Ana Sayfa Blog Sayfa 5445

Dünyayı Sevecek Kadar Sarhoş…

Dünya tiyatro oyun yazarlığının en önemli isimlerinden birisi olan İngilizlerin duayen feminist yazarı Caryl Churchill’ in Seni Seviyorum Diyecek Kadar Sarhoş adlı eseri, Tiyatro Boyalı Kuş’un farklı bir yorumuyla tiyatro severlerin beğenisine sunuluyor. Yazarın For A Way (Çok Uzak) adlı oyunu Türkiye’de daha önce Tiyatro Dot tarafından izleyenlere sunulmuştu ve çok büyük ses getirmişti.

Ne Şah Bıraktılar Ne de Padişah!

Hürriyet’in orta sayfasında kocaman puntolarla “Şah’ımız ölüyor” başlıklı bir haber. Yazının başında bir güzel kartal kafası o muhteşem gözleriyle, insanın içini delen bakışlarıyla yer almış.

Alıcı kuşları bir ayrı severim, uzun yolcuklarımda hep gözlerim yukarılarda onları arar, geniş kanatlarıyla gökyüzünde süzülmelerini gördüğüm anda içim mutlulukla, coşkuyla dolar.

Bana Dokunmayan Yılan Bin Yıl Yaşasın

Neoliberal, kapitalist politikalar dört bir yanımızı sarmış durumda. AKP desteği ile de abluka giderek daralıyor. AKP ve temsil ettiği zihniyet dokunmadık yerimizi bırakmadı.  Mazlum ayağı ile gelen, neo-liberal muhafazakâr cephenin vuku bulmuş bir hali AKP. Adaletten filan anladıkları yok bunların. Kalkınma ise adlarına tam cuk oturmuş durumda.  Tabi ki kalkınmadan anladıkları, sadece sözde ekonomik büyüme. Cebi delik halkın deliğini genişletme… Kamu mallarını özel şirketlere peşkeş çekme…

Tekel Direnişinin Anlamı ve Olası Sonuçları

Türkiye’nin su anda en sıcak gündemi olan tekel isçilerinin Ankara’daki direnişi 52. gününe girdi. Gecen hafta Yeşiller Partisi olarak Ankara’da tekel isçilerine destek ziyareti gerçekleştirirken fark ettim ki tekel isçilerinin ortaya koyduğu direnisin mahiyetini anlamak, hissetmek, algılamak ve bundan dersler çıkarmak  için onlarla birlikte aynı havayı solumak, oradaki dayanışmayı  yerinde yasayarak görmek  gerek.

Birlikte Kazanacağız

Türkiye’nin tüm toprakları suları bitkileri hayvanları ve insanlarının yaşamı için yaşamımız için derelerimizde göllerimizde vadilerimizde ovalarımızda sonu gelmeyecekmiş gibi yapılan saldırılara karşı mücadele veriyoruz.

sosyoloji Bu mücadelede genç yaşlı kadın erkek çoluk     çocuk, her düşünceden her partiden herkese hepimizin birbirimize ihtiyacı- ihtiyacımız var.

Artık kim mücadelenin neresinden tutuyorsa o  bizim kardeşimizdir can yoldaşımızdır başımızın  üstünde yeri vardır.

Artık kimseyi niçin böyle yapıyor diye hor görmek yerine oluştuğu toprağın karakterine göre davranıyor doğa-yaşam mücadelemize kendince güç katıyor kendi rengini katıyor diye sevinç duymalıyız.

Hepimiz için kalkınma masalıyla HES projeleriyle yeni ve kolay anlamlandırılamayan bir saldırı yaşıyor ve buna karşı direniyoruz. Biz doğayı katleden kalkınma projeleri değil refah istiyoruz ve buna derelerimizi yok ederek ulaşacağımız masalına karnımız tok.

Kimi derelerimize Şirketleri daha başlangıcından sokmamayı başardık, dere nöbetleriyle tanıştık. Fındıklılarla onur duyuyoruz.

