Ana Sayfa Blog Sayfa 5447

Ben Tanrı Değilim!

Bugün  “Ben Tanrı Değilim” diyen bir katilin, aramıza karışmasının ilk günü…

Davulla, zurnayla yapılan karşılamanın, birbirini ezen basın ordusunun, lüks arabalar ile,  5 yıldızlı otellerde yapılacak  olan konaklamanın, Hollywood tekliflerine verilecek olumlu cevapların, normal insanlara(!) nasip olamayacak  bir koruma ordusu ile kazanılmış ayrıcalıkların ilk günü…

Askerlik şubesinin bir kapısından girip, diğer kapısından çıkmanın,  es kaza  çıkılamayacak gibi bir durumla karşılaşılırsa, önceden  alınmış önlem olarak açıklanmış “vicdani retçilik” in, her ihtimale karşı deli halleri bunlar izlenimi bırakacak, İngilizce basın açıklamasının,  bir katilin şovunun ilk günü.

Ölen öldüğüyle kaldı… Yaralanan yaralandığı… Kaçırılan çocuklarına bir daha kavuşamayan aile çocuklarının acısı ile…

Zamanı  biraz ileri alabilsek, göreceğiz ki  belli bir zaman sonra Samastlar da  aynı şekilde, benzer muamelelerle özgürlüklerine kavuşacaklar.

Katillerden kahraman yaratan bir toplum için normal bir manzara…

Daha elindeki silahın namlusu soğumamışken,  dışarıdaki destekçileri köşelerinden  ufacık çocuğun yaşını büyütüp  katil yaratmaya çalışıyorlar şeklinde  destekler döşeniyorken,  birileri bayrak önünde katillerle hatıra fotoğrafı çektirme yarışına girişmişti.

Toplumun katil adaylarına sunulan bir model sanki Ağca…

Biraz yaldızlayınca lüks araç konvoyları arka arkaya dizilip, takım elbise ile görüntüler televizyonlarda yayınlanınca  kan izi kaybolacak hafızalardan sanki…

Zaten 30 yıl olmuş.

Abdi ipekçi kimdir ki?.

Çoğu için bir semtteki cadde ismi…

Kendisine sahte pasaport hazırlayan Emniyet amiri ile olan kirli ilişkileri,  cezaevinden kaçırılması, tetikçiliği, cevabını bulmamış ve asla bulamayacak olan bir sürü karanlık ilişkiler yumağı…

10 yıl… Bir katilin  cezası Türkiye’de…

Televizyon haberlerinde  avukatlarının birisine sorulan şu soruya  verilen cevap belki de Abdi İpekci yi bir daha öldürüyordu…

Vicdanı rahat  mı Sayın Ağca’nın?..

-Evet vicdanıyla ilgili en küçük bir rahatsızlığı söz konusu dahi değil!..

O avukatın böyle bir soruyu Ağca’ya sorduğunu sanmıyorum…  Rahatlık müvekkiliyle olan empatiden kaynaklanıyor… Tereddüt bile etmiyor…

-Evet vicdanıyla ilgili en küçük bir rahatsızlığı söz konusu dahi değil!..

O soruyu aslında yakınları öldürülen, katledilen  acılı ailelere sormak lazım ya da  87 yaşındaki,  en yeni  parti lideri Rahşan Ecevit’e…

3 yıl önce  önceki katillerle,  30 yıl önceki katiller arasında hiçbir fark yok…

3 yıl önce Hrant Dink,  30 yıl önce Abdi İpekçi öldürüldü …

Karanlık organizasyonlardan sonra, katiller kahraman ve kahraman adayları…

Ve katil çok anlamlı kimsenin bilmediği bir cümle söyledi…

Ben Tanrı değilim!..

Belki de bizim duyamadığımız bir tonda  bir soru sorulmuştur!..

-Sen Nesin?..

