Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYeşeriyorum

İzmir’in dağlarında plastik çöpler açar

‘Hem kalkınıp hem büyüyüp hem de sürdürülebilir olmak nasıl mümkün değilse plastik üretimini azaltmadan döngüsellik sağlamak da mümkün değildir. Çünkü sorunun kaynağı çöpün kendisi ve muhteviyatıdır.’

Plastik; hayatımızı kolaylaştırdığı iddia edilen malzeme! Ancak her kolaylıkta olduğu gibi, bunun da bir bedeli var. Bu bedellerden en belirgini de çöp sorunu. Çünkü plastik kullanıldıktan sonra, atsan atılmaz satsan satılmaz bir malzemeye dönüşüyor. Bu sebeple çoğunlukla değer ve çöp ekseninde tartışılıyor ve gündeme geliyor. İzmir’de geçtiğimiz günlerde bulunan yasadışı plastik çöpler de bu ikilemin bir sonucu.

Greenpeace tarafından basına duyurulan bu plastik çöpler, İzmir’de terkedilmiş bir çiftlikte uzun süredir depolanmış halde bulundu. 5-6 aydan fazladır alanda düzensizce terk edilmiş halde bulunan plastikler, çoktan doğaya karışmaya başlamıştı bile. İddia o ki bir nakliyat firması çöpleri İtalya’dan getirmiş ve bir depoya “gerektiği gibi” depolamıştı. Her nasılsa bir yangın çıkmış ve bu plastik çöpler bulundukları alana yani terk edilmiş haldeki çiftliğe getirilmişti. İşte 5-6 aydır da bu alanda başındaki iki bekçiyle birlikte belki de bir sonraki durağını bekliyordu. Bir sonraki durağın geri dönüşüm olmadığı kesindi. Öyle olsaydı zaten ilk getirildiklerindeki gayesi olan geri dönüşüme alınmak için neden anlamsızca bekletilsinler ki?

Geri dönüşüm efsanesi

İçerisinde her türlü ambalajın olduğu bu plastik çöpler, çöpe değer muamelesi yapan döngüsel ekonomi yaygaracılığın sonucu olarak, ta İtalya’dan İzmir’e geldi. Çöpün değer olduğu iddiasının temelinde de geri dönüştürülebilirliği efsanesi yatıyor. Öyleyse geri dönüştürülebilir olan bir şey neden kaynağında değil de daha uzak ve üstelik çevrenin pek de önemsenmediği bir ülkeye gönderiliyor? Cevabı soruda gizli. Çünkü geri dönüşüm bir efsane ve işin içerisinde para var.

Nasıl ki 2000’lerde sürdürülebilir kalkınma diye bir efsane pazara salındı ve sonrasında bir fiyasko olduğu anlaşıldıysa, geri dönüşüm ve döngüsel ekonomi de benzer şekilde fiyasko olacaktır. Çünkü sorunun kaynağı çöplerin değerlendirilmiyor oluşu değil, aksine çok fazla çöp oluşuyor olmasıdır. Nasıl ki hem kalkınıp hem büyüyüp hem de sürdürülebilir olmak mümkün değilse plastik üretimini azaltmadan da döngüsellik sağlamak mümkün değildir. Çünkü sorunun kaynağı çöpün kendisi ve muhteviyatıdır.

Her türlü ambalajı, ucuz ve hafif diye plastiğe çevirip, hijyen adı altında tek kullanımlık yaşamı özendirerek kurulan yaşamın geleceği nokta, en sonunda İzmir’deki kaçak çöp dağıdır.  Yıllık 400 milyon tona erişmiş olan plastik üretimini azaltmadan döngüsel olacak olan tek şey plastik lobilerinin kazandığı paranın biçimi olacaktır. Vatandaşa düşen ise kendisine dayatılan tek kullanımlık yaşam, ayrıştırma illüzyonu ve beceriksiz atık yönetimi sonucu oluşan kirliliktir. Kaldı ki becerikli olan ülkeler de bu becerilerini, uzak ülkelerin kuş uçmaz kervan geçmez bölgelerine çöp depolayarak sergiliyorlar. Sonuç olarak gelişmiş olan batı ve onun temiz çevresinin diyeti az gelişmiş ülkelerin ıssız mera ve ormanlarında çöplük olarak ödenmektedir. Alın size döngüsellik.

Kategori: Hafta Sonu

Yeşeriyorum

Kardan Kadın da Roma Bostanı’nda

İstanbul’da kar yağınca hayat yavaşlar. Okullar tatil olur, araçlar trafiğe çıkamaz, bembeyaz olur ortalık ve biraz olsun temizlenmiş hava sessizleşir. Sokaklarda oynamayı öğrenemeden çocukluğunu geçirmek zorunda olan çocuklar dökülür sokaklara, bir onların kahkahası çınlar, sokaklar onlara kalır. Tabii bir yere gitmesi gerekenler için işkenceye döner tüm bu durum. Keza yolları açması, tuzlaması gereken belediyeler bunu hakkıyla yerine getirmez; ama bu başka bir konu.

Roma Bostanı insanları olarak toprağı ve yeraltı sularını besleyecek karı hevesle bekliyorduk. Kar yağışının başlamasından önce EM (etkin mikroorganizma) çözeltisi ve kül ile bitkilerimizi besledik. Pazar günü bostana gittiğimizde ise bembeyaz kardan başka hiçbir şey görünmüyordu.. Fidanlarımız karın ağırlığıyla eğilmişler, neyse ki hiçbiri kırılmamış. Hep beraber bitkilerimizi gün ışığına kavuşturduk, bağlanması gereken fidanları bağladık.

Bu arada içimizdeki çocuk durur mu? Kartopları kahkahalara karışıp havalarda uçuştu. Soğuktan en çok etkilenen hayvan dostlarımızı da unutmadık, arkadaşlarımız Cihan ve Hasan önderliğinde kediler için kartondan, yalıtılmış yuvalar yapıp kedi maması bıraktık. Gerçi kediler tahta kompost kutularımızı çoktan ev bellediler. Bir de komşumuzun bostanda gezen tavuklarına marul gibi yeşil artıklarımızı verdik.

Ve tabii ki kardan korkuluk diktik. Bostanın hiç korkuluğu olmamıştı. Doğa Ana’ya da selam olsun dedik, yapraklardan tacıyla, dev kardan kadını bostanın ortasına kondurduk.

Hep diyoruz; sayılı yeşil alanlarımızı korumak yapabileceğimiz en iyi savunma. Kar yağdığında doya doya oynayabileceğimiz bir alan Roma Bostanı. “İyi ki bostan var” dediğimiz günlerden birinin sonunda biraz yorgunluk, bolca mutlulukla dağıldık.

 

Rana Söylemez

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

ABD’de seçimi izlemek: Korkuların cisimleştiği gece – Göktuğ Taner

Bizim evin geleni gideni bitmez, sağolsunlar. Amerika’daki seçim gecesi evimizde yine küçük ama çeşitli bir arkadaş grubu vardı. Müslümanı, yahudisi, hristiyanı, gay’i, işsizi, işlisi, kadını, erkeği, sanatçısı seçimleri izlemek üzere televizyonun karşısına oturuverdik. Trump’ı destekleyen yok, pek tabii.

Üç yılı aşkın süredir Amerika’da, Philadelphia’da yaşıyorum ancak böyle bir geceye daha önce şahit olmamıştım. Evde, çoğu Amerikalı olan arkadaşlarla beraber izlediğim ilk seçim… Şen şakrak başlayan gece ilerledikçe ve eyaletler birer birer kırmızıya boyanınca yüzler değişmeye başladı. Clinton herkesin gönlünde yatan ideal aslan değildi kuşkusuz. Ancak zor olan, Trump’ın kadın düşmanı, yabancı düşmanı ve ırkçı söylemlerine oy veren ne kadar çok insanın olduğunu görmekti.

26

Önce bir arkadaş ağlamaya başladı, diğerleri onu yatıştırmaya çalıştı. Etki edemeyeceğimiz kadar büyük olaylarda yaşadığımız dumur ve şok hali bütün enerjimizi alır ya bazen, güçsüz ve anlamsız hissederiz. Sonra birisi daha fazla dayanamaz ve çöker. O anda bütün grubun dikkati bir anda o büyük faciadan uzaklaşır, grup yeniden kuvvet bulur ve çöken arkadaşını kaldırmaya çalışır. Tam da öyle oldu. Ağlayan arkadaş o şifa anında yatıştı ve dikkatler tekrar televizyondaki rakamların ve tartışmaların üzerine yoğunlaştı.

Çok geçmeden başka bir dayanışma ve şifa anına daha tanık oldum. Beyaz arkadaşlardan biri gruptaki tek siyah arkadaşa döndü. Seçim sonuçlarından duyduğu kaygıyı paylaşmak istediği belliydi. Kelimeler kendiliğinden aktı: “Bütün bu yaşananlar çok yanlış, endişelendiğinin farkındayım, ama ben senin yanındayım, bilmem bir şey farkeder mi”, dedi. Farkeder tabii, diye mırıldandım, biraz uzaktan.

25

Ne var ki gece ilerledikçe Trump’ın başkanlığı kesinleşmeye başladı. Kısa bir süreliğine odama çekildiğim anda keskin bir şangırtıyla yerimden fırladım. Clinton’ın kazanmasına kesin gözle bakan başka bir arkadaş elindeki bardağı anlık bir sinirle televizyona fırlatmıştı. Neyse ki televizyon sağlam kaldı. Öfke çoğu zaman olduğu gibi çaresizlikle kol kola büyüyordu.

Azınlıkların bazıları neden Trump’a oy vermişti? Mesela Müslümanlar

Türklerin yoğun olarak bulunduğu bir tamirhanede çalışan bir arkadaşımız sayesinde bazı Türklerin Trump’a oy verdiğini biliyorduk. Keza Amerikalı Yahudiler arasında da Trump’a oy verenler vardı. Bir süre bunlar konuşuldu, kafalar daha da karışmıştı. Olan bitene anlam verilemiyordu.

Trump’ın zafer konuşması için kürsüye çıkmasından hemen önce ağlayanların sayısı artmıştı. Hatta bazıları televizyonun sesine tahammül edemeyip uzaklaşmış ve mutfağa sığınmıştı. Fight Club filmindeki o sahneye, kanser hastaları destek grubu toplantısındaki ağlamalı sarılmalı bir seansa dönüşmüştü gece, bir parça alkolün de etkisiyle.

29

Evdeki kalabalık için Trump, Amerika’nın ırkçı ve cinsiyetçi kanserinin cisimleşmiş haliydi.

24-goktug-taner

 

Göktuğ Taner

Kategori: Yeşeriyorum

Hafta SonuManşetYeşeriyorum

Bir “teferruat” hikayesi değil: Kaz Dağları, Termik, Baraj, HES!

Kazdağı koruma derneği ve muhtarların ortak düzenledikleri toplantıdan

Çanakkale’nin Yenice ilçesi geçtiğimiz günlerde siyanürle altın arama izni nedeniyle gündeme geldi. Tabi altın madenciliği Yenice’nin ve Çanakkale’nin tek sorunu değil. Kaz Dağları’nın diyarı olan Çanakkale kömür madenciliği, termik santral, baraj ve hidroelektrik santrali (HES) projeleriyle de baş etmek zorunda. Çanakkale’nin başı öyle bir belada ki sadece bir şehrin içine 17 adet termik santral kurmaya kalkışacak kadar gözü dönmüş bir sistemle karşı karşıya.

Bu santrallerin bir kısmı zaten faaliyette. Ve hatta Dereköy ve Çavuşköy, kömür ocaklarındaki kül cüruflarının altında yok olmuş durumda. Geriye kalan projelerin bir kısmı inşaat aşamasında, diğerleri de yargıda. Bu projelere dava açıldıkça, şirketler yeni keşifler yaptırıp, Çevre Etkileşim Değerlendirme (ÇED) raporlarını duruma göre değiştiriyorlar. Üstelik yargı süreçleri devam ederken projelerin inşaatları da tam gaz devam ediyor. Dolayısıyla en temel yaşam hakları ellerinden alınan yöre insanları yargının gücüne artık inanmıyor.

Aşağıçavuş baraj projesi

Baraj ve HES projeleri Çanakkale’nin su varlıklarını cendereye almak üzere. Ne de olsa kömür ocaklarının ve termik santrallerin ihtiyacı olan onca suyu ve elektriği sağlamak için baraj ve HES lazım. Türkiye’nin iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerden biri olması falan hükümeti ilgilendirmiyor. O, 2023 kalkınma hedeflerine kilitlenmiş durumda, o kutlu tarihte dünyanın beşinci büyük ekonomisi olma rüyasını görüyor.

İşte bu zihniyetin ürettiği baraj projelerinden biri de Aşağıçavuş baraj projesi. Projeden muzdarip olan aktivist İlknur Urkun Kelso kendi hikâyesini anlatıyor.

33

İlknur Urkun Kelso

Bundan üç dört sene önce aileden kalma topraklarına yerleşip, burada bir gıda ormanı ve arı merası yaratmak için kolları sıvamış. Ancak bir kaç ay geçmeden bahsi geçen baraj projesinin kendi toprağını sular altında bırakacağını öğrenmiş. Bunun üzerine araziye üç kilometre mesafedeki Aşağıçavuş Köyü’ne yerleşmiş. Kelso şöyle diyor. “Şimdi buradaki mevcut bitkilerin bakımını yapıyoruz ama daha fazla emek vermeye çekiniyoruz. Çünkü baraj inşaatının ve kamulaştırmanın tarihleri, nelerin kamulaştırılacağı belli değil”.

Böyle buyurdu bakanlık: “ÇED gerekmez”

Aşağıçavuş baraj projesi son 15 senedir sadece seçimden seçime hatırlanıyor. Önceleri hidroelektik ve sulama amaçlı olacağı belirtilen projenin artık sulama ve içme suyu sağlamak için kurulacağı iddia ediliyor. Birkaç sene öncesine kadar kimsenin barajın ne yerinden, ne de zaman yapılacağından haberi varmış.

Kelso da 2014 yaz sonunda konuyla ilgili bilgi edinmek için hem DSİ’ye gitmiş, hem de diğer ilgili kurumlara başvurmuş. Bu çabasının sonunda öğrenebildiği tek şey böyle bir projenin gerçekten de var olduğu olmuş. “DSİ’de gördüğüm proje büyük ölçekliydi. Sadece genel olarak nerede olduğu belliydi” diye ekliyor.

Geçen sene DSİ’den görevliler gelip zemin araştırması yapmışlar. Seçim öncesi meydanlarda seçimden hemen sonra açılış yapılacağı söylenmiş. Aynı yıl 22 Haziran’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (ÇŞB) barajla ilgili şöyle bir duyuru yapmış: “ÇED Yönetmeliği’nin 17. maddesi gereğince Aşağıçavuş Barajı ve Sulaması Projesi’ne Valiliğimizce ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir’ kararı verilmiştir”. Bu karardan bir kaç gün sonra ise Aşağıçavuş Köyü’nden yaklaşık 20 km uzaklıktaki Çırpılar köyünde yapılması planlanan Termik Santrali’nin ÇED halk katılım toplantısı gerçekleştirilmiş. O günden bu yana da DSİ’den ya da her hangi bir yetkili kurumdan arayan soran olmamış.

Onun bir imzası yeter!

İyi de rezervuar alanı 1,080 km2’yi ve duvarının temelden yüksekliği de 59 m’yi bulacak bir barajın çevreye zarar vermemesi mümkün müdür? Elbette hayır. Peki, o zaman “ÇED gerekli değildir” kararının açıklaması nedir?

Foto: Güneş Dermenci

Foto: Güneş Dermenci

Gelin 15 Ocak 2016 tarihinde Düzce’de Semendere Tesisleri’nin açılış töreninin konuşan Orman ve Su İşleri bakanı Veysel Eroğlu’na kulak verelim. Düzce’de Uğursuyu üzerine yapılan baraja istinaden Eroğlu şöyle demişti: “Bunu bir gölet gibi yapıp sonra baraja dönüştüreceğiz. Sebebi şu, adı gölet olduğunda benim imzam yeterli oluyor… Proje baraj olarak hazırlandığında 7 yıl su ölçümü, 2 yıl planlaması, 1 yıl projesi, 10 yılda başlıyor. Ama gölet olunca benim imzamla iş bitiyor”. İşte sorunun cevabı budur…

ÇED Yönetmeliği de kuşa döndü

Peki, ÇED zorunluluğu olan projeler çok mu matah? Değil elbette. ÇED raporlarının büyük kısmı kopyala yapıştır yöntemiyle masa başında hazırlanıyor. Bu raporlar ekonomik faaliyetlerin çevrede yaratacağı kirliliğin ve tahribatın değerlendirilerek önceden belirtilen şartlara uygun olup olmadığını belgelemek üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından veriliyor.

Yani ÇED raporu onaylanmadan projeye başlanamaz. Ama maalesef uygulamada ÇED formaliteden ibaret. İşin trajik yanı yürürlüğe girdiği 1993 yılından bu yana ÇED Yönetmeliği şirketlerin çıkarları doğrultusunda 17 kez değiştirildi. Yönetmelikte 2013’te de çok ciddi değişiklikler yapıldı. Örneğin alışveriş merkezleri (AVM), HES’ler, şehir hastaneleri, toplu konut projeleri ve golf sahaları artık ÇED sürecinden muaf. HES ve büyük ölçekli su temini projelerine de çeşitli şekillerde muafiyetler veriliyor. Hacmi 10 milyon m3’ü geçmeyen barajlar da ÇED olmadan kurulabiliyor. Ve pek tabi ki ÇED süreci bittikten sonra proje faaliyete geçtiğinde raporda edilen taahhütlerin uygulanıp uygulanmadığı hiçbir şekilde izlenmiyor.

İçme ve sulama suyu bahane, termik santral şahane

Kelso’nun ÇED’den muaf bu projeye karşı çıkmasının nedeni kendi toprağını kaybetme korkusundan çok ötede. O bunun daha büyük ölçekte bir ekolojik yıkımın başlangıcı olduğunu şöyle anlatıyor. “Projeye göre buradaki barajla hem havzaya sulama suyu hem de Bandırma şehir merkezine içme suyu verilecekmiş. Fakat bu suyun geçtiği havzanın içinde aynı zamanda Çırpılar termik santral projesi var. Planlanan barajla bu termik santrali projesi (kömür sahası işletmesi de buna dâhil) arasında 20 km gibi kısa bir mesafe var. Zaten Çırpılar termik santral projesinin geçenlerde gerçekleştirilen ÇED toplantısında da proje için gereken suyun bölgedeki sulama göletlerinden sağlanacağı söylenmişti. Tabi bu suyu borulara aldıktan sonra istedikleri her yere taşıyabilirler de. Yöre için planlanan o kadar çok termik santral projesi var ki, bu şirketler yöredeki suyun her damlasına isteyecekler”.

Bu projeyi bir bütünün parçası olarak değerlendirmek gerek. Son on senedir Türkiye’nin dört bir yanındaki baraj ve HES furyası gösterdi ki bu hidrolik projelerin hemen hepsi madencilik, taş ocağı, sanayi ve endüstriyel tarım faaliyetleri için şirketlerin çıkarına uygun biçimde planlanıp inşa ediliyor. Yani Bandırma’ya içme suyu sağlamak veya yöredeki çiftçiye sulama suyu kaynağı yaratmak falan işin bahanesi. Neden mi? Birincisi Bandırma’ya sağlanacak su vatandaşa belirli oranda kâr içeren bir ücret karşılığında satılacak. Yani burada söz konusu olan insanların yüzyıllardır kullandığı suyun ellerinden alınıp, parasını ödeyen kentlilere satılmasıdır. İkincisi de burada mevcut geçimlik tarım için ekstradan sulama suyu sağlamaya ne gerek var, ne de köylüden böyle bir talep. Yani esas amaç suyu toprağından ve insanından ayırıp, parasını ödeyenin malı haline getirecek bir altyapıyı kurmak.

Proje sonun başlangıcı olacak

Bu proje gerçekleştirilirse neler olacağı sorusunu Kelso şöyle açıklıyor. “Tüm Türkiye’de olduğu gibi gençler köyleri terk ediyor. Tarımla geçim sağlamak gittikçe zorlaşıyor ve şehirde maaşlı bir işin cazibesi artıyor. Fakat salçalık biber ve çilek getirisi yüksek ürünler ve burada en azından nüfusun bir bölümü ortalamanın üzerinde gelir elde edebiliyor. Bu insanların en azından bir çocukları köyde kalıp bu işi sürdürüyor. Ama bu baraj ve termik santral projeleri yapılırsa gelecek nesilleri bırakın, şimdiki nesil bile burayı terk etmek zorunda kalacak. Bunun örneklerini baraj havzalarında ve madencilik yapılan bölgelerde defalarca gördük. Dahası yörede turizm bölgesi ilan edilmiş yerler var. Dolayısıyla turizme yönelik yatırımlar da sona erecektir”.

35

Kelso faaliyette olan Çan termik santrali kurulduktan sonra Kazdağı kestanelerinin hastalanıp kurumaya başladığını, yazın yağan yağmurların mahsulü yaktığını, domateslerin kararıp öldüğünü ve soğanların bu yağmurlar sonrasında yandığını belirtiyor. Köy halkı bu yağmurlara “asit yağmuru” diyor.

Yıkım projelerine karşı

Halkın projeye tepkisini sorduğumuzda Kelso kimisinin “baraj vaadiyle kandırıp oy alıyorlar” derken, kimisin de yıllardır süren baraj söylentisinden bıkmış vaziyette arazisini en az zararla elden çıkarmak istediğini belirtiyor. Zaten projeyi duyan hiç kimse vadiden toprak satın almıyor. Bir de “baraj yapılsın kamyon alırız, çocuğumuzu işe sokarız, köye bağış yaparlar, hizmet getirirler” diye umut eden bir kesim var. Kelso baraj konusunda endişeli kesimin esasen kadınlar olduğunu, çoğunun “baraj yapılınca köyümüz boşalır, biz de kasaba hayatına mecbur kalırız” diye üzüldüğünü belirtiyor. Ancak genel olarak “devlet yaparsa bize zaten kimse fikrimizi sormaz” inancının verdiği bir umutsuzluk hali hâkim.

