Ana Sayfa Blog Sayfa 5446

Demokrasi, zorunlu ders olsun!..

12 Eylül darbesinin ilk günleri…

Erler ve erbaşlar ellerindeki tüfeklerle sokak, sokak gezerek dışarı çıkma yasağını ihlal edip, kapılarının önünde top oynayan çocukları bile pataklıyorlar…

Bankaların önünde mavi bereliler koruma görevinde…

Süngünün altından bazen eğilerek geçme durumunda kalıyor çocuklar…

Okulların koridorlarında askerler geziyor…

Kapılara koridorda gezen askerlerin sınıfları kontrol edebilmeleri için  cam bölmeler konuluyor…

Partilerin, sendikalar ve derneklerin kapılarına kilit vurulduğu demler…

Milli Güvenlik Konseyinin yönetime tamamen el koyduğu,  her gün radyodan bildiriler okunduğu…

Emniyet Genel Müdürlüğü ve Polis Teşkilatının,  Jandarma Genel Komutanlığının emrine verildiği…

Bülent Ulusu’nun Başbakan olarak atandığı, eski siyasilerin Hamza köy ve Uzun ada’ya yollandığı…

Bir sağdan, bir soldan…

Asmayalım da besleyelim mi? denilerek idamların başladığı, 17 yaşındaki Erdal Eren’in Yargıtay tarafından, iki kere bozulmasına rağmen MGK tarafından idamının onaylandığı günler…

YÖK’ ün icat edildiği, Kürtlerin ‘Dağ Türk’ü’ ilan edildiği, yeniden bir Anayasa’nın yazıldığı oylandığı ve yüzde 92,7 evet oyu ile Kenan Evren’in otomatik olarak Cumhurbaşkanı seçildiği günler…

Anayasa’ya, askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını yasaklayan maddenin konduğu ve o günden sonra da seçimle gelen hiç bir iktidarın bu maddeye dokunamadığı günler…

DGM’nin can yaktığı günler…

İdamların, işkencelerin, gözaltına alınmaların, ortadan kaybolmaların, yurt dışına kaçmaların, fişlenmelerin, örgüt üyesi olmaları sebebiyle işten atılmaların, gazetelerin yayın yapmalarının yasaklandığı, gazete dergi ve kitapların imha edildiği, buraya sığamayacak kadar karanlık ve acı bir geçiş dönemi…

İşte böyle bir iklimde…

Bir yeni dersimiz ve bir yeni öğretmenimiz olmuştu…

Adı Milli Güvenlik Dersi…

Tüm komşularımızın düşman,  eski siyasilerin hain, el koyulan düzenin bunu hak ettiğini anlatan,  janjanlı üniformasıyla, darbecilerinde insan olduğunu, öğretmenlik de yapabileceklerini bize gösteren bir de binbaşımız…

Onun sayesinde tekmil vermeyi, rütbeleri, askere gitmeden askerliği ve disiplini öğrenmişti öğrenciler…

Kışla ile öğrenciler arasında, yeni yapılmış ve başarıyla sonuçlandırılmış operasyonun, genç beyinlere doğru(!) iletilmesi için köprü görevleri vardı…

Yeni neslin beyinleri onların sayesinde, kışlanın istediği gibi şekilleniyordu…

O günlerden, bu günlere 28 Şubatlar, 27 Nisanlar ismini tekrar, tekrar zikretmenin yorduğu darbe planları ile geldik…

Andıç’lar, durmadan brife edilen cübbeli Rektörler…

Genel Kurmay’ın sesi olan gazete ve gazeteciler, Başbakan’ın mahallesinin üzerinden geçerken, minareye çarpan F4’ler bir yana…

Ellere yüzlere bulaştırılan açılım, durmadan ötelenen sivil anayasa, soğukta zatürre tehlikesi geçiren tekel işçileri,  faturalarını ödeyemediği için doğalgaz sobalarını yakamayan emekliler,   ayın sonunu nasıl getirebileceğini hesaplayan yüz binler,  ticaretteki kısır döngüyü aşamayan, çekleri karşılıksız çıkan esnaf… Sessiz yığınları oluşturan işsizler…

Yaptığı tüm yanlışlardan, mazlum duruma düşürülmesiyle sıyrılan iktidar…

Kadrajı ne kadar geniş tutarsak o kadar genişleyen, ne kadar daraltırsak bir şeylerin hep eksik kaldığı Türkiye Fotoğrafı…

Normalleştiğimizi düşündüğümüz çok uzun zaman dilimleri hiç olmadı…

12 Eylül’ün  ruhu hep hükümranlığını devam ettirdi…

Yapılan her eleştiri, gözündeki katarakt yüzünden gelişmeleri doğru değerlendirip, değerlendirmediğiyle ilgili şüpheler taşıyan ‘gözbebeği kurumun’ yıpratılması olarak değerlendirildi…