-Vatan hizmetinden kaçmak düşüncesinde olmayan,  dinsel inançları ve felsefi değerleri(!) nedeniyle eline silah almak istemeyen Ülkücü katil Mehmet Ali Ağcayım…

Yeni Hollywood yıldız adayı, en doğru incili yazma adayı,  Mesih adayı, yazar adayı, medya şovmen adayı…

Kendisine model arayan gençler için,  kahraman adayı…

Tezkeresi çürük raporu olarak verildi… Jet bir hızla…

Katilin vicdanı gayet rahat…

Davul zurnayla karşılanan ve kahraman muamelesi gören bir katil o …

Dün gece birbirini ezen, o umarsız yağlayıcı yıkayıcı basın yığınını görünce,  yeni Ağca’lar,  yeni Ogün’ler ve yeni katillerin  yeni figüranlar olarak  yerlerini almaları kaçınılmaz olacak …

“Beşikteki  bebekten, bir katil üretebilme kabiliyeti” de bu olsa gerek…  Yazıklar olsun!..

Ümit Boyacıoğlu

Katilleri Tanıyoruz, Adalet İstiyoruz!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu günden beri “iç ve dış mihraklar” Türkiye’de siyasal yaşamın vazgeçilmez özneleri oldu ve bu mihrakların görünmezliğindeki koruyucu maddeler anayasanın ve bilimum diğer yasaların başköşesinde yerlerini her daim korundular. Bu, bugüne kadar hep böyle olageldi.

İpekçi, Hrant Dink Mezarda Katilleri Kahraman!

Abdi İpekçi’den Hrant Dink’e, Kontr-Gerilladan Ergenekon’a uzanan süreçte yolu 12 Eylüllerle 28 Şubatlarla sekteye uğratılan demokratikleşme mücadelesi hala yeni bir aşamaya evrilemedi.

Geçmişin anti-komünizmi ne ise bu anlamda günümüz işçi düşmanlığı da aynen karakteristik yapısını koruyor.

Abdi İpekçi’yi öldüren katil “cezasını” çekti! Tetiği çektirenler hala karanlıktan görülmüyor. Katil,  artık hollywood kahramanı ve de “vicdani redci” bir kahraman! Abdi İpekçi mezarda demokrasi mücadelesi ise hala çıkmazda…

Hrant Dink’i öldürenler 3 yıldır ne hikmetse! cezalandırılamadı bile, tetiği çektirenler tetiği çekeni kahraman ilan ettiler pervasızca… Demokrasi mücadelesi hala çıkmazda…

İşçiler Sokakta Çocukları Aç, üstelik işçiler sınıf savunucusu komünistlerden de yoksun…

Açılım diye diye kürtlerimize parlamentoyu da dar ettiler!

Derelerde mahkeme kararları bile demokrasiden yana uygulanmıyor., derelerde ekolojik isyan var.

Yok artık bir ülkenin halklarından bu kadar yerin dibine batmış durumda kalmalarını kimse bekleyemez!

Tekel İşçileriyle, İtfaiye İşçileriyle, Tersane İşçileriyle, Demiryolu İşçileriyle dayanışmak 19 Ocak’ta Hrant için adalet istemek Adil bir Türkiye için tüm bu mücadelelerin birlikteliğini örmekle olanaklı olacaktır.

İşçi Sınıfı mücadelesi, kürt özgürlük hareketi ve ekoloji mücadeleleri ile birlikte yeni bir demokrasi mücadelesine bayrak açma zorunluluğu ortaya çıkmıştır..

Demokrasi mücadelesi göğüs göğüse yürüyor;

İpekçi, Hrant Dink Mezarda Katilleri Kahraman!

Dereler İsyanda, İşçiler Sokakta, Çocuklar ac!

3 Yıl Oldu!

19ocak2010s3 yıl oldu.

Tam üç yıl önce oldu olmaması gereken. Ankara’da yaşıyordum. Duyar duymaz atlayıp gelmiştik.  Keza bir barış insanını daha yitirmiştik.

3 yıl oldu cansız bedeni kaldırıma düşeli.  Üç yıldır Ocak ayı ölüm ayı.

3 yıl oldu güzel adam gideli. Güzel adamdı Hrant, cansız bedeni bile barışa hizmet etti.

