Ana Sayfa Blog Sayfa 527

Türkiye’de havası temiz kent yok

Geçen hafta  içlerinde Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin de (HASUDER) yer aldığı Temiz Hava Hakkı Platformu (THHP) tarafından Kara Rapor 2022 yayımlandı.

Platform tarafından her yıl yayımlanan raporun 2022 yılına ait kitabı, ülkemiz insanının temel yaşam haklarından olan temiz hava soluma hakkının tüm ülke boyutunda nasıl ihlal edildiğini örnekleri ile gösteriyor.

PM10 kirleticisi yıllık ortalamasına göre 2021 yılında illerdeki hava durumu(Kara Rapor 2022’den)

Raporun dikkat çekici başlıkları var. Kara Rapor 2022’ye göre; 2021’de İstanbul’da 4 bin 848, Ankara’da 2 bin 853, Bursa’da 2 bin 223, İzmir’de 1731, Türkiye genelinde ise en az 42 bin kişi hava kirliliğine bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirmiş.

Raporun ortaya koyduğu gerçeklerden biri de Türkiye’de, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) standartlarına göre havası temiz kent yok. 2021 yılı içinde ülkemizde havası en kirli beş kent ise sırasıyla Batman, Iğdır, Ağrı, Şırnak ve Malatya. Hakkari‘de ise DSÖ standartlarına göre, partikül madde kirliliği yok denecek kadar az ama diğer yandan Hakkarililer kükürt dioksit açısından çok kirli bir hava soluyor. PM2,5(µg/m³) hava kirliliğinin düzeyine bağlı olarak ölümlerin tamamı içinde hava kirliliğinin payı hesaplandığında en kötü durumda olan ilimiz Batman… Batman’da 2021 yılında meydana gelen tüm ölümlerin %31,13’ü, PM2,5 kirliliğine atfedilebilir. Diğer bir anlatımla, Batman’da PM2,5 düzeyi yıllık ortalama olarak 72.01’den 10 µg/m3 düzeyine düşürülebilseydi; ölümlerin %31’i önlenebilirdi.

2021 yılında hava kirliliğine atfedilen ölümlerin orantısal olarak en fazla olduğu ilk 10 il (Kara Rapor 2022’den)

Üstelik raporda da açık olarak vurgulandığı gibi ülkemizde hava kalitesinin yeterli sayıda istasyonla ve yeterli ölçümle izlenebildiğini söylemek hala zor. “Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü Laboratuvar, Ölçüm ve İzleme Dairesi Başkanlığı Hava Kalitesi İzleme Şube Müdürlüğü” tarafından aylık ve yıllık olarak yayınlanan Hava Kalitesi Bülteni’ne göre 2021 yılında ülke genelinde kurulu bulunan hava kalitesi izleme istasyon sayısı toplam 360 adete ulaşmış.

Bültende bu istasyonlardan 340 adedinde kaba partikül madde (PM10), 173 adedinde ince partikül madde (PM2,5), 305 adedinde kükürt dioksit (SO2), 302 adedinde azot oksitler (NOx), 206 adedinde ozon (O3), 190 adedinde karbon monoksit (CO) parametrelerinin ölçüldüğü belirtiliyor. Ancak raporda da belirtildiği gibi bütün bu idari ve yasal yapılanmaya, izleme ağı kapsamında giderek artan sayıda hava kalitesi izleme istasyonu kurulmasına ve veri işletim altyapısının geliştiriliyor olmasına karşın Türkiye’de hava kalitesinin iyi ve sağlıklı olduğunu, durumun etkin biçimde izlendiğini, değerlendirildiğini ve yönetildiğini söylemek ne yazık ki mümkün değil.

Kara Rapor 2022’de depremden etkilenen kentlerimizdeki duruma da yer verilmiş. Rapora göre depremden etkilenen kentlerde hava kirliliği, enkaz tozu ve ısınma için açıkta ateş yakılması gibi nedenlerle ulusal limitlerin 2.5 katına, DSÖ kılavuz değerlerinin ise 7.5 katına çıkmış.

Termik santraller erken kapatılsa ne olurdu?

108 sayfalık bu önemli rapor hava kirliliğinin ülkemiz insanının sağlıklı bir yaşam hakkının nasıl ortadan kaldırdığını çok ayrıntılı olarak ortaya koyuyor. Raporda ülkemizdeki kömürlü termik santrallerin 2050 yılı yerine 2030 yılında kapatılırsa ne kadar bir hava kirliliğinin önüne geçilebileceği de hesaplanmış. Eğer bu gerçekleştirilebilirse PM emisyonları %72, SO2 emisyonları %75, NOx emisyonları %83, Cıva emisyonları %81 oranında azaltılabilir. THHP ve platformun bileşenlerinden olan Sağlık ve Çevre Birliği’nin (HEAL) yaptığı hesaplamalara göre bu düşüş 102 bin erken ölümü engelleyebilir.

