tarım faaliyetlerinin sürdürülmesi, depremin yaşandığı illerde tarım sektörünün neden olumsuz etkilendiğini analiz edip önlem almaktan geçiyor.  Depremden etkilenen iller hakkında veriler paylaşarak sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğini açıklayan Prof. Engindeniz,  deprem bölgesinde yer alan tarım alanlarının Türkiye tarımı açısından önemini şu verilerle açıklıyor:

“İller arasında en fazla araziye sahip il 1.1 milyon hektar ile Şanlıurfa. Bu ili sırasıyla 0.6 milyon hektarla Diyarbakır, 0.5 milyon hektarla Adana, 0.4 milyon hektarla Kahramanmaraş, 0.3 milyon hektarla Gaziantep ve 0.2 milyon hektarla Hatay izliyor. Bölgede tahıl ve diğer bitkisel ürünlerin oluşturduğu alan 2.6 milyon hektarla Türkiye’de yüzde 15.5 oranında bir pay almakta. Sebze arazilerinin yine %15.2’si (0.1 milyon hektar) bu bölgede bulunuyor.” Engindeniz,  meyve açısından bakıldığında da 0.9 milyon hektarla bölgenin Türkiye üretiminin yaklaşık dörtte birini oluşturduğunu ekliyor.

Deprem bölgesinde hangi ürünler yetiştiriliyor?

Engindeniz, deprem bölgesinde yer alan illerde hangi tarım ürünlerinin üretildiğini de paylaşıyor: “Bölgenin önemli bitkisel ürünleri olarak mısır, pamuk, kayısı, buğday, arpa, yer fıstığı ve kırmızı biber öne çıkıyor. Özellikle buğday, arpa gibi ürünlerin üretimi açısından Şanlıurfa, Diyarbakır ve Adana; sebze üretimi açısından Adana ve Hatay; meyve üretimi açısından da bölgede Gaziantep önemli iller. Hayvan sayısı açısından da Türkiye’deki toplam hayvan varlığının %15’inin bu bölge bulunduğu bildiriliyor. Bölgede yaklaşık 270.000 üretici Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı. Diğer taraftan, Türkiye’nin toplam tarım ve ormancılık ürünleri ihracatının yaklaşık beşte biri de bu bölgedeki illerden sağlanıyor.”

Prof. Engindeniz’in paylaştığı veriler, deprem bölgesinde toprak ve su kaynaklarının kirliliği tehlikesine karşı mücadele edilmesinin ne kadar elzem olduğuna işaret ediyor. Tarım faaliyetlerinin devam edebilmesi için su ve toprak güvenliğine ilişkin analiz yapılması gerekiyor. Bununla birlikte, çok sayıda traktör ve tarım alet-ekipmanlarının depremde zarar gördüğü, deprem bölgelerinde akaryakıt sorunun ortaya çıktığı da belirtiliyor.

Tarım faaliyetlerinin sürdürülmesi için nasıl bir süreç izlenecek?

Bölgede gerekli önlemlerin zamanında alınması durumunda tarımsal üretimin kaldığı yerden devam edebileceğini, bu şekilde ülke için gerekli üretim miktarının sağlanabileceğini söyleyen Engindeniz,  üreticilerin traktör ve tarım alet-ekipmanları olmadan üretimi sürdürmelerinin mümkün olmadığını vurguluyor. Başta Tarım ve Orman Bakanlığı, kooperatifler, özel sektörde yer alan firmalar, sivil toplum örgütleri ve yerel yönetimlerin bu yöndeki desteklerine ihtiyaç olduğunu belirten Engindeniz, depremden etkilenen bölgede hasat bekleyen ve/veya ekime hazırlanacak alanlarda tarım faaliyetlerinin sürdürülmesi için izlenmesi gereken süreçlerin neler olduğunu  ise  şöyle açıklıyor:

“Maddi kayıp yaşayan üreticilerin üretime devam etmek için ihtiyaç duyduğu tarım araçlarını temin edilmeli. Belirli bir dönem için bu yönde geçici makine parkları oluşturulabilir ve üreticilere sunulabilir. Bölgede hayvan barınaklarının yeniden planlanması ve canlı hayvan tedariki konusunda üreticilere destek olunması gerekir. Bunun yanında üreticilerin tarımsal girdilere ulaşmaları ve satın alabilmeleri konusunda finansal destekler sunulmalıdır. Başta Ziraat Bankası ve kooperatifler bu yönde katkı sağlamalı.”

Narenciye hasadında gecikme yaşanmaması ve üreticinin zarar etmemesi ise bir diğer sorun alanı, diye konuşan ZMO Başkanı Suiçmez ise, deprem illerinde sadece Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı çiftçilere mazot ve gübre desteğinin nakit olarak ödeneceğinin açıklanmasını da yaşanacak sorunların çözümü için son derece yetersiz buluyor.

‘Tarım alanlarında fay kırığı nedeniyle oluşan yarıklar ve tümsekler var’

Bitkisel üretim konusunda yapılanlar ve yapılacakların belirsizliğini koruduğunu vurgulan Suiçmez, deprem illerindeki tarla ve bahçelerde parsel sınırı kaymaları yanında, 1-5 metre genişliğinde ve çeşitli derinliklerde fay kırıkları kaynaklı büyük alanları etkileyen yarıklar ve tümsekler oluştuğuna dikkat çekiyor.

Ekili arazileri bölen bu zararların alansal miktarının hızlı ve sağlıklı bir şekilde belirlenerek, yarıkları doldurma ve tümsekleri gidermeye yönelik arazi tesviyesi dahil bilimsel yöntemlerle tarla bütünlüklerinin sağlanamaması durumunda kışlık ekimi yapılmış hububat ve bakliyat ürünlerinde gerekli gübreleme ve yabancı ot mücadelesi yeterince yapılamayacağını söyleyen Suiçmez’e göre, “Gelecek günlerde kuru ve sulu tarımda ekilecek tarım ürünleri yanında kayısı, zeytin, antep fıstığı gibi ürünlerin bulunduğu bahçelerde bakım işlemleri başlayacakken seracılıkta da fiziki zararların giderilmesi ve üretim hazırlıklarının planlanması” gerekiyor.

‘Tarımda çalışacak işgücü bulmak zor olabilir’

Hasar gören ekipmanların tespit edilerek, hasat ve ekim işlemlerine devam edebilecek çiftçilere temin edilmesi sorunlardan sadece biri. Deprem bölgesinde çoğunlukla yaşlı nüfusun tarımla uğraştığını belirten Sait Engindeniz, yaşanan can kayıplarının yanı sıra, deprem göçü ve gençlerin tarımı tercih etmemesinin bir diğer sorun alanı oluşturabileceğini vurguluyor: “Bölgede tarımsal üretim için geçici ve daimi işgücü bulmak zorlaşacak.”

“Üretimin devamlılığı boyutunda yerleşik tarımsal istihdam ile mevsimlik işçiler dahil hareketli işgücü konusu en önemli sorun alanlarından biri” diyen Suiçmez’e göre de çiftçilerin yanı sıra bölgede yoğun olarak yaşayan mevsimlik işçilerde de can ve mal kaybı mevcut.Tarım ve Orman Bakanlığı’nın bölgedeki il ve ilçelerdeki teknik personelinin de depremlerden doğrudan olumsuz etkilendiğini anlatan Suiçmez, “Üretim araçlarından mahrum kalan ya da bunları elinden çıkaran çiftçiler köylerini ve üretimi terk etmek zorunda kalacak” diyor.