AKP’ye Muhalefet – 1

Genel seçimlere bir yıldan biraz daha uzun bir süre kaldı. Yani 2010, Türkiye’nin bir genel seçimden önceki son senesi. Eskilerin deyimiyle “seçim sathı mailine” girmemize az kala, muhalefet tutumumuza dair düşünmeye başlamanın zamanıdır. Mevcut sağcı, neo-liberal hükümetin, yerini bir dahaki seçimlerde özgürlükçü, sosyal ve ekolojik yönelimi daha fazla bir hükümete bırakmasını sağlamak için neler yapacağız? Bu zor soruya yanıt aramadan önce mevcut iktidarla ne gibi dertlerimiz olduğunu netleştirmekte fayda var.

Nuray Mert’in yılın ilk günlerinde açtığı tartışma bu açıdan iyi bir başlangıç noktası olabilir. Radikal ve Hürriyet yazarı siyaset bilimci Nuray Mert, AKP’yi tek parti rejimine yönelmekle suçladığı Vatan gazetesi röportajının aldığı tepkiler üzerine 12 Ocak tarihinde yazdığı “Cadı kazanının kıyısında” başlıklı yazısında, cevaplarını benim de merak ettiğim şu soruları soruyordu:

“Askeri vesayetten kurtulma süreci neden, illa sivil iktidara ‘değmesin yağlı boya’ muamelesi yapılması koşuluna bağlı olsun? Sivilleşme neden demokratik eleştiriyle birlikte olamasın? Eleştiriye bunca tahammülsüzlük ve öfkenin sebebi nedir? Korkulan nedir? Sakın çizilen pembe tablonun gerçek olmaması olmasın?”

Nuray Mert, Vatan gazetesine 3 Ocak tarihinde verdiği söz konusu röportajda “tek parti rejimi”, “sivil dikta” gibi söylediklerinin daha çok okunmasına neden olsa da uyarılarının ciddiyetini azaltan kavramlar kullanıyor. Çünkü AKP’yi eleştirmenin gereği bir yana, şu anda (askeri ya da sivil) bir diktatörlüğe doğru gittiğimize dair ciddi bir göstergeye ya da kanıta sahip olduğumuzu düşünmüyorum. Toplumun genelinde de böyle bir kaygı mevcut değil. “Sivil vesayet”, “sivil darbe” gibi askerin politikadaki müdahalesinin azaltan mevcut süreci kötüleme amacı güden ve sivilleşmeyi tehlikeli bir şeymiş gibi göstermeye çalışan oksimoronların da tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

Ama bu yine de Mert’in sözünü ettiği, demokrasiden uzaklaşma ve otoriter bir yönetime doğru kayma eğiliminin göz ardı edilebilecek bir durum olduğu anlamına gelmiyor. Bugün toplumu kendinden olan ve olmayan diye iki kategori halinde değerlendiren ve Kürt açılımı gibi çok kritik politikalarda ölümcül hatalar yapıp son derece kötü yönetim gösteren bir iktidarla karşı karşıyayız çünkü…

Elbette derin devletin ya da kontrgerillanın tasfiyesinin ve darbecilerin, askerin politikadan elini eteğini çekmek zorunda kalacak kadar deşifre olmasının kıymetini bilmek, Ergenekon davasının da bir parçası olduğu bu sürecin en sonuna kadar gitmesini takip etmek zorundayız. Ama bu,Türkiye’nin geleceği için başka türlü bir tehdit yaratan AKP iktidarını kerhen bile olsa desteklemek anlamına gelmemeli. Yine Mert’in dediği gibi “uzun vadede, gerçekten vesayet siyasetinden kurtulmanın yolu, sadece askeri kendi sınırına çekmek değil, sivil siyasetin kırıp dökmeden yönetebilme kabiliyetine sahip olmasıdır.”

AKP halktan değil belli çıkar çevrelerinden yana olan, demokrasi idealine sahip çıkabilecek birikim ve felsefeye sahip olmayan bir parti. Yedi yıldır da adil, hukuktan yana bir hükümet etme biçimi benimsemiş olduğunu söylemek mümkün değil. Demokratikleşmeyi söylem düzeyinde tutup ‘nedense’ uygulama alanında ciddi bir beceri sergileyemiyor.