Kazdağı koruma derneği ve muhtarların ortak düzenledikleri toplantıdan

Kazdağı koruma derneği ve muhtarların ortak düzenledikleri toplantıdan

Aşağıçavuş köyünün küçüklü büyüklü akarsuları ve kendi yaptıkları kanallar sayesinde temel geçim kaynağı başta çilek, fasulye ve salçalık biber üretimi olmak üzere sulu tarım. Baraj yapılırsa hem köyün bir kısmı baraja, hem de civar köylerin bazıları sulara teslim olacak. Bir yanda suyu satın almak zorunda kalan çiftçiler, öte yanda topraklarını kaybetmiş insanlar. İki kesimin de sonu çaresiz göç olacak. Akarsular kömür madenlerini temizlemeye ve kömürlü termik santrallerini soğutmaya gönderilecek. Kömür çıkarıldıkça su, yandıkça hava ve toprak kirlenecek. Yani ya bu projeler olacak, ya da Çanakkale. Birinden biri olacak, ikisi birden değil.

Teferruat olan sizsiniz, milyarlar değil…

2023 kalkınma hedeflerini kaç cana mal olursa, ne kadar doğa kıyımına neden olursa olsun yapacağını açıklayanlar, buna itiraz edene “siz teferruatsınız” diyenlerin yönettiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu ezmeye, hiçlemeye ve yok saymaya yönelik hâkim anlayışı alt etmenin yolu meselenin boyutunu düşünmekle başlamalı. Ülkenin dört bir yanında toprağı, suyu ve havayı kirleten projelerin sorumluları kaç kişidir; bunlardan etkilenen insanların sayısı nedir? Bu sayısal hesabı dünya ölçeğine vurunca tablo daha da netleşiyor. Şimdi sormalı; hangisi teferruat? Şirketler ve onların sözcülüğünü yapan devletler mi? Yoksa dünya nüfusunun yüzde doksan dokuzu mu? Diğer canlıları da hesaba katarsak işin içine hangisi teferruat?

34

Aşağıçavuş köyünde yüzlerce insansa toprağını ve suyunu kaybedecek olan, bu Çanakkale’de onbinler, Türkiye’de milyonlar, dünyada milyarlardır. Teferruattan sayılanların mücadelesi bu yüzden birdir, önemlidir ve umut doludur.

32-Akgün-İlhan

 

 

Akgün İlhan

Kategori: Hafta Sonu

Yeşeriyorum

İklim Forumu ilk gününden izlenimler – Didem Usluca

Bundan bir yıl önce çalışmalarına başlayan #IklimIcin Hareketinin düzenlediği 13 Kasım’da da devam edecek İklim Forumu başladı. Alternatif fikirlerin sunulduğu eş zamanlı yapılan oturumlardan oluşan forumda, pek çok kuruluş, STK, çevre aktivisti, yerel yönetim temsilcileri, öğrenciler, akademisyenler, siyasiler, LGBT bireyler, işçiler, kısacası, durduğu noktadan, kendi mücadelesini iklim hareketi ile ilişkilendiren herkes forumun ilk günü Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezindeydi.

Foto: Didem Usluca

Foto: Didem Usluca

Türkiye, Antalya’da iklim değişikliği, karbon emisyonları ve kalkınma gibi temel başlıklara sahip G20’ye ev sahipliği yaparken, biz bu gün, İstanbul’da düzenlenen İklim Forum’unda iklim mücadelesi için güçlü ve sağlam bir adım attık.

Küresel iklim değisikliği üzerine islam bildirgesi nasil ve niçin hazırlandı. Prof. Doktor İbrahim Özdemir, "Müslüman ülkelerde, iklim değisikligi konusunda sivil insiyatifteki sessizlik bizi harekete geçirdi." (Foto: Didem Usluca)

Küresel iklim değisikliği üzerine islam bildirgesi nasil ve niçin hazırlandı. Prof. Doktor İbrahim Özdemir, “Müslüman ülkelerde, iklim değisikligi konusunda sivil insiyatifteki sessizlik bizi harekete geçirdi.” (Foto: Didem Usluca)

Kopenhag Kriterlerinin kabul edildiği anlaşmanın bağlayıcılığı tartışılır. Cop 21 kararlarının yaptırım anlamında daha güçlü olması gerekir. Artık, müzakere edilenin bizim yaşam hakkımız olduğunu bilmeliyiz. Karar mekanizmalarını etkilemek, sözümüzü söyleyebilmek ve son tahlilde ortak aklın gereğini yapabilmek gerekir. Sosyal Forumların yapısı gereği farklı yaklaşımların bir arada olması ve konunun tüm yönleriyle ele alması gerekir. Diyebilirim ki İklim Forumunun ilk gününde düzenlenen oturumlar ve atölyeler fazlasıyla doyurucuydu. Her oturuma katılmak mümkün olmasa da dinleyiciler ilgilendikleri başlıkları seçerek katılımlarını gerçekleştirdiler. Hafta içi olmasına rağmen bu handikapa yenik düşmemesi forumun başarısı olarak görülebilir.

Iklim siyaseti oturumunda Silvan'a destek mesaji veren ögrenciler (Foto: Didem Usluca)

Iklim siyaseti oturumunda Silvan’a destek mesaji veren ögrenciler (Foto: Didem Usluca)

Temiz Giysi Kampanyası iklim değişikliğinden en kötü şekilde etkilenen işçilerin yanında. Bilge Seçkin Çetinkaya anlatıyor. (Foto: Didem Usluca)

Temiz Giysi Kampanyası iklim değişikliğinden en kötü şekilde etkilenen işçilerin yanında. Bilge Seçkin Çetinkaya anlatıyor. (Foto: Didem Usluca)

Karbon emisyonlarını azaltma taahhüdünü sunan ülke temsilcileri, kalkınma, sürdürülebilir ekonomi ve hep daha çok gelişme şiarıyla hareket ederken, toprağa, havaya, suya dair kararların, gerçek muhatapları tüm enerjilerini başka bir dünyanın mümkün olduğunu kanıtlamaya harcıyor. Hayatın her alanında bu mücadeleyi sürdürerek fosil yakıtlara bağımlı sistemi, tüketime dayalı yaşam modelini kökten sarsmaya uğraşıyor. Forumun ilk günü katıldığım her oturumda farklı disiplinlerden ve mücadele alanlarından insanlarla tanıştım. Bu insanlar sayesinde, günün sonunda umut ve azim doluydum.

Temiz Hava Hakkı Platformu, Deniz Bayram anlatıyor, "Kömür yakıtlı termik santraller Türkiye'deki hava kirliliğinin başlıca nedeni" (Foto: Didem Usluca)

Temiz Hava Hakkı Platformu, Deniz Bayram anlatıyor, “Kömür yakıtlı termik santraller Türkiye’deki hava kirliliğinin başlıca nedeni” (Foto: Didem Usluca)

Yeşil Düşünce Derneğinin kolaylaştırıcılığını yaptığı “iklim Siyaseti” oturumunda dinlediğim HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu’nun dediği gibi “doğayı kendi çocuğumuz” gibi görmeliyiz. Doğa ile aramızdaki sahiplik ilişkisi değil aidiyet ilişkisi. Doğanın bir parçası olduğumuzu kabul ettiğimiz noktada, değişimi gerçekleştirebileceğiz.

48.Didem-Usluca.usluca

 

 

Didem Usluca

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

“G 20 Krizler ve Alternatifler” toplantısı ile benim krizim – Fatoş Çırnaz

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin Yeşil Sol buluşma G2O Krizler ve Alternatifler Toplantısı, 7 Kasım Cumartesi günü Cezayir Toplantı salonunda yapıldı. Ben de toplantıya gelemeyenler için toplantımızı anlatayım istedim. Sıcağı sıcağına, dilim döndüğünce, sürç-ü lisan edersem affola şimdiden.

Yaklaşık 3 yıldır Yeşil Ev mekanımızın dışında büyükçe bir toplantı organize etmiyordum,tabi ki Yeşil Ev’de yaptığımız, az sayıda arkadaşımla, emeklerle kotardığımız ama ne yazık ki genelde,’körler, sağırlar birbirini ağırlar” tadında toplantıları saymazsak. Artık aramızda olmayan Vangelis Kechriotis’in, Foti Benlisoy ile konuşmacı oldukları, Syriza toplantımızı, insanların dirençle ayakta izledikleri harika birlikteliği hariç tutarak, bu vesileyle de Vangelis’i de anarak…

Geleyim toplantı öncesine. Yaklaşık bir bir buçuk ay önce çok değer verdiğim eş sözcüm,’bu toplantıyı başar, sana güveniyorum” deyince, ben krize girmiştim bile. Toplantımızın adı daha ”G20 Krizler ve Alternatifler ”olmadan ya başaramazsam ya yeterince iyi olmazsa ya ”sen ben ,bizim oğlan olursa”. Bir de anlı,şanlı koca Cezayir salonla anlaşmıştım. Velhasıl mide ağrıları bu süreçte başladı bile.

Taslak program ortaya çıktığında öğrendimki asıl iş meğerse bundan sonra başlıyornuş. Katılımcı listeleri de oluşturuldu fakat panelistlerle görüşebilmek, toplantımıza davet edebilmek oldukça zaman aldı. Ayrıca vakitlerinin kısıtlı olması düşüncesi, başımın üstünde ”Demoklesin Kılıcı” olarak asılı dururken bir de onlardan toplantımızla eş zamanlı çıkartacağımız G 20 özel sayılı dergimiz için makale istemek zorundaydım. Çoğunluğu akademisyen olan hocalarımızla en azından beşer kez görüşüp, en azından onar kez yazışıp mutabık kaldık.

Sağolsunlar hepsi de toplantımıza gelmeyi kabul ettiler. Ama içlerinde en fazla zaman fakiri olan Ömer Madra‘nın aşırı yüklü temposu nedeniyle endişelendğim, hatta korktuğum için sık olmasa da sekretaryası aracılığıyla, attığım maillerle adeta ”dürtükledim”. Çünkü, diğer hocalarım alınmasın lütfen ama en hayati konu bana göre ”İklim”di bu toplantıda.

Bu arada çok eskiyen ve sürekli bana ”benimle vedalaşma vaktin geldi”diyen emektar bilgisayarımla bir türlü vedalaşamadığımdan bu yetmezmiş gibi sıkça tuhaflaşan cep telefonum da krizi artıran önemli unsurlar oldular. Hep mi aksilikler böyle zamanlarda olur bilmem ki?

Toplantı günü geldi çattı. Neyse ki yapabileceğimiz kadar toplantımızı duyurmuş, afiş ve diğer görsellerimizi tamamlamıştık. Üç kişi olarak ve ne olur olmaz diye ek bilgisayar ve gerekli olabilecek her türlü dökumanı yüklenip Cezayir’in yolunu tuttuk. Sonra sayımız salonda dörde çıkınca, benim sevincimi görmeliydiniz.

Afişler, ”İklim için bende varım” şirin püsküllü bayrakları, “Doğa’nın da Hakları Var” posterleri (Doğaya karşı işlenen 7 günah) ile salon pek güzel oldu. Hatta salon dışına kadar taştık. Neredeyse belediye tarafından izin verilmeyen dış kapıya kadar bile korsan bir şekilde gidiyorduk.

Gel gelelim saat 12-30 olunca ve panelistlerimiz hariç gelen giden olmayınca mide ağrım tabi ki başladı.

Ben hocalarımızdan özür dilemeye çalışırken, onların” Biz alışkınız hiç merak etmeyin, özenir bezenir en ideal sayılabilecek bir toplantı hazırlarsınız, ama izleyen olmaz” diye beni teselli etmeye çalışmaları çok olguncaydı doğrusu, o anki ”bir olma halini”unutamam.

42

Sonra salon yavaş yavaş doldu, neşeli seslerle, gürültülerle. Benim küçük açılış konuşmamdan sonra, toplantımız başladı. Mucize gibi 85 kişilik salonun hepsi dolmuştu. Ama midemi tırmalayan ağrı sürüyordu.Her nedense?

Naci Sönmez:(YSGP eş sözcüsü)

Küresel düzeyde Dünya ekonomisinin yüzde/85’ine hükmeden G20 ülkelerinin bugün içinde olduğumuz coğrafyada yaşanan egemenlik savaşlarının sebebi,ortaya çıkan yıkımın da sorumlusu olduklarını,anlatarak savaşsız,adaletli,iklim değişikliği tehlikesi için mücadele eden bir dünya özlemini dile getirdi.Adalet için sadece iklim değişiklği mücadelesinin de yeterli olamayacağını,sistem değişikliğini hedefleyen politik örgütlenme ve birleşik mücadelenin içinde olunması gerektiğini vurguladı.

Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu:Ekonomi

G 20 sToplantılarının asıl amacının küreselleşen dünya ekonomisi üzerinde bir çeşit koordinasyon ve iş birliği sağlamayı hedeflediğini,Kapitalizmin en önemli sorununun az sayıda kişinin,çok sayıda insanın hayatını etkileyen kararları alabilmesi olduğunu bunun da toplumun çoğunluğunun karar mekanizmalarından dışlandığı anlamına geldiğini söyledi.Kapitalizmin toplumun genel çıkarlarına değil,doğrudan bu kararları alanların çıkarlarına uygun olduğunu,bu durumda,önümüzdeki yıllarda belki de G 30,G 40 gibi yeni koordinasyonları görebileceğimizi,oysa ulus devletin yönetici ve elitlerinin yerine çeşitli sosyal kurumların da içinde yer alacağı ”demokratik bir küreselleşme” ihtiyacı olduğununu, yapılan G20 toplantılarının,ne bizim ülkemizin ne de dünyanın dengelerini sağlamaya yetmeyeceğini,alınacak kararların genel olarak halkların durumlarını iyileştirebileceğine inanmanın zor olduğunu vurguladı.

Prof.Dr Ünal Akkemik: Ormanlar,İklim Değişikliği ve Su

Küresel İklim değişikliğinin bilimel kanıtlara göre insan kaynaklı olduğunu,küresel iklim değişikliğinin sadece sıcaklık artışı olmayıp,yağış rejiminin bozulması da olduğunu Hopa sel felaketi örneğini vererek,iklim değiikliğinin önlenmesi konusunda en önemli kaynağın ormanlar olduğunu,ancak,Türkiye ormanlarının karbon tutma potansiyelinin düşük olduğunu,atmosfere verdiğimiz karbon miktarının da sınır değerlerin üstünde olduğunu vurguladı.2012 yılında Türkiye’nin toplam emisyon miktarının 439.9 milyon tona çıktığını,buna karşılık verimli orman alanlarının azaldığını,su kıtlğının,orman alanlarının azalması,sanayileşme,su havzalarındaki şehirleşmeyle birlikte daha devasa bir sorun olarak karımıza çıktığını,aslında ülkemizin tatlı su varlığı açısından da fakir olduğunu anlattı.

Akp hükümetince uygulanan politikalarla ekosistemlerin yoğun olarak tahrip edildiğine dikkat çekip,3. Havalimanı,3.Boğaz Köprüsü örneklerini verip Sazlıdere,Terkos havzalarının kullanılamaz duruma geldiğini,Yeşil Yol projesinin de dağlık, toprak kayması sorununun sıkça yaşandığı Doğu Karadeniz bölgesinde,sel ve taşkınları artırarak,”su sıkıntısı olan ülke”konumundan,”su kıtlığı olan ülke”konumuna geçeceğimize dikkat çekti.

Çözüm olarak fosil yakıt tüketiminin azaltılarak programlı şekilde, alternatif enerjilere geçilmesi gerektiğini ve insanlığın kendisini sorgulayıp ekosisteme müdahele etmekten vaz geçmesi gerektiğini,”ekosistem bütünlüğünün”her zaman öncelik olarak ele alınmasının önemini vurguladı.

Ömer Madra: İklim

Zenginler kulübünü oluşturan ülkelerin 200 küsur yıldır,fosilleşmiş güneş enerjisini kullanarak muazzam zenginlik ve güce kavuştuklarını ve bu servet ve gücü dünyanın geri kalanına hükmetmek için kullandıklarını, dolayısıyla dünyanın geri kalanına büyük bir ”iklim borçları olduğunu,ancak fosil yakıtlardan vaz geçip,yenilenebilir enerjiye geçebilecek finansal güce sahip oldukları halde buna yanaşmadıklarını,30 Kasım-11 Aralık ”hayati’ ‘Paris İklim zirvesinden (COP21) önce,iklim konusundaki mücadele taahütlerini yerine getirmediklerini,çok zayıf ve muğlak hedefler (INDC) belirleyip iklim borçlarını ödemeye niyetli olmadıklarını anlattı.

Ayrıca dünyanın yüz entelektüeli tarafından imzalanmış olan”Fosil Yakıt Harfiyatını Donduralım,İklim Suçlarını Durduralım” başlıklı tarihi bildiriden bahsetti.

Hükümetlerin fosil yakıt endüstrisine verdikleri desteği kesip,fosil yakıt çıkarma faalyetlerinin dondurularak,mevcut tüm fosil yakıt rezervlerinin el değmemiş halde yerin altında bırakılması gerektiğini önemle vurguladı.

Sosyolog Neşe Erdilek:G20 ve Göç

Dünya ekonomisinin%85’ini oluşturan G20 ülkelerinin aldıkları kararlarla tüm dünya ekonomisini etkilediklerini,göç olgusunun en önemli küresel sorun alanlarından biri olduğunu 2013 İLO raporuna göre dünyada kendi ülkesi dışında yaşayan göçmen sayısının 231 milyon, içinde bulunduğumuz yıl bu sayının 250 milyona ulaşacağını,2013 yılında doğal afetlerle tüm dünyada 22 milyon kişinin göçmen durumuna düştüğününü önümüzdeki on yıllar içinde,tarım alanlarının yok olması,tatlı su kaynaklarının azalması, çölleşme, kıyılarda su seviyesinin yükselmesi, nedenleriyle kuraklık,açlık,gibi radikal değişimlerin olacağını,yeni çatışmalarla daha büyük göç dalgalarının yaşanacağını .G20 ülkelerinin göçün global yönetimi için çevre konusunda duyarlı olmak bölgeler,ülkeler arası gelir dağılımını düzeltmek çatışmalara çözüm üretmek konusunda zorunlu olduklarını vurguladı.

Türkiye’ye yılda ortalama 200-300 bin kaçak göçmen girdiğini,Türkiye’nin Batının göç bekçiliğini üstlendiğini,yapılan araştırmada Türk toplumunun,Suriyelilerin ekonomiye yük getirdiğini,Suriyelilere vatandaşlık verilmesini istemiyenlerin güvenlik riski oluşturduklarını düşünenlerin sayılarının çok yüksek olduğunu rakkamlarla anlattı.

Aktivist Pınar Demircan: Enerjide Sürdürülebilirlik ve Almanya

Gelecek nesillerin hakkı olan doğal kaynakları tüketerek nereye kadar devam edebileceğimizi sordu?Sınır tanımaksızın kullandığımız enerjinin ekolojik dengeyi ve beraberinde canlı yaşamı tehdit ederken sürdürülebilirlikten bahsedebilmenin mümkün olmadığını anlattı.G 20 öncesinde tam da bu klubün üyesi Almanya’nın enerji kullanımı içerisinde%30 yenilenebilir enerjileri tercih ettiğini,özellikle de rüzgar ve biyogaz alanında yatırım yaptığını Almanya’nın güneş enerjisinin %6 kadar olduğunu,Türkiyede güneş enerjisinin toplam üretimin içinde%1′ teşkil ettiğini halbuki Alman uzman ve danışmanlara göre güneş enerji potansiyelimizin ,Almanyanın 2 katı olduğunu,G20 ülkesi Almanya’nın 2023’te nükleer ve fosil yakıtlardan vaz geçmiş olarak,tüm enerji ihtiyacını yenilenebilir enerjilerden sağlayacağını, Almanyanın bu konuda dünyaya önderlik etmesinin çok önemli olduğunu vurguladı.

Filiz Kerestecioğlu: HDP İstanbul Milletvekili.Eşitliğin İnşası

Konuşmasının başlığının aslında eşitliğin inşası değil,”eşitliğin inşasının ötesi:Kurtuluş olması gerektiğini,tarih boyunca kadınların eşitsizliğini,haklarıdan nasıl,ne sepeplerle yoksun kaldıklarını,içinde bulunduğumuz çağda da bu kez küreselleşmenin etkilerininden yine orantısız biçimde kadınların etkilendiğini, yapısal uyum politikaları nedeniyle perçok ağır emek yükünün altına kadınların girdiğini,topraklarından edildiklerini,sanayileşen ülkelerin gözde ve ucuz proleterleri olduklarını,dünyadan ve Türkiye’den verdikleri örneklerle anlattı.

Buna karşın iyileştirici,örneklerden de bahsederek,Diyarbekir Büyükşehir Belediyesi Kadın Daire Başkanlığının mevsimlik işçi göçünün önüne geçebilmek ve organik tarımı teşvik etmek amacıyla Kayapınar Diclekent’te oluşturduğu geçimlik kent bostanını örnekledi.

Böylece yerelin ihtiyacını gözeten,toplulukların özgücüne dayalı taban örgütlenmelerinin alternatifler yaratabileceğini,ayrıca uluslararası dayanışma ağlarıyla da birlektelikle kurularak kadınların kurtuluşunun mümkün olacağını anlattı.

Benim anladığım:

Küresel İklim Değiikliği ve ısınma sorununun çözümü için acil politik müdahale gerekiyor.İlk önce fosil yakıt tüketiminden vazgeçeceğiz,Yenilenebilir enerji kaynaklarına acilen geçeceğiz,alternatif toplumsal düzen eşitlik ve demokrasiyle birlikte”küçülmeyi” de hedefleyerek büyümeyi durduracağız.Büyümeyi durdurmak,daha az tüketmek,eşit insani ilişkiler,kültürel değiş tokuşa dayalı yeni değerleri benimsemek,hatta ortak akılla yeni bir dünya kurmanın adımlarını atmakla mümkün olacaktır.

Böylece tarihin nesnesi değil,öznesi olmaya geçebiliriz .Çünkü yaşam sürüyor,umudun da mücadelenin de sürmesi gerek.

Herkesin ve doğanın yaşam hakkı için…

43-Fatos-Cirnaz

 

Fatoş Çırnaz
YSGPİstanbul İl Eş Sözcü,
Aktivist.

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Ağaçlara sarılarak onları koruyan cesur yürekliler – Serhat Türktan

İngilizce’de ‘’tree hugger’’ diye bir kavram var. Kararlı bir şekilde ağaçları, hayvanları, ve genel olarak doğayı korumayı kendine görev edinen aktivistleri aşağılayıcı bir anlam içeriyor. Merriam Webster sözlüğünde kelimenin açıklaması aynen şu şekilde: ‘’Ağaçları, hayvanları, ve genel olarak doğal hayatı kirlenme ve diğer tehditlerden korumayı kendine fazla dert edindiği için aptalca veya sinir bozucu olarak görülen kimse’’. Oysa bu kavramın kökeninde, çok onurlu bir şekilde ağaçları korumak için kendini siper ederek hayatını feda eden 363 cesur yürekli insan var.