Senoz HES inşaatının tahribatını görünce dehşete düştü. Gecikmiş olduğu mücadelede kadınlarla en başa geçmeyi bildi. Bu yüreği yanmış kadınların attığı taşların önünde saygıyla eğiliyoruz.

İsyanlarımız bize öğretiyor ki, dün köstek olanlar bugün yarın en büyük desteği verir hale geliyor, gelebilir.

Yüreklerimiz yangın yeri,
Hepimiz mücadeleye canımızın yandığı yerden katılıyoruz;
Sinop, Fırtına, İkizdere, Fındıklı, Senoz, Alakır, Munzur, Hasankeyf, Yuvarlakçay, Allioni, Tekel İşçileri..

Yangını söndürmek için direnişlerin birliğini örmek gerekiyor.

Haydi Unutmayalım Bu Dayanışmayı
Ya Hep Beraber Ya Hiç Birimiz

TEKEL İşçisi Kazanacak – Dereler Özgür Akacak

Chavez’in Palyaçosu Chomsky

Bu yazı, meşhur Amerikalı  dilbilimci ve politik aktivist Noam Chomsky’nin, Venezuela’daki Hugo Chavez yönetimine yönelik aldığı  tavrı eleştirmektedir. İlk olarak Venezuelalı anarşist bir gazete olan El Libertario’da yayımlanmıştır.

Taraf Olmak Doğru mudur Yanlış mı? İnsan Her Konuda Taraf Olabilir mi?

Bu başlıkla öncelikle belirteyim ki, Taraf gazetesini okuyan biri değilim ve bu yazının Taraf Gazetesi ile alakası yoktur.

Bu yarı şaka girişten sonra geçen haftayı Uğur Mumcu öldüğünden beri kutladığımız biçimde Adalet ve Demokrasi Haftası olarak kutlamaya başladık. Farkında mısınız ne çok adalet demeye başladık, Çocuklar için Adalet, Barış ve Adalet, demek ki yaşamımızda adalet kavramı gerçekten eksik ki, Afrikalıların dediği gibi bu kadar çok dillendiriyoruz ve adalete olan inancımızı gittikçe yitiriyoruz. Bunun nedeni bu olmalı belki de.

"İyisi Mi Otur Dersini Çalış"

Türkiye toplumunun son derece çalkantılı bir geçiş döneminde olduğu artık herkesin kabul ettiği bir gerçek. Öyle ki, özellikle son 3-5 senedir, toplumdaki farklı dinamik ve güçler arasındaki ittifaklar, çekişmeler, rekabetler, husumetler… Kısacası her türlü ilişki ters-düz oluyor, baştan yapılanıyor.

Bu son derece dinamik ortam içerisinde bazen kendinizi beraber bakkala gitmeyeceğiniz bir anlayışın müttefiği olarak değerlendirilirken bulabiliyorsunuz. Yeşiller’in başına pek sık geliyor bu; hem kamuoyuyla doğrudan iletişim kanallarının azlığı, hem de yeşillerin çoğu konuda “alışılmamış” yaklaşımları nedeniyle bu yeni sesi tanımlamakta zorluk çeken hemen bir tarafa entegre edebiliyor sizi. Örneğin özgürlük ve temel haklardan bahsettiğinizde liboş oluveriyorsunuz kendine solcu diyebilen kabadayıların gözünde; ya da islamcı oyuna gelen saftiriklersiniz bağnaz ulusalcıların dilinde. Muhafazakarın gözünde ise batılı züppe liberten olmuş bitmişsiniz zaten. Bazen düşünüyorum da, tüm bu önyargılara karşı  öfkelenmeye yer olmadığı sonucuna varıyorum kendi çapımda. Herkes birbirini kendi korkuları ve egosu kapsamında değerlendiriveriyor sonuçta, özellikle de böylesi bir karışıklık ve bilinmezlik ortamında.