Ülkenin en kritik meselesi olan Kürt sorununu çözmek için yaptığı açılım birkaç ay içinde Kürt halkının meşru temsilcileri olan DTP’li belediye başkanlarının elleri kelepçeli tek sıraya dizilip tutuklanmasına varabiliyor. Üstelik bazı AKP’liler bu rezaletin açılımın başarısı için olduğunu ilan edebiliyor. Aslında AKP’nin Kürtlere söylemek istediği şey açık: “Oylarınızı bana verirseniz sorunu çözerim. Başkalarını seçerseniz kardeşlik nutukları atar, ama sizin seçtiklerinizi hapse göndermekten de çekinmem.”

Bu aslında her kesimi kendisine oy vermeye mecbur bırakacak bir tür seçim stratejisi olabilir. Elbette demokratik bir ülkede tutması pek mümkün bir strateji değil bu. Ama eğer sadece kendi (çoğu da kısa vadeli) çıkarlarınız için oy veriyorsanız ve iktidardaki parti de bu çıkarların anahtarının elinde olduğunu sizi inandırırsa neden olmasın?

Tam da bununla paralel olarak ülke yönetiminin her alanında akıl almaz bir partizanlık hüküm sürüyor. AKP hükümeti kendinden olmayanların hak ve özgürlüklerini garanti altına alacağına dair hiçbir gerçek güvence vermiyor – içi boş nutuklar hariç. En ufak olayda bile, bir devlet hastanesinin kadrolarına yapılacak atamalardan, sosyal güvenlik kurumuyla sözleşme imzalayacak eczanelerin saptanmasına kadar, “bizden misin, değil misin” testi yapılıyor. Soyut rejim tartışmalarını bırakıp AKP’li olmayan sokaktaki vatandaşla günlük hayatı hakkında biraz konuşmak bunu anlamak için yeterli.

Herkesin gayet iyi bildiği bu kadrolaşma ve tabii belki de daha önemlisi, devlet ihalelerini sadece kendinden olanlara verme ve kamu kaynaklarını öncelikli olarak kendi çevresi için kullandırma anlayışı, AKP’nin yönetim biçiminin özünü oluşturuyor. Sadece bu bile iktidar partisinin temel demokratik hassasiyetlerden uzak, hukuk anlayışının da evrensel değil sadece kendi çıkarlarına uygun kuralları savunmakla sınırlı olduğunu göstermeye yeter.

Ama Meclis’teki milliyetçi muhalefetin, yani CHP ve MHP’nin statükocu yanlış muhalefet biçimi, demokrasi ve sosyal politikalar alanında AKP’den bile beter bir tutuma sahip olmaları ve üzerine gitmekte haklı oldukları yolsuzluk konularını bile hukuk ve insan hakları üzerinden değil, (özellikle CHP’nin) kişilere yönelik olarak ve dedektiflik yöntemleriyle takip etmeye kalkıp ellerine yüzlerine bulaştırmaları, son kertede AKP’nin işine yarıyor.

Bu nedenle AKP iktidarına karşı klişelerden oluşan, statükoya saplanan ve başka güç odaklarından medet uman değil, demokrasiden, insan haklarından, barıştan ve yeşilden yana sağlam bir muhalefet geliştirmek gerekiyor.

Seçim yaklaşırken, AKP’ye yönelik muhalefetin ana hatlarını belirlemek üzere daha fazla tartışmalıyız. Ben de bir sonraki yazımda AKP’ye muhalefet konusunda düşünmeye devam edeceğim. Derin devlete ve askeri vesayete karşı çıkmanın AKP ile ‘tarihsel’ bir ittifak yapmayı gerektirmediğini yüksek sesle söylememiz gerekiyor çünkü. AKP’nin medyadaki ve sivil toplumdaki tarihsel müttefiklerinin aksine…

AKP’ye muhalefet 2

AKP’ye muhalefet 3

AKP’ye muhalefet 4

Bisiklet ve Sokak Sanatı

bicycle_stencilStensili bilirsiniz.