Ona göre, kırdan kente ve kentten kıra göç sürecinin iyi yönetilmesi gerekiyor: “Tarımsal işgücü ve istihdam planlaması yapılmalı, uygun yaşam koşulları sağlanarak somut desteklerle bölgeye diğer illerden takviyeler gündeme gelmeli. Kırsal alanların yaşam koşulları iyileştirilerek tekrar cazibe merkezleri olmaları sağlanmalı.”

Öneriler

Baki Remzi Suiçmez,  depremden etkilenen illerde tarım faaliyetlerinin sürdürülebilmesinin koşullarının neler olduğunu önerilerini sıralayarak açıklıyor.

Bitkisel ve hayvansal üretimin devam edilebilmesi ve gıda arz açığının artmaması için ek bütçe ile toplam tarımsal destekleme bütçesinin artırılması gerektiğine dikkat çeken Suiçmez’in önerileri şöyle:

  • Bölgedeki üreticilere gerekli maddi destek bir an önce sağlanmalı.
  • Bitkisel üretim için gübre, mazot, ilaç, tohum dahil somut girdi desteği verilmeli.
  • Çiftçilerin özelleştirilmiş elektrik şirketlerinin yüksek faturalarına karşı sulama ve tarımsal elektrik fiyatlarında somut indirimler yapılmalı, mevcut borçları yapılandırılması ve birikmiş faizler silinmeli.
  • T.C. Ziraat Bankası, Tarım Kredi Kooperatifleri yanında özel bankalardan kredi kullanan çiftçilerimizin kredi borçları faizsiz yapılandırılmalı.
  • Üreticilerin Bağkur ve SSK prim ve ödemeleri ötelenmeli.
  • Depremin etkileri giderilene kadar bölgedeki üreticilere ve üretilen ürünlere pozitif ayrımcılık içeren somut ekonomik ve sosyal önlemler hızla yaşama geçirilmeli.

‘İthalat eğilimi artabilir’

“Türkiye bu süreçte tarımsal ürünlerde bir ithalat eğilimi izlemek durumunda kalabilir mi?” sorusuna uzmanların yanıtı farklı. Engindeniz, “Türkiye tarımında, özellikle bölge için yeterli ve zamanında önlemler alındığında kendine yeterliliğin sürdürülmesi için bir engel yok. Dolayısıyla Türkiye, önemli ve ihtiyaç duyduğu ürünleri yine üretebilecek. Kısa ve uzun dönemde ihtiyaç duyulan ürünler için ithalata başvurulmasına gerek duyulmayacağı düşünülmekte” derken Suiçmez, tarımsal girdi ve temel ürünlerde yıllardır yaşanan dışa bağımlılığın, deprem illerinde yaşanabilecek gıda arz açığı nedeniyle artmasını beklediklerini belirtiyor:

“Ülkemizde yıllardır uygulanan yanlı ve yanlış tarım politikaları, derinleşen ekonomik kriz, girdi ve ürünlerde dışa bağımlılık, yaşanan iklim olaylarının tarımsal üretime olumsuz etkileri nedenleriyle yaşanan gıda krizi ve yüksek gıda enflasyonuna depremin etkilerinin eklenmemesi, neoliberal tarım politikalarından derhal vazgeçilerek, somut kamucu tarım ve kırsal kalkınma politikalarıyla aşılabilir.

Gıda kriziyle karşılaşacak mı?

Tarım ürünlerinde bir fiyat artışı ya da tedarik eksikliği yaşanıp yaşanmayacağını sorusuna ise Engindeniz’in yanıtı şöyle:

“Türkiye tarımsal üretim için çok önemli koşullara sahip. Dolayısıyla kırsal göçün de önüne geçebilmek açısından, deprem bölgesinde ve diğer bölgelerde kısa ve uzun vadede tarımsal yatırımlar arttırılmalı ve bu bölgelerde özel sektörün de yatırım yapması teşvik edilmeli. Genç nüfusun tarım sektöründe kalması amacıyla uygulanan genç çiftçi projeleri ve destek düzeyleri arttırılmalı. Üreticiler için farklı destekleme modelleri oluşturmalı, uygulanmalı ve bu uygulamaların etkileri değerlendirilerek alternatifler üretmeye devam edilmeli”. Profesör Engindeniz “Bölgede tarımsal üretim tekrar canlandırılmazsa bu özellikle uzun vadede gıda fiyatlarında da artışa neden olabilecek” diyor.

‘Deprem illerinde kuraklığın olumsuz etkisi artabilir’

Kuraklığın ülkemizde ve deprem bölgesi illerinde son yıllarda yaşanan ciddi bir sorun olduğuna dikkat çeken ZMO Başkanı Suiçmez ise Türkiye’de süregelen kuraklığın depremle birleşen olumsuz etkilerine dikkat çekiyor:  “Nisan-mayıs aylarında yeterli ve düzenli yağışların olmaması deprem illerinde kuraklığın olumsuz etkisini artıracak. Bölgedeki baraj ve göletlerin sağlamlığı sürekli ve düzenli olarak kontrol edilmeli, hasar gören sulama kanalları onarılmalı, sulama planlaması şimdiden yapılmalı.”

Tarımsal üretimde kullanılması gereken büyük ova koruma alanlarının, mutlak tarım arazilerinin, zeytinliklerin, kayısı bahçelerinin, meraların imara açılmasıyla yaşanan can ve mal kayıplarının arttığını söyleyen  Suiçmez, tarım alanlarının yapılaşmaya açılmaması gerektiğine de vurgu yapıyor: “Yıkılan kent ve köylerin yeniden inşasında arazi kullanım planlaması çerçevesinde uygun yer seçimi ilkelerine uyulmalı.  Kentlerin ve kırsalın yeniden inşası sürecinde tarım alanları üzerinde yeni yapılaşmalara izin verilmemelidir. Yoğun enkazların kaldırılması aşamasında da geçici ve son depolama alanları insan yerleşimlerine uzak, tarım alanları, dikili araziler, meralar ve dere yatakları gibi üretim ve çevre açısından kritik alanların dışındaki bölgelerde seçilmeli.”

İzmir ve Aydın’ın köylerini tehdit eden kalker ocağına yürütmeyi durdurma kararı

Aydın‘ın Söke ilçesi Yamaç Köyü, Kuşadası ilçesi Kirazlı Köyü ve İzmir‘in Selçuk ilçesi Gökçealan Köyü tarım arazilerini etkileyecek olan kalker ocağı ve kırma-eleme tesisi projesi hakkında yürütmenin durdurulması kararı verildi.

Proje sahası antik çağlardaki ismi Toraks Dağı olan, günümüzde ise Gümüş Dağı olarak bilinen dağın zirve ve yüksek yamaçlarında yer alıyor. Söke Çimento A.Ş. tarafından, beş ayrı ruhsat sahası içinde toplam 263 hektarlık açık ocak işletmesi ve iki farklı kırma-eleme tesisi işletilmesi amaçlanan proje hakkında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından, 2017 yılında ÇED Olumlu kararı verilmiş ancak bu karar projenin etki alanı içinde yer alan Kirazlı Köyünde halka duyurulmamıştı.

2022 yılında proje sahası içindeki ormanlık alanlarda başlayan ağaç kesimi ile projeden haberdar olan Kirazlı köylüleriyle birlikte Kirazlı Ekolojik Yaşam Derneği, S.S. Kirazlı Köyü Küplüce Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ve Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği tarafından Aydın 2. İdare Mahkemesi‘nde açılan iptal davasında Mahkeme, 22 Şubat 2023 tarihinde ÇED Olumlu kararının yürütmesinin durdurulmasına karar verdi.

Açık ocak sahaları ve yerleşim yerleri.

