Köşe Yazıları

AKP'ye Muhalefet – 1

Genel seçimlere bir yıldan biraz daha uzun bir süre kaldı. Yani 2010, Türkiye’nin bir genel seçimden önceki son senesi. Eskilerin deyimiyle “seçim sathı mailine” girmemize az kala, muhalefet tutumumuza dair düşünmeye başlamanın zamanıdır. Mevcut sağcı, neo-liberal hükümetin, yerini bir dahaki seçimlerde özgürlükçü, sosyal ve ekolojik yönelimi daha fazla bir hükümete bırakmasını sağlamak için neler yapacağız? Bu zor soruya yanıt aramadan önce mevcut iktidarla ne gibi dertlerimiz olduğunu netleştirmekte fayda var.

Nuray Mert’in yılın ilk günlerinde açtığı tartışma bu açıdan iyi bir başlangıç noktası olabilir. Radikal ve Hürriyet yazarı siyaset bilimci Nuray Mert, AKP’yi tek parti rejimine yönelmekle suçladığı Vatan gazetesi röportajının aldığı tepkiler üzerine 12 Ocak tarihinde yazdığı “Cadı kazanının kıyısında” başlıklı yazısında, cevaplarını benim de merak ettiğim şu soruları soruyordu:

“Askeri vesayetten kurtulma süreci neden, illa sivil iktidara ‘değmesin yağlı boya’ muamelesi yapılması koşuluna bağlı olsun? Sivilleşme neden demokratik eleştiriyle birlikte olamasın? Eleştiriye bunca tahammülsüzlük ve öfkenin sebebi nedir? Korkulan nedir? Sakın çizilen pembe tablonun gerçek olmaması olmasın?”

Nuray Mert, Vatan gazetesine 3 Ocak tarihinde verdiği söz konusu röportajda “tek parti rejimi”, “sivil dikta” gibi söylediklerinin daha çok okunmasına neden olsa da uyarılarının ciddiyetini azaltan kavramlar kullanıyor. Çünkü AKP’yi eleştirmenin gereği bir yana, şu anda (askeri ya da sivil) bir diktatörlüğe doğru gittiğimize dair ciddi bir göstergeye ya da kanıta sahip olduğumuzu düşünmüyorum. Toplumun genelinde de böyle bir kaygı mevcut değil. “Sivil vesayet”, “sivil darbe” gibi askerin politikadaki müdahalesinin azaltan mevcut süreci kötüleme amacı güden ve sivilleşmeyi tehlikeli bir şeymiş gibi göstermeye çalışan oksimoronların da tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

Ama bu yine de Mert’in sözünü ettiği, demokrasiden uzaklaşma ve otoriter bir yönetime doğru kayma eğiliminin göz ardı edilebilecek bir durum olduğu anlamına gelmiyor. Bugün toplumu kendinden olan ve olmayan diye iki kategori halinde değerlendiren ve Kürt açılımı gibi çok kritik politikalarda ölümcül hatalar yapıp son derece kötü yönetim gösteren bir iktidarla karşı karşıyayız çünkü…

Elbette derin devletin ya da kontrgerillanın tasfiyesinin ve darbecilerin, askerin politikadan elini eteğini çekmek zorunda kalacak kadar deşifre olmasının kıymetini bilmek, Ergenekon davasının da bir parçası olduğu bu sürecin en sonuna kadar gitmesini takip etmek zorundayız. Ama bu,Türkiye’nin geleceği için başka türlü bir tehdit yaratan AKP iktidarını kerhen bile olsa desteklemek anlamına gelmemeli. Yine Mert’in dediği gibi “uzun vadede, gerçekten vesayet siyasetinden kurtulmanın yolu, sadece askeri kendi sınırına çekmek değil, sivil siyasetin kırıp dökmeden yönetebilme kabiliyetine sahip olmasıdır.”