50

Şimdiki Hindistan sınırları içinde kalan bir bölgede 1730 yılında köylerindeki ağaçların kesilip saray inşaatında hammadde olarak kullanılmasını engellemek amacıyla Hinduizm’e bağlı 69’u kadın 363 kişi kutsal kabul ettikleri ağaçlara sarılarak kendilerini siper etmişti ve ağaçları kesmek isteyenler tarafından katledilmişti. Bu eylem, ülkede ağaçların kesilmesini sınırlayan bir yasanın çıkmasına öncülük ederek o dönemde ormanların korunmasını sağlamıştı.

49

Bu olaydan yaklaşık 250 yıl sonra 1970lerde Hindistan’ın Himalaya Dağları’na komşu olan bölgelerinde yaşayan bir grup köylü kadın bu eylemden ilham alarak, kesilmesi planlanan ağaçlara aynı şekilde sarılarak ve etrafında çember olarak kendilerini siper etti. Chipko Hareketi olarak adlandırılan ve ‘’ağaç satyagrahası’’ olarak da nitelendirilebilecek bu eylem biçimi birkaç yıl içinde tüm Hindistan’a yayıldı ve ormancılık alanında reformların yapılmasını sağladı. Daha sonra erkeklerin de katılımıyla daha geniş bir kitleye yayılmış olsa da, bu eylem kadınların öncülüğünde geliştiği için ekofeminizmin mihenk taşlarından biri olarak kabul edilebilir.

48

Kapitalizm, karşısında ezildiği ve yenik düştüğü toplumsal hareketleri aşağılayıcı kavramlarla değersizleştirmeye çalışıyor. Gandhi’nin dediği gibi ‘’önce sizi yok sayarlar, sonra aşağılayıp gülerler, sonra da sizinle savaşarak yoketmeye çalışırlar’’…

Chipko: Hintçe’de ‘’sarılmak, sıkıca tutunmak’’ anlamına gelen bir kelime

Satyagraha: Mahatma Gandhi’nin benimsediği, kötücül bir güce/iktidara karşı kararlılıkla ama şiddete başvurmaksızın direnmeyi ve hakikati/doğruluğu savunmayı öngören politik ve felsefi ilke

Kaynak: www.earthisland.com www.wikipedia.com

55-Serhat-Turktan

 

 

Serhat Türktan

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Oyunu seven, “Oy ve Ötesi”ne gönüllü olsun – Büşra Güder

Son zamanlarda sıkça ismini duyduğumuz “Oy ve Ötesi” nedir ne değildir bu yazının konusu olmayacak zira derneğin kendi web sayfasında bu bilgiler var..

Yayazma sebebim aslında gönüllü çağrısı yapmak, hala gönüllü arkadaşlara ihtiyaç var.

Yine de çok kısaca başka ülkelerde komik kaçabilecek bir ihtiyaca yönelik doğdukları söylenebilir. Tabii böyle çok üstü kapalı oldu; ülkemizde yapılan seçimleri izleme, dahası şeffaf ve demokratik bir seçim sürecinin yaşanması, bu bilincin oluşturulması amaçlı doğan bu oluşum kısa bir süre sonra dernekleşerek faaliyetlerine devam etmiş ve hala etmekte.

33

Daha önceden gönüllü olmadığım için utandım ben… Sanırım koşullar elverişli değildi benim açımdan ama bu seçimlerde yani 1 Kasım’da sandık başında olacağım. Geçtiğimiz haftalarda Mersin’de verilen eğitimde bugüne kadar yapılanlardan, bu kadar yeni bir oluşum olup da böyle hızlı büyümelerinden ve başarılarından çok etkilendim açıkçası. Hızlı büyüdüler ve başarılılar derken bu demek değil ki hala sana- yani bu yazıyı okuyan sana evet evet sana- ihtiyacımız yok…

Seçimlere çok az kala hala gönüllüye ihtiyacı var “Oy ve Ötesi”nin ve sizlerden ricamız gününüzün bir bölümünü -evet 24 saat değil o gününüzün belli bir kısmını- feda etmeniz.

Her geçen gün seçimlerle ilgili durumun daha da kritik bir hal alması – uzun bir tatilin yaratılması, saatlerin dünyanın geri kalanı ile birlikte geri alınmaması vs.- birçoğumuzu daha da endişelendirir hale getirdi. Belki de bu yazıyı okuyan birçok kişi zaten çoktan gönüllü oldu bile. O zaman da etrafımızda gönüllü olmayan hala kaldı ise onları ikna etmek gerek. 2 Kasım sabahı nasıl bir ülkeye uyanacağımızı bilemiyoruz ve 1 Kasım günü sandık başında olmamız eminiz ki birçok şeyi değiştirecektir. Geriye sadece son 4 günümüz kaldı ve hala bir şeyler yapabiliriz.

31

Lütfen ama lütfen gönüllü olun, sandık gözetmeni olun, okul sorumlusu olun, avukat iseniz gönüllü avukat olun, çünkü geleceğimize sahip çıkmak zorundayız…

Daha güzel bir gelecek için bir şeyler yapmak zorundayız…

Hala gönüllü olmadı iseniz ya da Oy ve Ötesi hakkında okumak isterseniz buyurun: www.oyveotesi.org

34

 

 

Büşra Güder

Kategori: Yeşeriyorum

Köşe YazılarıYeşeriyorum

Madileşen dünyada rahatça uyumak

Bir süredir cinsiyet ve iklim mücadelesini düşünüyorum. Tam zamanlı işim küresel iklim değişikliğine karşı mücadele etmek. Hafta içi (ve hafta sonu) günde 10 saatimi iklim değişikliğine ayırıyorum. Hobim ise feminizm.

Bir şey itiraf etmenin vakti geldi: Geceleri kafamı yastığa koymadan önce bazen düşünüyorum, “Her üç kadından birinin fiziksel veya cinsel şiddet gördüğü, bunun da hala yeterince konuşulmadığı bu dünyada iklim değişikliği biraz bekleyebilir.”

Dünyanın yarısı kadın, bu kadınların üçte biri şiddet görüyor ve ben tüm vaktimi ısınan gezegen için harcıyorum. Sorunları önceliklendirmek değil bu, kadın olduğum için bir vicdan azabı diyelim.

Bu nedenle Türkiye’deki LGBTİ toplumu “Biz cinsel kimliğimiz ve cinsel yönelimimiz nedeniyle öldürülüyoruz. Yaşayanlarımız iş bulamıyor, ev bulamıyor, sağlık hizmetlerinden yararlanamıyoruz, translar sokağa çıktığında bile ceza kesiliyor. Gezegen biraz bekleyebilir.” dediğinde de içten içe hak veriyorum aslında.

İçten içe hak veriyorum, çünkü acil bir çözüm için sorunun ta kendisine odaklanıyoruz: toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri. Daha büyük resme baktığımızda ise sorun aslında yüzyıllardır süre gelen bu “sistem”: Gezegendeki canlı, cansız herkesi ve her şeyi sömüren bir erk.

Böl, parçala, yönet mi?

Çok yanlış bir taktik. Son dönemlerin trendi sınıflandır, nesneleştir, sömür.

Kendisini tüm dünyanın hakimi gören adem, kendisi gibi olmayan herkesi ve her şeyi belli sınıflara ayırdı ve onlara beli işler verdi. Bu yeni dünya düzeninde kadınların, siyahların, kızılların, hayvanların, ağaçların, toprağın, suyun amacı beyaz adama hizmet etmekti.

Sistem, kendisi gibi olmayan herkesi ve her şeyi belli standartlara ve sınıflara ayırıp, bir nesne haline getirip sömürüyor.

LGBTİ hikayesi önce inkar ile başladı. Lezbiyenler, gayler, translar, biseksüeller, interseksler yoktur! LGBTİ mücadelesi 80’li, 90’lı kuşağın tanık olduğu en büyük sivil hak mücadelelerden birini vererek var olduklarını kanıtladıktan sonra da: LGBTİ vardır, o zaman siz de standardize olun, tüketim toplumunun bir parçası olun:

Çalışın, ev alın, evlenin, aile kurun, tüketin, tüketin, tüketin. IŞİD’in 8 katlı kulelerden attığı eşcinsellerin dramına kulağınızı tıkayın. San Francisco’da yaşayın, yazlarınızı gay adalarda geçirin. Size ait televizyon dizilerini izleyip “aynı biz, ne şeker” deyin. Gazze’ye sırtınızı dönüp Tel Aviv’den denize girin. Rusya’daki, Türkiye’deki gayleri düşünmeden Rus votkaları için, sonrasında döner yiyin. Tüketin anam. Her şey güllük, gülistanlık.

Oysa sorunlar devam ediyor. Her şeyin hakimi olan bu erk’i tümden yıkmadıkça göstermelik haklarla bir yere varılmıyor.

Onlardan olmayan, hep dışarıda kalıyor. Şirketlerin, ve onların etkisi altındaki devletin, daha fazla kar uğruna sömürdükleri bu gezegen küresel iklim değişikliği kaynaklı bir yıkıma doğru sürükleniyor. Savaş, afet, aşırı hava olaylarında ise geride bırakılanlar ilk kadınlar, LGBTİler, çocuklar oluyor.

Artan gıda fiyatlarından, kuraklıktan, sellerden etkilenenler hep yaşam alanlarının dış çeperine itilmiş, dışlanmış gruplar oluyor.

Bizim bir yaşam alanına ihtiyacımız var. Olduğumuz gibi görünebileceğimiz, özgürce yaşayabileceğimiz, beraber olabileceğimiz bir yaşam alanı.

Gezi de buydu işte. Ekolojistler için de buydu, LGBTİ toplumu için de buydu.

Ortak yaşam alanımız bu parkın beyaz adamın verdiği karar ile sömürülmesine, daha fazla tüketmemiz için bir nesne haline getirilmesine ve bizim de bir tüketim aracı olarak görülmemize izin vermiyoruz.

Geceleri kafamı yastığa koyduğumda aklımdan geçen feminist ve kuir düşüncelerden sonra rahatça uyuyabilmemin ve her sabah şevkle çalışabilmemin nedeni bu.

Sistemin bana yüklediği roller ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri yüzünden hiçbir zaman karar alıcı olmadığım halde verilen kararlarla benim yaşam alanımı, havamı, suyumu ve gıdamı zehirleyen; beni nesneleştiren, taciz eden, tecavüz eden, öldüren bu sisteme karşı bir mücadele veriyorum ben.

Yeşeriyorum

Birleşik Krallık genel seçimlerinde Yeşil Parti – James Connelly

Prof. James Connely

7 Mayıs 2015’te Birleşik Krallık’ta yapılan genel seçimlerin ve özellikle de Yeşil Parti’nin aldığı sonucun değerlendirmesini İngiltere’den, Hull Üniversitesi Siyaset, Felsefe ve Uluslararası Çalışmalar Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. James Connelly Yeşil Gazete için yazdı. Prof. Connelly siyaset teorisi, çağdaş siyaset felsefeleri ve çevre siyaseti alanlarında çalışan bir akademisyen. Ayrıca International Journal of Social Economics dergisinin eş-editörü.

Yeşil Gazete çeviri editörü Ayşe Ceren Sarı tarafından Türkçe’ye çevrilen yazının İngilizce orjinaline buradan ulaşabilirsiniz. James Connelly’den Yeşil Gazete için bu yazıyı isteyen Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum’a teşekkür ederiz.

Birleşik Krallık’ta yapılan 7 Mayıs 2015 genel seçimlerinde Yeşil Parti

Seçim Sonuçları

Prof. James Connely

Prof. James Connelly

Muhafazakar Parti %36,7 ile seçimlerden birinci olarak çıktı (2010 yılında aldığı oy oranı %36,1 idi). Bu durum zafer olarak nitelendirildi. Bu nitelemenin öncelikli nedeni böyle bir sonucun beklenmiyor olmasıydı. Seçimler kapandıktan sonra ilan edilen sandık çıkış anketlerinden önceki beklentiler, Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi‘nin hemen hemen eşit oy oranına ve sandalyeye sahip olacağı bir koalisyon hükümeti kurulması yönündeydi. Bu beklentiler ülkedeki seçim anketlerinin verdiği sonuçlara dayanıyordu. Anketler açıkça yanıldı ve İşçi Partisi öngörülenin %3 ile %4 altında oy aldı. Anketlerin SNP (İskoçya Ulusal Partisi), UKIP (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) ve Yeşil Parti‘nin performansları hakkındaki tahminleri ise isabetliydi.

Küçük Muhafazakar çoğunluk, Parti’nin AB’ye muhalif olan sağ kanadına önemli bir avantaj ve potansiyel veto gücü sağlayacak. Önümüzdeki birkaç sene David Cameron için muhtamelen zor geçecek. Bunun nedeni geçmiş dönemdeki Koalisyon boyunca uygun bir tampon görevi gören Liberal Demokratlar‘ın eksikliğinde AB muhaliflerinin oluşturduğu tehdit.

Seçimlerde İşçi Partisi’nin aldığı oy oranı arttı, ancak yalnızca %29’dan %30,4’e. Başka bir büyük mağlup ise Liberal Demokratlar oldu. Oyları %23’den %7,9’a gerilerken milletvekili sayısı 57’den 8’e düştü. UKIP, oy oranını ülke bazında %12,6’ya yükselterek genel seçimlerden üçüncü parti olarak çıktı. Ancak sahip oldukları iki sandalyeden yalnızca birini koruyabildiler ve Nigel Farage Güney Thanet bölgesini kaybetti. Kazanılan sandalye sayısı ve partiye olan desteğin artmasında en büyük galip ise 59 İskoç sandalyesinin 56’sını garantileyen SNP oldu. Kalan üç sandalye ise İşçi Partisi, Liberal Demokratlar ve Muhafazakarlar arasında paylaşıldı. SNP’nin genel seçimler bazındaki oy oranı yalnızca %4,7 iken, İskoçya’da %50 oldu. Seçime adaylıklarını koymalarının tek nedeni de buydu. Yani SNP, Yeşiller ve UKIP gibi ülke çapında daha çok destek gören partilere karşı sert bir şekilde ayrımcılık yapan tek üyeli çoğunlukçu seçim sisteminden faydalanmış oldu.

Yeşil Parti

Caroline Lucas

Caroline Lucas

Seçim zamanından aylar önce Yeşil Parti’nin önceki seçimlere kıyasla, eğer göreceli başarıyı sandalye sayısından ziyade oyları göz önünde bulundurarak ölçülüyorsak, daha iyi performans göstereceği ortaya çıkmıştı. Son altı ay boyunca Birleşik Krallık’taki Yeşil Parti üye sayısı ortalama 70.000’e yükseldi. Bu sayı UKIP veya Liberal Demokratlar’ın üye sayısından daha fazla. Son zamanlara kadar partinin bir lideri değil bir ‘sözcüler grubu’ vardı. 2008 yılında tek lider sistemine geçilmesi kararlaştırıldığında bunun için Caroline Lucas seçildi. Caroline Lucas, 2010 seçimlerinde de Brighton Pavilion bölgesi için milletvekili oldu. 2010 yılında parlamenter görevlerine daha fazla vakit ayırabilmek için partideki görevinden istifa etti ve yerine Avustralya doğumlu Natalie Bennett geçti.

Lucas’ın 2010 yılındaki genel seçimlerde seçilmesinden sonra Yeşil Parti çalışmalarını Cambridge, Norwich South, Bristol West bölgeleri ve bazı Londra bölgesi sandalyelerine yoğunlaştırdı. 2015 genel seçimlerinde Caroline Lucas Brighton bölgesindeki sandalyesini artan çoğunlukla korudu*. Ancak Yeşil Parti başka bir sandalye kazanamadı. Batı Bristol bölgesinde kazanılan oy oranı %23’ten %26,8’e çıktı. Yeşil Parti bu bölgede %35,7’yle birinci olan İşçi Partisi’nden sonra en çok oyu alarak ikinci oldu. Bristol’daki diğer bölgelerdeki performansı dağınık ama çoğunlukla övgüye değerdi ve dört sandalyede ikinci gelindi. Parti’nin genel seçimlerdeki oy oranı 2010 seçimlerindeki %1’den %3,8’e çıktı. Yeşil Parti için bu sonuçlar olağanüstü değil, ancak su götürmez bir mesafe kaydedildiğini gösteriyor ve Parti’nin ilk defa genel seçimlerde ciddi bir rakip olarak ortaya çıkması özelliğini taşıyor.

Yeşil Parti Liderliği

Natalie Bennett

Natalie Bennett

Natalie Bennett‘in seçim süreci boyuncaki liderliği oldukça eleştirildi. Kampanyanın başlarındaki süreçteki bir röportajda ‘tutulup kaldı’ ve özellikle Caroline Lucas ile karşılaştırıldığında donuk ve ruhsuz olarak nitelendirildi. Ancak televizyonda yayımlanan seçim kampanyası açık oturumlarındaki performansı oldukça doyurucuydu. Londra’daki Holborn ve St Pancras bölgelerindeki sandalyesinde %12,8 oyla üçüncü geldi. Bu 2010 ile karşılaştırıldığında %10’luk bir artışa tekabül ediyor.

Caroline Lucas yalnızca Avamlar Kamarası’nda değil ülke çapında kaydedeğer derecede saygı kazandı ve yakın gelecekte Brighton Pavilion bölgesi için milletvekilliğine devam edecek gibi görünüyor. Ancak aynı çıkarımı Brighton ve Hove bölgeleri yerel meclisleri için yapmak mümkün değil. Yeşil Parti bu bölgelerdeki meclisin azınlık kontrolünü kaybetti. Artık azınlık yönetimini İşçi Partisi sürdürecek. Dokuz Yeşil konsey üyesi sandalyesini kaybetti. Yeşillerin yönettiği bu konsey bağlangıçtan beri sıkıntılıydı. Ancak bunu söylerken, bu sıkıntıların bazılarının azınlık statülerinden ve İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti’den miras kalan problemlerden kaynaklandığını belirtmekte fayda var. Yine de birçokları tarafından yetersiz, tecrübesiz ve yerel yeşil hükümetin kötü bir reklamı olarak görülüyorlardı.

Sonuç

Yeşil Parti seçimlerde iyi bir performans gösterdi. Liderliği ilham verici değildi, ancak yetkindi ve oy oranları tahminlerle uygunluk göstererek açıkça yükseldi. Parti yalnızca bir sandalye kazandı. Yine de bu sandalye İngiliz seçim sisteminin oluşturduğu engel göz önüne alındığında başarıyı temsil ediyor. Bir Yeşil Parti Milletvekili seçmek için 1.000.000 oy gerekirken bir SNP Milletvekili 26.000, bir Muhafazakar Parti Milletvekili ise 34.000 oyla seçilebiliyor. Orantılı bir temsil sisteminde Yeşil Parti 24 sandalye kazanabilirdi.

Asıl zorlu iş bu ivmeyi koruyabilmek. Bu özellikle Liberal Demokrat oylarının daha fazla azalamayacağı (daha fazla düşmesinin imkanı yok) 2020 seçimleri için geçerli. Yani Yeşil Parti’nin hoşnutsuz Liberal Demokratlar’ın oyunu kazanması kolay olmayacak.

* Birleşik Krallık seçimlerinde dar bölge seçim sistemi uygulandığı için Meclis’teki her sandalye için tek bir dar seçim bölgesi bulunuyor. Dolayısıyla seçmenler tek bir sandalye için adaylardan birini seçiyorlar. Bu nedenle her bölgede en çok oyu alan seçiliyor. Bu sistem ülke barajına benzer bir şekilde küçük partileri Meclis dışında bırakıyor. Yazıda bu nedenle her seçim bölgesi “sandalye” olarak adlandırılıyor.

 

James Connelly – Hull Üniversitesi

Çeviren: Ayşe Ceren Sarı – Yeşil Gazete

(Yeşil Gazete)

Kategori: Yeşeriyorum

ManşetYeşeriyorum

Unutma beni çiçeği

100. YIL YAZILARI ÖZEL BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

Bugün 24 Nisan 2015… Yüzyılın ilk büyük soykırımı olan Ermeni soykırımının yüzüncü yıldönümü.

Bugün 100 yıl önce bu topraklarda birlikte yaşadığımız, ancak yüz binlercesi Osmanlı hükümetinin kararıyla sürülen, öldürülen, yok edilen Ermeni halkının acısını paylaşma, ölenleri anma günü.

CDS3BGGWYAAKf84Bu büyük insanlık trajedisinin çıkar hesaplarıyla, politika ve hukuk görününtüsü verilmiş tartışmalarla karartılmaya çalışılmasından huzursuzuz… İnsanlığın büyük trajedileri inkar edilmesin, unutulmasın ve tarih karartılmasın ki aynı acıları yeniden yaşamayalım istiyoruz… Resmi ideolojinin bu ülkenin insanlarına giydirdiği deli gömlekleri yırtılsın artık…

Bu aynı zamanda sayıları artık çok azalan, ama hâlâ yurttaşımız, komşumuz, dostumuz, arkadaşımız olan Ermeni halkının yaşadığı acılara ve tarihlerine saygının da bir gereği.

Ermeni soykırımının bu yılki sembolü unutmabeni çiçeği… Agos gazetesinden alıntılayalım:

“Renkleriyle geçmişi, bugünü ve geleceği simgeleyen ‘unutmabeni çiçeği’, Ermenilerin hayatında her geçen gün büyüyen bir yere sahip oluyor. Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı anma etkinliklerinin sembolü olarak seçilen beş yapraklı ‘unutmabeni’ çiçeğinin her bir yaprağı, 1915’ten sonra Ermenilerin dağıldığı farklı kıtaları temsil ediyor.

Unutmabeni çiçeği, Orta Çağ’dan beri pek çok dilde benzer anlamda isimlerle anılıyor. Farklı dillerdeki bu isimlerin etimolojik kökeni ‘hatırlamak’la ilgili ki, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı anma etkinlikleri için seçilen ana mesajla da uyumlu: “Hatırlıyor ve talep ediyorum.”

Hatırlayalım ve acıları paylaşalım.