Durdurma kararının gerekçesinde özetle; projenin orman ekosistemine vereceği telafisi imkansız zararlara, sulama ve yeraltı su kaynaklarını besleyen mevsimsel akışlı derelerin faaliyetten zarar göreceğine, ocak sahalarından 250 ila 800 metre mesafelerde, verimli, kapama zeytinliklerin olduğuna ve proje faaliyeti sonucunda ortaya çıkacak olan tozumanın zeytinliklere zarar vereceğine, maden sahalarının zeytinlik alanlar ve köy yerleşiminden daha yüksek konumda olması nedeniyle, işletme faaliyeti esnasında çıkacak olan tozun, rüzgarlar vasıtasıyla ve dağlık yapının ortasında adeta bir yol/kanal gibi olan vadinin yapısı nedeniyle zeytinlik sahalara ve köylere taşınacağına, proje sahasının çevresindeki diğer faaliyetlerle birlikte kümülatif etki değerlendirmesinin yetersiz olduğuna vurgu yapıldı.

‣ Aslanyaka’da madene verilen ÇED kararının yürütmesi durduruldu
‣ Mahkemeden Cengiz Holding’in Halilağa bakır madeni için yürütmeyi durdurma kararı
‣ İkizdere davası görüldü: Bu idari yargılamayı bitirecek bir uygulama
Açık ocak sahaları ve yerleşim yerleri.

Yargı sürecini üstlenen avukatlar, davada verilen bu kararın, “iklim değişikliği ile mücadeleye ve tarım ve orman politikalarına aykırı olan, doğanın haklarını, biyolojik çeşitliliği ve yerel halkın geçim kaynaklarını umursamayan ve köylülere adeta ‘taş yesinler’ demekten öte bir şey şey sunmayan bu tür girişimlerin bir çıkmaz sokak olduğunu göstermesi açısından önemli” olduğunu aktardı.

Biz depremle yıkılırken onlar otel yapmanın peşindeymiş

Depremin üçüncü günü olan 8 Şubat’ta Antalya Gazipaşa’da hummalı bir çalışma vardı. Ancak bu depremzedelere yardım çalışması değil, Gazipaşa Selinus Sahili’ne yapılacak ve projesi Green Park Otelleri’nin sahibi Adil Üstündağ’a ait olan beş yıldızlı otelin ÇED’ inin hızla geçirilmesinin çalışmasıydı.

Toplam 122 dekar alanda 51.260.08 metrekarelik yerleşim yeri ve 841 odalı 2508 yatak kapasiteli bu devasa beş yıldızlı otel projesi gerçekleşirse sahillerinin önemli bir kısmını kaybedeceğini düşünen halk, Gazipaşa Hepimizin Platformu’nun çağrısıyla ÇED’ e karşı çıktı.

Üç sahile de devasa oteller planlanıyor

Gazipaşa kıyıları dört tepecikle bölünmüş, her biri 1,5 km uzunluğunda üç sahile sahiptir. Bu sahillerin her birine uzun süredir devasa oteller yapılmak isteniyor. Yapılması planlanan oteller, başta halkın sahile ulaşmasını engelleyeceği gibi bu sahillerin her biri kendine özgü özellikler taşıyor.

Sahillerin yok edilmesi ayrıca ekolojik dengeyi yıkıma uğratacaktır. Caretta caretta, kum zambakları ve Akdeniz foklarının yaşam alanı olan Gazipaşa sahilleri, üçüncü dereceden sit alanı olma özelliği taşımaktadır. Tabiat Varlıklarının Korunması kapsamında tescilli olan sahillerde, doğal varlıkların yaşam hakkı hiçe sayıldığı gibi yasal olarak ‘sahillerin kullanım hakkı öncelikle halkındır’ ilkesi de hiçe sayılmaktadır. Gazipaşalılar  yapılacak otele dair bu haleti ruhiye içerisindeyken sonrasında ne oldu gelin Gazipaşa Hepimizin Platformu’ndan Gülbahar Akça’dan dinleyelim:

“6 Şubat depreminden önce 08.02.2023 tarihinde Halkın Katılımı toplantısı yapılacağı ilan edilmişti. Fakat toplantıdan iki gün önce meydana gelen deprem, hepimizin yüreğini yaktığı için bu toplantının yapılmaması gerektiğini ilgili makamlara ileterek erteleme istedik. Ne yazık ki; sermayenin ve ona kucak açan kurumların bir yüreği olmadığı için toplantı ertelenmedi. Bizler platform üyeleri ve geniş bir halk kitlesiyle İlan edilen yer ve saatte toplantıyı yaptırmamak üzere hazırdık. Sloganlarımızı attıktan sonra, depremde kaybedilen canların acısını anlatmaya çalıştığımız merciler, kolluk güçlerini arkalarına alarak,  polis zoruyla mekandan dışarı attılar bizi. Halkın katılımı olmaksızın, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndan gelen görevliler ve birkaç tane emlakçıyla yaptıkları toplantıyı rapor ettiler. Bizler de toplantının bilgilendirme toplantısı olmadığını, itirazlarımızı dile getiren bir dilekçe ile imza altına alarak Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Antalya İl Müdürlüğüne ve Antalya Valiliğine vermek üzere toplantı yerinden ayrıldık.”

‘Otellerin günlük su ihtiyacı 1.750, katı atık miktarı 4.8 ton

Yapılacak bir otelin ve diğer otellerin bir kentin sosyal, ekonomik, ekolojik yaşantısını nasıl bozacağını Gülbahar Akça öyle bütünsel olarak açıklamış ki üzerine söylenebilecek söz yok. Bize sadece bunu paylaşmak ve bu hassas yaklaşıma kulak verilmesini temenni etmek düşüyor.

  • 1. Otelin havuzları 9200 metre kare alan kaplayacak. Otelde kalacak kişilerin kullanım suyu hariç  havuza girmeleri için bile çok büyük bir alanda su sarf edilecek. İlçemizde sadece bir tane baraj var ve bu baraj ilçe sakinlerinin içme suyunu ve tarım alanında kullanılacak suyu sağlamaya bile yetmediği için çiftçiler sondajla yeraltı suyu çıkarmaktadır. İklim krizine bağlı kuraklık sebebiyle yıllardır sondaj derinliği 200 metreye inmiştir.
  • 2. Konaklama aşamasında günlük su ihtiyacı 1.745.350 litre olacak. Yuvarlak hesap 1745 ton su kullanılacak. İlçemizin en kalabalık merkez mahallesinin iki katından fazla su harcanacağı anlamına geliyor bu. Otele gelenlerle birlikte halkın temiz su kullanma hakkını kim ve nasıl sağlayacak?

  • 3. İşletme aşamasında oluşacak katı atık miktarı ise 4.8 ton. Gazipaşa Belediyesi, ilçenin şu haliyle bile çevre temizliğini yapamazken, yaklaşık 5 ton katı atığı toplayıp çevre temizliğini sağlayacak yeterli personel ve aracı nereden bulacak?
  • 4. İnşaat sırasında günlük 426.66 ton hafriyat çıkacak. İlçemizde belediye, halka hafriyat alanı göstermekte yetersizken ve hatta kendisi bile hafriyat atıklarını çay kenarlarına dökerken, devasa otellerin hafriyatlarını, çevre kirliliği ve yıkımı yapmadan nereye dökecek? Otelin yapılması planlanan Selinus Sahili, doğal sit alanı olduğu için 4 kata kadar yapı izni varken, 10 katlı projeler hayata geçirilmek istenmektedir. Eğer 10 katlı yapılar sahile inşa edilirse denizden gelen serinletici hava yüksek duvarları aşamayacağı için maalesef ilçemizi cehenneme çevirecek. İklim krizi sebebiyle, ne yazık ki uzun yıllardır Gazipaşa’da tropik iklim meyveleri yetiştiren çiftçimiz, öncelikle otele verilecek olan su sebebiyle bahçelerini sulayamayacak, geçim kaynağı yok olacak.