AKP halktan değil belli çıkar çevrelerinden yana olan, demokrasi idealine sahip çıkabilecek birikim ve felsefeye sahip olmayan bir parti. Yedi yıldır da adil, hukuktan yana bir hükümet etme biçimi benimsemiş olduğunu söylemek mümkün değil. Demokratikleşmeyi söylem düzeyinde tutup ‘nedense’ uygulama alanında ciddi bir beceri sergileyemiyor.

Ülkenin en kritik meselesi olan Kürt sorununu çözmek için yaptığı açılım birkaç ay içinde Kürt halkının meşru temsilcileri olan DTP’li belediye başkanlarının elleri kelepçeli tek sıraya dizilip tutuklanmasına varabiliyor. Üstelik bazı AKP’liler bu rezaletin açılımın başarısı için olduğunu ilan edebiliyor. Aslında AKP’nin Kürtlere söylemek istediği şey açık: “Oylarınızı bana verirseniz sorunu çözerim. Başkalarını seçerseniz kardeşlik nutukları atar, ama sizin seçtiklerinizi hapse göndermekten de çekinmem.”

Bu aslında her kesimi kendisine oy vermeye mecbur bırakacak bir tür seçim stratejisi olabilir. Elbette demokratik bir ülkede tutması pek mümkün bir strateji değil bu. Ama eğer sadece kendi (çoğu da kısa vadeli) çıkarlarınız için oy veriyorsanız ve iktidardaki parti de bu çıkarların anahtarının elinde olduğunu sizi inandırırsa neden olmasın?

Tam da bununla paralel olarak ülke yönetiminin her alanında akıl almaz bir partizanlık hüküm sürüyor. AKP hükümeti kendinden olmayanların hak ve özgürlüklerini garanti altına alacağına dair hiçbir gerçek güvence vermiyor – içi boş nutuklar hariç. En ufak olayda bile, bir devlet hastanesinin kadrolarına yapılacak atamalardan, sosyal güvenlik kurumuyla sözleşme imzalayacak eczanelerin saptanmasına kadar, “bizden misin, değil misin” testi yapılıyor. Soyut rejim tartışmalarını bırakıp AKP’li olmayan sokaktaki vatandaşla günlük hayatı hakkında biraz konuşmak bunu anlamak için yeterli.

Herkesin gayet iyi bildiği bu kadrolaşma ve tabii belki de daha önemlisi, devlet ihalelerini sadece kendinden olanlara verme ve kamu kaynaklarını öncelikli olarak kendi çevresi için kullandırma anlayışı, AKP’nin yönetim biçiminin özünü oluşturuyor. Sadece bu bile iktidar partisinin temel demokratik hassasiyetlerden uzak, hukuk anlayışının da evrensel değil sadece kendi çıkarlarına uygun kuralları savunmakla sınırlı olduğunu göstermeye yeter.

Ama Meclis’teki milliyetçi muhalefetin, yani CHP ve MHP’nin statükocu yanlış muhalefet biçimi, demokrasi ve sosyal politikalar alanında AKP’den bile beter bir tutuma sahip olmaları ve üzerine gitmekte haklı oldukları yolsuzluk konularını bile hukuk ve insan hakları üzerinden değil, (özellikle CHP’nin) kişilere yönelik olarak ve dedektiflik yöntemleriyle takip etmeye kalkıp ellerine yüzlerine bulaştırmaları, son kertede AKP’nin işine yarıyor.

Bu nedenle AKP iktidarına karşı klişelerden oluşan, statükoya saplanan ve başka güç odaklarından medet uman değil, demokrasiden, insan haklarından, barıştan ve yeşilden yana sağlam bir muhalefet geliştirmek gerekiyor.

Seçim yaklaşırken, AKP’ye yönelik muhalefetin ana hatlarını belirlemek üzere daha fazla tartışmalıyız. Ben de bir sonraki yazımda AKP’ye muhalefet konusunda düşünmeye devam edeceğim. Derin devlete ve askeri vesayete karşı çıkmanın AKP ile ‘tarihsel’ bir ittifak yapmayı gerektirmediğini yüksek sesle söylememiz gerekiyor çünkü. AKP’nin medyadaki ve sivil toplumdaki tarihsel müttefiklerinin aksine…