Daha çocukken kışlaya alınıp,  sivillere güvenilmemesi üzerine beyinleri şekillenen kurumun, insanlarına şu günlerde tavsiye edebileceğimiz tek şey…

Sivillerinde vatanını sevebileceğini öğretecek,  onlarında insan olduğunu ve hem de kendi insanı, kendi vatandaşları olduğunu fark ettirecek, Türkiye Cumhuriyeti insanları ile Türkiye Cumhuriyeti rütbelileri arasında köprü vazifesi görecek, bir ‘Demokrasi’ dersi konulması…

Emasya gereği tutuklanacak gazeteciler listesi de sanırım, gönüllü demokrasi eğitimcileri olarak oldukça uygun düşebilir…

Ümit Boyacıoğlu

Hrant Dink’ten Milliyetçi Yaratmak

Taraf Gazetesi’nin 20 Ocak günkü sayısında Rasim Ozan Kütahyalı (ROK), gündeme uygun olarak, Hrant Dink ile ilgili bir yazı yazdı. Karmaşık bir yazıydı aslına bakarsanız. Sanki ROK yazı içinde bir kere fikir değiştirmiş e sonra ilk fikrine (başlıkta özetlediği fikre) geri dönmüştü.

AKP’ye Muhalefet – 2

AKP hükümetine muhalefet meselesinin neden başlı başına bir konu olduğunu son bir haftadır yaşanan olaylar biraz daha netleştirdi. Öyle ya, AKP Türkiye’nin gördüğü ilk sağcı hükümet değil. Yanlış politikalar yürüten, demokratik olmayan uygulamalara yönelen, halkın değil belli çevrelerin çıkarlarını kollayan ilk hükümet de değil. Öyleyse AKP’ye muhalefeti, benzer politikalar uygulayan önceki hükümetlere karşı yürütülen muhalefetten farklı kılan, daha doğrusu bunu bir tartışma konusu haline getiren bir şey, gerçekten var mı?

Evet,var.

İki nedenle:

1. AKP Türkiye’nin yakın tarihinde iktidarı boyunca sürekli askeri darbe tehdidi altında yaşamış tek hükümet. (Refah Partisi hariç. Ama zaten hem o tehdidin gerçeğe dönüşmesi kısa sürmüştü, hem de AKP, Refah çizgisinin bir varyasyonu olduğu için bu büyük bir istisna sayılmaz).

2. AKP’ye karşı 2002’den bu yana yürütülen sistematik (ve baştan aşağı yanlışlarla dolu) muhalefet bambaşka temellere oturuyor.

AKP, 2002 yılı sonlarında tek başına iktidar oldu. Son üç yıldır birbiri ardınca ortaya çıkan belgeler bir yapbozun parçalarını bir araya getirircesine ortaya koydu ki, askerler AKP’nin 7 yıllık iktidarı boyunca sadece sözlü müdahalelerde bulunup hükümete kısıtlı düzeylerde ayar yapmakla kalmamış, ‘kesin çözüm’ için sürekli yeni planlar hazırlamışlar. AKP’ye yönelik ilk darbe planının tarihi hükümetin kurulmasından hemen sonraya, yani 2002’nin Aralık ayına denk geliyor, üstelik 28 Şubat müdahalesini yapan aynı kurmaylar tarafından planlanıyor. Bu da Refah-AKP çizgisine karşı yıllarca süren bir ‘sürekli darbe’ stratejisinin varlığını ortaya koyuyor.

Neyse ki, şartlar, toplumun hazır hale getirilememesi,ordu içindeki fikir ayrılıkları ve muhtemelen ABD’nin planları onaylamaması sayesinde yeni bir 12 Eylül ihtimali sadece kağıt üzerinde kalmış. Bu dönemde darbe olmaması nedeniyle (ve belki de şartları olgunlaştırmak için) yapılan Danıştay saldırısı, Hrant Dink suikastı gibi olaylar topyekun bir darbenin yerini almış.

İşte bu durum AKP iktidarının özel durumuna (uzun yıllar sonra kurulan -ve üstelik İslamcı siyasetten gelen- ilk tek partili hükümet olması) bir özellik daha katıyor: AKP iktidarı kendini korumak için çok partili seçimlere dayanan rejime sahip çıktığını sürekli vurgulamak, bunun için harekete geçmek (Ergenekon soruşturması gibi) ve böylece demokrasinin temel şartlarını savunmak durumunda kalıyor. İlk yazımda da vurguladığım gibi böyle bir düşünsel temeli ve önceliği olmadığı, bunu diğer uygulamalarında ve Başbakan’ın muhaliflerine karşı üslubuyla da defalarca kanıtladığı halde…

Toplumdaki demokrat insanlar, yani darbelere ve her türlü askeri müdahaleye karşı olan, demokrasinin kurumsallaşmasını isteyen, temel hak ve özgürlükleri savunan kesimler de (sadece aydınları değil, toplumun geniş kesimlerini kastediyorum) AKP’nin bu hassasiyetine destek oluyor.