  • Yoğun olarak örtü altı tarımı(sera tarımı) yapan çiftçi de hem etkin rüzgarların kesilmesi hem de susuzluk sebebiyle üretim yapamayacak. Muz ve avakado üretim alanları da son yıllarda hızla artmış ve çiftçiye gelir oluşturmuştur. Yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı ne yazık ki, o alanlar da atıl kalacak ve çiftçilerimiz üretim yapamayacak. İlçemiz sakinlerinin hepsini olumsuz etkileyecek olan projeler, içme ve kullanma suyumuzla havamızı elimizden alacak. Uzaktan bile göremeyeceğimiz denizimize setleri aşıp giremeyeceğiz çünkü yapılması planlanan projede halkın denize ulaşabileceği yollar yok.

  • 5. Kendi kendine yeten hatta görece pek çok ilçeye göre gelir düzeyi yüksek olan çiftçimiz, otellerinden hiç çıkmadan geri dönen tatilcilerin verecekleri üç kuruş için birbirleriyle mücadeleye girecekler. Çünkü ellerinde kalan parayı turizm geliri için harcayarak niteliksiz ürünler satan sözde turistik işyerleri açacaklar.”

Antalya’daki 4 ve 5 yıldızlı otel sayısı dünyanın en büyük turizm merkezlerinden olan İspanya’nın tüm otellerinden daha fazla. Turizmi sadece devasa oteller yapmak olarak algılayan zihniyet, Antalya ve Akdeniz ekosistemine büyük zarar veriyor. Öyle ki 2014 yılında Fettah Tamince, Phaselis Antik Kenti’ne çok yakın bir noktaya otel yapmak istemiş o zaman halkın büyük tepkisi ve açılan davalarla durdurulmuştu. Darısı Gazipaşa Selinus Sahili ve Gazipaşalıların başına!

CHP Milletvekili Karabat: Rezerv alan, Kanal İstanbul için seçilen yer olabilir

Depremler sonrası iktidar İstanbul’daki riskli binaları taşıyacaklarını duyurdu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, önceki gün “İstanbul’da şehrin içindeki 1,5 milyon riskli konutu hem Anadolu hem Avrupa yakasında belirlediğimiz iki rezerv alana taşıyacağız” dedi.

Bakan Kurum: İstanbul’da 1,5 milyon konut rezerv alanlara taşınacak

Cumhuriyet‘ten Sarp Sağkal‘ın aktardığına göre, CHP İstanbul Milletvekili Özgür Karabat, Kurum’un söz ettiği rezerv alanların Kanal İstanbul projesi alanında yer alabileceğine dikkat çekti. Bir milyona yakın binanın riskli kıyı ilçelerinde olabileceğini söyleyen Karabat, “O yüzden esas çalışma alanları Kanal İstanbul arazileri olacaktır. Anadolu Yakası’nda ise Pendik ve Tuzla’nın kuzey kesimlerinde kalan askeri arazileri değerlendirebilirler.

Özel sektörün işlettiği Kuzey Marmara Otoyolu’nun da cazibesini artıracak planlamalar yapacaklarını düşünüyorum” dedi. Projenin finansmanına ilişkin değerlendirmede bulunan Karabat, “Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (EBRD) ve Dünya Bankası’nın bu tarz altyapı ve barınma projelerine uygun finansman destekleri olduğunu biliyoruz. Finansman konusunda bunlardan da destek alabilirler. Hazine tahvil ihracı yoluyla borçlanmaya gidebilir” yorumunu yaptı.

‣ Kanal İstanbul’daki malikler gizlendi
‣ Kanal İstanbul 146 kültür varlığını tehdit ediyor

‘Deprem konusunda bile rant yaratabiliyorlar’

Asıl tehlikenin boşaltılacak ilçelerdeki arazilerin verilmesi olduğuna dikkat çeken Karabat, “Özellikle Körfez ülkelerine diplomatik taviz yoluyla verilmesi söz konusu olabilir. Zeytinburnu’ndan Büyükçekmece’ye kadar olan çok değerli kıyı alanları Araplara peşkeş çekilebilir. Oradan gelecek milyar dolarlarla da finansman sağlanmış olur. Şunu çok net görüyoruz ki deprem gibi büyük endişe yaratan ve insanları korkutan bir konuda bile AKP hükümeti rant yaratabiliyor. Gözleri paradan başka bir şey görmüyor” dedi.

Kanal İstanbul bölgesinden AKP’li yöneticilerin ve Katar emirinin annesinin arsa aldığını da anımsatan Özgür Karabat, “İstanbul’daki 1,5 milyon binanın yerinde dönüşümü düşünülmüyor mu? Diyelim ki rezerv alanlara burada yaşayanları taşıdınız, şehir içinde boşalttığınız binaların yerlerine ne yapacaksınız” sorularını yöneltti.

İran’da kız çocukları hedefte: Zehirlenen öğrencilerin sayısı 900’e ulaştı

İran’da, kız öğrencilerin eğitim gördüğü okullarda toplu zehirlenme vakaları artıyor.

Daha önce Kum ve Burucerd başta olmak üzere Çaharmahal ve Bahtiyari ile Erdebil gibi kentlerdeki toplu zehirlenme vakaları, son olarak Tahran’da yaşandı. Perdis‘teki Hayyam Kız Lisesi’nde okuyan 35 öğrencinin zehirlenmesine ilişkin yerel medyada haberlerin yayımlanmasının ardından başkentin 13. Bölgesinde bulunan Zeyneb Yolu İlköğretim Okulu öğrencilerinin de zehirlendiği aktarıldı.

‘Aniden uykuya daldılar’

İran’da reformcu kanada yakınlığıyla bilinen Sharghdaily adlı internet sitesinin aktardığına göre, öğrenci velilerinden biri dünkü zehirlenme vakasını doğruladı. Adı açıklanmaya veli, kızının okulun üçüncü katında eğitim gördüğünü, söz konusu katta bir zehirlenme vakasının ardından birinci kattaki bir sınıfta okuyan öğrencilerin de halsiz düştüğünü anlattı.

Öğrenci velisi, daha sonra acil durum ekiplerinin okula gelerek bazı öğrencileri hastaneye götürdüğünü belirtti.

Olayın sebebinin henüz belli olmadığını dile getiren veli, “Kızımın anlattığına göre, belirli bir semptom yoktu veya en azından kızımın bundan haberi yok. Görünüşe göre herhangi bir semptom olmadan sınıftaki tüm çocuklar aniden uykuya daldı” dedi.

Söz konusu okulda kaç kişinin zehirlendiğine ilişkin resmi makamlardan henüz bir açıklama yapılmadı.

Veliler kızlarını okula göndermeye korktuğu için çevrimiçi eğitim talep ediyor. Fotoğraf: IRNA

Sağlık Bakanı: Zehir tespit edildi 

Ülkenin yarı resmi Tesnim Haber Ajansı’na göre, Sağlık Bakanı Behram Aynullahi, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, zehirlenme vakalarının hafif geçtiğini, herhangi bir komplikasyonun oluşmadığını anlatarak, etkilenen kişilerin birkaç saat boyunca halsizlik ve uyuşukluk hissettiğini ifade etti.

Konuyu araştırmak üzere bir komisyon kurulduğunu aktaran Aynullahi, yapılan araştırmalarda söz konusu olaylarda “tesiri düşük bir zehrin” kullanıldığını tespit ettiklerini belirtti.

İran Başsavcısı “kasıtlı suç eylemleri olasılığı var” diyerek soruşturma emri verdi. İran İstihbarat Bakanlığı da soruşturma başlattı. 