100. YIL YAZILARI ÖZEL BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

Yeşil Gazete

Kategori: Manşet

Yeşeriyorum

Diyarbakır Ezidi kampından notlar – Hamide Bezirci

ezidi kampıSavaşın görünen en yakıcı acı yüzü mülteci kamplarıdır. Savaşın kayıplarının ardından, yerinden edilmiş sağ kalanların çileli yaşam içinde var olma mücadelesi içindeki dramdır. Diyarbakır Ezidi Kampı da  bu dramın yaşandığı yerlerden yalnızca birisidir.

Bu yıl Nusaybin’den başlayan “4.Dünya Kadın Yürüyüşü” nün Mardin-Nusaybin ve Diyarbakır ayağında ben de bulundum.

Bu gezimin içinde Diyarbakır -Yenişehir’de kurulmuş olan Ezidi Kampı’nı  ziyaret imkanı buldum. Çoğu doktor ve sağlıkçı Yunanlı  kadınlarla birlikte kampı ziyaretimizde,kampın sorunlarını kamp koordinatörlerinden dinledik.

Yenişehir Ezidi kampı iki kısımdan oluşuyor. Kampın giriş-çıkış kapıları ile kamp sorumlu ve görevlileri de farklı. Birinci kampın girişindeki görevliler, gezilmesine uygun değil gerekçesiyle kadın grubunu içeri almak istemediler. İkinci kamp girişi az bir yürüme mesafesinde. 2. Kampın girişinde görevliler bizi karşıladı. Bir kadın arkadaşımızın bir tanıdık vasıtasıyla kamp müdürünün telefonuna ulaşmasıyla, kampa girişimiz zor olmadı.

Kamp içinde ne ile karşılaşacağımızın heyecanıyla dıştan görünüşünün birkaç kare fotoğraflarını çektim. Eski Kızılay çadırlarına benzer,çok da dayanıklı olmayan beyaz branda çadırlar sıra sıra ve aralıksız olarak araziye yerleştirilmiş vaziyette.

Kampın girişinde bizi ilk olarak görevlilerin dışında çocuk kalabalığı karşıladı. Sanki biz onların kendi evlerinin misafiriymişiz gibi, her birisi bizlere sarılmak istedi. Çocuklara sarılırken bir suçluluk duygusuna kapıldığımı hissettim. Onların bu koşullarda yaşamak zorunda kalmasından ötürü kendimi de sorumlu sayarak suçluluk hissettim. Çadırlarının önünden bizi izleyen kamp kadınlarına bakarken sanki yapmacık bir sevgi gösterisi sunuyormuşuz gibi utanıp, sıkıldım doğrusu.

Kampta kalan kadınlar naylon leğenlerde çamaşır yıkıyor, kamp duvarlarına ve çadır aralarına gerilmiş iplere çamaşır asıyorlardı. Belli ki sıcak su o gün verilmişti. Zira kampta her gün sıcak suyun akmadığını kamp koordinatörü ile görüşmemizde öğrendik.

Yanımızda bulunan ve Yunanlı Doktor kadınla birlikte evinde misafir olduğumuz Diyarbakırlı İngilizce öğretmeni kadın arkadaşımız, Türkçe Kürtçe ve İngilizce bilgisiyle kamp kadınları ile aramızda tercüman oldu. Hasta kadınları Yunanlı doktor kadınlar çadırlarda muayene etti. Yunanlı doktorlar kadınların mikrop almaktan veya kadının kendi deyimi ile şeker hastalığından yara açmış bacağı için, çantasında taşıdığı ilaçlardan verdi.

Çevrede çocuklar koşuşturuyorlar. Oyun alanları yalnızca çadırların arasındaki dar yollar. İki kamp arasında birkaç kaydırak ve salıncak yerleştirilmiş. Muhtemel ki,çadırlara uzak kaldığından,aileleri çocukları söz konusu oyun alanına göndermeye cesaret edemediğinden salıncaklar ve küçük oyun alanı boştu.

Kadınlar gündelik işlerini yapıyorken kamp sakini kimi erkekler çadırlar arasındaki yolda volta atıyor, bazıları çadır alanının yanındaki masalarda oturmuş sohbet ediyor ve kağıt oynuyorlardı.

Kampı ziyaret eden epey kalabalık bir kadın grubu olmamıza rağmen kamp kadınlarının çoğu yanımıza gelmeyip, bizi uzaktan seyrediyordu. Bu da bana kampı bizden önce ziyaret edenlerden, beklentilerine bir cevap alamamış olduklarını düşündürdü. Belki de kamp kuralları içinde böyle bir uzak duruş gerekiyor, kim bilir..

Kamp çadırlarının bitim noktasında bulunan Kamp Koordinasyon Merkezi’ne gittik.Orada bizleri kamp koordinatörleri karşıladı. Koordinasyon Merkezinin önünde sebze, meyve  ve çeşitli kuru erzak çuvalları bulunuyordu.Gerektiğinde çadır sakinlerine sıra ile ihtiyaçları kayıt tutularak teslim edildiği bilgisi verildi.

Kampın sorunları üzerine bir kadın ve bir erkek kamp koordinatörü bize bilgi verdiler.

Kampta ilk başlarda 7000 kişi barındırılmış. Şimdilerde bu sayı yarı yarıya düşmüş. Bu düşüşün çeşitli nedenleri var. Geri dönenler, başka yerlere göç edenler, başka kamplara yerleştirilenler ve kampta ölenler vs.

Koordinatörler Kamptaki en büyük sorunu oluşturan sağlık sorunları olduğu üzerine  bazı bilgiler verdi.

Yenişehir kampı Birleşmiş Milletlere kayıtlı olmadığından kaçak göçmenler statüsünde yer alıyor. Bu insanlara bir çok hastane bir çok bölümünü kapatmış durumda. Hastanelere 7000 başvuru yapılmış ve tedavi olabilmelerinin önündeki engeller aşılabilmiş değil. Ortopedi, beyin cerrahi, nöroloji bölümlerine başvurnun neredeyse imkansız olduğu söylendi. Kampın hastanelere yığınla borcu var ve bunu nasıl ödeyecekleri konusunda bilgileri yok. Özel hastaneler Kamp sakinlerine tamamen kapılarını kapatmış.

Kronik hastalıklar ölümle sonuçlanıyor olduğu bilgisi iç acıtıcı.Pahalı tedavi gerektiren diyaliz hastalarından en uzun yaşayabilenin dört ay yaşayıp öldüğü söylendi.

Kamptaki kadınlara korunma tedbirleri bilgisi düzenli olarak verilmesine rağmen 70 kadın kürtaj yaptırmak zorunda kalmış. Zor kamp koşullarında, hastanelerle yaşanan zorluklarda doğum yaptırmak ve bebek bakımının zorluğu göz önüne alındığında, en kısa yol olan kürtaj için destek yolu açılmış.

Kampın çadırları arasındaki dar yollardan akan atık sularda çocuklar oynuyor. Hijyen koşulları sağlanmış değil. Çadırlar tek odalı ve içinde kullanılacak eşya yalnızca çadır tabanını kaplayan hasır, kilim, battaniye, sünger yatağı, minderi, elektrik ocağı ve ısıtıcısı dışında fazla bir kullanım eşyası yok.

Bu insanların orada olma nedeni gerçekte savaş sanayiini elinde bulunduran savaş baronlarının, etnik ve din ayrımcılığı üzerine devletler ve halklar arası körüklenen savaşlardır.

Devletler, savaşları körükleyecek nedenleri ortadan kaldırmadıkça, insanların tüm farklılıklarına rağmen birlikte yaşama bilinci ile hareket etmeleri sağlanmadıkça, yerinden edilmiş insanların insanlık dramı da sürüp gidecek.

Kampı dolaşırken, bilgi alırken ve kamptan ayrılırken o insanlar için bir şey yapamamış olmanın ezikliği içindeydik. Kamptaki çocuklar bizi çıkış kapısına kadar el sallayarak uğurladılar.

Gömen kamplarındaki bütün insanların evlerine ve kamp çocuklarının kendi ana dillerindeki okullarına dönebilmeleri için koşullar sağlanmalıdır. Bu konuda her birimize büyük görevler düşüyor.

Savaşların son bulması için, barış ortamının ülkemizde, Ortadoğu’da ve tüm dünyada sağlanması için devletler hükümetler ve bireyler olarak, herkes elini taşın altına koymalıdır.

 

Hamide Bezirci

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Değişim umudu için HDP – Sevil Turan

Sevil Turan

Türkiye’nin geleceği için bir dönüm noktası olan seçimlere az bir vakit kalmışken tartışmalar ve eleştiriler, HDP’nin stratejik kararı üzerine yoğunlaştı. Seçimlere bağımsız adaylarla mı yoksa parti olarak mı gireceği kararı Türkiye’nin geleceği açısından şüphesiz ki büyük önem taşıyor.

Bu tartışmaların sadece bir tarafına bakacak olursak HDP’nin barajı aşamaması halinde mecliste AKP’nin otoriter bir başkanlık sistemini kuracak çoğunluğu oluşturma endişesi var. Bu endişenin temelinde özgürlüklerin ve demokrasinin hepten kaybedilme korkusu yatıyor. Ancak şimdiye kadar olan seçim deneyimlerinde ve meclis dışı demokrasi pratiklerinde de gördük ki, sistemin izin verdiği alanlar ve çizdiği sınırlar, demokrasi ve özgürlükleri daraltarak her geçen gün yeniden çiziliyor.  %10 barajı ile toplumun küçümsenmeyecek bir kısmı meclis dışında bırakılırken, bu kesimlerin taleplerine kulak tıkanıyor, yerel yönetimlerden ekonomi programına, sosyal haklardan doğa haklarına kadar bu taleplerin yer bulacağı tüm demokratik mekanizmaların önü kesiliyor.

HDP’nin oynadığı kilit rol de burada.  Türkiye demokrasisi ve özgürlükleri için endişe edenler bu durumun farkında. Ancak çok da farkında olunmayan ya da dile getirilmeyen kısım ise HDP’nin kendine biçilen rolü sınırlandırılmış alanlarda oynamak yerine Türkiye’nin demokratik geleceğine dair önemli bir söz vermesi. HDP sunduğu yeni yaşam çağrısı ile de bu iddiasını somut bir politik programa dayandırıyor.

Bu nedenle bu seçimlerde, demokrasi ve özgürlükler için kaygılananların, eşitlik ve adalet arayışında olanların, ayrımcılığa uğrayanların, bu toplumun demokratik ve barışçıl geleceği için umut besleyenlerin, ekoloji mücadelesi verenlerin, erkek şiddetiyle yaşamak zorunda bırakılan kadınların önünde eşsiz bir fırsat bulunuyor. HDP’nin parti olarak seçimlere girmesiyle oluşan bu fırsat üç açıdan cisimleşiyor.

·      Darbe anayasasının mirası seçim barajını aşarak anlamsızlaştırmak

12 Eylül rejiminin barajlarla yok etmeye çalıştıkları Kürt siyasi hareketi  Türkiye demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojist güçleriyle bir araya geldikçe ve birlikte hareket ettikçe, cuntacıların Türkiye toplumu için ürettikleri model her gün biraz daha anlamsızlaşıyor. Bu açıdan barajın aşılması seçim sonucunda Meclise girecek milletvekili sayısından çok daha önemlidir.

·      Mutlak başkanlık rejimi yerine, yetkilerin dağıtıldığı çoğulcu bir anayasa

Mutlak otoriterliğin garantisi olacak  Erdoğan tipi başkanlık sistemini meclisten geçirilmesini engellemek ve çoğulcu bir anayasa yapım süreci için güç oluşturmak.

·      Değişime şans ve düzen partilerine ders vermek

HDP, düzen partilerinden farklı olarak eşitlikler, özgürlükler ve demokrasi adına bir gelecek ve alternatif vadeden tek parti olarak gözüküyor. HDP’nin önerisi yönetimi tamamen bir merkezde toplamaya karşı gücü mümkün olduğunca yerellere dağıtan, istenen profile uymayan kimlikleri ayrımcı uygulamalara maruz bırakan tek tipleştirmeye karşı çoğulculuğu savunan yeni bir yaşam . HDP ekonomiden ekolojiye, eğitimden sosyal politikalara kadar tüm alanlarda devletin merkezci bakışıyla şekillendirilen Türkiye için tüm renkleriyle yeni bir umut vadediyor.

13 yıldır toplumu yöneten AKP iktidarının 12 Eylül yasaklarını sürdürmesi tesadüf değildir. Tıpkı 12 Eylül paşaları gibi Erdoğan da toplumu belli bir kalıba sokmayı amaçlıyor. 12 Eylül döneminden  farklı olarak psikolojik bir savaş sürdüren Erdoğan topyekun bir saldırıyla hak ve özgürlük mücadelesi verenleri yıldırma politikası güdüyor.

Demokrasi mücadelesi esas olarak haklar ve özgürlükler mücadelesidir. Bu mücadelede başarılı olmanın yolu hak mücadelelerini ortak bir hatta çekmekten geçiyor.  Yaşam alanlarına HES yapımına karşı çıkanlar, inançlarını özgürce yaşamak isteyenler, emeklerinin karşılığını talep edenler, anadillerinde eğitim için mücadele edenler, kentlerde mahallelerini ve doğayı savunanlar bir ve aynı mücadelenin parçasıdırlar. Bu mücadelede birbirlerinin sesine kulak vermedikçe, birbirlerine destek olmadıkça kazanımlar elde etme şansları yoktur.

Türkiye’nin demokratikleşme hareketi çözüm sürecinden ayrı düşünülemez; birlikte yürümek zorundadır. Bu anlamda yapılacak bir öncelikler sıralaması hem demokratikleşmeye hem de çözüm sürecine zarar verir, egemenlerin değirmenine su taşır.

Birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen mücadeleler demokratik bir toplum inşası için birbirleriyle temas etmeye ve birbirlerinden öğrenmeye ihtiyaç duyarlar. HDP  hak mücadelesi veren tüm güçlerin sesine kulak verdikçe, yani Türkiyelileşme hedefinde ilerledikçe 12 Eylül barajları sorun olmaktan çıkacaktır.

Gezi direnişinden bu yana ülkede bir çok şey değişti. Bunların arasında belki de en önemlileri, siyaset dili ve anlayışını değiştiren çoğulcu ve şenlikli siyaset, sadece seçimlerle sınırlı olmayacak bir katılımcı demokrasi ve doğa ve kent hakkında kendini bulan taleplerin siyasetin asli unsurları arasında yerini edinmesiydi.

Bugün Gezi’de aralanan bu kapıyı açma şansı önümüzde. Bu şansı, başka bir siyasetin, başka bir düzenin olabileceğine dair bu umudu büyüten HDP’den yana kullanmalı.

Bugün barışa ve umuta şans vermenin, HDP’yi desteklemenin zamanı.

 

Sevil Turan

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Bugün kanserle ilgili kimseden duyamayacaklarınız – Buket Atlı

03c5115Bugün 4 Şubat Dünya Kanser Günü, çağımızın en büyük sorunlarından birisi olan kanserin daha fazla can yakmasının engellenebilmesi için hepimizin bir gün de olsa dikkatimizi verdiğimiz gün. Türkiye’de de maalesef ölüm nedenlerinin en büyük sebebi erkeklerde akciğer ve kadınlarda meme kanseri geliyor. Fakat bugün bile kimse size her nefes alışınızda kansere yaklaşmanıza neden olan ‘sessiz katiller’den bahsetmeyecek. O yüzden konunu uzmanı olmasak da, gönlümüz el vermedi bari biz anlatalım dedik.

Hava kirliliği, çevre kaynaklı en büyük kanser nedenidir

2013 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından hava kirliliği ve özellikle gözle görülemeyen parçacık maddelerin başta akciğer ve mesane kanseri olmak üzere pek çok kanser çeşidine sebep olduğunu resmen ilan edildi. Böylece sadece havadaki bazı maddelerin değil, bir bütün olarak kirli havanın tamamının solunduğunda kanser yaptığı ve karşılaşılan tehlikenin büyüklüğü ortaya çıkmış oldu. Yani hava kirliliği çevre kaynaklı en büyük kanser sebebidir. İşte bu nedenle konu hepimizi ilgilendiriyor çünkü çevre sağlıktır, çünkü temiz hava haktır.

Aldığımız her nefeste kanser soluyoruz

Havadaki kirliliğin sebepleri arasında en tehlikeli olanı, sessiz bir katil gibi soluduğumuz, saç telinin 1/30’u kadar ince olan partikül maddelerdir (PM 2.5). Her gün milyonlarca ton kömür, termik santrallerde yakıldığı zaman havaya karışan bu parçacık maddeler, havayla taşınarak pek çok insan tarafından solunuyor, kana karışıyor. Stuttgart Üniversitesi’nin modellemesini kullanarak hazırladığımız Sessiz Katil raporu sonuçları 2010 yılında, Türkiye’de 7900 kişinin var olan kömürlü termik santraller yüzünden hayatını kaybettiğini gösteriyor. Afşin- Elbistan ve Soma Termik Santralleri de 2010 yılında Avrupa’nın en çok can alan santralleri oldular. Ayrıca, Avrupa Çevre Ajansı verilerine göre de, 2012 yılında Türkiye’de şehirlerde yaşayanların %97,2’sinin sağlık sınırlarının üzerinde kirlilikte hava soluduğunu gösteriyor. Kısacası, aldığımız her nefesle adeta kanser soluyoruz fakat kimse size bunu söylemiyor.

4. Büyük kömür tehdidi olabiliriz

Bu korkutucu gerçeklerin üzerine, Türkiye’de şu anda 80 tane yeni kömürlü termik santral planı daha var. Yani 80 yeni baca, gözle görülmeyen sessiz katillerle havamızı kirletip, akciğer ve mesane kanseri başta olmak üzere pek çok kanser çeşidine yakalanmamıza neden olacak. Bu 80 santral gerçekleşirse Çin, Rusya ve Hindistan’ın ardından dünyanın en büyük 4. kömür tehdidi olacağız. Parçacık madde ve hava kirliliğinin kanser yapacağı bilimsel olarak ispatlanmış iken, Sağlık Bakanlığı bu santrallere izin verilirken nerede diye soruyoruz? Bu santrallerin yapılacağı yerlerde kaç tane kanser hastası var ve santraller yapılınca bu sayı ne kadar artacak? 80 yeni baca temiz hava hakkımızı elimizden almasına izin verip; ardından erken tanı, teşhis ve tedavi ile kanserle savaş yapılabilir mi?

Sağlık Bakanı harekete geçmeli

Halk Sağlığını her türlü hastalık riskinden korumayı birinci amacı olarak tanımlayan Sağlık Bakanlığını, yapılması planlanan kömürlü termik santrallerle ilgili harekete geçmeye davet ediyoruz. Eğer hepimiz bir an önce Halk Sağlığı Kurumu ve Sağlık Bakanlığı’na Çanakkale’de toplam 14 santral, Adana-Mersin-Hatay’da toplam 25 santral, Bursa’da şehir merkezinde, Amasra, Amasya, Şırnak, Samsun, Konya, Yırca hemen her şehirde bir kömürlü termik santrale izin verilirken kocaman bir kanser atlası yarattığının farkında olup olmadığını sormazsa, seneye Kanser Gününde bizleri çok daha fazla kömürlü proje ve çok daha fazla kanser vakası bekliyor olacak. O yüzden bugün kanserle savaş için temiz hava hakkımızı korumaya başlamanın tam zamanı…

 

Buket Atlı

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

İstanbul bir daha eskisi gibi olmayacak! – Asu Aksoy

kısırkaya 1Başlık Çağlar Yurtseven’in Radikal 2’de 2013’te yazdığı yazının başlığından esinlendi. 3.Havalimanı Çevre Etki Değerlendirme Raporuna dayanarak İstanbul’da ‘Orman ve su ekosisteminde geri dönüşü olmayan bir tahribat yaşanacak!’ diyordu. Ben de bu yazıda, Kısırkaya’da İBB’nin inşa ettiği “Kısırkaya Sahipsiz Hayvan Geçici Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı”nın gerçekleşmesi durumunda bir başka geri dönülmez tahribatın yaşanacağını söylüyorum. Söz konusu ‘bakımevi’ Kısırkaya Köyünün dışında, Karadeniz’in hemen kıyısında, muazzam büyüklükte bir alanda yer alıyor. Bağımsız Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri, İstanbul Kent Savunması, Kuzey Ormanları Savunması , Sarıyer Kent Dayanışması ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği tarafından yayınlanan basın duyurusunda 72 hektar büyüklüğünde olduğu söyleniyor. Alan uçsız bucaksız ve tümü köpeklerin atlayamayacağı yükseklikte tel örgülerle çevrili. Alanda çok sayıda beton klübe yapılmış, önlerinde boş toprak sahaları var. Ama klübeleri birbirinden ayıran iç tel örgüler var. Aydınlatma direkleri tüm alanı çevreliyor. Etrafta başka da yapı vs. yok. Rüzgarlı ve ücra bir yerde bir hapisane gibi burası; giriş kapısı büyük ama sıkı sıkıya kapalı. Bu hapisane görünümüne karşın İBB, medyada yer alan haberlere göre, attığı tweet mesajında sahipsiz hayvanların burada ‘geçici’ kalacağı konusunda kamuoyunun içini rahatlatmaya çalışıyor: “Merkezimiz”, diyor İBB, “ İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki tüm ilçelere hizmet vermek üzere projelendirilmiştir. Burada hayvanların kısırlaştırılması, tedavisi ve bakımları yapılacak olup bunun dışında başka bir işlem yapılması söz konusu değildir. Yasa gereği tedavileri ve aşıları yapılan hayvanlar alındıkları alana geri bırakılacaktır. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında yapılacak işlemler “Topla-Aşıla-Kısırlaştır-İşaretle-Aldığın Yere Bırak” sisteminden ibarettir.” 72 hektarlık bu tel örgülerle çevrili yeri görünce İBB’nin söylediklerine inanmak zor. Konu denildiği gibi salt “Topla-Aşıla-Kısırlaştır-İşaretle-Aldığın Yere Bırak” olsaydı bu kadar masrafa girilmeden çok daha pratik çözülebilirdi; her ilçede veterinerler var, İBB ile protokol yapıp belli bir bedel karşılığı bu görevi yerine getirirlerdi. Üstelik böylece her mahalle ve bölgenin ‘sahipsiz hayvan’ı veterinerleri tarafından bilinir olur, tanınırdı.