Bu da bizi yukarıdaki ikinci başlığa taşıyor: Geçen 7 yıl boyunca AKP’ye en sert muhalefetin öncülüğünü yürüten ve bu yolda temel demokratik hassasiyetleri bile önemsemeyen parti ve kesimler kimlerdi? Ve bu kesimler yürüttükleri bu muhalefeti hangi temellere dayandırmışlardı? Ve de belki en önemlisi, başarılı oldular mı?

Bu soruların yanıtlarını herkes biliyor. Büyük ölçüde CHP’nin ve ulusalcıların temsil ettiği bu ‘öncü muhalefet’ bütün ağırlık noktasını AKP’nin İslamcı kökenlerine dayandırmış, AKP’yi gayrı milli, irtica odağı ve cumhuriyet rejimine karşı olmakla suçlamışlardı. Bu görüşlerini rejimin bir numaralı koruyucusu Anayasa Mahkemesi de tescil etmişti.

Peki bu görüşler, doğru olsun ya da olmasın, işe yaramış mıdır? Askeri müdahale tehdidi ve böylesine topyekun (görünen) bir muhalefetin baskısı altındaki AKP hükümeti, iktidardayken girdiği ilk seçimleri kaybetmiş ya da oy kaybına mı uğramıştır? Elbette hayır. Herkesin bildiği gibi AKP tam tersine genel seçimlerde oylarını %47’ye çıkardı ve ilk yerel seçimlerde de oy kaybına uğramakla birlikte çoğunluğunu korudu.

AKP, kendisine yönelik bu akılsız, yanlış varsayımlarda ısrar eden ve üstelik demokrasiden de nasibini almamış muhalefet bloğu sayesinde bugün de dümenini döndürmeyi sürdürüyor. Yani AKP’ye karşı muhalefetin önündeki en büyük engel, işte bu ‘büyük’ muhalefetin ta kendisi. Sürekli AKP destekçiliğiyle suçlanan (ya da gerçekten destekleyen) farklı kesimler değil…

Çünkü bu talihsiz hegemonya, AKP’ye karşı tabanda, sokakta, sivil toplumda ve başka siyasi hareketlerin çevresinde yürütülen, gerçek anlamda politik içeriğe sahip muhalefetleri yıllarca görünmez kıldı. Üstelik aynı hegemonya bir kara delik gibi farklı siyasetleri kendi yörüngesine soktu ve etkisizleştirdi.

Normal şartlarda AKP’den çok da farklı politikaları savunmayan, en az AKP kadar özelleştirmeci, en az AKP kadar işçi düşmanı, en az AKP kadar milliyetçi, en az AKP kadar kalkınmacı, eline fırsat geçtiğinde doğanın ve gezegenin çanına en az AKP kadar ot tıkamaya hevesli bu ‘öncü muhalif’ kesimler, biz daha iyisini yaparız demek dışında bir şey diyemedikleri bu politikalara karşı hem utangaç hem de sahtekar bir muhalefet biçimiyle ön plana çıkamayacakları için, yaşam biçimi temelli bir rejim tartışmasıyla ayakta kalmaya çalıştılar geçen yedi yıl boyunca.

Bugün AKP’ye karşı gerçek bir muhalefeti yükseltmenin yolu, gündelik hesaplarla güya AKP’nin yakınına düşmemeye çalışıp darbe meraklısı askerlerin ve laik statükocuların hayatını kolaylaştırmak değil, muhalefeti gerçek anlamda ayakları üzerine oturtmak.

Bunun için de öncelikle darbeciliğe karşı alınan yolu önemsemek, aman AKP’ye yaramasın diye susup beklemek yerine ordunun kangrenleşmiş darbeci yapısını, antidemokratik muhalefet alışkanlıklarını ve gizli planlarla ülkeyi karıştırıp iktidarı ele geçirmeye çalışma anlayışını külliyen reddetmek, her gün bir yenisi ortaya çıkan gizli planları ‘kime yarıyor’, ‘neden şimdi’, ‘kim sızdırdı’, ‘nasıl yansıtıldı’ gibi yandan dolanan eleştirilerle küçümsemeden önemsemek ve bu temizlik sürecinin sonuna kadar gitmesini, bütün darbecilerin ve kontrgerilla odaklarının yargılanmasını savunmak gerekiyor.