Yalnız bazen “müttefik” olarak görülme riskini taşıdığınız kişi ve yaklaşım öylesine ters olabiliyor ki düşünceleriniz; gücünüz çıktığınca, gırtlağınızı paralarcasına, ciğerlerinizi söküp yere çalarcasına bağırmak geliyor içinizden “Ben bunun müttefiki değilim, eşi-dostu hiç değilim.” diye.

Nihal Bengisu Karaca (bundan böyle NBK) isimli muhafazakar (ve demokrat-özgürlükçü olduğunu iddia eden) kişinin Batman’daki tango kursuyla ilgili yazdığı yazı da tam olarak böyle duygular uyandırıyor bende. Düşünüyorum da, yeşillerin bu kişi ve bu kişinin temsil ettiği anlayışla ittifakta olduğunun (ya da daha kötüsü, aynı doğrultuda olduğunun) düşünülmesi gibi bir felaketin önüne geçmek için elden geleni yapmak lazım.

Zira NBK’nin haberturk.com‘da yazdığı yazı riyakarlığın, iki yüzlülüğün ve pişmişkelleciliğin; eğer söz konusu olan bunlar değilse de inanılmaz derecede bir kafa karışıklığının, kendini bilmezliğin, ağzından çıkanı kulağın duymamazlığının ve “kimimben-neredeyim-neyapıyorum”culuğun eseri.

“Batman’da tango kursu” konusunun sosyo-ekonomik, toplumsal yapı ve bireyin etki alanı, mikro düzeyde birey sosyo-psikolojisi gibi boyutlarına hiç girmeyeceğim; benim derdim bu konu üzerine NBK’nin yazdığı yazı üzerinden NBK ve onun gibilerin içinde bulunduğu uzak durulası, koşarak kaçılası, arkana-bir-daha-bakmayılası zemini gözler önüne sermek.

NBK ne demiş? Ondan başlayalım. Yaptığı tespitleri sıralayıp, teker teker cevap verelim.

Yazının “falan-filan-evet hah-işte öyle-eee sonra?” kısmından sonra esas başladığı yer şu cümle : “Çünkü “özenmek” en çok Batmanlının hakkı.”

Bu, özellikle tepeden baktığımız insanlara karşı günlük hayatta sıkça kullandığımız ve aslında baya’ bi’ alçakça bir iletişim taktiğidir. Söylenen şu gibi gözükür : 1) Batmanlılar özeniyor. 2) Bu normaldir. Ama aslında şudur : 1) Batmanlılar özeniyor. 2) Bu acınası bir yanlıştır. “En çok Batmanlının hakkı…” derken “Özenmiyorum!” cevabını verme şansını karşı tarafın elinden almış olursunuz;  çünkü cevaben “Şşttt.. Önemli değil bebeğim, normal böyle şeyler. Çocuksun sen, eziksin sen, olur böyle şeyler.” gibisinden yalan ve samimiyetsiz bir “hoşgörü” daha en baştan gösteriyorsunuzdur.

NBK’nin yaptığı da tam olarak bu. Batmanlıları ezik-tamamlanmamış-eksik görüyor (ki yazının devamında bu vurgusu artarak devam ediyor), ve tango kursunu da özentilik olarak tanımlıyor.

NBK’ye bu noktada üç cevabım var.  Bu üç farklı cevap birbiriyle ikame edilebilir, ya da birlikte, farklı kombinasyon ve permütasyonlarda kullanılabilir. Keyfimiz nasıl isterse.

1) “Neden rahat bırakmıyorsunuz milleti de akıl hocalığı yapıyorsunuz. size ne…” (Ben “Sana ne?”yazacaktım buraya, sonra yukarıda alıntıladığım cümleyi gördüm yorumlardan birinde. Onu koydum)

2) Özenmek insanoğlunun en doğal güdülerinden biri. Militarist-faşist adam televizyonda gördüğü askere özeniyor, sen çocukken mahallede gördüğün karizmatik baş örtülü ablana özendin muhtemelen, ben de Into The Wild’daki yabana giden adama özeniyorum mesela… Özenmeyi böylesine bir günah, eksikik, zayıflık olarak niteleyeceksen, önce kendinden başla. Otur bi’, düşün, bugüne kadar nelere özendin. Fotoğrafında gözlerinin etrafında görülen rimel mesela, hangi reklamdan özenilmiş?