Diyelim ki İBB dediği gibi işlemi “Topla-Aşıla-Kısırlaştır-İşaretle-Aldığın Yere Bırak” olarak gerçekleştirecek. Ancak, tüm Avrupa yakasından hayvanları buraya bu işlemi yapmak üzere getirmek gibi ‘toplu ve kökten çözüm’ pragmatizminin sonunda varacağı nokta, niyet edilmese de, hayvanların Kısırkaya ‘tesisinde’ uzun süreler beklemek zorunda kalacakları. Bu uzun süreli bekleme onlar için bir hapisane deneyimine dönüşecek; tüm ‘toplu ve kökten çözümler’de olduğu gibi sonuç hiç te başta planlandığı gibi etkin ve verimli bir şekilde yürümeyecek: çünkü, sahipsiz hayvanlar içinde bulundukları ortamlardan, mahallelerinden alınıp tanımadıkları kuzenleriyle tecrit edilmek ve topluca biraraya konuluvermekten hoşlanmayacaklar. Hayvanlar üzüntüden hastalanacak, saldırganlaşacak, bakıcılar zorlanacak, masraflar yükselecek, personel yetmezliği yaşanacak, filan derken, hapisane deneyimi giderek işkenceye dönüşecek. İBB attığı tweet mesajında “Dolayısıyla ‘Toplu itlaf, yakma fırınları, laboratuvar deneyleri’gibi iddialar hayal ürünüdür” demekte. Laboratuvar deneyimi ibaresi abartı olabilir ama, uzayan hapislik deneyiminin ölümlerle sonuçlanacağını öngörmek zor değil; bu da itlaf değil de nedir?

Sorunlardan birisi, dolayısıyla, Mine Yıldırım’ın Birikim Dergisi’nde yazdığı gibi, bu ‘toplu ve kökten çözüm’ arayışında. ‘Toplu ve köktencilik’ yaklaşımı her şey bir tarafa, sorunu büyüten ve çözümlerinin çapını şişiren bir yaklaşım. Öyle böyle değil, 72 hektarlık bir ‘bakımevi’nden bahsediyoruz! Kaç hayvan barındıracağı konusunda netlik olmasa da İBB Başkanı’nın ağzından bir 20.000 lafı çıkmış durumda, yıllık mı, toplam mı nedir belli olmayan. Sorunlar ne kadar büyük gösterilirse veya algılanırsa çözümü için devreye girmesi gereken mekanizmanın da o kadar büyük ve etkili olması beklenir. Büyük sorun büyük abiyi çağırır. Sahipsiz hayvanlar için bu kadar devasa bir ‘bakımevi’nin ilçe belediyelerini tamamen dışarda bırakarak, IBB tarafından yapılıyor olması da İstanbul kamuoyunda sahipsiz hayvanlara ilişkin büyük bir sorun olduğu algısının varlığına işaret ediyor. Böyle bir algı var mı gerçekten, yoksa böyle bir algının var olduğu mu söyleniyor? Böyle bir algı inşa mı ediliyor? Neden İBB bu işe böylesine tepeden inme bir şekilde ‘el atıyor’, üstelik iyi ilçe belediyesi örnekleri olduğu halde? İBB büyük işler başarmış olarak mı görünmek istiyor? Ya Çevre ve Şehircilik Bakanlığı?

Sorunlardan ikincisi, İBB’nin sahipsiz hayvanlar ‘sorunu’nu yerinde ve paydaşlarıyla birlikte çözmek yaklaşımı yerine uzmanlaşmış ayrı bir alanda ve bu konuyla teknik olarak ilgilenenlere devretmesi. Şehir planlarında nasıl mekan rekreasyon alanı, sağlık alanı, merkezi idare alanı, fabrika alanı, konut alanı, gibi işlevlerine göre ayrıştırılıyorsa, yeni bir işlev alanı sahipsiz hayvan bakımevi olarak karşımıza çıkıyor. Bildik ve artık modası çoktan geçmiş bir yaklaşım bu. Hayvanlara ilişkin bakım, sahiplenme konuları ise teknik uzmanlara devrediliyor; sorun sorunu ortaya çıkaranın yüzleşeceği ve sorumluluğunu hatırlayacağı şekilde, ya da sorunun parçası olan mahallelinin de katılacağı ve sorumluluk alacağı şekilde ele alınamıyor. Neden, çünkü, Belediye tek kendisini ‘sorun çözen’ olarak görüyor; ne kadar etkin, hızlı, kararlı ve toptan ve kökten çözerse de o kadar popülaritesinin artacağını düşünüyor. Etkinlik, hızlılık ve etki elde etmenin yolu olarak da teknik uzmanlığa sorunu devretmek çözüm olarak görülüyor. Bu tür belediyecilik yaklaşımının devri kapandı oysa. Kentliler kendilerine çocuk muamelesi yapılmasını istemiyorlar; sorun varsa paylaşılır, tartışılır, birlikte çözülür, karşılıklı sorumluluklar hatırlanır ve yerine getirilir. Kentliler her nekadar başka işlerle de çok meşgul olsalar dahi birlikte yaşamanın anlam ve önemini bu sorumluluklarını birlikte yerine getirmeye çalışırken deneyimleyebiliyorlar. Sorunları tespit etmek ve çözmeye çalışmak kentlileri birbirlerine bağlayan toplumsallaştıran süreçler; yerel yönetimlerin rolü yol göstermek ve uygulamanın önünü açmak olmalıdır. Ama, birlikte yaşamak istenmiyorsa tabii, evet, o zaman, sorunların’tespit ve çözümünü uzmanlık sistemlerine bırakmalıyız. Anthony Giddens buna ‘modernleşme’ der; bireyler yaşamlarının yeniden üretimini mümkün kılan tüm girdi ve mekanizmaların kararlarına ilişkin bilgiyi kendi dışlarında, uzmanlık sistemlerine ait olarak görürler. Modern toplumda bilgi bireye ait değildir; yerelde gerçekleşen sosyal dayanışma sonucu elde edilen çözümlerin bilgisi yerine bireyden kopuk uzman sistemlerin bünyesinde sakladığı yerdedir bilgi: yerinden ve sosyalliğinden bağımsızlaşmıştır. İçtiğimiz suyun nerden geldiğini, yediğimiz etin, tavuğun nasıl yetiştiğini, nasıl kanser olduğumuzu, hiç birini bilmeyiz. Bilgiyi satın alırız; metalaşan bilgi bireyi daha da atomize eder. Bunun gibi, sokakta yaşayan hayvanların da neye ihtiyacı olduğunu bilmeyiz, onları çoğunlukla farketmeyiz. Sorun bir yerde patlak verince de, bildik yönteme başvurup Belediyeye telefon ederiz. Belediyeyi etkin çözümler aramaya iten modern kentlilerin kent sorunları ile kurdukları yukarda anlattığım bireyin kendisini soyutladığı işlevselci yaklaşımdır. Oysa, kentliler kent sorunlarını birlikte ele almanın, taşın altına elini koymanın ve bunun getirdiği tüm sorumluluğu da yüklenmenin nasıl dayanışmacı, paylaşımcı ve bilgiyi çoklaştırıcı, zenginleştirici bir deneyim olduğunu Gezi Parkı direnişinde mesela gördüler. Bireyden koparılmış olan bilgi Gezi’de tekrar bireyi ile buluşmuş, kavuşmuştu; kurulan mutfaklar, sağlık ocakları, çocuk atölyeleri, radyo istasyonu, dergi yayıncılığı, inşa edilen uyuma birimleri, kütüphane… Sahipsiz hayvanlar konusunu da mahallelerinde, yerlerinde, veterinerleriyle, gönüllüleri, işyerleri, okullarıyla, birlikte çözebilecek yaratıcılığa sahip İstanbullular var. Halihazırda İstanbulda bir çok yerel hayvan bakım gönüllü grupları, oluşumları, insiyatifleri var, hayvanları veterinerlere baktırıyorlar, kısırlaştırıyorlar, gerekirse eğitim aldırıyorlar. Kısırkaya’da İBB tesisi önünde bu Pazar toplanarak bu insanlar varlıklarını gösterdiler. Şimdi, biz yapabilirizi göstermenin vakti.

Sorunlardan üçüncüsü, Sivil Toplum Kuruluşlarının basın duyurusunda ve Mine Yıldırım’ın da anlattığı gibi, ‘bakımevi’nin inşa edildiği sahanın yakın zamana kadar sahip olduğu mera alanı statüsünü kaybetmiş olması. Büyükşehir Yasası’nda geçtiğimiz yıl yapılan değişiklikle köyler statülerini kaybedip mahalle haline gelince, mera alanlarına yapılan müdahalelerin nasıl değerlendirileceği ve cezalandırılacağı konusu ortaya çıkmıştı. Kısırkaya plaj alanını içine alan mera sahasının köy mahalle haline geldikten sonra bu statüsünün değiştirildiğini anlıyoruz, alan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na devredilmiş. Avukat Lamih Çelik, Yargıtay Kararına dayanarak, “Belediye sınırları içerisinde yer alan mera, harman yeri, yol ve sulak gibi yerler normal kamu arazisi olarak değerlendirilmektedir” tespitini yapmaktadır (Av.M.Lamih Çelik, “Büyükşehir Yasa Tasarısında “köylerin Durumu”, Türk Hukuk Sitesi http://www.turkhukuksitesi.com, erişim tarihi 1 Şubat 2015). ‘Normal kamu arazisi’ bugün çeşitli yasal dayanaklarla özelleştirilebilmektedir. Köylerin bu şekilde ortadan kaldırılmaları, büyükşehir sınırları içinde yer alıyor diye kırsal ekonomi ve peysajın bitirilmek istenmesi, mevcut politikaların kent-kır ilişkisine ne kadar birbirini dışlayıcı bir şekilde baktığını gösteriyor. Kırsal üretim kent mantığı içinde yer alamaz bu bakışa göre. Benzeri bir şekilde kentte sahipsiz hayvanları da istememekte bu politika. Hayvan Hakları Koruma ve Geliştirme Derneği’nden Burak Özgüner Bianette ayrıntılı bir şekilde ele alıyor hükümetin bu konudaki yaklaşımını. Oysa, bugün can çekişme durumuna gelmiş bir zamanların sayısız bostanları ile, kenti çevreleyen zengin tarım sahalarıyla ve de tabii yüzyıllardır mahallelerinde şehirlisiyle yaşayıp giden sokak hayvanlarıyla İstanbul kültürü bugün modern batı şehirlerinin gıpta edecekleri değerlere sahip. İstanbul’u İstanbul yapan tam da bu değerler. Bu değerleri kaybediyoruz; İstanbul’u kaybediyoruz.kısırkaya 2

Sarıyer’in ücra bir Karadeniz kıyısında İBB tarafından mera sahasından alınarak hayvan bakımevine dönüştürülen “Kısırkaya Sahipsiz Hayvan Geçici Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı”nda 1 Şubat günü bir çok hayvansever İstanbullunun ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla protesto edildi.

Asu Aksoy

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Wall-E’den ilham alam geri dönüşüm kutusu: Wall-EFY – Fatmanur Caygın

Eğer bir hedefe ulaşmak istiyorsanız, birlikte yürüdüğünüz insanları da o hedefe inandırmalısınız. Bundan da önemlisi ulaşmak istediğiniz kitleye göndereceğiniz mesaj onların ruhuna dokunmalı,düşüncelerini etkilemelidir. Bunları kendimize ilke edinerek çıktık yola. Bizlere hayat veren dünyamızın ve gelecek nesillerimizin ömrünü uzatmaksa bizi bir araya getiren hedefimiz oldu.

3

Üniversitemiz öğrencilerinden başlayarak insanlarda tüketim bilinci oluşturmak adına,Yeşilist derneği tarafından düzenlenen ve dili İngilizce olan  Students Go Green Projesi kapsamında bir proje geliştirdik. Doğadaki ömrünün uzunluğu sebebiyle dünyamızın ömrünü kısaltan pet,alüminyum ve cam şişelerin geri dönüşümüne dair bilinci arttırmamız gerektiğine karar verdik. Aynı hedef doğrultusunda birleşmiş öğrenciler olarak verdiğimiz bu karar sonrası, üniversitemiz öğrencisi Louie, tasarımı ve renkleriyle  uyum içinde olan bir geri dönüşüm kutusu tasarladı. Bizlere çok şey öğreten WALL-E filminden yola çıkarak da, kutumuzun ve projemizin ismini WALL-Efy yapmaya karar verdik.

Kısaca kutumuzdan bahsetmek gerekirse; WALL-Efy ismini verdiğimiz geri dönüşüm kutumuz, haznesinde pet, cam ve alüminyum şişeleri geri dönüştürülmek üzere topluyor ve sahip olduğu sayaç sayesinde bizi geri dönüşüm miktarı hakkında da bilgilendiriyor. Aydınlatmasını düşük voltajlı sistemlerle sağladığımız kutumuzu yeni yıla özel sürprizlerle ilerleyen günlerde daha da güzelleştireceğiz.

1

Proje ekibi soldan sağa: Oğuzhan Paçacı, Fatma Nur Caygın, Gökçe Naz Tandoğdu

Bir sonraki adım olarak,insanların duygularına ve fikirlerine dokunmanın en kolay ve eğlenceli yolunun müzik olduğu düşüncesinden yola çıkarak okulumuz Müzik Kulübüyle iletişime geçtik. Hepimiz için harika bir geri dönüşüm şarkısı bestelediler! Robotik Kulübümüz ise kutumuza ekleyeceğimiz sistemler üzerinde çalışmalarına devam ediyor.

İnandığımız hedefe arkadaşlarımızı da inandırarak ulaştığımız sonuç için oldukça mutluyuz. Filmlerin ve müziğin insan hayatının vazgeçilmez bir parçası olduğunu biliyoruz ve bu iki parça sayesinde geri dönüşümü de insanlar için vazgeçilmez yapmak, onların davranışlarını değiştirmek ve daha bilinçli olmalarını sağlamak en büyük isteğimiz. Bu noktada da diğer üniversitelerle projemizi tanıtım amacıyla ilerleyen süreçte iletişime geçeceğiz.Dünyamızın ömrünü uzatmak için elele verdiğimiz,inandığımız ve başardığımız nice projelere!

Projemiz hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için:

studentsgogreenproject.com/team12/
facebook.com/pages/Wall-Efy

Fatmanur Caygın

 

 

Fatmanur Caygın

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Yırca’ya dayanışma ziyareti #direnzeytin – Umut Aykutlu

Gezi yazıları yazmanın bende yarattığı en olumsuz yan, okuyanları tek başına birşeyler tüketmeye, para harcamaya yönlendiriyor olma hissidir. Gezi yazıları yazmaya yeni başlamış olsam da bu his zaman  zaman yazmaktan soğumama bile neden olabiliyor.Paylaşmak istediğim bu yazıda ise durum biraz farklı. Bu yüzden içim oldukça rahat.

Rahatlamama sebep olan “gezi” yazısı ise bir süredir zeytin ağaçları kesilmesin diye direnişte olan Soma’nın Yırca köyündeki güzel insanlara ve olaylara dair.

17

İnternette, gazetelerde Yırca ile ilgili haberleri duyduğumdan bu yana oraya gitme ve insanları yaşam alanlarında ziyaret etme isteğim vardı. Hatta kendime rota çizip, çadırlı bir bisiklet turu yapmayı bile planladım fakat bir türlü gidemedim. Cuma günü bu haftasonu yine gidemeyeceğim diye düşünmeye başlamıştım ki bir heyecanla aslında bu fikrin ertelenmemesi gerektiği üzerinden Cumartesi günü Yırcaya arabayla gitmeye karar verdim. Ayrıca bu ziyarette heyecanıma ortak olan Begüm de bana eşlik etti.

Akşamdan sözler verildi ve sabahtan buluşuldu. Yolda güzel demli çaylarla kahvaltı yapılıp, keyifli uzun sohbetler eşliğinde yaklaşık 1 saat 40 dakikada Soma’ya ulaştık. Soma giriş tabelasının hemen ardındaki Yırca okunu takip ettik. Köye giden yol üzerinde bulunan ve önünde çok sayıda sıra sıra kamyonun beklediği Soma termik santralinin yanından geçtik.  Köy orada mı burada mı derken nihayet zeytin nöbeti oklarını bulduk.

10 zeytin nöbeti

Dışarıya adım atmamız ile birlikte yol üzerindeki termik santralden geliyor olması muhtemel ağır kokuyu hissettik. Okları takip ederek toprak yoldan aşağı yürümeye başladık. Yürüdükçe gideceğimiz yer belirginleşiyor ve bizim gibi buraya gelmiş çok sayıda ki araç ve minibüsü görüyorduk. Sonunda arabaların yanına gelmiştik ki sol tarafımızda kalan alanın medyadan izlediğimiz, o vahşi katliamın yapıldığı, güzelim ağaçların yattığı yer olduğunu fark ettik.

Yürümeye devam edip insanların toplandığı alana doğru ilerledik.  Buraya geliş amacım; olan bitenlere tanık olmak, mümkünse birer ağaç dikmek ve insanları biraz dinlemekti. Lakin insanların yanına geldiğimde ilk olarak ne yapmam gerektiği konusunda hiç bir fikrim yoktu. Kısa süreli anlamsızlık ve yabancılaşma hissini üzerimden attıktan sonra yavaş yavaş insanların arasına karışmaya ve onları gözlemlemeye başladım.

Etraftaki insanların bir kısmı dilek ağaçlarına çaputlar bağlıyor, bir kısmı orta yaşlı bir abinin bağlamasından dökülen nağmeleri dinliyordu. Diğer yandan ise çocuklar yazılama duvarına büyük bir aşk ve neşeyle birşeyler yazıyor, başka bir grup ise ateş etrafında çaylarını yudumlayarak sohbet ediyorlardı. Ortamın keyfini hissedip biraz etrafa dokunduktan sonra ağaçların bulunduğu yöne doğru ilerledik. Alanı daha iyi görebileceğini düşünerek önce köy çocuklarının da tırmandığı bir tepeye doğru çıktık. Buraya tırmanması sandığımız kadar kolay olmadı fakat tepeye çıktığımızda yapılan katliamı yukarıdan görme şansını bulduk.

11 Zeytin Nöbeti

Derin düşüncelerle boğuşmaktan bir an sıyrılıp tepede yanlarına yanaştığımız çocuklarla kısa ama keyifli bir sohbete giriştik ve gerçek anlamda Yırca ile ilk temasımız böylece başlamış oldu.

Tepede biraz soluklanıp oturduktan sonra katliamın olduğu alanda uzaktan ne yaptıklarını seçemediğimiz insanların yanına gittik. Yanlarına yaklaştıkça yaşanan zulmü ve vahşeti yakından hissettik. Üzerlerinde binlerce zeytin bulunan güzelim zeytin ağaçları birbir yerinden edilmiş toprağa serilmişti.  Gördüklerim bana savaş filmlerinde izlediğim kadınların, çocukların ve birçok sivilin öldürüldüğü ve cansız bedenlerinin bulunduğu savaş alanlarını anımsatıyordu. Saldırıya maruz kalanların kendilerini savunabilmesi mümkün değildi bu sefer çünkü onlar sadece ağaçtı. İnsan olmaya dair derdi davası olanlar onlarlaydı fakat sonuç alınamamıştı bir şekilde ve boyunları bükük bir şekilde yerde yatıyorlardı.

Katliam alanından içimiz cız ederek insanların toplandığı alana doğru ilerledik. Yanlarına varıp ne yaptıklarını sorduğumuzda bize köylülere zeytinleri toplama konusunda yardım ettiklerini söylediler ve biz de yere eğilip başladık zeytinleri toplamaya.

12 zeytin nöbeti

Katliam sırasında o kadar çok zeytin yerlere saçılmış ki anlatılması imkansız. Bu zeytinleri hasat zamanını geldiği bir dönemde ağaçtan toplamak yerine yerlerden toplamak ise oldukça zordu. Bizimle beraber zeytinleri toplayan köylülerle konuştuğumuzda yere saçılan zeytinlerin bu haliyle sadece sıkmalık olabileceği ve oldukça düşük paralara satabileceklerini bahsettiler. Zeytin toplama sırasında selamlaşmalar, konuşmalar derken sohbet akmaya başlamıştı. Herkesin dilinde bir öfke ve kızgınlık vardı. Herkes bir yandan köylülere yardımcı olabilmek için yerden tek tek zeytinleri toplarken diğer yandan ise hislerini etraftaki insanlarla paylaşıyordu.

Ortam bir an için ölüm sonrası gidilen yas evini anımsattı bana ve içimi bir hüzün kapladı. Ölüm sonrası hissedilen o çaresizlik hissi, birşey yapamama ve artık gideni geri döndürememe hissi …

Bir Avuç Zeytin için 15 Yıl

Kesilen ağaçlar kesilmişti ve geri dönüşü pek o kadar da kolay değildi. Bir zeytin fidanını toprağa dikip tekrar bir avuç zeytin alabilmek için tam 15 yıl gerekiyormuş.

13  zeytin nöbeti

Düşünün 15 koca yıl …

Verilen emeği ve o sabrı düşünün …

Yapılan zulmü, zalimliği şimdi tekrar düşünün. Yaşanan toprak ananın çocukları olan bu zeytin ağaçlarının dramı.

Gerçi bu topraklarda dram hiç bitmiyor. Daha yakın zamanda 301 insan toprağın altında can vermişken 6000 ağaç nedir ki değil mi devlet büyükleri.

Neyse biraz daha ötede oturan bir başka grubun yanına doğru yöneldik. Sadece köylülerden oluşan bu grup da zeytin topluyordu. Onlarla da kısa bir sohbet edip, dertlerini, yaşanan olayları onların dilinden dinledik.

Tüm sohbetleri toplayacak olursak aklımda kalan başlıklar;

*6000 ağacın bulunduğu alan birden fazla köye ait ve köylülerin bir kısmı kamulaştırmayı kabul ederken bir kısmı ise kabul etmemiş

*Kabul edenlerin de etmeyenlerin de tüm ağaçları bir gecede kesilmiş

14

*Zeytinleri kesilen insanlar paralarını almış olsalar dahi artık bu civarda kurulacak yeni santral ya da işletmelerle eskisi gibi yaşayamayacaklarını ve çocuklarının, torunlarının bu topraklarda yaşamlarını sürdüremeyeceklerinin farkındalar

* Kamulaştırma bedellerini almış olmalarına karşın konunun hala tartışılır olması, dava sürecinin devam ediyor olmasına rağmen  hasat zamanı gelen zeytinlerin apar topar yangından mal kaçırır gibi kesilmesine tepkililer

*Ağaç üzerinde iken toplaması daha kolay olan ve satışlarından da daha çok gelir edebilecekken böyle bir kıyımın olmasına dair öfkeliler

*Civarda zeytinlik alan dışında düz alan çok fazla olmasına karşın bu alana göz dikilmesine bir anlam veremiyorlar

*Yıkım öncesinde işe alınan güvenlik görevlilerinin bir kısmı köydeki insanlardanmış fakat bu olaylardan sonra onlar da işten çıkarılmışlar

Konunun tüm detaylarına hakim olmadığımdan dolayı keskin cümleler kullanmak ve ezberden konuşmak istemiyorum. Fakat sonuç olarak köylüler bu ağaçların kesilmiş olmasına oldukça tepkili.Burada yaşanılanları özetleyecek bir şeyi de kıyımın olduğu alandan dönüş sırasında sohbet ettiğimiz bir abimiz söyledi.

