Yeşeriyorum

Uğurlar Olsun Diyemedim..

Tam on altı yıl geçmiş Uğur Mumcu’nun katledilmesinin üzerinden. Geçtiğimiz cumartesi günü vilayet meydanında toplanıldı, dernek başkanları, STK sözcüleri artık alışılagelmiş bir şeyler okudu, kimi duyuldu, kimisi hiç işitilmedi. Dinleyenler arasında birisi, “yahu bir mikrofon koyamadınız mı şuraya” diye isyan etti, kalabalıktan bir diğeri “zaten senin bildiklerini söylüyor” diye laf attı.

Şöyle bir baktım insanların yüzlerine; hep aynı tanıdık çehreler, bezgin yüz ifadeleri, ne coşku ne heyecan ne de isyan, kanıksama daha fazla. Neden toplanılmış? Heyecanın bittiği yerde ne kalır ki? Diğer kentlerde de böyle mi oldu diye akşam t.v haberlerine göz gezdirdim çok da fazla değişiklik yok gibiydi, belki fazladan bir türkü, birkaç kırmızı karanfil, biraz da yanan mum. Bence hepsi o kadar.

Biz bir arkadaşımla birlikte anma töreninin bitiminde sahipsiz bir canı tedavi ettirmek için veteriner kliniğine gidecektik,  daha sonraki etkinliklere bu nedenle katılamayacağımızı söylediğimizde; eski bir aile dostumuzun eşi “birazda insan canı kurtarsanız” diye tepki gösterdi. Ben de kalabalığı işaret edip “insan canlarıyla ilgili bak ne çok çaba gösteren var oysa hayvan canını korumaya çalışan bu kalabalıkta biz sadece iki kişiyiz” dedim.

Tedavi ettirmeye bıraktığımız kedicik pek bi iyileşmiş, güzelleşmiş, onun o sağlıklı hali bizi çok mutlu etti. Yemyeşil, pırıl pırıl gözleriyle bize öyle sevgi ve minnetle baktı ki, “insanlar ve hayvanlar” diye düşünmekten kendimi alamadım. Hayvanlar en doğal halleriyle içlerindeki sevgiyi, minneti, acıyı, mutluluğu aksettirirler. Oysa insanlar öyle mi? İçlerindeki gerçek duyguları saklamak için yapmadıklarını bırakmazlar. Çok ilginçtir, vahşi hayatta  hayvanlar hasımlarını öldürdüklerinde bunu da hiç sakınmasız, göstere göstere yaparken, insan nesli kendi cinsini katlederken yaptığı eylemi saklamak amaçlı türlü yollara başvurur.

On altı yıl önce soğuk, karlı bir kış günü. Musaözü mesire yerine yaz kış gitmeyi ailecek çok severiz, her mevsim güzel olur orası. O gün de bizde misafir olan annem ve rahmetli babam da dahil olmak üzere Musaözü’ndeydik. Kedim Panter de bize eşlik etmişti. Onu karda yürütmüş, paticiklerinin altı üşüdüğünde  artık yaşı nedeniyle hantallaşmış bedeninden beklenmeyen bir çeviklikle arabaya kaçıp koltuğa yerleştiğini kameraya da kaydetmiştik.  Tabii o gün, o tarihten dokuz yıl sonra, orada bir tepenin üzerinde, yine soğuk, karlı bir kış günü ( 11 aralık 2002) onun o güzel siyah beyaz renkli tüylerle bezeli  bedenini toprağa emanet edeceğimizi bilemezdik.

Neşemiz bol olmuştu, sohbetler, karda yürüyüşler, yaktığımız ateş, tek kale maç, mis gibi çam havası. İçimizdeki  zehirleri dağıtıp eve dönerken yol üzerinde her zaman alışveriş yaptığımız markete uğradık, sahibi tanıdıktı, bizi karman çorman bir yüzle karşıladı,  gözleri kan çanağına dönmüştü, tek cümleyle “Uğur Mumcu’yu öldürmüşler” dedi.

Hepimiz donup kaldık, ne söyleyecek bir söz, ne gösterecek tepki bulamadık. Bir düşün adamı, bir araştırmacı, bir Kemalist, bir Cumhuriyet aşığı, bir aydın yazar yok edilmişti ve asla bir daha geri gelmeyecekti, köşesinde yazan Mustafa Balbay’ın dediği gibi yeri de hiçbir zaman doldurulamayacaktı. Kim, kimler, neden yaptı ne önemi var ki? Sonuç: o artık yoktu.

Öldürülmesi, yok edilmesi bugün kanıksandı mı? O ilk yıllarda ki isyan, haklı tepkiler yavaş yavaş silikleşti mi? Bilemiyorum. Anma gününde, vilayet meydanında gençler yoktu, sen ben bizim oğlan. Alana girerken gazetecilerin gözüne takıldık, sanki işte yine aynı insanlar der gibi dudaklarında müstehzi bir gülümseme dolaştı idiyse de haklıydılar doğrusu.

Ben onu hiç unutmadım, zamansız ve haksız ölümünü hiç kabul edemedim, o nedenle de  onu ölüme uğurlayıp “Uğurlar Olsun” diyemedim.

Ece Bilgin

27/01/2009

Kategori: Yeşeriyorum