3) Fransa’nın Toulouse kenti yakınlarındaki çiftliğinde ailesiyle sade bir hayat yaşayan Monsieur Dupont müslüman olduğunda “İşte, doğru yolu buldu. Evet. Tabi.” diyorsunuz, o zaman (farklı olana, bilinmeyene, oryantal olana) özentilik olmuyor mesela. Ama Batman’daki Eşref Abi’yle Sevil Abla tangoya başladığında özenmiş oluyorlar. NBK, bi’ otur soluklan; bi’ çay iç.. Hele anlat sonra neyin var?

NBK, Batmanlıların ne kadar acınası halde olduklarını gözler önüne (sahte bir anlayış ve şefkatle) koyduktan sonra derin bir analiz yapıyor. Çok ciddi o saniye itibariyle, sesine bi’ ablalık, bi’ ermişlik, bi’ bilmişlik hakim. Mümkün olduğunca tok ve kendinden emin çıkarmaya çalışıyor sesini, başını hafifçe sallamayı ve gözlerini yarı kapatmayı da unutmuyor ulu kelamını ederken : “Ve bu durum, genç kızlar için de epey tehlikeli bir sürece gebe.”

Neden? diye sorar gözlerle bakmaya başlıyoruz. Hayatın anlamını bulacağız duyacaklarımızda, ümidimiz o. Ve gelen cevap : “Çok belli çünkü”. Evet, NBK gerçekten ermiş, aşmış, bitirmiş.

NBK’nin esas derdi de yavaş yavaş çıkıyor su yüzüne… Tangonun çok ateşli bir dans olduğunu söylüyor mesela. Genç kızlarımıza “Tango yaparsanız sevişmek gelir içinizden, sonra da dayak yersiniz, hatta ölüme kadar yolu var; aman diyeyim” mesajını veriyor açıkça. Hiç utanmadan. Yüzü hiç kızarmıyor bunları yazarken. “Özgürlükçüyüm ben” diye tepinen birisi olarak en temel özgürlüğe, yaşama özgürlüğüne, kast-etmeyi meşru sayıyor,cana  kast edenlere ateş püsküreceğine potansiyel mağdurlara “Aman diyeyim, ayağını denk al” diyor.

NBK, kendine gel. Kendinde olduğun halin buysa da, kendinden sıyrıl, yeni biri oluver. Lütfen.

“Öyle olmazsa” diye devam ediyor (diğer bir deyişle, karşı tarafın  “Yok, benim ailem anlayışlı ve hoşgörülü; olmaz bizde öyle şeyler” şeklindeki olası itirazına önceden cevaben),  ve “Bu yeni yaşam seni mutsuz eder, çünkü arayışa başlar ve kendini kaybedersin” diye bir analizle sonlandırıyor. Bu noktada farkında olmadan kendini yalanlıyor aslında, Madame Bovary romanından örnek verirken “orada (yani, tango yaparken) yaşanılan duygu tarafından etkilenmek ve o duyguyu aramak” diyor. Diğer bir deyişle “Öyle bir haz alacaksın ki, unutamayacaksın bir daha” diyiveriyor. Güzelliyor resmen tangoyu ve bu tür yeni-farklı-kalbin ritmini arttırıcı duyguları.