Sağlık Bakanlığı sözcüsü Pedram Pakaieen zehirlenmenin bir virüs ya da mikroptan kaynaklanmadığını söyledi.

İran Sağlık Bakan Yardımcısı Yunus Panahi ise, “Meydana gelen zehirlenme çok hafifti ve kimsede herhangi bir komplikasyona neden olmadı. Yalnızca halsizlik belirtileri görüldü. Zehirde kullanılan malzemeler piyasada bulunabilen ürünlerden oluşuyor. Zehirlenmeler öldürücü değil ve paniğe yol açılmamalı” diye konuştu. 

Meclis Eğitim, Araştırma ve Teknoloji Komisyonu Başkanı Alirıza Monadi Sefidan da komisyonlarının konuyla ilgili Eğitim, Sağlık ve İstihbarat bakanlığı temsilcileriyle ortak bir toplantı düzenlediğini bildirdi.

Sefidan, zehirlenmeleri “kasıtlı” olarak nitelendirdi.

İran’ın resmi haber ajansı IRNA‘ya göre Monadi, “kız çocuklarının eğitim almasını engellemek isteyen şeytanın varlığı ciddi bir tehlike. Bunun köklerini bulmaya çalışmalıyız” dedi.

Vakalarda “az miktarda zehirleyecek şekilde düşük dozda bir zehir” kullanıldığını ifade eden Sefidan, “Yapılan takip ve test sonuçlarına göre, okullarda kullanılan zehirde N2 (diazot) gazının bulunduğu tespit edildi” dedi.

‘Birileri kız okullarının kapatılmasını istiyor’

6 Şubat’ta bir basın toplantısı düzenleyen İran Sağlık Bakan Yardımcısı Yunus Panahi, “Anlaşılan o ki bazıları tüm okulların, özellikle de kız okullarının kapatılmasını istiyor” demişti.

“Zehirde kullanılan malzemeler piyasada bulunabilen ürünlerden oluşuyor” diyen Dr. Panahi, zehirlerin öldürücü olmadığını ve paniğe yol açmamak gerektiğini de ekledi. Panahi daha sonra açıklamalarının yanlış anlaşıldığını öne sürdü. 

En fazla vakanın görüldüğü yer, muhafazakar Kum kenti. İlk zehirlenme vakası da bu kentte, 30 Kasım’da yaşanmıştı. Fakat ülke genelinde sekiz kentte daha kız öğrenciler zehirlendi. Halkın tepkisi ise artıyor.

900’den fazla öğrenci 

“Khabar_fouri” adlı Telegram kanalı tarafından yayımlanan ve zehirlenme vakalarını gösteren listede, birçok şehirde 850’ye yakın öğrencinin olaydan etkilendiği ileri sürülüyor.

Tarih, yer ve sayıların yer aldığı listenin yayımlanması sonrasında da 50’nin üzerinde öğrencinin zehirlendiğine ilişkin haberler yayımlandı. Resmi makamlardan ise şimdiye kadar sayıya ilişkin herhangi bir bilgi verilmedi.

Amini protestolarına karşı intikam eylemleri mi?

Zehirli saldırılar Şii İslam’ın dini liderlerinin kenti olarak bilinen Kum’da yoğunlaşıyor. Kent, İslam Cumhuriyeti’nin de omurgası niteliğinde.

Ancak dini liderlerin etkisi, geçen sonbaharda Mahsa Amini’nin polis karakolunda ölmesinden bu yana, özellikle kadınlar ve kız çocukları tarafından sorgulanıyor. Kitlesel hükümet karşıtı protestoları örtülerini çıkaran kadın ve kız çocukları ateşlemişti. Halen de protesto ve gösteriler yatışmış değil. 

Bazı İranlılar, genç kızlara yönelik saldırıların bu eylemlerin intikamı olup olmadığını sorguluyor.

İran rejimi bugüne kadar başörtüsü zorunluluğuna getirilen eleştirileri görmezden gelirken, kadınların üniversite okuma oranındaki artışla övünüyordu. Ancak kız çocuklarına yönelik bu ve benzeri saldırılar nedeniyle liseyi bitirememeleri halinde, üniversiteye girmeleri de mümkün değil.

Saldırıların arkasında kim var?

Eski reformist milletvekili ve gazeteci Cemile Kadivar, Tahran’da yayımlanan Ettelaat gazetesinde saldırıların arkasında “yıkıcı muhalif” grupların olabileceğini yazdı. 

Zehirlenmelerde 400 kadar öğrencinin hastalandığını hatırlatan Kadivar, saldırılarla ilgili “İslam Cumhuriyeti’nin yerine bir halifelik ya da Taliban tipi bir İslami emirlik kurmayı amaçlayan” “yerli aşırılık yanlıları” ihtimalini gündeme taşıdı. 

Kadivar, Fidayeen Velayat adlı bir grubun “kız çocuklarının eğitiminin haram olduğunu” söylediği ve kız okullarının açık kalması halinde “onların zehirlenmesini İran geneline yaymakla” tehdit ettiği iddia edilen bir bildiriye atıfta bulundu.

İranlı yetkililer Fidayeen Velayat adında bir grup olduğunu kabul etmiyor. 

New York merkezli İran İnsan Hakları Merkezi İcra Direktörü Hadi Ghaemi, saldırıları “Bu, toplumda su yüzüne çıkan çok köktenci bir düşünce” şeklinde değerlendirdi. 

Kadınları hedef alan asit saldırıları

İran’da en son 2014’te İsfahan çevresinde “kadınları giyim tarzları nedeniyle hedef alan asit saldırıları” dalgası yaşandı. 

Ancak daha önce hiç kimse kız öğrencileri derslere katıldıkları için hedef almadı.

Reformist siyasetçi Azar Mansouri, İsfahan’daki asit saldırılarına atıfta bulunarak şüpheli zehirlenmelerin sertlik yanlısı gruplarla ilişkili olduğunu savundu.

Mansouri, “Eğer o zaman saldırıları düzenleyenler tespit edilip cezalandırılsaydı, bugün bir grup gerici okullardaki masum kızlarımıza saldırmazdı” diye yazdı. 

Adli tıp uzmanları: Depremde beş bin kişi kimliksiz defnedildi

Depremin ardından 24 gün geçmesine rağmen çok sayıda kişi hala yakınlarını arıyor. Adli tıp uzmanları ise definlerde kimliklendirme için kritik olan ilk 24 saatin doğru kullanılmadığını söylüyor.

Kimlikleri hâlâ tespit edilemeyenlerin yanı sıra çeşitli nedenlerle kayıtlara girmemiş vefatlarla birlikte depremlerdeki ölü sayısının önümüzdeki aylarda biraz daha artabileceği bekleniyor.

Yetkili bakanlıklar ise henüz kaç kişinin kayıp olabileceği ya da kaç kayıp başvurusu olduğuna ilişkin bir açıklamada bulunmadı.

Adli Tıp Hekimleri Derneği Başkanı ve Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Hilal üç kişilik ekiple deprem bölgesinde inceleme yaptı. Prof. Hilal, toprağa verilen 5 bine yakın kişinin kimliğinin meçhul olduğunu söyledi. Prof. Halis Dokgöz ise kimlik tespitinde akut sürenin aşıldığını aktardı:

Antakya’da kimliği belirsiz gömülenlerin oranı yüzde 10, İskenderun, Maraş, Adana ve Osmaniye’de yüzde 5.