Sesi hala kulaklarımda …

Doğurmasına az kalmış hamile bir kadın hiç öldürülür mü? Nerede yazar bu ? Kim kabul edebilir bunu ve neden yapar?”

İşte akılara takılan ve hisleri özetleyenler bunlar.

15

Dönüş yoluna geçmeden önce köylülerin toplandığı yere tekrar geri dönüp dayanışma için kurulmuş sofraya yönelip birkaç lokma birşey yedik. İnsanlarla biraz daha sohbet ettikten sonra oradakilerle vedalaştık.

Köylüler oraya gelen insanları evlerinde ağırlarcasına ellerinden gelen tüm imkanları kullanarak sevgi ve özenle sundular. Bunun sonucu ve dayanışmanın yarattığı mutlulukla, bölgeden ayrılan insanlar köylülere sarılarak bölgeden ayrıldı.

Buradan ayrılırken aklımda bir katliama tanık olmanın öfkesi, dayanışmanın getirdiği mutluluk ve coşku, gelecek günlere dair ise beraberliğin yaratığı güven, kendime dair ise iyi ki türlü bahanelere kapılmayıp gelmişim hisleri ile ayrıldım.

16

Zaman dayanışma zamanı ve başka bir dünya mümkün …

Umut Aykutlu

 

Umut Aykutlu

http://koalayolda.blogspot.com.tr/

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Korkma İstanbul, ben dostum – Naime Sürenkök

Merhaba İstanbul, korkma benden. 10 senedir arada birkaç yıl ve mümkün olan her haftasonu olan uzaklaşmalarımı saymazsak bayağı zaman geçirdik beraber ve geçiriyoruz. Sen kendini ne kadar tanıyorsun? Kendi gözümden her gün karşılaştığım birkaç manzaranı paylaşayım mı?

Sahne 1: Milyonlarca insan taşıyan binlerce metro vagonundan biri

Aceleyle içine doluştuğumuz vagonda insanlara bakınca gülümsemekten alamıyorum kendimi. Herkes o kadar çok somurtuyor ki, sanki belediye bedava dağıtıyor bu somurtma maskelerini.  Sonra haddim olmayarak birkaç kişinin siyah aynasında* neler var merak ediyorum. Birisi renkli balon patlatıyor, birisi arkadaşlarıyla komik konular hakkında mesajlaşıyor, birisi gayet hareketli pop müzik dinliyor. Bu haldeyken somurtmayı nasıl başarıyorlar? İnsanların tepkilerini bayağı değiştiren bir şehirsin valla.

Sahne 2: İşe giderken sabah yürüdüğüm Dikilitaş-Fulya yolu

Bu yolu aylardır kullanıyorum, aynı yoldan giden bir İETT otobüsün de var, çok sağol ama ben almayayım İstanbul. Yoksa günde 10.000 adıma nasıl ulaşırım? Zaten içeridekiler de metro insanları gibi somurtma maskelerini takmışlar, yine güldürecekler beni. Neyse, yola dönelim. Bu yolda yürürken, biz yayalar için kaldırımlar zaten çok dar. Bu da yetmezmiş gibi yanda kocaman bir apartman dairesini işgal eden değerli bir İstanbullu bir de arabasını koymuş o daracık kaldırıma. Kuş gibi seke seke gidiyorum sayelerinde.  Arabalar kendileri için alttaki toprağa ve yeşilliğe azıcık bile izin vermemiş dümdüz yoldan akıp gidiyorlar. Çıkan egsozları sabah sabah solumak zorundayım diyorum, oh çok şükür! Ayıldım tabi, aşağıya Ihlamur Kasrı’na gelene kadar sonbaharın geldiğini fark edemiyorum. Ben aynı gün içerisinde fark ettim, peki her gün sabahın köründe beton apartman dairelerinden beton-cam karışımı bloklara/plazalara taşınan komşularıma ne desem ki? Zaman kavramını da değiştiriyorsun İstanbul.

Sahne 3: Apartmanda aşure dağıtırken

28 yaşımda hayatımda ilk kez aşure yapmayı denedim. 10 kase aşure oldu, hepsinin içinde bir dünya malzeme var,: buğday, fasulye, ceviz, fındık, badem, tarçın, karanfil ve üstünde de nar taneleri. Nuh’a yakışır bir puding oldu.** Sonuç olarak, güzel yani. Dedim ki, aşure yapınca komşulara dağıtmak lazım. Bizim apartman 7 katlı ama elimde kalan 5 aşureyi (diğerlerini evde yedik, afiyet olsun bize) en yakınımdaki komşulara dağıtmak için zilleri çaldım. İki üst kattaki komşumuzun zilini çaldım, bekliyorum. Amca ile Amelie  filminin son sahnesinde Amelie ile Nino gibi karşılıklı kapı ardında bekledik birkaç dakika. Duyuyorum nefesini ama açmıyor. Bakıyor bana o delikten, tabii ki aşure kasesi görüş alanının dışında. Ne zaman ki “Amcacım, aşure getirmiştim” cümlesi ağzımdan çıktı, sihirli kapı açıldı ve aşure el değiştirdi. Yoksa iki lafın belini kıralım desem, paravan arkası devam edecektik karşılıklı bekleşmeye. İletişim kurma yeteneklerimizi de geliştiriyorsun bu arada.

Demem o ki, ilginç bir şehirsin İstanbul.  Bu ilginçliğinden dolayı mı böyle çok sevenin var bilemiyorum ama insana çok şey öğretiyorsun. “Başka bir İstanbul mümkün aslında” desem alınmazsın değil mi?

Notlar:

*BBC Black Mirror serisini izleyebilirsiniz, sadece 6 bölüm!

** İngilizce’de Noah’s pudding diye geçiyor, restoranların İngilizce menüsünden gördüm.

Naime Sürenkök

 

 

Naime Sürenkök

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

Termik santrale karşıyım, DOSAB’da ve her yerde – Sedar Esen

10 Haziran 2014 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Demirtaş Organize Sanayi Bölgesinde DOSAB tarafından yapılması planlanan “DOSAB Buhar ve Enerji Üretim Tesisi” projesine ilişkin ÇED başvuru dosyasını uygun bularak, proje ile ilgili ÇED sürecini başlattı. Yapılan açıklamada ÇED sürecinde “halkın katılım toplantısı yapılmaması, bunun yerine istek, öneri ve görüşlerin doğrudan Valilik, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ve Bakanlığa iletilebileceği” belirtiliyor.

Bu açıklamanın ardından Bursa kamuoyu konuyu tartışmaya başladı. Siyasi partiler, dernek ve STK’lar, medya ve özellikle de Demirtaş’a yakın mahallelerde yaşayan halk, “Buhar ve Enerji Üretim Tesisi” olarak adlandırılan ama aslında “Termik Santral” olan projeye karşı çıkıyorlar. 49 MW gücünde planlanan tesis kömür yakacak ve Demirtaş Organize Sanayi Bölgesinde yer alan fabrikalar için buhar üretecek. Kömürün de ağırlıkla Dursunbey’den geleceği ve yılda 500 bin ton kömür yakılacağı ifade ediliyor.

DOSAB yetkilileri bu tesis ile üyelerine daha ucuz sıcak su ve buhar vereceklerini, maliyetlerin düşeceğini belirtiyorlar. Evet, kapitalizmin tek ölçütü “kar” ve bunu sağlamanın yolu da maliyet düşürmek, ne pahasına olursa olsun!

Peki Bursa halkı neden bu tesise karşı çıkıyor? Çünkü termik santraller hem küresel ısınmaya neden olan sera gazlarını(karbon dioksit) hem de hava kirliliğine neden olan gaz ve parçacıkları havaya salarak, ayrıca kül dağlarına ve asit yağmurlarına neden olarak insan sağlığına ve doğaya zarar vermektedir. Termik santralin çevreye verdiği zararlar yanında, bu santralde kullanılan kömürü üreten madende çalışan işçilerin yaşadığı kazalar, solunum hastalıkları, maden bölgesinde tarımın olumsuz etkilenmesi gibi yan etkileri de var.

DOSAB özeline geldiğimizde ise santralin yapılacağı bölgeye komşu mahallelerde onbinlerce insan yaşamakta ve bölgede tarım yapılmaktadır. Özellikle bu bölgede yaşayanların tesisten ciddi biçimde etkilenecekleri açıktır. DOSAB yetkililerinin “santralin çevreci olduğu” açıklamasını duyunca aklımıza “ben çevrecinin daniskasıyım” diyen Sayın Erdoğan geldi. DOSAB yetkilileri kusura bakmasınlar ama söze değil yapılan işe bakmak gerek. Santralde kömürün yakılması sonrası ortaya çıkacak külün nasıl ve nerede depolanacağı belirsizdir, bu durum büyük risk yaratmaktadır. Ayrıca soğutma için gerekli olan günlük 10.000 ton civarında su nereden sağlanacak? Sularımızın giderek tükendiği bu dönmede yer altı sularının yok edilmesi kabul edilemez.

Ülkemizde şu anda kömürle çalışan 22 adet termik santral bulunmakta ve 7 termik santral de yapım aşamasındadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2010-2014 stratejik planında, AKP’nin 2023 vizyonuna uygun olarak kömür ön plana çıkarılmaktadır. Bazıları lisans bazıları da ÇED aşamasında olan 80 yeni termik santral yapımı planlanmış durumdadır. Mevcut termik santral kurulu gücü 13 bin MW iken, kurulmak istenen yeni termik santrallerin kurulu gücü 65 bin MW dolayındadır ki, bu rakam akıl almaz biçimde yüksektir.

Hayali enerji talep tahminleri ile ve enerji bağımsızlığı, kalkınma söylemleri ile Türkiye bir kömür tuzağına sürüklenmektedir. Türkiye’nin daha çok enerji üretimine değil, ürettiği enerjiyi daha akıllı kullanmaya ihtiyacı vardır. Kömürü bir enerji kaynağı olarak kullanmaktan vazgeçmeli, mevcut santralleri bir plan dahilinde kapatırken yeni hiçbir termik santrale izin verilmemelidir. Ülkemiz temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları olan rüzgar, güneş ve jeotermal açısından zengindir ve bu kaynaklar ihtiyacımız için yeterlidir.

DOSAB da yapılmak istenen termik santrale kuşkusuz ki karşıyım, ama sadece ona değil, Kozağaçlı’da ve diğer yerlerde yapılmak istenen termik santrallere de karşıyım. Türkiye’de kömürlü termik santrallerin neden olduğu hava kirliliği her yıl 7.900 kişinin ölümüne neden olmaktadır. Kömür, iklim değişikliğinin en büyük nedeni olan sera gazları arasında başta gelen karbon dioksitin de en önemli kaynağıdır. Sera gazı salımını1990-2012 arasında %133 arttıran Türkiye, bu artışı büyük ölçüde kömür ve diğer fosil yakıt kullanımına borçludur.

DOSAB termik santraline karşı çıkarken “yerinden yönetim” in önemini de vurgulamak gerek. Bursa’da yapılmak istenen bir santrale ya da başka bir tesise Ankara’dan karar veren “merkezi yönetimi” değil, Bursa’da ne yapılacağına Bursa’da yaşayanların karar vermesini öngören “yerinden yönetim” ya da “yerel özerklik” savunmak, tam da bu tür olaylarda ihtiyacımız olandır.

Serdar Esen

Kategori: Yeşeriyorum

Yeşeriyorum

“Küfür ekolojiktir” dermişim… (+18) – Ramazan Kaya

                                                                           Can Yücel’in doğum günü ile ölüm tarihi arasında,

                                                                           Marquez’in büyülü gerçekliğine ithafen.

 

Küfürü ahlaksızlıkla nitelemek hayli kolay olurdu. Basit bir papağanlıktan öteye gitmeyecek o tür bir yazı yazmak için ne yöntemli bir bakış açısına, ne disiplinli bir bilgi birikimine, ne de adil bir dünya hayali gören, belki de (artık) subjektif denebilecek bir erdeme ihtiyaç vardır.

Küfür Türkçe kültürde henüz yeterince tartışılmadığı için yüzeysel ezberleri sürekli yeniden üreten, ciddi bir entelektüel boşluğa işaret ediyor. Bu sorun “değerlere hakaret etmek” veya son iki yıldır gündemi inceden işgal ettiği haliyle “başbakana hakaret/küfür etmek” gibi tartışmalarda sürekli yeniden karşımıza çıkıyor. Gelin, özgürlükçü entelijansiyanın bile muhafazakar mutlakçılarla aynı dili konuştuğu bu konu hakkında yeni ve farklı bir çerçeve, deyim yerindeyse bir anti-tez sunayım ki dar kafalar açılsın. Konusu itibariyle sürç-i lisan edersem de şimdiden affola.

****

Foucault “iktidarın olduğu her yerde direniş vardır” diyor ya hani; belki de “iktidarın olduğu her yerde küfür vardır” demek bu yazının bi’nevi özetine tekabül eder.

Küfür dil kadar eskidir. “Resmi terbiye darphanesi”nden çoğaltılmış gibi duran günümüz insanı ise bu sözcükleri anla(ya)mıyor… Aslında küfürler, düşünülmekten ziyade ezberden söylenen, canlı niteliğini kaybetmiş deyim/tekerleme özelliği göstererek, elimizdeki binlerce yıllık geçmişe sahip arkeolojik kalıntı niteliğinde görülmelidir. Basbayağı atasözleridir. Yani üstünü örtmektense, artık donuk birer eşyaya dönüşmüş sözcüklerin içeriğindeki canlı niteliği anlamaya çalışalım; …bakalım neler çıkıyor?

Biz her ne kadar küfürleri ilk bakışta/duyuşta, alışılageldiği üzere, hemen tüyleri diken diken eden hakaret niteliğinde değerlendirmeye eğilimli olsak da, aslında aynı sözcükler yaşatılışında farklılık gösterir ve mizahtan hakarete uzanan bir yelpazeye yerleşir. Mizah-ironi-kinaye-taşlama-yergi-itibarsızlaştırma-Hakaret gibi… Küfürler sevgi dolu bir tarzda da söylenebilir ve “dile gelişinde” esas ağırlığı bu kısım oluşturur. Bir babanın bizzat kendi oğluna “eşşoolueşşek” demesi gibi. Bununla birlikte bu yazıda küfür için “mizah yönü ayrı, hakaret niteliği ayrıdır” diyen absürt ahlakçı bir tutum ortaya koymayacağım. Günümüz entelijansiyası bu tür kolaycılıklara oldukça alışmışa benziyor. Yani “bir kısım”ı suçlayıp, kalanları aklamayacağım çünkü küfür ne mizah özelliğindeyken hakaret anlamını, ne de hakaret niteliğindeyken mizahi yanını tümden yitirir. Bunun sebebi küfürün çok daha derin bir gerçekliğe işaret etmesindendir.

Aptal, salak, gerizekalı, şapşal, mankafa gibi sansürlemeye gerek kalmaksızın dile getirebileceğimiz ve aslında bu özelliğiyle kullanımının meşru görüldüğü düşünülebilecek küfürler aslında yeni yeni ortaya çıktı, daha doğrusu dil kadar eski olmasa da, yine de eski olan bu küfürler, yeni yeni ağırlık kazanmaya başladı. Küfürden temelde “bel-altı küfürler” anlaşılırken, şimdilerde, zihni esas alan sözcüklere yönelen dönüşüm oldukça çarpıcıdır ve bu küfürlerin (bel-altı küfürlere nazaran) “artık” duyanını daha çok rencide etmeye başladığı bile düşünülebilir. Oysa cinsiyetçi olduğu düşünülen küfürlere göre esas anti-ekolojik kalan küfürler bunlardır. Bu küfürler gerek sevgi dolu veya mizahi kullanımında, gerekse hakaret olarak kullanımında, gittikçe soyutlaşan ve zihne indirgenen zamane uygarlığını över. Aklı her şeyden üstün tutar. Akılla, zihinsel işlemlerle veya kavramlarla işi olmayan hayvanların/bitkilerin yaşamını ötekileştirir, yok sayar. Aklı yüceltirken her türlü yaşama en ala hakareti etmiş olur. Bu küfürler ekolojik değildir, hatta tam anlamıyla anti-ekolojiktir. Eğer cinsiyetçi küfür etmemek için aklı yücelten sövgülere yönelen ekolojistler varsa, çok temel bir hata yaptıklarından emin olabilirler.

Hayvanlar üzerinden edilen küfürlere gelince biraz durup düşünmek gerekiyor. Öncelikle şunu hatırlayalım: İnsan, vahşi doğadaki canlılar arasında en zayıf hayvanlardan biriyken, hayatta kalabilmesini hayvanları taklit edebilme yeteneğine borçludur. Bu, öylesine temel bir özelliktir ki; taklit yeteneği, insanın ellerini zihin aracı olarak kullanabilmesi ya da ateşe başat olmak gibi kültürel-zihinsel icatlarından çok daha köklü, çok daha derine yerleşmiş bir özelliktir. Taklit yeteneği insanın doğanın mevcut vahşi durumuna uyarlanabilmesini, avlanabilmesini ve mesela buzul çağında yok olan hayvanlardan farklı olarak, hayatta kalabilen diğer hayvanlar “gibi” üzerine kürk alabilmesini, yine buzul çağı bittiğinde de kürkü nedeniyle yok olan canlılara nazaran, bu kez kürkünü üzerinden atıp hayatta kalabilmesini sağlamıştır. Fakat yalnızca bununla da sınırlı değildir. İnsan, “(%20) avcı – (%80) toplayıcılık” denen milyonlarca yıllık yaşam deneyimi süresinde görebildiği, gözlemlediği tüm hayvanların özelliklerini bünyesine katmış, onlarla özdeşleşmiştir. Bu sebeple insan davranışlarında her daim, her türlü hayvan davranışı gözlemlenebilir. İnatçılık yapan bir insana “keçi” dediğimizde salt bir benzeti kurmuş olmayız. Onun davranışındaki hayvansal karakteri açığa çıkarmış oluruz. İnsan, çakal-akbaba gibi sürü fırsatçısı, tilki gibi zayıf-kurnaz, köpek gibi sadık-dost, kedi gibi mağrur-nankör olabilir. Kuşlar gibi şarkı söyleyebilir, maymunlar gibi alkış tutabilir veya karıncalar-arılar gibi çalış(tırıl)abilir. Öte yandan bu kavrayış statik düşünülmemelidir. Belli davranışlar diğer davranışların üzerine gelişir. Yani hayvanlar iyi-kötü hayvanlar diye indirgenemez. Bu sebeple insanın hayvansal karakterini açığa çıkarmak çoğunlukla derinlikli bir edebiyat veya bilgelik gerektirir. (Buna günümüzde bilimsel bilgi de eklenebilir.) Asya-Hint mitolojilerinde yani doğaya özdeş kültür formlarında, bu ekolojik kavrayışın en güzel örneklerini buluruz. Ya da oradan esinlenen Shakespeare çözümlemelerinde… Amerika yerlileri beyaz adam için “üzerimizde örümcek gibi ağ kuruyorlar” dediğinde haksız değillerdi ve salt bir benzeti-hakaret anlamı taşımıyordu. İşgüzar bir müdür yardımcısının “köpek” gibi davrandığından bahsettiğimizde, bağlamından kopuk salt bir benzeti-hakaret değil, ekolojik bir yaklaşım, örneğini doğadan alan bir analiz, durumu yansıtan bir çözümleme ortaya koymuş oluruz. Belli durumlardaki insan davranışlarının hayvansal karakterlerini açığa çıkarıp, özdeşlikler kurarak iletişimlere yansıtmak, bugün kent makinesinde yaşayan insanın unutmaya yüz tuttuğu bir kavrayışa işaret etse de, tam da ekolojik düşüncenin dünya yaşamıyla, hayvan ve bitkilerle ortak, dostça yaşam felsefesi anlamına gelir. “Ne mutlu bu özdeşlikleri hakkınca kullanabilenlere, açığa çıkarabilenlere!” derim.

Bel-altı küfürlerin ekolojik anlamına gelince… “Acaba şaka mı yapıyorum?” Yok, şaka yapmıyorum ama okuru on kere düşünmeye davet ediyorum.

Bizler dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğrafını henüz çocukken görmüş nesilleriz. Oysa insan milyonlarca yıllık tarihinde bize tamamen basit görünen bu bilgiden muzdaripti. Bu bilginin bizim bir işimize yarayıp yaramadığı meçhul olmakla beraber, halen dünyanın çoğunluk insan popülasyonu bu bilgiden bi’haberdir. Bundan bahsediyorum, çünkü eski dünya algısını tahayyül edebilmek için zihnimizi perdeleyen yeni dünya algısından uzaklaşmamız gerekir. Dünyaya dışarıdan değil, içeriden bakmamız gerekir.