Ancak darbecilerle, askerlerle ve milliyetçi-militarist-statükocu muhalefetle aramıza net bir çizgi çektikten sonra, onların söylemeye cesaret edemediği gerçek muhalif sözlerimiz işitilebilir ve toplumda etki yaratabilir. Zaten etik olan da, politik olan da, demokrasinin gereği de bu…

Tam da 2000’li yıllar boyunca muhalefet üzerinde hegemonya kuran bu ulusalcı kanadın dağılmaya başladığının ilk işaretlerini aldığımız bugünlerde, AKP’ye karşı yapılması gereken gerçek muhalefetin fitilini bir yanda TEKEL işçileri, bir yanda da doğalarını korumak için mücadele eden Karadenizliler ateşlemiş bulunuyorlar.

Buradan nereye gideriz, bunu da üçüncü yazıda konuşalım.

AKP’ye muhalefet 1

AKP’ye muhalefet 3

AKP’ye muhalefet 4

Uğurlar Olsun Diyemedim..

Tam on altı yıl geçmiş Uğur Mumcu’nun katledilmesinin üzerinden. Geçtiğimiz cumartesi günü vilayet meydanında toplanıldı, dernek başkanları, STK sözcüleri artık alışılagelmiş bir şeyler okudu, kimi duyuldu, kimisi hiç işitilmedi. Dinleyenler arasında birisi, “yahu bir mikrofon koyamadınız mı şuraya” diye isyan etti, kalabalıktan bir diğeri “zaten senin bildiklerini söylüyor” diye laf attı.

Tüsiad Güzellik Yarışması

L'incredulita' di San Tomasso - Caravaggio 1601-2

Sevgili Durukan ve Ümit’e;

Benim yorumum budur.

Tüsiad, ritüel niteliğindeki toplantı, güzellik yarışması ya da erginlenme törenini gerçekleştirdi. Türkiye endüstriyel gıda ve sanayisinin en önemli katılımcı-oyuncularının rol aldığı etkinliklerde;  organik badem, kuru üzüm, incir, köy peyniri, Fransız şarabı ve taze sıkma portakal suyunun ikram edildiğini yanaklarındaki allıktan anlayabiliyoruz. Gösteri medya kanallarından sunulduğu haliyle halka da izletildi.

Kızılay’da Bir “Hayalet” Dolaşıyor!

“Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne – üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının…”

(Ahmed Arif, “Anadolu”.)

Yeşil Yeni Düzen Halen Truva Atı!

Ahmet Atıl Aşıcı bana cevaben yazdığı yazısında anladığım kadarı ile Yeşil Yeni Düzeni’nin iki biçimde anlaşılabileceğini söylemiş. Biri benim dediğim gibi… yani tıpkı sürdürülebilir kalkınma gibi yeşil ekonomi kavramının da kapitalizmi kurtarmak için bir halkla ilişkiler çalışması olarak algılayan görüş, diğeri de Ahmet’in yazısında belirttiği gibi (benim anladığım kadarı ile) günümüzün ekonomik düzenin yarattığı ekolojik sorunlara geçici çözümler getiren, kamu harcamalarını yeşil yatırımlar olarak kullanılmasını öneren bir kavram.

Nükleer Hukuk

Nükleer santraller ile ilgili Türkiye-Rusya Hükümetleri arasında  imzalanacak ikili bir anlaşma ile Türkiye’nin ulusal yasalarının by-pass edilmesi planlanıyor. Şu anda T.Erdoğan’ın “arkadaşları”’nın üzerinde çalıştığı bu formül ile; uluslar arası yasalara karşı Anayasa Mahkemesi’ne Anayasaya aykırılık iddiasıyla dava açılamadığından bu yolun tercih edildiği bildiriliyor.

AKP’nin Yumuşak Karnı

Umit Şahin’in, Yeşil Gazete’de yayınlanan “AKP’ye Muhalefet – 1” adlı yazısını okuduğumda aklımda bazı fikirler oluşmaya başlamıştı ve günlerin getirdiği haberlerle birleşince fikirlerim daha net ortaya çıktı.

Yazı daha çok demokratikleşme, sivil dikta-askeri dikta eksenindeydi. Böyle olmasına ve benim fikirlerimin bu yönden daha çok ekonomi ekseninde olmasına (ama yine de kaçınılmaz olarak demokrasi ile alakalı) rağmen güzel bir başlangıç noktası olacaktır.Yazının temel sorusu bana kalırsa çok önemli.

Evet Öfkeliyim Hem de Çok.

Kendimle paradoksal bir çelişkiye düşüyorum. Öfke acizlerin işi derdim. Ama öfkeliyim çok öfkeliyim, nedenlerim var, aslıdna hepimizin var. Şimdi öfke duymazsak ne zaman duyacağız o da ayrı bir mesele.