‘Cenazeler beyana göre teslim edilmiş’

Bu bizim gördüğümüz kentler. Yakınlarına ölü ya da diri ulaşamamak çok ağır. Depremin hemen sonrasında savcılıklar beyana göre cenazeleri teslim etmiş. Normalde yakını olsa da DNA örneği alınmalıydı. Hatay ve Adana’da iki aile yanlış cenazeleri teslim almış. O iki kişi sonra hastanede çıkınca durum aydınlandı. Polis ve jandarma ölenlerden parmak izi aldı. Bu izlerle yeni tip kimlik kartı ya da pasaportu olanların kimlikleri karşılaştırıldı. En çok kimlik tespiti bu yolla yapıldı. Ama bu tür kimliği olmayan ya da enkazdan geç çıkarılıp parmak izi alınamayan kişiler de çok.”

‘İlk 24 saat kritikti’

Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Halis Dokgöz de “Kimliklendirme için kritik olan ilk 24 saat bu depremde gerektiği gibi kullanılamadı’’ dedi.

Dokgöz şunları anlattı:  ‘’Deprem bölgesinde bu kez bu çalışmayı ilk olarak aile hekimi ve pratisyen hekimler yapmış. Normalde adli tıp uzmanları yapar. Normalde kurbanın kan örneğini alıp FTA kartlarına koymak gerekir. Ancak ilk gün geçmişse bu mümkün olmuyor. Bu durumda kemik ve dişten DNA örneği alınıyor. Polis ya da jandarma ise parmak izini alıyor.”

Adli Tıp Kurumu Başkanı Hızır Aslıyüksek, 21 Şubat’ta yaptığı açıklamada o güne kadar kimliği meçhullerle ilgili 387 ailenin başvurduğunu ve bunlardan 168 cenazenin kimliğini tespit edip ailelerine teslim ettiklerini belirtmişti.

Kimliği meçhul cenazelerle ilgili yakınını kaybedenlerden, ilgili başsavcılıklara, ilçelerdeki savcılıklara, Adli Tıp Kurumu’nun İstanbul merkez ve şube müdürlüklerine başvurup ağız içi sürüntü örneği veya kan vermeleri isteniyor.

 

Malatya Bostanbaşı: Kayısı bahçelerine gökdelen diktiler, depremde mezar oldu

Video haber: Fırat BULUT

*

Maraş merkezli depremlerin büyük yıkıma neden olduğu Malatya’da Bostanbaşı Mahallesi‘nde yapıların büyük çoğunluğu ağır hasar aldı.

Malatya’nın en lüks dairelerinin bulunduğu Bostanbaşı Mahallesi adını buradaki tarım arazilerinde yetişen bostanlardan alıyor.

Merkez ilçe Yeşilyurt’a bağlı mahallenin rant amaçlı imara açılması depremde yaşanan yıkımla yeniden gündemde.

Bostanbaşı 1994’e kadar Yeşilyurt ilçesine bağlı bir mahalleydi. 1994’te Bostanbaşı belde statüsüne alındı, alan tarım arazisi olduğu için iki kata kadar yapılara imar izni verilmişti.

Bölgenin tam olarak imara açılması 2004’te Yahya Akın’ın AKP’den Bostanbaşı Belediye Başkanı seçilmesi ile başladı denilebilir. Bostanların ekildiği, kavakların yükseldiği, kayısı bahçelerinin hala olduğu bölgedeki hızlı yapılaşmayı sorduğumuz herkes Yahya Akın ve kuzeni Malatya Belediye Başkanı Hüseyin Cemal Akın’ın ve diğer AKP’li zenginlerin bölgede yüzlerce dönümlük arazilerinden bahsediyor.

Mevcut Ak Parti Malatya Milletvekili Ahmet Çakır’ı anmamak olmaz. 2009-2018 yıllarında Malatya Belediye ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Çakır döneminde Bostanbaşı Mahallesi’nde çok yüksek katlı yapılara izin verilmesi ve hızlı yapılaşma ivme kazandı.

‘Bostanbaşı’nın imara açılmasıyla insanlar üç milyona mezar aldılar’

Çocukluğu Bostanbaşı’nda geçen 60 yaşındaki Mehmet Tuncel bölgenin son 20 yılda imara açıldığını ve Malatya’nın en lüks dairelerinin burada olduğunu söylüyor:

“Burası tarım arazisiydi . Yani bağ bahçe hatta buralarda pancar, tütün, sebze, bütün ekinleri yaparlardı. Son 20 yıldır buraları imara açtılar, yeni binalar yaptılar. Yapılan binaların değeri de oldukça yüksek, Malatya’nın en lüks daireleri… 3 milyondan aşağı satılmayan binalar( daireler). Malatya’nın en zengin bölgesi burası diyebiliriz. Ama bugün gördüğümüz gibi her tarafı çatmış, patlamış ve hepsi ağır hasarlı. Yapıların yüzde 90’ı oturulamaz durumda. Bu durum imar affı ile ortaya çıktı. Kendi yaptıkları binaların enkazında kaldılar. İnsanlar 3 milyona kendi mezarlarını almaya başladılar. Bu yapılan doğru değil, biz bunu protesto ediyoruz.”

‘Son 20 yıldır imara açtılar’

Bölgenin sulak bir alan olduğunu söyleyen Tuncel, öğrencilik yıllarında burada kayısı, kiraz topladıklarını söylüyor ve ekliyor:

“Biz Gazi Lisesi’nde okuyorduk, 70- 80’lerde. O zaman burası kiraz bahçesi, kayısı bahçesiydi. Boş arazilerde de tarımla ilgili ekimler yapılırdı. O dönemlerde bu bahçelere gelirdik, kayısı kiraz toplardık. O zamanlardan beri biliyoruz ki burası sulak bir yerdir. Ama son 20 yıldır burayı imara açtılar. İmara açıldıktan sonra da yapılan villalar, binalar bu hale geldi. Çünkü eski belediye en fazla 2 – 3 kata izin vermişti. Onları yıktılar 8-10-15 katlı binalar yaptılar ve en yüksek fiyata da satıyorlar. Malatya’nın en pahalı yeri de burası.”

Bostanbaşı, Malatya, deprem

 ‘İmara açılmasıyla 15-20 kata ruhsat verildi’

Bostanbaşı’nı gözlemlerken bize eşlik eden Süleyman Yücekaya da eskiden tek tük evlerin olduğunu bahçelerin içinde tarım yapıldığını anlatıyor:

“İmara açılmasıyla 15-20 katlara ruhsat verildi, Bostanbaşı bu hale geldi. İnsanlar kendini mutlu hissediyordu. Ama üç dönüm beş dönüm arazisi olanlara ‘Al sana beş daire, 10 daire diyerek bu tarım alanını betona terk ettiler.”

Bostanbaşı, Malatya, deprem

‘Depreme tam dayanıklı binalar(!)’

Her şeyin aşikar olduğunu söyleyen Yücekaya insanların ölmesinin önemsenmediğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Ortalama 2-3 yıllık bu binaların üzerine ‘depreme tam dayanıklıdır’ diye yazıp üç-dört milyona halkınıza sunuldu. Ama bugün birçoğu ağır hasarlı, az daha halkımıza mezar oluyordu. Burası ranta açıldı, betonlaştı. Buradaki yetkililere sesleniyoruz; Buralar nasıl imara açıldı, nasıl izin verildi bu kadar yüksek katlara?”

Yücekaya tek tek yeni yapılan, inşaatı tamamlanmış ama henüz kimsenin yerleşmediği binaların yaşanan depremden nasıl etkilendiğini gösteriyor.

Bostanbaşı Mahallesi’nde dolaşırken ayakta kalmış yapıların çevresinde nakliye araçlarını görüyoruz. Bir zamanlar herkesin bir daire almak için uğraştığı mahalle şimdi herkesin biran önce eşyalarını alıp kaçmaya çalıştığı deprem açısından riskli bir yer oldu.