“Bel-altı” deyince ne anlıyoruz? Aslında sözcüğün Türkçe filolojisi bile geçmiş dünya algısına yönelik işaretler sunar. Bel-altında kalan bacaklarımız ile bel-üstünde kalan kollarımız birbirinden apayrı iki dünyada yaşar. Biz unutmuş veya anlamıyor olsak da, bu iki dünya arasında mutlak bir topografik anlam vardır. Geçmişte kaldığını düşünsek bile, aslında hala devam etmekte olan milyonlarca yıllık dünya tasavvuruna işaret eder. Yukarısı gök-sema-yıldızlar, aşağısı ise yer-yeraltı-toprak ve bizatihi dünyadır. Bu yaşam formunda toprak ayağımızın altından başlamaz. Belimizin, başımızın ve hatta daha da ayrıntılandırılırsa kalp hizasından başlar. İnsan bir ağaçtır: Ağacın kökleri, aşağıda kalmış bacaklarıdır, dalları ise yukarıdaki kolları ve başıdır. Yaşam topraktan fışkırır, dünyaya meydan okuyarak göğe yükselir, miyadını doldurur, tekrar toprak yutar ve yaşam yeniden topraktan fışkırır. Bu tasavvur hiç bitmeyen ekolojik döngüyü resmeder. Dünya durmadan yiyip yutan bir mezar ama yine yeniden doğuran berekettir, yaratıcılığın kaynağıdır. Tüm canlıların yaşam bulduğu rahimdir. Öte yandan zaman içinde bu ikircikli anlamın yani hem “mezar” hem de “doğum” anlamlarının, korku öğesi olan birinci niteliği ön plana çıkarılıp “yer altı”, “bel-altı” veya “dünya cehennemleştirilirken”, bolluk-bereket anlamındaki yaratıcı niteliği gizlenecektir. Artık dünya, yukarıdakiler tarafından, kaynakların kısıtlı, “ekmeğin aslanın ağzında olduğu” hiyerarşik bir mekanizma olarak tanıtılacak ve yaşatılacaktır. İnsan (artık), yaşamını sürdürmek için bir ağaç ve bir keçinin bile yeterli olduğunu unutacak, “yukarıdakiler”in esiri olacaktır.

Tekrar küfüre dönersek, bu dünya tasavvurunda herhangi bir canlı form; güçlenerek büyüyüp, yukarıya, göğe, yani iktidara yükselirken, iki ayağı üzerinde duran insanda cisimleştiği üzere, dünyaya meydan okumuş ve ekolojik döngüye kendi öznel varlığının imzasını atmış olur. Yukarıdayken yani güç sahibiyken yarattığı öznel soyut kimlik dünya tarafından kabul görmezse ona yeryüzü hatırlatılır, “yere çalınır” ve hatta “yerin dibine sokulur”. Yerin dibine sokmak, “aşağı”lamak, itibarsızlaştırmak, yok etmek, öldürmek, gömmek. İşte küfürün yaptığı budur. Yukarıdakini (gücü-iktidarı) aşağıya fırlatmak, aşağıyla ilişkilendirmek… Onu, aşağı bölgeyle yani dışkılamayla, kaba etlerle, mide-bağırsaklarla, anüsle ilişkilendirmek ve daha önemlisi; üreme organlarıyla, testislerle, çiftleşme ve doğumun gerçekleştiği kadın rahmiyle özdeşleştirmektir. Biz bugün hala bu özelliği taşımakta olan küfürlerde “yıkıcı” bir anlam görüyoruz oysa bu kavrayış eski dünya tasavvurunda tersine “yapıcı” anlam taşımaktaydı. Fakat bu bahsettiğim tam olarak doğru da değildir, çünkü küfürün yapıcı özelliği hala derinden derine mevcudiyetini korur. Küfür yakın arkadaşların veya samimi insanların birbirlerine karşı dile gelişinde bu anlamı taşır. Aralarındaki hiyerarşiyi kaldırır çünkü küfür “yukarı” konumlanışa meydan okur ve onu tekrar “aşağı” çeker. Eski dünya tasavvurunda yapıcı anlam taşımasının sebebi de budur. Yakın tarihli yeni antropolojinin keşfetmeye başladığı gibi; eski kültürler büyüme, yükselme, yukarıya yönelme eğilimlerini hakaret hatta sapkınlık sayarlardı. Bu sebeple yukarıdakini aşağı çeken küfürler yapıcı anlam taşırlardı. Aslında bu kavrayışın da sona erdiğini düşünemeyiz. Günümüz insanı “daha fazlasını istemek” veya “yükselmek”le, “azıcık aşım, kaygısız başım” düşüncesi arasında sıkışmış haldedir.

Dilin nasıl ve neden doğduğu tartışılsa da, toplumsal yaşamı düzenlediği açıktır. Öte yandan küfür bu düzende dengeyi sağlayıcı büyük bir (anti-)güce işaret eder. Sosyal organizasyonu sağlayan sosyal roller ve statüler, her daim naif ve kırılgandır. Temelde çok zayıftırlar. Çok zayıf oldukları için büyüleyici imgelere, ilüzyonlara başvurulur. Kralın herkesten farklı bir insan olduğunun şaşmaz bir gerçeklik olarak kabul edilebilmesi için kafasına taç konulur. Birisinin çıkıp onun soyut öznel kimliğine (yani “krallık”ına), “sen kim oluyorsun bre!” diye soramaması veya buna cüret edememesi için yüksek tahtta oturtulur. Tüm bunlar o büyük gücün, küfürün, yani o muazzam hatırlatıcının yapabileceklerinden korkulduğu içindir. Örneğin bir kabile, kendilerine şef tayin ettiklerinde, o kişiye soyut bir statü vermiş olduklarının bilincindedirler. Şef de statüsünün beyhude bir konum olduğundan haberdardır. Durum böyle iken zaten bir sıkıntı yoktur. Buna karşılık şef gerçekle-soyutu birbirine karıştırıp, örneğin kendisinin ilahi güçle donanmış özel birisi olduğu hayaline kapılırsa ve daha kötüsü bu hayalden hareketle zulüm etmeye kalkışırsa, küfür ona “esas gerçekliği”/”bizatihi gerçekliği” tekrar hatırlatacak, onun soyut statüsünü dünyanın maddi ekolojik döngüsüyle sonlandıracaktır. Artık onun aşağıya inmesinin/indirilmesinin vakti gelmiştir. Yukarıdaki aşağıyla, dünyayla, esas gerçeklikle ilişkilendirilecektir. Böylece küfür soyut sosyal rollere-statülere bedensel/maddi bir mezar kazmış, o statüyü gömmüş, ekolojik döngüyü nihayetine erdirmiş olur. Küfür, soyut statülerin işlev ve yararlarından haberdar olmakla beraber, bunların kendi aklından yaratıldığının ve aslolanın “maddi gerçeklik” olduğunu hatırlatır. Kralın öznel kimliğini gösteren ve yukarıda kalan başını/kafasını, aşağıda kalan kaba et ve dışkılamayla ilişkilendirirken, onu tahtından kaldırıp tuvalete sokup, büyüyü bozar. Böylece küfür, aklın da, ruhun da bedenden ayrımlanamaz olduğunun bilincine (geri) sokar, bunların iki ayrı şey olduğu iddiasına boyun eğmez ve dahası, bizatihi yeryüzünün özelliği olan kaba saba şeylerle alakası yokmuş numarasına yatmaz. Kendisi ancak dil kadar eski olmasına karşın, dilden daha eski bir gerçekliği, “bizatihi gerçekliği” hatırlatır.

Zizek’in “gerçek bir ekolojist öncelikle çöpü sevmelidir” sözünü anarak, günümüz insanının bağırsaklar, kaba etler ve dışkılamasıyla barışık olmasından bahsedilebilir. Buradaki kasıt elbette bir zorlama veya öğreti değildir. Bunların “iğrenç” olduğuna dair imgeler yaşanan steril kültür içinde öğrenilmiştir. Eski dünya tasavvuru ve bilgisinde bağırsak hareketlilikleri, dışkılamak, işemek veya osurmak, tıpkı yemek-içmek gibi sağlıkla ilişkilendirilen göstergelerdi. İnsanın neyi yiyip-yiyemeyeceği veya içip-içemeyeceği gibi hayati özellikler gösteren konularda edindiği bilgi birikimi kadar, dışkıladıklarının özellikleri de hayati önem taşımaktaydı. Dahası, biz bugün dışkının sağlıkla ilişkili özelliklerini hastane tahlillerine devredip, bu olaya çoğunlukla ötekileştirici, göz ardı edici bir anlam veriyoruz. Sanki hiç tuvalete gitmiyormuş gibi yapıyoruz. Oysa eski dünya tahayyülünde bu olay aynı zamanda “yaratmak”la eş sembolik anlamlar taşırdı. Yaratmanın kaynağı; günümüzdeki yaygın kabulle bir zihin becerisi olarak kafa-baş yani yukarısı olsa da, aynı zamanda bol miktarda yaşatılan bir atasözü-espri olarak kaba etlerdir. “Bir fikir sıçılır”, “götten uydurulur.” Bu imgede bel-altının yani dünyanın artık unutmuş gibi olduğumuz (ama aslında bu esprilerde hala ve gırla yaşadığı üzere) yaratıcı niteliği vurgulanmış olunur. Yukarısı yani kafa-baş hiç bitmeyen bir tüketim merkeziyken, bel-altı hiç durmadan yaratan, ortaya çıkaran mizahi bir madendir. Nitekim tuvalet terminolojisiyle ilgili küfürler alabildiğine yıkıcıyken yani yukarıdakini aşağıya indirirken, her daim bir gülünçlük taşır. Bu gülünç öğelere erkek organı ve testisler de dahil edilebilir. Yaratıcı özelliğe ise tekrar değineceğim, çünkü bu bölge aynı zamanda yaşamın kaynağı, doğumun merkezidir.

Bahsettiğim gibi biz günümüz “algı ve bakış açısında” dil kadar eski olan küfürleri yani bu kalıntı sözcükleri anlayamıyoruz. Bu sözcükler milyon yıllık dünya tasavvurunda belki de “kutsal” diyebileceğimiz büyülenmişliğin efsunlu tılsımları (sözler) niteliğindeydi. Hala da öyledir. Şimdiki ataerkil, tektanrıcı, modern kafalarımızdaki duaya denk gelir, diyelim… Fakat bu dua, şimdi anladığımız gibi soyuta (hiçliğe) açılan bir yakarış niteliğinde değildir. Yine bir “isteme” vardır ve bu isteğin gerçekleşmesi için somut bir pazarlık (büyü) söz konusudur. Buna karşılık yukarıdakini indirmek için müracaat edilen güç, dünyanın ta kendisinin hatırlatılmasıdır. Fakat bundan daha derin yanları da vardır.

Aşağı bölgede yani bel-altında dikkat çeken en önemli öğeler, dışkılama, bağırsaklar, kaba etler ve anüsten farklı olarak kadın rahmi, erkeklik organı ve testislerdir. Fakat aslında erkeğe ilişkin öğeler her daim ikincil derecededir. Aslolan kadın rahmi, küfürün en eski, en köklü merkezidir. “Neden küfürlerde ille de kadın bedeni kullanılıyor?” diye sorulur ya hani… Ve yanıtı da genellikle ataerkinin kadın bedeni horgörüsüne dayandırılır. Bu düşüncelerdeki feminist ve özgürlükçü iyi niyetleri anlıyorum, hepten yanlış da değildirler fakat esas meseleden malesef bi’haberler…

Küfürde kadın rahmi, rahme düşme, düşürme hep vardır ve bu olay aksine anaerkinin göstergesidir, fakat bu olayın anlaşılabilmesi için yüz kere düşünmeye ihtiyaç var.

İktidarı kadın rahmi veya kolaylıkla ayrımlanmayacak biçimde ana rahmiyle ilişkilendirme, oraya gönderme (fırlatıp atma), kaba etler ve dışkılamayla ilişkilendirmekten, yani mezar kazan, salt “yukarıdakini aşağıya indirme” özelliğindeki öğelerden daha derin bir anlama gelir. Erkeklik organıyla beraber ele alınan seks imgesinden de. Kadın rahmini dile getirmenin bizatihi kendisi anaerki zamanlarının tılsımlarıdır ve seks imgesinin de merkezini oluşturur. Bu küfür gerek mizahi özellikteyken, gerekse hakaret niteliğindeyken iktidarın en net görünür olduğu durumlarda ortaya çıkar. Mizahi yanı mizahi büyüklenme-böbürlenmelerde, hakaret özelliği ise en büyük zulümlerde, iktidarın en pervasız halde kendisini gösterdiği durumlarda, deyim yerindeyse güç sarhoşluklarında ortaya çıkar ve her iki uç durumda da (yukarıdakini kadın rahmiyle ilişkilendirirken) aynı zamanda çaresizliğin yakarışı olarak, (artık) salt aşağı indirmekten (aşağılamak) farklı biçimde, bağışlayıcılığın erdemine sığınılır.

Bu affetme-bağışlama kısmı kolaylıkla anlaşılamayacaktır. O sebeple biraz daha açalım. Kadınlar için de, erkekler için de, hayvanlar için de geçerli olacağı üzere yaşam kadın rahminden gelir. Bununla, ardında yatan başka bir soyut güç kastedilmez, kadın rahminin bizatihi kendisi tanrı/ça’dır. Yani bu sözle soyut bir tanrı/ça değil, somut bir yaratıcı kastedilir. O, yani kadın rahmi, hem yiyip yutan bir mezar, hem de yaşamın, yaratıcılığın kaynağıdır. Bel-altındaki diğer öğelerin kinayeli bir yaratım alanı oluşu da esasen kadın rahmine yakın olmaktan, ona komşu olmaktan gücünü alır. “Gerçekten de tüm canlılar kadın rahminden doğarken, kimileri onun komşusundan ortaya çıkmış gibidir (espri!).” Zulümün en hasını uygulayan iktidar, bu sebeple ve son çaresizlikle tanrı/ça’yla ilişkilendirilir, ona gönderilir. Tanrı/ça’nın ismini anarak gerçekleşen bu dua ile bel-altındaki diğer öğelerin mezar kazan niteliğinden farklılaşıp, aynı zamanda yeniden yaratılmak istenmiş, bağışlanmış olunur. Belki şöyle meal edilebilir; “sen bana zulüm uyguluyorsun, katlanamıyorum… Her ikimiz de insan olmamıza karşın, birbirimizin dengi olmamıza karşın, sen kim oluyorsun ki bana bu zulmü uygulayabiliyorsun? Seni, yok etmek, öldürmek istiyor ve fakat bağışlıyorum. Bu sebeple seni dünyaya getiren tanrı/ça’ya yani yaratıcıya geri yolluyor, o’na şikayet ediyor, havale ediyor ve oraya gömüyorum. Bu sayede yeniden yaşa. Ya başka birisi olarak yeniden dünyaya gel, ya da şu dönüştüğün kişi yok olsun ve tekrar eski sen ol! Eğer eski sen olursan, bana zulüm uygulamaya kalkışmış olmana karşın seni affederim.”

Affetme-bağışlama erdemi epistemolojik bir soru ortaya koyması sebebiyle belki yine de yeterince anlaşılmamış olacaktır. Einstein’ın hiç bir şeyin yoktan var olmayacağını ve varken yok olamayacağını bilimsel olarak ortaya koyuşu ile eski dünya algısındaki ekolojik döngü tasavvuru birbirine benzer. Bir ölüyü toprağa gömmek aynı zamanda yeni bir yaşam için tohum atmaktır. Mezar aynı zamanda canı burnunda olan hamile bir kadını resmeder. Ölmek-öldürmek aynı zamanda yeniden doğmak, yeniden doğmaya vesile olmaktır. Ölmek-öldürmek bizim modern, ehil ve çizgisel zaman kavrayışımızda sert bir sözcük gibi duruyor olabilir. Oysa eski dünya tahayyülünde çok daha farklı bir anlamdadır. Gece, ölüm gündüz, yaşam demektir. Her yeni gün, yeniden dünyaya gelmek, ölmek ve yeniden doğmak demektir. Daha ötesi; kış ölüm, her bahar ise yeni bir dünya, yepyeni bir yaşam demektir. Vücudun absürt değişikliklerle yeniden tomurcuklandığı ergenlik, saçların aklaştığı orta yaş veya belin büküldüğü yaşlılık, eski kişinin ölmesi ve yeni bir yaşama başlamasıyla anlamlandırılır. Şimdikinden farklı olarak doğum ve ölüm gerçeklikleriyle bir arada yaşayan bu kavrayış ise gündelik hayatta da ciddi değişimler ortaya çıkarır. İnsan günlük hayatta bile sürekli başka birisi olur. Ölür ve yeniden doğar. Nihayet bu kavrayış da sona ermemiştir. Bu düşünce şimdiki hayatlarımızdan örneklendirilebilir. Misal, sevgili veya evli çiftler ayrıldıklarını ilan ettikleri andan itibaren olduklarından başka birilerine dönüşür. Her gün alışveriş yapılan güler yüzlü bir esnaftan veresiye istendiği anda, o kişi başka birisine dönüşür. Biz bunları bugün toplumsal yaşamın çizgisel zaman kavrayışıyla merkeze konduğu bir dünyada basit tavır değişiklikleri olarak görürüz. Oysa eski tahayyülde o kişinin ölümü ve yerine başka birisinin gelmişliğiyle anlamlandırılır. İşte küfürün bağışlayıcı niteliği, gerçeklik algısındaki bu farklılıkla düşünülmelidir. Veresiye istendiği anda başka birisine dönüşen esnaf artık bir çeşit ecinnidir. Her gün konuşup, gülüştüğümüz kişi değildir. Onun her zaman olduğu kişiye geri dönmesi, dönüştüğü yeni soyut kimlikten kurtulabilmesi, o soyut kimliğin yok edilmesi, öldürülmesi, gerçeğin hatırlatılması için onu dünyaya fırlatan tanrı/çanın (kadın rahmi) ismi anılarak bir çeşit büyü yapılmış olunur. Günümüz klişesiyle bir çeşit şeytan çıkarma ayinidir bu. Öte yandan tam ters bir kutsal anlayışına işaret eder.

Affetme-bağışlamayla ilgili (aslında yanlış olmasına karşın yine de paralellikler içeren) şu örnek belki de kavrayışımızı tamamlayabilir. Günümüz ataerkil tektanrılığındaki bir tılsım olan “Allah belanı versin” duası düşünülsün. Bu duanın neredeyse aynı ses ve jestle dile gelen “Allah belanı vermesin” biçimi de vardır. Bu iki dua tıpkı eski kutsaldaki dua gibi çaresizliğin yakarışı olarak dile gelir. Her ikisinde de yaratıcının ismi anılır. Hepsinde de “isteme” vardır. Ninelerimize-dedelerimize sorsak (eski bir gelenek olarak), “bela okunurken” salt yaratıcının ismi anıldığı için, bu dua aynı zamanda olumsuzluk ekiyle çıkmalı, bağışlama içermelidir. Çünkü bağışlamak erdemdir (ve bu erdem bin yıllık değil, milyon yıllık, insanın-kültürün olduğu her yerde geçerli bir erdemdir). Bir kişinin soyut kimliğini tanrı/çanın yani kadın rahminin ismini anarak yok etmek, bel-altındaki diğer öğelerden farklı olarak “tam tersinden benzer (anti-pati)” bir bağışlama anlamı taşır. Bel-altındaki diğer öğelerin değil de, kadın rahminin yani yaratıcının isminin anılması, karşısındakine yeni bir yaşam hediye eden, yeniden doğmasına rıza gösteren bir bağışlamadır. Öte yandan eski kutsal ile yeni kutsal arasındaki farkı da gösterir.

Bizim bugün küfür dediğimiz eski kutsala yani anaerki zamanına ilişkin tılsımlar (sözler) her daim soyuttan (“krallık”) somuta (bel-altı nesnelerine) ve yukarıdan aşağıya doğrudur (iktidarı yerin dibine sokmak). Burası önemli; çünkü eski kutsal nitelikteki küfür kralın kendisine-bedenine değil de soyut kimliğine yani “krallık”ına söverdi, soyut bir statüyü hedef alırdı. Onun krallığını bel-altı nesneleriyle ilişkilendirip somutlaştırırken, kralın esasında dımdızlak bayağı bir insan olduğunu hatırlatırdı. Eski kutsal anlamdaki küfür maddi bedenlere değil de, her daim görünmeyene, soyut olana yönelmişti. İlahlara, statülere, kavramlara, ilkelere, ideallere, bir başka deyişle “değerler”e yönelmişti. Tıpkı bizim memleketin Adana’sında yaygın kullanılanlar gibi… Çünkü iki insanı birbirinden eşitsiz kılan birinin gerçekten kral olması değil, “krallık” düşüncesinin bir norm/değer olarak durumun kendisine uyguladığı baskıydı. Kralın bayağı bir insan oluşu her daim açıklanabilir bir gerçek olmasına karşın, “krallık” düşüncesinin uyguladığı baskı büyüleyici bir güç olarak varlığını hissettirirdi. İşte eski kutsal, varlığı muğlak biçimde sezinlenen ama her halukarda insana baskı uygulayan, günümüzde ilke, ideal, kavram gibi soyut güçleri; cinler, periler, yarıtanrılar, tanrılar olarak imler ve fakat şimdikinin tam tersine onlarla savaşmayı hatta onları yok etmeyi erdem sayardı. Türkiye’de pek bilinmediği haliyle eski dünyada da tanrılar vardı fakat erdem onlara tapınmak değil onlara karşı savaşmak, onları yok etmek, korku ve baskı kaynağı olan güçleri alaşağı ederek özgürleşmekle anlamlandırılırdı. Bu kutsal kavrayışın sona erdiğini de düşünemeyiz.

Yeni yaygın kurumlaşmış tek tanrılığın kutsalında ise her daim (zalim kralın Allah’a havale edilişindeki gibi -“Allah belasını versin/vermesin”) aşağıdan yukarıya, somuttan soyuta doğru olacaktır. Bu kavrayış kralı eleştirmeyi makul bulabilse de, “krallık”ı veya hiyerarşik yapılanmanın kendisini eleştirmeye izin vermez. Nitekim Türkiye’de de bolca karşılaşılacağı üzere bedeni hedef alan ve tehdit özelliği gösterebilecek küfürlerin dile gelişine kızılmaz da, başta “ilahlar” olmak üzere, değerlere küfür edilmesine kızılır. Ne olsa binyıllardan beri süregelen yeni kutsalın, eski kutsalı işine geldiği yönleriyle kendisine eklemlediği (rahman ve rahim olan Allah), işine gelmeyen yanlarını ise törpüleyip dönüştürdüğü bir kültürde yaşıyoruz ve bu dönüşümde küfürler de bayağı bir kavrayıştan hareketle dosdoğru “somuttan somuta”ya dönüştü. Gerek kral için, gerek bir başka iktidara yönelik olarak dosdoğru karşısındakinin bedenini hedef alan somut tehdit özelliği göstermeye başladı. Zannedersem, küfür konusunda ilk akla gelen ve bu sebeple okurun bu yazıda görmek isteyeceği tehdit özelliğine de şimdi (yine farklı bir bağlamla) değinilebilir.

