Köşe Yazıları

AKP'ye Muhalefet – 4

Bir aydır sürdürmeye çalıştığım “AKP’ye muhalefet” yazı dizisinin ana fikri, genel seçimler yaklaşırken iktidar partisine karşı izlenmesi gereken muhalefet çizgisinin temelinin demokrasi mücadelesi olması gerektiğiydi. Hem AKP’yi demokratikleşme mücadelesi veren bir parti olarak görme yanılgısına düşmeden, hem de sivil darbe gibi tuhaf deyimler icat edip şeytanlaştırmadan yürütülecek gerçek bir demokrasi mücadelesi. Daha doğrusu gerçek demokrasi için bir mücadele. Bugün son olmasını umduğum dördüncü yazıyla konuyu toparlamaya çalışacağım.

Son birkaç gündür yargı çevresinde yaşanan gelişmeler bu tespitle örtüşüyor. Eski devirlerde olsa kellelerin gideceği, padişahların saray çatılarında kovalanacağı, Babıalilerin basılıp şehzadelerin zehirleneceği türde sert ve açık bir iktidar mücadelesi, modern çağların nazik (!) üslubuyla yürütülüyor. Tarafların ikisi de gerçek demokrasi için veya toplumsal barış için vermiyor mücadelesini. Geniş çaplı kaba bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değil bu.

Öte yandan son anketler AKP’nin bugün seçim yapılsa, bu kez artık tek başına iktidar olacak kadar oy alamayacağı tahminini ortaya koyuyor. Sonuçlar bir CHP-MHP koalisyonunun yaklaştığını haber veriyor. Alarm zilleri mi demeliyim?! Demokratikleşme adı altında demokrasi açığının iyice büyüdüğü bu dönemin ardından bir de milliyetçi bir restorasyon hükümetine maruz kalmak hiç iç açıcı bir gelecek tahmini değil doğrusu.

AKP kendini ve Türkiye’yi bu sondan gerçekten kurtarmak istiyorsa yapması gereken tek bir şey var. Hazır Meclis çoğunluğu elindeyken siyasal sistemi kilitleyen bütün antidemokratik yasaları (seçim barajından siyasi partiler yasasına, YÖK’den HSYK’ya kadar) değiştirmek. AKP sistem değişikliği nedeniyle kolay iktidar şansını kaybedeceği düzeyde risk alma cesaretini kendinde bulursa çok şey değişebilir çünkü. Yeni bir Anayasa yapmak için gerekli uzlaşmayı sağlayamasa bile, en azından değişimin önünü açabilir.

Ama istemiyor. AKP istemediği ve cesareti de olmadığı için büyük olasılıkla bütün bu reformları yapamayacak ve belki de kendi lehine sürsün diye uğraştığı sistem yüzünden kaybedecek. Tıpkı daha önce ANAP’ın ve DSP’nin başına geldiği gibi. Ama bu seferkinin bahanesi büyük olacak: Biz rejimi demokratikleştirmeye çalıştık, izin vermediler diyecekler. Demokratikleşme sözcüğünün değerini bir kez daha düşürecekler.

Bütün bunlar ne yazık ki AKP’nin politik çizgisinin doğal sonucu. Gerçi bu çizgi gerektiğinde pragmatik bir reformizmi de mümkün kılıyor. Ama nedeni basiretsizlik mi, küresel aktörler mi, tabanı kontrol çabası mı, ekonomik çıkarlar mı, kadroların kişilik yapısı mı, geldikleri ideoloji, kültür ve terbiye mi, başka bir şey mi bilmiyorum ama, gerçek anlamda reformist olmayı beceremiyor AKP.

Peki demokrasi mücadelesini vurgulayarak bu hükümetin Türkiye’yi sürüklediği sosyal ve ekolojik yıkımı ikinci plana mı atıyorum? Aslında hayır.

Tekel işçilerinin direnişinde somutlaşan kamusal tahrip, sosyal hakların ortadan kaldırılması, neoliberal olması yemiyormuş gibi bir de sadece belli çevrelerin çıkarı için çalışan yolsuzluğa batmış ekonomik sistem bu iktidarın en büyük günahı.

İkinci büyük günahları doğaya karşı işledikleri suçlar. Her buldukları akarsuyun önüne bir baraj kurmak, ya da vadileri kurutmak istemeleri, Türkiye’yi nükleer maceraya hesapsızca sürüklenmeleri, üzerine bir de fosil yakıt batağına iyice saplanmaları, vb…

Ama bütün bu yanlış politikaları yalnızca küresel ekonomik sistemle, neoliberalizmle, kapitalizmle, ya da AKP’nin emperyalizmin maşası olmasıyla falan açıklamaya kalkanlar sadece yanlış analizler yapmakla kalmıyorlar, aynı zamanda iktidar partisinin politika üreten kadrolarını ve temel siyasi çizgisini belki de istemeden kurtarmış oluyorlar.

Çünkü sorun sadece sosyal ve ekolojik yıkım politikaları da değil. AKP uyguladığı tutarsız politikalarla bir yandan da Türkiye’nin küçücük çocukları hapislere tıkan, Pınar Selek gibi en önemli değerlerinden birinin hayatını karartan, demokratik açılım adı altında Kürtlerin seçilmiş temsilcilerini tutuklatan yapısal sorunlarını ağırlaştırıyor.

Yani bu kadar yanlış politikalar üretmelerinin nedeni sadece büyük harfli “Sistem” değil, AKP’nin Türkiye’deki demokrasi açığını büyüten temel ideolojisi ne yazık ki. Bu kadroları üreten aynı demokrasi açığı, toplumun orta sınıflarıyla yoksullarını buluşturan aynı kültürel sığlık, toplumu siyasetten ve politik çözümlerden korkutan ve soğutan aynı ideolojik kapan.

Bu nedenle sosyal ve ekolojik bir toplum için vereceğimiz mücadele, demokrasi ve özgürlük mücadelesinden bağımsız olamaz. Önümüzdeki seçimler için AKP’nin yarattığı ekolojik ve sosyal yıkımları teşhir edecek, istediğimiz dünyayı ve Türkiye’yi bunun üzerinden tarif edecek bir kampanyaya ihtiyacımız var. Ama aynı zamanda yeni bir Anayasa’yı, yeni bir yurttaşlık tarifini de içeren derinlemesine bir demokrasi mücadelesini de yine AKP’ye karşı vermek zorundayız.

Bunu yaparken ülkeyi olası bir CHP-MHP koalisyonundan nasıl kurtaracağımızı da şimdiden düşünmek zorundayız ama… Neoliberalizme ve askeri vesayete karşı mücadele ediyoruz derken, üstüne bir de nasyonalist cephe hükümetiyle karşı karşıya kalmayalım.