Bostanbaşı, Malatya, deprem

‘Tarım arazilerinin imara açılmasını istemiyoruz’

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Malatya temsilcisi Bedri Özten, Bostanbaşı Mahallesi’nin hikayesinin 15-20 yıllık olduğunu belirterek imara açılma sürecine dair Yeşil Gazete’ye değerlendirmelerde bulundu:

“1994 yılında planlaması yapılmıştı, iki katlı yapılar olarak planlanmış. Fiili olarak imara açılması, Malatya büyükşehir olmadan Bostanbaşı belde belediyesi vardı; o zaman zaten o suistimaller başladı. Yani çok katlı yapılar o zamanlardan başladı.”

‘Tarım Kurulu üzerinde müthiş bir baskı vardı’

TMMOB İnşaat Mühendisleri olarak tarım arazilerinin imara açılmasına karşı olduklarını söyleyen Özten “Bu konudaki genel politikamız, tarım arazilerinin imara açılmamasıdır. Zemin sağlam olsa dahi tarım arazilerinin imara açılmasını istemiyoruz. Bostanbaşı ile ilgili şunu söyleyebilirim; adından anlaşılacağı gibi bağ ve bahçelerden oluşan bir yerdir, sebze ve meyve yetiştiriciliği yapılan bir bölgeydi. Tarım Kurulu buranın imara açılmasına izin verdi, hatta bir kısmına hala da izin vermediler ama Tarım Kurulu’nun üstünde müthiş bir baskı var. Çünkü Tarım Kurulu izin vermeden imara açılamaz yasalara göre” diyor.

Bostanbaşı, Malatya, deprem

‘Zeminden kaynaklanan sıkıntılar var’

İmarlaşma ile ilgili işlerin kollektif olduğunu söyleyen Özten, “Öncelikle hangi bölgede imar planı yapılacaksa oranın jeolojik yapısını şehir plancıları ele alarak planlama yaparlar. Daha sonra planlanan alana bina yapılırken zemin etüdü yapılır, sonra buna bağlı olarak statik betonarme taşıyıcı sistemi belirlenir. Ona göre dizayn edilir. Yapı ruhsatı alındıktan sonra yapı belirlenen ölçü planlara göre yapılır. Burada imalatı yapan müteahhit firmadır, onun adına işi yürüten şantiye şeftir, denetleyen de yapı denetimdir. Bu şekilde süreç ilerler. Gördüğümüz kadarıyla yeni binalardan bir kısmı göçme şeklinde yıkılmış. Muhtemelen beton kaliteleri son derece düşük” şeklinde konuşuyor.

Bedri Özten, “Projeye uyulan binalarda bir şey yok, ağır hasar almış olabilirler ama proje dizayn ederken bizim amacımız can kaybı olmaması. Yeni binalarda can kaybı yok denecek kadar az. Bostanbaşı’nda göçen bina sayısı az, hasar gören çok da ölüm az, o bölgede yeni binalar olduğu için. Zeminden kaynaklanan sıkıntılar var. Bazı binalar yan yatmıştı, zeminde sıvılaşmalar meydana gelmiş. O bölgelerin imara açılmaması gerekiyor. Açılsa bile öyle çok katlı olmamalı. Orada bir kısım da hala imara açılmamış. Üzerlerinde yüksek baskılar olmasına rağmen Tarım Kurulu izin vermedi” değerlendirmelerinde bulunuyor.

Bostanbaşı, Malatya, deprem

Son olarak ilgililerin bölgeyi daha sonra detaylı inceleyeceğini söyleyen Özten “Orada zeminde sıvılaşma var. Bu nedenle zemin emniyet gerilmesi düşüyor. Alana baktığımızda farklı nedenlerden çökme var, incelenecektir mutlaka. Burada birim alana gelen yük miktarını düşürmemiz lazım. İnşallah bu yaşananlardan ders çıkarır daha dayanıklı alt yapı ve üst yapı oluştururuz” diyor.

Avrupa’da ‘sıcak’ mart: Almanya’da dönüşüm, Fransa’da emeklilik grevleri

Avrupa Birliği‘nin iki büyük ülkesi; Almanya ve Fransa‘da bu hafta hayat, büyük grevler nedeniyle duracak.Almanya’nın altı eyaletinde kamu çalışanları 3 Mart’ta iş bırakıyor. “Büyük Uyarı Grevi” başlığıyla gerçekleştirilecek iş bırakma, iklim aktivisti çocukların yapacağı küresel iklim grevi ile aynı gün olacak.

Kuzey Ren Vestfalya, Hessen, Baden-Württemberg, Saksonya, Aşağı Saksonya ve Rheinland-Pfalz eyaletlerindeki kamu çalışanlarının, Birleşmiş Hizmet Sektörü Sendikası’nın (Ver.di) çağrısıyla çıkacağı grevde, kreşler, belediye hastaneleri, çöp toplama merkezleri, otobüsler ve hafif raylı araçlar gibi kamusal yaşamın birçok alanında hizmet verilmeyecek. 

İklim eylemiyle aynı güne denk getirildi

3 Mart cuma günü yapılacak grev, ‘Gelecek için Cumalar’ (Fridays for Future) hareketi kapsamında dünya çapında genç iklim aktivitelerinin düzenlediği ‘iklim için okul grevleri’ ile aynı günde yapılacak.

Ver.di Başkan Yardımcısı Christine Behle, 3 Mart’ta Almanya çapında yapılması planlanan 200 iklim protestosuna atıfla yaptığı açıklamada, “Küresel iklim grevi gününü, yerel toplu taşımadaki uyarı grevlerimiz ile birleştirmek istedik” dedi. Behle, “Ulaşımda dönüşüm işçilere de yatırım yapmadan mümkün olmayacaktır” değerlendirmesinde bulundu. Ver.di’nin grev çağrısında paylaştığı bilgilere göre, ‘Gelecek için Cumalar’ hareketi ve Ver.di sendikasına mensup işçiler Kasım 2022’de de aynı gün grev yapmıştı. 3 Mart’ta da yine iklim aktivistleri ve işçiler birlikte greve gitmiş olacak.

Almanya’da işverenler, federal ve yerel yönetimlerdeki çalışanlar için ücretlerde yüzde 5 artış ve tek seferde toplam 2 bin 500 euro ek ödeme teklif etmiş ancak sendikalar, teklifi yetersiz bularak reddetmişti. Aralarında Ver.di ve kamu çalışanları sendikası dbb’nin olduğu, ücretlerde yüzde 10,5 artış veya aylık en az 500 avro ilave zam talep ediyor.

Fransa’da genel grev hazırlığı

Fransa’da ise emeklilik yaşının kademeli olarak 62’den 64’e yükseltilmesine karşı çıkan, başta Genel İş Sendikası (CGT) olmak üzere en büyük sekiz sendika, 7 Mart’ta genel greve gidiyor.

Fransa Hükümet Sözcüsü Olivier Veran, ülkedeki emeklilik yaşının kademeli olarak 62’den 64’e çıkarılmasını öngören düzenlemeye karşı sekiz büyük sendikanın aldığı genel grev kararıyla ilgili bunun  Fransa için ‘en kötü senaryo olacağını’ söyledi.

BFMTV kanalına konuşan Veran, aylık enflasyonun mart ayı için yüzde 10 olarak açıklanmasını öngördüklerini kaydederek “Ülkeyi felce uğratmanın zamanı değil” dedi.

Hükümetin bu süreçte ‘kitlesel grevleri engellemek için gerekli müzakereleri yürüttüğünü’ belirten Veran,  “Bu kapsamda bizden istenilen değişiklikleri yaptık; ancak, sendikalar ayak diredi” ifadelerini kullandı. ‘Fransızlardan kademeli olarak daha çok çalışmalarını istemeye devam edeceklerini’ de sözlerine ekleyen Hükümet Sözcüsü, “Fransızların yarın daha iyi olmasını istiyorsak, en kötü senaryo ülkeyi bloke etmek olacaktır” diye konuştu.