Hadi bu çelişkisini görmezden gelelim bir anlığına. NBK’nin tango ve “bu yeni hayat tarzı” hakkında yaptığı yoruma saygı duyabilirdim… Katılmasam da “bu da bir görüş” diyip geçebilirdim. Ama öyle yapmıyorum, kıyasıya eleştiriyorum NBK’yi. Çünkü hayatında (önyargıyla yazacağım bu noktada) kendini şehvetin kollarına muhtemelen hiç bırakmamış, arzu ve tutkularını dinginleye dinginleye çıldırtmış (öylesine çıldırtmış ki “Tango çok tutkulu bir danstır” diyor, arzularını böylesine bastırmamış bir insana da tango böyle mi geliyor sizce?) bir kişinin çıkıp da hiç yaşamadığı duygu ve olaylardan “Çok kötüdür, aman uzak kalın” falan diye bahsetmesi, “Ablayım ben, bilirim” edasıyla ders vermeye kalkmasına ben güler geçerim. Bir de üzerine eklerim : “Sen yaşamadın, yaşayamadın şehveti ve arzuları. İstiyorsun ki başkaları da yaşamasın; böylece yalnız olmayacaksın pişmanlık dolu bu kafes hayatında” derim. Son söylediğimin karşı tarafta ne derin yaralar açtığını görür, biraz üzülürüm. “Söylemese miydim acaba?” diye düşünürüm bir an. “Sesim çok mu gaddar ve öfkeli çıktı? Keşke gülümser bir yüz ve bilge bir sesle söylemeye çalışsaydım bari…” diye içim içim yer bir süre.

NBK’nin yazısının sonuna geldiğimizde, hiçbir şey söylememek gibi zor birşeyi başarmış olan bir paragrafın içine saklanmış, saklanmaya çalışmış,  öyle bir cümleyle karşılaşıyoruz ki;  NBK ve ait olduğu yaklaşımla ilgili aklımızın veya kalbimizin bir yerlerinde inatla kök salmış tüm iyi niyetli kuşkular yok oluyor. “Hah” diyoruz, “Tam oldu şimdi.” NBK ablalarının, Batman’da tango kursuna gitmeye niyetlenen kardeşlerine “Nasıl daha iyi bir hayata sahip olursun?” konulu nutku içinde verdiği son ve en önemli öğüt bu. Öylesine bir öğüt ki bu, hem NBK’ye “görmüş-geçirmiş-bilge-yetişkin-model-abla” sıfatlarını pek güzel giydiriyor, hem kimsenin kolay kolay itiraz edemeyeceği(ni sandığı) bir kelam etmiş oluyor, hem de “Ne söylüyorsam sizin iyiliğiniz için” diye haykırıyor göz yaşları içerisinde.  Ayrıca NBK, bundan 10-20 yıl sonra ablalıktan teyzeliğe geçiş sınavına girdiğinde, verdiği bu öğüdü referans olarak gösterip sıkı bir kanaat notu almayı da umuyor muhtemelen. Şöyle buyuruyor NBK :

“İyisi mi otur dersini çalış”

En çok bu cümle vurdu beni can evimden. Gecenin bir vakti evden çıkıp ormana gitmeyi, dolunayın altında kara oturup ateş yakmayı düşünürken evde bilgisayar başında oturup bu yazıyı yazmama da bu son cümle neden oldu.  Bu cümle bünyesinde karşı olduğum neredeyse herşeyi o kadar güzel barındırıyor ki, eleştirmeye korkuyorum. Bir başladı mı hiç bitmeyecek bir eleştiri olacakmış gibi geliyor. Sesim tükenecek, nefesim bitecek, dudaklarım kuruyacak; aç, susuz ve bitkin düşeceğim de bu cümleyle ilgili yazacaklarım, söyleyeceklerim bitmeyecekmiş gibi sanki. Türkiye’deki muhafazakarların (ya da en azından, NBK’nin) demokrasi, özgürlük ve “kültürüne sahip çıkma” anlayışlarının ne kadar çarpık ve/veya samimiyetsiz olduğunu tek başına bu cümle kanıtlıyor gibi, sanki…

O yüzden hiç başlamıyorum eleştirmeye. Sadece, olası bir yanlış anlaşılmayı engellemek umuduyla belirteyim :

Ders çalışmaya hiç ama hiç karşı değilim.