Zamane dünyasında herkesin eşit olduğundan dem vurulur, oysa hiç kimsenin birbiriyle eşit olmadığından da adımız gibi eminizdir. Milyon yılları bulan basit komünal insan kültüründen henüz hepi topu 10.000 yıl öncesinden başlayarak kurumlaşmış hiyerarşik yapılanmaya adım atmaya başladık. Bu yapılanma son iki yüz yılda endüstriyalizm ve bürokrasi ile birlikte iyice normalleşip, hayatın her alanına nüfuz etti ve dünyanın yaklaşık 1 milyarlık nüfusu karmaşık tabakalaşmaya geçti. (Çağ açıp kapamaya pek meraklıyızdır ama yine de bu durumun tamamlanmamış bir süreç olduğunu düşünmek gerekir.) Günümüz modern endüstriyalizminde artık kişiler kendi statüsünün birkaç katman aşağısını veya yukarısını görebilse de (şefler, amirler, patronlar), daha fazlasını doğru düzgün hayal bile edemediği bir makine içinde yaşar. Doğası gereği yukarı konumlanışa meydan okuyan ve milyon yıllık bir dua (tılsım) olan küfür, işte bu sebeple ve bu kafes içinde bolca dile gelme mecburiyetine dönüşür. Bugün küfür, doğası gereği aşağıda olanın yukarıdakini aşağı çekmek için dile geldiği kadar, daha çarpıcı biçimde, yukarıdaki tarafından, kendisinden aşağıda bulunana haddini bildirmek için edilir. Çünkü küfür yasaklanmışlığı sebebiyle dile gelişinde bir prestij gösterisi anlamı taşımaya başlar. Dünyanın belki de en büyük prestij gösterisi, her yasakta olduğu gibi, yasağın kendi konumuna işlemediğini gösterebilmektir. İşte bu sebeple küfür yukarıdakini aşağı indiren, soyutu somutlaştıran “kutsal” anlamından uzaklaşıp, dosdoğru “somuttan somuta” yönelen, tehdit anlamı taşımaya başlar. İşte ataerkil normlardan hareketle kadın bedeni horgörüsüne dayanan cinsiyetçi nitelikteki klişe küfürlerin mantığı da buradadır. Demem o ki; “kimse küfür etmesin” gibisinden naif bir ahlakçılık bu hiyerarşik mekanizmada imkansızdır. Adorno’nun dediği gibi; “yanlış bir hayat doğru yaşanmaz.”

Bilmem yeterince anlaşılır hale geldi mi? Küfür, doğayla özdeş, sınıfsız, ast-üst ilişkisinin kurumlaş(a)madığı basit anaerkil komünal toplumların dünya tasavvurunun “kutsal” denilebilecek tılsımları, bir çeşit dualarıydı. İşte, tam da kutsal niteliğinden gücünü alan bu tılsımların etkisi toplulukta veya insanlar arası ilişkilerde hiyerarşik yapılanmaya izin vermiyordu. Buna karşılık bu sözcükler bugün bizler için bedduaya (kötü duaya) denktir. Oysa eğer anaerkiyi daha iyi anlamak istersek, tam da bu sözcüklerin beddua değil erdem olduğunu veya nasıl olur da erdem olarak yaşatılabildiğini anlayabilmemiz gerekir. Çünkü uzun dönem ayakta kalmayı başarabilen her din, kutsal veya yaşam öğretisi muhakkak “kendi içinde” tutarlı bir mantığa sahip olmalıdır. Dinler, efsaneler, felsefeler günümüz “biçimsel” seküler-rasyonel bilimselliğinde çoğunlukla yaşatıldığı gibi mantıksız veya abuk değillerdir. Her birinin yanıtlayamadığı veya çelişkili kalan kısımları olsa da, kendi iç tutarlılığı ve belirli bağlamlar içinde mantığı vardır. Biz bugün anaerkinin dualarındaki bize tam ters gelen mantığı kolaylıkla anlayamıyorsak bu yaşadığımız kültürün etkisindendir. Nitekim doğuştan, yükselmenin, daha fazlasını istemenin, biriktirmenin, güç sahibi olmanın normal ve hatta erdeme dönüştüğü, bu yolda güce tapmanın, gücün önünde eğilmenin, itaat etmenin “mantıklı” kaldığı zamane vahşet kültüründe yaşıyor ve öteki türlüsünü düşünemiyoruz. Anaerkide ise herhangi bir otoriteye veya otorite kurma niyetine başkaldırmanın kendisi kutsaldır. Folklor anlatılarında yaşayan ve çoğunlukla zalim krallara meydan okuyan kahramanların hikayeleri eski kutsal düşünce yapısının uzantısıdır. Köroğlu’nun Bolu Bey’ine meydan okuması bize destan gibi görünse de, yaşadığı zamanda ve toplumsalda küfür anlamına gelecektir ve hatta isyanın her daim düzene karşı küfür anlamına geleceği de kolaylıkla belirtilebilir.

Öte yandan bu düşünceyi tahayyül edebilmenin önündeki engellerden biri de, konuyu klişe küfürlerle değerlendirmemizden kaynaklanır. Bugünün klişe küfürleri çok eskilerde henüz klişe değildi. Evet, bu sözcükler hala vardırlar ve hala güçlü anlam taşıma potansiyelindedir fakat çoğunlukla içi boşalmıştır. Öte yandan aynı sözcükler günümüze gelene kadar küçük değişimler/varyasyonlar/bölünmeler/daralmalarla farklılaşmışsa da, hem başvurduğu nesneler, hem de topografik anlam çoğunlukla aynı kalmış, ama bu süreçte dünyayı algılayışımız, içinde yaşadığımız kültür değişmiştir. Bugün bu sözcüklere çok farklı bir açıdan, çok farklı bir dünyadan bakıyoruz, çok farklı bir dille ve çok farklı jestlerle ortaya koyuyoruz. Eskide kaldığını düşünsek bile, hala devam etmekte olan bu tasavvurdan bugün anladığımız ise genellikle bizim ataerkil, tektanrıcı ve modern zihniyetimizin yansımasıdır.

Buraya kadar ezberden söylenen küfürlerin içeriğindeki topografik mantığı donuk/klişe küfürler üzerinden açıklamaya çalıştım. Oysa küfürün ekolojik karakterinden bahsederken klişe küfürlere övgü dizmeyi amaçlamıyorum. Hatta aksine, burada bahsettiğim topografik mantığın yalnızca klişe küfürlerle sınırlı kalmayacağını, çok daha fazlası için geçerli olacağını vurgulamaya çalışıyorum. Nitekim canlı niteliğini yitirmiş kalıntı/klişe/ezber sözcüklerin ekolojik özelliğinden de kanaatimce bahsedilemez.

Örneğin geçen yüzyılın en önemli sloganlarından biri olan “savaşma, seviş” tam anlamıyla küfürün ekolojik özelliğini resmeder. Çoğunluk, bu sözün küfür olmadığını savunma yanlışlığına düşecektir. Dünyada bu söze aşina veya bu sözün klişe geldiği küçük bir kitle olsa da, bırakınız yarım asır öncesinde ilk popüler olduğu zamanları, bugün bile Amerika, Avrupa, Asya veya Ortadoğu’da yaşayan ana akım zihniyetler için bu slogan provokatif bir küfür sayılacaktır ve küfürdür de. Çünkü “savaşmak” gibi yukarıdakilere özgü, “şanlı”, “şerefli” ve hatta “kutsallaştırılmış” (ataerkil) bir olgu, bel-altına, üreme organlarına ait “sevişme” imgesiyle bir arada dile getirilirken, tam da bahsettiğim topografik mantığı resmeder. Bu söz, küfürdeki ekolojik kutsal mantığı gösterebilecek, henüz yeni yeni klişeleşmekte olan, kısmen canlı nitelikteki bir küfürdür ve ekolojiktir de. Küfürün mantığını anlamak için sözcüklerin kendisine odaklanmamak gerekir. Eğer seks imgesinden hareket eden klişe sözcükler sevişmek ile değiştirilirse yahut bel-altı nesnelerinin kalıplaşmış biçimleri yerine farklı isimler yaratıcı bir dille kullanılırsa, topografik anlam ve nesneler aynı kaldığı gibi dilin canlandığı, güldürdüğü, iktidarı/otoriteyi salt yıkıcı olmaktan uzak ve aynı zamanda “bağışlayıcı” niteliğiyle birlikte küçük düşürdüğü görülür.

donumuz-siyasetten-daha-temiz                                             Küfürün ekolojik özelliğine ilişkin Gezi isyanından bir örnek

Bir rahibe, hahama ya da imama yaşamın kaynağı sorulsa, tanrıya işaret edebilir ve bu yaklaşım “abartılı soyut” bir ifade, derin bir masal ya da şiir anlamına gelecektir. Aynı soru bir tıp doktoruna sorulsa, doktor kadın rahmine işaret edebilir ve bu yaklaşım da, bu kez “abartılı somut” bir ifade olacaktır. Bu örnekle şiirleri, masalları hafif gördüğüm düşünülmesin. Kültür tam da şiirler, masallar aracılığıyla değişir, dönüşür. Öte yandan bu iki yaklaşım arasında asli merkezin bel-altı olduğu diyalektik bir bağlantı vardır. Asli merkez bel-altıdır, çünkü milyonlarca yıllık kültürlerde insanlık nice “değerler” inşa etmiş olsa da, yaşamın ta kendisi anlamına gelen bel-altı imgeleri yok edilemez. “Bel-altı” demek bağırsak hareketleri, kaba etler, dışkılamak veya seks imgelerini işaret ediyorsa da, bunlar aynı zamanda yaşamın ta kendisini demek olan “yemek, içmek, sevişmek”le “bir ve aynı” şeydir. Dolayısıyla anaerkinin kutsalında bizim günümüzde horgörüyle bakılan, toplumsalın sahnesinden sınır dışı edilen “yeme-içme-sevişme”nin tam tersine ibadet olduğunu anlamak gerekir. Bununla birlikte aklı egemen gören aydınlanmacı 19. yy. antropologları bu kavrayışı ilk fark ettiklerinde, anaerki zamanlarını bir çeşit orji gibi düşünme eğilimine girmişlerdir. Oysa bugün bu düşüncenin kendi ataerkil bakış açılarından kaynaklandığını daha iyi anlayabiliyoruz. Hiç bir insan güzel bir şölen sofrasına “hayır” diyemez ve şen insanların kahkahasıyla süslenen bir sofranın günümüzde “şükür” anlamına gelen kutsallığı da milyon yıllık bir gelenektir. Sevişmedeki kutsallığı ise orji gibi değerlendirmek yerine, dil kadar eski şarkıların, şiirlerin, türkülerin, hikayelerin, dansların içeriğindeki “aşk” temasını hatırlatmak, belki her kutsalın içeriğine sızmış milyon yıllık bir ibadetin anlamını daha iyi gösterebilir.

Devam edelim. Yeni kutsal, yeme-içme-sevişmeyi ibadet gören eski kutsalı “kafir (küfr’den türeme)” sayacaktır. Öte yandan bu yaklaşım, salt nesnel anlamda “yeme-içme-sevişme” demek değildir. Bu durumu Gezi isyanı ile örnekleyeceğim, fakat konusu gelmişken zeka, hayvan ve bel-altı imgesinden farklı kalan, dördüncü tür küfürlerden de bahsetmek gerekir; yani “kafir”, “hain”, “şerefsiz” gibi varolan değerler sistemine sadık kalmayanları dışlayan, kollektif bir değerler sistemi imgelem oyununu bozanları topluluğu arkasına alarak tehdit eden küfürlerden… Bu küfürlerin ne eski kutsal nitelikteki küfürlerle, ne de ekolojiyle alakası yoktur, çünkü aşırı tekrara girer mi bilemiyorum ama küfürün kutsal niteliği, yalnızca güçsüzden güçlüye (aşağıdakinden yukarıdakine) doğru yöneldiğinde ortaya çıkar. Oysa bu küfürler tam da yaygın bir kabulden hareket eden topluluğun “-öteki.”ne linç çağrısıdır. Aşağıdakinin yukarıdakine karşı dile getirdiği küfürde ise topluluğun dikkatini çekmek isteyen bir “imdat” çağrısı yankılanır. Güçsüzün güçlüye ettiği küfür aslında her daim onu güçlü kılan değerler sisteminedir. Küfür etmeyi “seviyesizlik” ve/veya “acizlik” sayan eleştiriler ise değerler sistemini onaylayıp, imdat çağrısını duymayan dalkavukluk olarak görülebilir. Nitekim küfürün “acziyet işareti” olduğu doğru olarak görülebilir –ki zaten tüm bu yazıda belirtmeye çalıştığım gibi küfürler büyü amaçlı tılsımlar, yani bir çeşit duadır. Küfür, aşağıdakinin yukarıdakine müdahale edemediği, haksızlığı görmesine karşın bir şey yapamadığı çaresizlik durumlarında ortaya çıkar, tekrar belirtirsem, çaresizliğin yakarışı olarak bağışlayıcılığın erdemine sığınılır. Seviyesizlik eleştirisine göre ise “aşağıdakiler” küfür eder, “yukarıdakiler”e düşen küfür etmemektir. Bu eleştiri küfürün doğasını doğru tanımlamasına karşın, eleştirinin dile gelişi hiyerarşik mekanizmaları onaylayan türdendir. Kendisi başlı başına küfür sayılabilecek “seviyesiz” sözcüğü ise yukarıda olmayı amaçlayan-kutsayan, aşağıda olmayı ise lanetleyen yeni dünya kutsalını-yarışmacılığını destekler.

“Gezi isyanı” örneği:

Taksim Dayanışması’nın aylarca gösterdiği “direniş”, ağaçlara yapılan müdahaleyle “protesto”ya dönüşmüş, bu protestonun zalimce bastırılmak istenmesi, Gezi “isyan”ını doğurmuştu. Hatırlarım da, isyan günlerinde iktidar yanlılarının en büyük saldırısı başbakana küfür edilmesiyle dillendiriliyordu. Sözüm ona geziyi savunanların ise birkaç kez “oradaki pırıl pırıl gençlerin küfür etmediği”ni söylediklerini bile gördüm. Pehh.

Gezi isyanının AkP politikalarına yönelik birikmiş bir tavır olduğu açıktır. AkP, emeklilik yaşını 68/65’e yükseltirken, tekel işçilerini işten çıkarırken, hem sendikaları yok edip, hem de gölge sendikalar türetirken aslında emekçilerin boğazından geçecek rızklarıyla oynuyordu. Bu girişimler yine bel-altına yönelik saldırılardır. “Hayat yemek-içmekten ibaret değil” midir? Bunu bir de bereketi bol bir dünyada aç kalmamak için çalışmak zorunda olup, karşılığını bile alamayanlara sorun! Çünkü bel-altı demek karnını doyurabilmek demektir. Alkol yasakları da bel-altını imler. Eğlenceyi-gülmeyi yasaklayıp yalnızca verimi artırmak amaçlı bu politikalar ataerkil kölelik sisteminin ta kendisi… Kürtaj tartışmaları da yine bel-altı dünyasına bir saldırıdır.

Benim bu yazıda dikkat çekmek istediğim ise başka. Hatırlanırsa Gezi öncesi yıllarda ve hatta özellikle son bir yılda sık sık “başbakana hakaret edilemez” söylemi yayılmaya başlamıştı. Sosyal medyada yazdıkları sebebiyle işten çıkarılmalar, yumurta atan veya protestocu gençlerin kolluk kuvvetleri tarafından hodbince göz altına alınma haberlerine alışmıştık. İşte tam da geziden birkaç gün öncesinde garip bir şey oldu. Bizzat Erdoğan’ın kendisi, “Başbakan’a hakaret edebilecek babayiğit karşımda göremiyorum” diye konuştu. (Karşısında milyonlarca babayiğit bulmuş oldu, ne ala!) Bana göre ve bu yazının bağlamıyla, bu söz demokrasi ve eşitliği yeni yeni öğrenmekte olan toplumun bam teline dokundu. İlginçtir ki; dünya tarihi nice liderler yanında onların dalkavuklarının “liderimize/ kralımıza/ padişahımıza/ kayzerimize/ öncümüze küfür edilemez” sözleriyle doluysa da, bu kez tam olarak öyle işlemedi. Eğer bu söz yine bir dalkavuğun ağzından çıksaydı, binlerce yıllık bir geleneğin dramaturjisini ortaya koyardı. Nitekim bir süre sonra aynı lider bu sözleri herkesin yeterince işitip, tırsması sonrası çıkıp; “bana hakaret edilmesinin bir önemi yoktur. Benim hükmümün geçtiği topraklarda kimse kimseye hakaret edemez” minvalinde bir söz söyler ve hem herkes alması gereken korkuyu alır hem de lider tevazu sahibi bir insan olarak daha da yücelirdi. Bu durum çoğunlukla benzer dramaturjiyle işler. Aslında AkP’nin bu dramaturjiyi oynatmaktan bile aciz olduğunu Gezi örneğinde gördük. “Yönetmeyi bilmiyorlar” diye buna derim. :P

Geçenlerde ise Erdoğan kendisine edilen hakaret sonrası açtığı dava sonucunu şu şekilde anlattı. “Bazı medya grupları bana, arkadaşlarıma, partime her türlü hakareti bu ülkede yapabiliyor mu? Yapıyor. [Aslında demokrasinin göstergelerinden biri tam da budur.] Çok açık ve net ortada. Hatta yargı o kadar, burada bazı yargı mensupları o kadar taraflı davranıyor ki, söyledikleri ne? ‘Bu eleştiriye girer ama siz siyasetçisiniz. Bu hakaret değil, ağır eleştiri’. Böyle de bir manevra yapıyorlar. Dolayısıyla bakıyorsunuz, olumsuz karar veriyorlar.” Anayasa Mahkemesi Erdoğan’ın bahsettiği kararda eski Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy’e bir protestocunun söylediği “defol git. Aptal!” sözüne karşı Sarkozy’nin açtığı davanın sonucunu emsal gösteriyor. AİHM o davada “cumhurbaşkanının vatandaşlarının saygısını hakketiği kesin olsa da hukuka kısıtlama öngören bu düzenleme modern bir demokraside meşru gösterilemez” demişti. Çünkü modern bir demokraside herkes herkese hakaret edebilir, fakat bu durumu Türkiye insanı anlayamıyor.

Örneğin Hollywood filmlerindeki küfürler Türkçe’ye “kahrolası” diye çevrilirken, bunun yanlış olduğunu yıllarca dile getiren Cem Yılmaz’ın argümanı, gündelik hayatta edilen küfürlerin sinemada sahici canlandırılması gerekliliği üzerinedir. Bu argüman yanlış olmamakla birlikte, küfür veya hakaret edilmesini olağan bulan batı demokrasisini açıklamada yetersiz kalır.

Batıda küfürlerin-hakaretlerin olağan bulunmasının sebebi aslında çok daha basittir. İfade hürriyeti alanında kalan küfürlerin özgür olmasının hukuken sebebi, ister güçsüzden güçlüye veya güçlüden güçsüze olsun, ister soyut bir imgeye veya bedene yönelmiş olsun, küfürün yalnızca bir sözden ibaret olmasıdır. Türkçe bir deyişle; “kimsenin ağzı torba değildir ki büzesin.” Öte yandan nefret suçları gibi bazı kısıtlamalar da vardır ve bunlar anlamını hakaretin niteliği veya biçiminden değil, dile getirenin tehdit unsuru özellikler gösterip gösteremeyeceğiyle anlaşılmaya çalışılır. Dolayısıyla hakaretin veya küfürün kendisi değildir, tehdittir yargılanan.

Türkiye aydınımsıları ise “sözlü şiddet” yaklaşımını küfür ve hakarete indirgemeye çalışıyor gibiler. Oysa küfür/hakaret, tehdit içerdiği oranla, güçlü ve güçsüz arasındaki bağlamla birlikte değerlendirildiğinde şiddet içerip içermediği anlaşılır. Tehdit içermediği zaman ise şiddetin tam aksine bir bağışlama anlamıyla dile gelir ve sözlü iletişimin sonunu imler. Örneğin karşısındakini dinlememe emrini almış, “nato kafa nato mermer” bir müşteri hizmetleri yetkilisiyle konuşurken dile gelen son sözcük olur. Pek çoğumuz içinde yaşadığımız normlar sebebiyle fark etmez, ama aslında burada çaresizliğin yakarışından ayrı olarak, aynı zamanda bir kabullenmişlik-bağışlama dile gelir ve çeker gider. Hukukçu değilim ve ayrıntısıyla bilmiyorum, ama sanırım Türkiye hukuku bu kavrayışın tam tersine küfürü şiddetin başlatıcısı olarak kabul eden ve örneğin karşısındakini öldüren bir katilin “anasına küfür edildiği” yönündeki argümanını hafifletici sebepten sayan bir yaklaşıma sahip. Oysa bu yaklaşımın, yalnızca bir sözden ibaret olan küfüre karşı reel bir şiddeti teşvik etmiş olduğu pek fark edilmiyor.

Bu yazıda okurun kafasını birazcık karıştırabildiysem ne ala. Sonucu ise tekrar antropolojik çerçeveye taşıyarak sonlandırayım. Bel-altı demek yeryüzü, dünya, reel gerçeklik demektir ki, bir de bu yazıda pek bahsetmediğim bel-üstü dünyası vardır. İlkeler, kavramlar, metafizik/soyut düşünceler, felsefeler, gelecek tahayyülleri, amaçlar, ahlaklar ve ideallerden kurulu bir dünya; akıl dünyası. Öte yandan tarih, bize aklın dünyada adil bir yaşamı inşa etmekten çok, türlü üçkağıtçılıkları kurgulamaya yaradığını gösteriyor. Ahlak gösterip kadınları köleleştiren, geleceğe gül bırakmak deyip emek sömüren, kavram gösterip don çalan, din gösterip insan öldüren, demokrasi diyip savaş başlatan, bel-üstünü gösterip bel-altını lanetleyen ve tüm bunları bık bık konuşup makul gösterebilen de akıldır. Bel-altı ise tüm bu numaralara kahkahayla gülen reddedilemez bir hakikate sırtını yaslamıştır: herkesin birbirine denk olduğu bereketli bir dünya. Emin olunuz ki; eğer birileri ekoloji mücadelesi adına dünyadaki kaynakların kısıtlı olduğundan dem vuruyorsa, orada bel-üstü dünyasının yarattığı en eski yalanın yeni bir versiyonu oynuyordur.

Edward Norton’un 25. saat filmindeki harika performansının abuk Türkçe dublajıyla sonlandıralım:

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=nsAGAeXhq74 w=600&h=400]

ve bu da orjinal sesten:

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=TgL_5QcZCMo w=600&h=400]

Ramazan Kaya http://modernwish.wordpress.com/2014/08/16/kufur-ekolojiktir-dermisim-18/

Kategori: Yeşeriyorum