Hani şu önceden hazırlanmış şablonlara boya püskürtülerek yapılan sokak sanatı.

Stensil, uzun bir nekahet döneminden sonra geri döndü.

Bütün dünyada bir “fetret” devri olarak geçirilen 80’lerde stensil de uykuya dalmıştı.

Afşin Kararı

Afşin –Elbistan Termik Santrali ile ilgili yörede yaşayan çiftçilerin açtığı tazminat davasını kazanmaları basında geniş yankı uyandırdı. Yargıtay tarafından onanan bu kararı özel kılan ne? Hiçbir şey. İlgi uyandıran mahkeme kararı değil. Afşin’de yıllardır yaşanan bir ekolojik felaket gerçeğinin yüzümüze çarpması.

“Waldo Sen Neden Burada Değilsin?”

Son zamanlarda Türkiye’de siyasetin işleyişi, Yeşiller’in bu tablo içindeki yeri ve aynı zamanda parti içi işleyiş ile ilgili tartışıyoruz. Türkiye’de siyaset yapmanın meşru zemini var mıdır? Mevcut şartlar altında nasıl politika yapabiliriz? Yeşiller Partisi için maddi şartlar var mıdır, yok mudur? Bu tartışmaların bir devamı olarak, parti içi işleyiş dinamiklerinden doğrudan demokrasiyi de tartışmaya açmayı yerinde buluyorum.

"Ben yolumu buldum"

Kopenhag’da aralık ayında gerçekleşen İklim Değişikliği Zirvesi, endişelerimizi haklı çıkardı ve bir fiyaskoyla sonuçlandı. Gerek zirve öncesi büyük aktörlerden gelen mesajlar, gerekse zirvenin ilk haftasında birbiri ardına gerçekleşen skandallar COP15’in “resmi” anlamda çuvallayacağının güçlü işaretlerini vermişti zaten; ortaya çıkan sözümona anlaşma da Kopenhag’dan yana hala umudunu koruyanlara son darbeyi vurmuş oldu.

Ancak umudun nihai bir terk-i diyar eylemesi pek de kolay değil. Kopenhag’da da umut Bella Center’da kaybolurken Klimaforum’da hızla yeşeriyordu. Sıcak, konforlu ve nazik salonları terk ediyor; soğuk, gerçek ve samimi sokaklarda yayılıyordu. Karmaşık ve karmaşıklaştırılmış asık suratlı hesaplamalara sırtını dönüyor, açık ve net, işe yarar çözümlere doğru hızlandırıyordu adımlarını. Bürokrat ve politikacıların tektip, sıkıcı ve ciddi rolü yapan takım elbiselerini üzerinden bir hışımla atıyor; Amerikan yerlilerinin renkli takılarını, campesino’nun hasır şapkasını, el pueblo’nun keten pantolonunu ve Tibet rahiplerinin bordo gömleğini geçiriyordu üstüne. Saçı rastalıydı, sırtında yaşamayı seçtiği basit hayatını sığdırdığı çantası vardı. İnsanlardan bakışlarını kaçırmaktan vazgeçmişti, uzun uzun ve gülümseyen parıltılarla bakabiliyordu hiç tanımadığı birinin gözlerine artık. Öfkeden tamamen arındırıyordu kendini hızla; polis barikatına doğru bir dans ve muhabbet dalgası olarak ilerliyordu. Umut, uzatmalı yareni olan sıkıcı, yıkıcı ve ciddi otoriteyi bir daha geri dönmemek üzere terk ediyor; en başından beri sevdalısı olduğu şenlikli, samimi ve mutlu insana doğru koşuyordu kollarını kocaman açmış. İki sevgilinin buluşmasını görenler sınırsız bir coşku, koşulsuz bir sevgi ve dingin bir yaşama sevincini aynı anda içiyorlardı kana kana.