Ne olmuştu?

Başbakan Elisabeth Borne, 10 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron‘un seçim vaatleri arasında yer alan emeklilik reformunun hayata geçirileceğini açıklamıştı. Emeklilik yaşının 62 olduğu ülkede, 1 Eylül’den itibaren yasal emeklilik yaşının kademeli olarak her yıl üç ay yükseltilerek 2030’da 64’e çıkarılacağını ifade eden Borne, 2027’de emeklilik maaşının tamamını alabilmek için 43 yıl prim ödeme şartı getirileceğini söylemişti.

Emeklilik düzenlemesine karşı ülke çapında 19 Ocak’tan bu yana birçok kez grev ve protestolar düzenleniyor.

Hindistan, son 122 yılın en sıcak şubat ayını geçirdi: 29.5 derece

Hindistanlı yetkililer, önümüzdeki ilkbahar aylarında sıcaklık artışlarının sürebileceğin uyarısı yaptı; “mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklıkların ülkenin doğusu, kuzeydoğusu ve merkezini” etkisi altına alacağını öngördüklerini kaydetti.

IMD, hafta başında 2023 için sıcak dalgası uyarısı yapmış, daha sonra bu uyarıyı kaldırmıştı.

Dünyanın en büyük ikinci buğday üreticisi Hindistan, geçen yıl, aşırı sıcakların tarım ürünlerini vurması nedeniyle buğday ihracatına kısıtlama getirmişti. Öte yandan, sıcak dalgaları ülkedeki enerji ihtiyacını da artırırken geçen yıl bazı eyaletlerde elektrik kesintileri yaşanmıştı.

Hindistan’da sıcak dalgası: Hasat kavruldu, milyonlarca insan risk altında
Pakistan ve Hindistan aşırı sıcaklarla mücadele ediyor: Cehennemde yaşıyoruz
Hindistan’da sıcak dalgasıyla termometreler 49’u gördü: Ne anlama geliyor?

Gıda güvenliği risk altında

Art arda ikinci yıl yaşanacak bir sıcak dalgası, buğday, kolza tohumu ve nohut üretimini azaltabilir ve hükümetin gıda enflasyonunu düşürme çabalarını zorlaştırabilir. Hindistan, ekim ve kasım aylarında ekim ve mart ayından itibaren hasat ile yılda yalnızca bir buğday ürünü yetiştiriyor. Daha yüksek sıcaklıklar, yaz mevsiminde enerji tüketimini de arzın üzerine çıkarabilir.

Reuters‘e konuşan küresel bir ticaret şirketi olan Mumbai merkezli bir bayi, “Buğday mahsulü, daha yüksek sıcaklık nedeniyle zaten strese tanık oluyor. Daha sıcak bir mart ayı,  kesinlikle verim kaybına yol açacaktır” dedi.

Hindistan Sağlık Bakanlığı da dün tüm eyaletlere ve birlik bölgelerine gönderilen bir mektupta, “Sıcaklıklar ülkenin bazı yerlerinde zaten olağandışı yüksek seviyelere ulaştı” uyarısında bulundu. Mektupta hükümetin, ülke çapındaki sağlık kurumlarını “sıcaklık ile ilgili sağlık eylem planları” uygulaması” istendi.

Greta Thunberg, Norveç’te ‘hükümet kapatma’ eyleminde gözaltına alındı

Norveç‘te uluslararası sözleşmeler kapsamında yerli Sami halklarının geleneklerine zarar verdiği ve haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle 16 ay önce kapatılması yönünde karar alınan rüzgar türbinlerini protesto eden aktivistlere katılan Greta Thunberg, polis tarafından gözaltına alındı.

İsveçli aktivist Thunberg, kısa süre sonra serbest bırakıldı.

Bakanlık önündeki protesto: Gerekirse devleti kapatırız

Reuters‘in aktardığına göre, Thunberg’in de aralarında olduğu yerli ve çevreci aktivistler, salı günü ren geyiği meralarından rüzgar türbinlerinin kaldırılmasını talep eden bir protesto kapsamında Norveç’teki birkaç bakanlığa erişimi engelledi.

Norveç’in yüksek mahkemesi 2021’de ülkenin merkezindeki Fosen‘de inşa edilen iki rüzgar çiftliğinin uluslararası sözleşmeler kapsamında Sami insan haklarını ihlal ettiği yönünde karar vermişti. Ancak türbinler 16 aydan fazla bir süre sonra hâlen çalışır durumda.

Polis, göstericiler için yeni bir hedef olan Maliye Bakanlığı önündeki göstericileri uzaklaştırmaya başladığında, yüzden fazla gösterici, 1970’lerin Sami sloganı olan “Sami ruhunu göster” anlamına gelen sloganlar attı.

Aktivist grupları, ulaştırma ve aile bakanlıklarının da içinde bulunduğu, yakınlardaki enerji bakanlığı ve tarım bakanlığı önünde de gösterilerine devam etti.

Dünyanın karbon bazlı enerjiye bağımlılığının sona erdirilmesinin savunucularından Thunberg, hükümetlerin yeşil enerjiye geçişinin Yerli Sami hakları pahasına olmasına izin vermemesi gerektiğini söyledi.

Thunberg, enerji bakanlığının önündeki, protestoda “İnsan haklarını ihlal ettikleri için böyle bir protesto olacağını tahmin etmeleri gerekirdi” dedi.

Bir aktivist de gerekirse “bakanlık bakanlık ilerleyerek devleti kapatacaklarını” söyledi.

Sami kökenli müzisyen ve aktivist Ella Marie Haetta Isaksen, “Devlet Sami halkını hayal kırıklığına uğrattı. Umarım bazı bakanlar, bu insan hakları ihlalinden kurtulmanın tek yolunun şehrin rüzgar türbinlerini sökmek olduğunu yakında anlarlar” diye konuştu.

Ren geyiği çobanları, rüzgar türbinlerinin hayvanları korkuttuğunu ve asırlık geleneklerini bozduğunu söylüyor.

‘Karmaşık bir yasal ikilem’

Enerji bakanlığı, yüksek mahkeme kararına rağmen türbinlerin kaderinin karmaşık bir yasal ikilem olduğunu ve bir uzlaşma bulmayı umduğunu, ancak Fosen davasında yeni bir karar almanın bir yıl daha sürebileceğini açıkladı.

Enerji Bakanı Terje Aasland, bakanlık girişindeki göstericilerle görüştükten sonra “Çözüm, uzun süre geçerliliğini koruyabilecek yeni bir karar almak” dedi: “Çıkar çatışmaları mevcut ve bunları mümkün olan en iyi şekilde ele almamız lazım. Yerlilerin insan haklarını iyi bir şekilde konuya dahil etmeye çalışmalı, en azından ren geyiği gütmenin güvenli bir geleceğe sahip olmasını sağlamalıyız.”

Lützerath’ta da gözaltına alınmıştı

Thunberg, binlerce aktivistle birlikte, Almanya’nın Frankfurt kentinin 120 kilometre batısında yer alan Lützerath köyünün yıkılarak kömür madeni projesine dahil edilmesine karşı düzenlenen protestolar sırasında da Alman polisi tarafından taşınarak köyden çıkarılmış ve iki kez gözaltına alınmıştı.

‣ İklim aktivisti Greta Thunberg, Lützerath’den polis zoruyla uzaklaştırıldı
‣ Thunberg, Lützerath’taki ikinci gözaltının ardından serbest bırakıldı
‣ Maden karşıtı aktivistler polis zoruyla Lützerath’tan çıkarılıyor