AKP’ye Muhalefet – 3

Geçen hafta içinde Başbakan Erdoğan’ın iki önemli açıklaması oldu.

Erdoğan, yaptığı bir konuşmada direnen Tekel işçilerinin (veya sendikaların) hükümeti değiştirme gibi bir güçleri olmadığını söyleyerek meydan okuyordu. Hükümetin genel grevle devrilmesi ihtimalini askeri darbeyle karıştırmış gibi görünen Erdoğan’ın bu sözlerinden yansıyan zihniyet önemli. “Bizi millet getirir, millet götürür” diyen, böylece darbecilere karşı mesaj vermeye çalışır görünen Erdoğan, aynı zamanda o binlerce Tekel işçisinin arasında kendi partisine oy vermiş (ve herhalde bir daha vermeyecek) kaç işçi olduğunu hesaba katmıyordu.

Oysa bu direniş başka yerlere yayılırsa hükümetiniz bal gibi gidebilir. Alacağınız oy azalacağı için seçimi kaybedebilirsiniz, ya da ciddi bir genel grev ve toplumsal huzursuzluk durumunda parti içinde yaşanacak bölünmelerin ardından gelebilecek bir gensoruyla hükümetiniz düşebilir. Bunlar gayet demokratiktir ve bu durumlarda sizi götüren de “millet”tir.

Ama Erdoğan burada kendini her durumda destekleyen blok bir taraftar kitlesi olduğunu varsayan, toplumu kendisinden olan ve olmayan diye kategorize eden antidemokratik anlayışını bir kez daha sergiliyor, üstelik bu sefer “işçileri” kendisinden olmayan kitleyle eşitlemek gibi tehlikeli sulara yelken açıyor. Oysa o işçiler, o yoksullar oy vermeseydi, AKP herhalde biraz zor tek başına iktidar olurdu.

Erdoğan yaptığı bir başka konuşmada ise Balyoz darbe planını zamanında bildiğini söyledi, ama bir önlem alıp almadığını da tam olarak açıklamadı. Daha da beteri Erdoğan’ın darbelere karşı eylem yapıp Emasya protokolünün iptali, Başbuğ’un görevden alınması gibi talepleri dile getirenlere ve kendisini daha aktif önlem almaya çağıran bazı köşe yazarlarına çıkışıp “beni gaza getiremezsiniz” demesi ve “zaten risk aldıklarını” söyleyerek bir anlamda aba altından sopa göstermesiydi.

Başbakan gaza gelirse ne olur? Askerin siyasete müdahalesini mümkün kılan koşulları ortadan kaldıracak yasal değişiklikleri yaparsa ne olur? Emasya protokolünü iptal ederse, TSK’nın iç hizmet kanunundaki meşhur darbe maddesini kaldırırsa, Genelkurmay’ı Milli Savunma’ya bağlarsa ne olur?

Daha da ileri gidelim. Askeri darbeleri mümkün kılan ve karşı olduklarını söyledikleri darbe dönemlerinin ürünü olan yasaları, en önemlisi de siyasi partiler ve seçim yasalarını değiştirir, %10 barajını kaldırırlarsa ne olur? Bu durumda mümkün olmaktan çıkan sadece askeri darbeler mi olacaktır, yoksa aynı zamanda kendi iktidarları mı?

İşte AKP’nin gerçek bir demokrasi mücadelesi verememesine neden olan temel sıkıntıları burada yatıyor.Tıpkı işçilerin hak mücadelesine olan alerjisinin sadece sahip olduğu paternalist ideolojiden kaynaklanmaması gibi bu da pratik bir mesele… Çünkü grevli, toplu sözleşmeli sendikal hakları ve iş güvenceleri yasalarla güvence altına alınmış işçiler kendilerinin ve temsilcisi oldukları kesimlerin düzenini bozacaktır. Çünkü AKP tüccar zihniyetli bir patron partisi…

AKP’nin gerçek bir demokrasi mücadelesi veremeyip, darbeleri mümkün kılan ortamla böyle bıçak üstünde bir ilişki kurması da sadece savunduğu temel ideoloji ile ilgili değil.