Bundan 5-10 sene sonra geriye dönüp baktığımızda, Kopenhag’dan aklımızda kalacak manzara bu olacak. Özellikle 90’ların sonundan beri adım adım yayılan bir gülümseme bu; farklı akım ve görüşlerden gelen ama temelde aynı “yol”u adımlayan insanların ilk büyük toplaşması, birbirini hissedişi, birbirine dokunuşu ve birbirinden gerçek anlamda haberdar oluşu olarak hatırlanacak 2009’un son demleri. Yalnız olmadığımıza kesin olarak emin olduğumuz an, insanlığı her şeye rağmen aydınlık bir geleceğin beklediğine kanaat getirdiğimiz dakika, mutluluğun tanımını sözlerimizle değilse de bakışlarımızla yapmayı başardığımız gün, doğanın ve evrenin zengin tekliğini yeniden hatırladığımız kutsal bir farkındalık karnavalı olarak geçecek halkların tarihine.

Bu buluşmanın ana aktörünün gençler olduğunu da hatırlatmamız gerekiyor birbirimize. Hatırlatmamız, hatırlamamız, hatırımızda tutmamız gerekiyor; çünkü yaşları ne olursa olsun “genç” denince akla gelenleri ruhunda, kalbinde ve dimağında taşıyor birbirine coşkuyla sarılanlar. Duygularını göstermekten korkmuyor, müziği ve ritmi her daim duyuyor, ne istediğini biliyor, tüketici ve yok edici bireyselcilikten uzak tutuyor kendini; barış, dayanışma, birlik ve gerçek bir devrimi gerçekleştirmeye kendinden başlıyor. Kendisine sunulan parıltılı ve ama içi boş hediye paketlerini gülümseyerek geri çeviriyor, “İhtiyacım yok” diyor, “Ben kendi yolumu buldum” diyor, “Sen de gel, bir bak istersen” diyor, elini uzatıyor önyargısız. Bu yüzden de dalga dalga büyüyor; kimseyi yaftalamadığı, hiçbir varlığı değersiz ve işe yaramaz sanmadığı, ve gülümseyişiyle çelikten beter buzları paramparça edebildiği için.

Bu güçlü gülümseme artık her yerde. Güney Amerika’nın ova ve yaylalarındaki yün kazaklı campesino’nun, dünyanın her yerinden elleri nasırlı pueblo’nun, dingin ve sakin bakışlı asyalı çiftçinin, gözlerinden sarmalayıcı bir ateş fışkıran güçlü afrikalının, cebinde sarma tütünü ve sırtında devasa çantasıyla gezgin rastalının, taşradan gelen saf yürekli esnafın, farkında ve duyarlı şehirlinin, ağarmış sakallı ve huzur dolu bakışlı ihtiyarın yüzünde. Ve bu yüzler birbirine baktıkça güzelleşiyor, öğreniyor, farkına varıyor : Kadından sevgiyi, çocuktan saflığı, tibetliden ruhsallığı, toprağı işleyenden emeği, ağzı laf yapandan sözün uçtuğunu, eli kalem tutandan yazının kaldığını öğreniyor. Barış ve huzur dolu, doğayla bir, eşit, ayrımcılıksız, hoşgörülü, sürdürülebilir ve dostluk üzerine kurulu bir dünyanın mümkün olduğunu görüyor, gösteriyor. İklim değişikliğinin bir sorun değil, esas sorunun bir semptomu olduğunu haykırıyor olanca gücüyle. Günü kurtarmalık sözde reformlara kanmıyor; geçiş süreçlerinin gerekliliğini kabul ediyor, ve ama gitmek istediği yeri de tereddütsüz gösteriyor parmağıyla.

Modernitenin betonunu tuzla buz ediyor nefesiyle, ve toprağı yeniden avuçluyor.

Yeşiller Partisi’nin Yeşil Yeni Düzen’le İmtihanı!

Devin Bahçeci’nin 4 Ocak 2010 tarihinde Yeşil Gazete’de yayınlanan “Yeşil Ekonomi: Yeni bir Truva Atı” yazısını ilgiyle okudum. Okurken gördüğüm kimi yanlış anlamaları not etmek üzere bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Öncelikle Devin’in başlangıçta kapitalizm hakkında yaptığı tüm eleştirilere katıldığımı ifade edeyim. Ekolojik yıkım kapitalist üretim biçiminin bir sonucu, bundan kimsenin şüphesi olamaz.