Çünkü darbeleri mümkün kılan bu ortam aynı zamanda AKP iktidarını da mümkün kılıyor.

Nedenleri basit.

Temsil adaletini sağlayan barajsız bir seçim sistemi insanların gerçekten tercih ettikleri partilere oy vermesini sağlayabilir, toplumsal muhalefetin ayağına dolanan zincir kırılır ve AKP ya da benzeri bir partinin bedavadan iktidar olması o kadar da kolay olmaz.

Bu durumda mecliste Kürt halkının temsilcileri hak ettikleri sayıda yer alabilir, hatta koalisyonlar yoluyla hükümete girebilir ve devletin Kürt sorununda çözümsüzlükten beslenen ve aslında bir anlamda AKP’yi de besleyen siyaseti çökebilir.

Bu durumda muhalif görünümlü devlet partileri değil, halkın çıkarlarını savunacak gerçek muhalefet partileri Meclis’te hükümete kök söktürmeye başlayabilir.

Siyasi partiler yasası demokratikleşirse AKP’deki ve diğer devlet partilerindeki merkezden belirlenen delegelik sistemi, liderlerin iki dudağının ucundaki örgüt yönetimleri, tepeden atanan ve mecliste her şeye parmak kaldıran vekiller devri sona erebilir.

Askeri darbeleri de mümkün kılan antidemokratik yasalar değiştirilirse, işte o zaman toplumsal gösterilerle, genel grevlerle ve halkın siyasete doğrudan katılımıyla bu hükümet ve benzerleri ‘millet tarafından’ ve gerçek anlamda ‘sokakta’ götürülebilir.

Bu nedenle AKP bu darbe girişimlerinin hem hedefi ve mağduru, hem de halihazırda askeri darbelere zemin hazırlayan ve askere bu cüreti veren sistemden en fazla çıkar sağlayan partilerden biri durumunda. Çünkü AKP bu rejimin mümkün kıldığı bir siyasi iktidar.

Bu kadar bıçak üstünde statükoyu korumaya çalışmak da kolay iş değil doğrusu…

Şu anda AKP’nin önünde bir yıldan daha az bir zaman var. Eğer önümüzdeki sonbahara, yani seçimlerden önceki son 6 aya dek belki Anayasa’yı değil, ama bütün bu antidemokratik yasa ve genelgeleri temizleyecek ciddi bir demokratikleşme paketi hazırlığına girişmezse, AKP’nin askeri darbeler döneminin ürünü ve faydalanıcısı olduğu, artık ironik bile olmayan, kaba bir gerçeklik halini alacak.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde AKP’ye muhalefet sadece sosyal politikalar, insan hakları ve ekoloji temelinde değil, aynı zamanda AKP’nin de bir parçası olduğu bu antidemokratik cendereyi kıracak bir demokrasi mücadelesi temelinde olmalı.

Bu tartışma daha en az bir yazı kaldırır. Devam edeceğim.

AKP’ye muhalefet 1

AKP’ye muhalefet 2

AKP’ye muhalefet 4

Barışın Diğer Adıdır Osman, Hrant, DR.Edvard Olmak

Herkes katledilen bir barışseveri, devrimciyi ya da aktivisti hep belli günler, haftalarda anarlar. Bu güne kadar gelen bu geleneği yerle bir etmek istiyorum kadın yüreğimde. Dün Hrant’ı anarken ölümünün 3.yılında Türkiye ve  dünya genelinde onun ne kadar barışsever olduğundan devrimciliğinden, sımsıcak dostluğundan dem vurduk geride bıraktığımız haftada.