DSÖ’ye göre hava kirliliği, dünya genelinde dakikada 13 kişinin ölümünden sorumlu ve küresel düzeyde ölüme yol açan çevresel risklerin en başında yer alıyor. Temiz Hava Hakkı Platformu’nun gerçekleştiği son modelleme çalışmasına göre ise Türkiye’de 2021 yılında en az 42 bin 67 kişi hava kirliliğinin neden olduğu hastalıklar sonucu hayatını kaybettiği hesaplandı. Ülkemizde hava kirliliği en çok kalp-damar hastalıklarına, kronik solunum yolu hastalıklarına, kanserlere, diyabet ve kronik böbrek hastalıklarına, solunum enfeksiyonları ve tüberküloza yol açarak ölüme neden olduğu biliniyor. THHP, Kara Rapor 2022’de vurguladığı gibi, hava kirliliği için yasal limitlerin DSÖ kılavuzlarıyla uyumlu hale getirilmesi, hava kalitesinin düzenli ve sistematik olarak izlenmesi ve fosil yakıtlardan; başta kömürlü termik santraller olmak üzere, derhal vazgeçilmesi gerekiyor.

Çözümleri gerçekleştirebilmek için hepimizin üzerine büyük görevler düşüyor.  Yoksa her yıl giderek daha da karalaşan raporlarla karşılaşmamız kaçınılmaz.

 

Bir zamanlar Antakya

[email protected]

Son yazılarda;

  • Deprem bölgesi için nasıl bir gelecek/ bu geleceğin belirlenmesi için nasıl bir yöntem ve bu yöntemin demokrasisi/ yerel toplumun geleceğinin kendisi tarafından belirlenmesinde kamu yönetiminin (merkezi ve yerel) nasıl bir tutumu olabilir?
  • Sivil toplum (hem bölgenin kendi sivil toplumu hem de ülkenin her yerinden dayanışma sağlayan örgütler) ve örgütsüz/ her şeyini kaybetmiş insanların kendi ihtiyaçları ve gelecek düşüncelerinin birlikteliğinin nasıl kurulabilir?
  • Bir anlamda “katlımca bir planlama” yapılabilir mi, nasıl yapılabilir?

sorularını tartışıyoruz.

Ancak bu hafta, 2022 Mayıs ayında gördüğüm kent ile ilgili olarak yazacağım. Daha önce kentin Harbiye ilçesi ile ilgili gözlemlerimi yazmıştım. Ama asıl kenti, Antakya’yı anlatmamıştım. Oysa gördüğüm kentin artık olmayan ama belki zamana göre değişerek de olsa yeniden kurulabilecek o canlı ve kendisine özgü kimliğinin görkemiyle yeniden var olması arayışları sırasında, kentin eski dokusunu/ yaşamını anımsamakta yarar olabilir. Buradakiler sadece benim görebildiklerim. Gerçek kentin ne kadar küçük bir yansıması…

Antakya defterimden bazı notları aktarıyorum:

Uzun Çarşı

Öğle saatlerinde kalabalık bir yaya bölgesi. Dar bir sokak. Bütünüyle çarşıda dolaşanlara ait. Yerdeki taş döşemesi orijinal haliyle kalmış ama iki yana doğru yenilenmiş. Yolun ortası için “Fransız daşı, kullanıldıkça parlar” diyorlar. Gerçekten bu doğal ve renkli döşeme taşlarının irice ve her birinin aşınmış kubbemsi biçimi ve parlak dokusu çok çekici… Ama çarşı o kadar kalabalık ki, o dokuyu görmek çok zor. Her taraftan sanki bir bolluk ve bereket fışkırtıyor.

Sokağın iki tarafındaki küçük dükkanlarda giysi, çeşitli kadın ve erkek elbiseleri ve ayakkabı satan dükkanlar var ama daha çok, tezgahlara dizilmiş/ iplere asılmış yiyecekler, otlar, taze sebzeler, işlenmiş gıda ürünleri  satılıyor. Her tarafta peynirciler, künefeciler, baharatçılar ve kasaplar var. Her birinin rengi ve parlaklığı ayrı: Tatlıcılar, kıvamlı kerebiç ve tatlı yapılacak malzemeler, zeytin çeşitleri ve zeytinyağları… Çarşı insanlarla dolu ve onlarla birlikte bu müthiş renklilikte ve parlaklıktaki nesnelerin önünden hep birlikte ve sanki yavaş bir tempodaki bir akışa kapılmış gibi yürüyorsunuz. Çarşı tarçın kokuyor.

Mekan çok dar ve hareketli ama küçücük bir aralık bulunmuşsa, oracıkta, dükkanların önünde veya arasında minik bir sofracık kurulmuş, çarşı esnafından birileri/ ustalar ve çıraklar bir arada yemek yiyor… Başlangıçta havada ekmek kokusu varsa da fırınlar çörek yapıyor ve tezgahlarına çeşitli börekler, ekmekler ve kurabiyeler koymuşlar. Kırmızıbiberler, kuru otlar serpiştirilmiş çöreklere ve susam/ çörekotu… Kahveler çok güzel, çifte kavrulmuş ve tam karşıdaki köşede, üçgen bir yol ağzında bir turşucu dükkanı var; onun tam karşısında ise küçük minareli bir çarşı camisi.

Sokağın üzeri plastikten yapılmış bir tonozla kapatılmış. Bunun harika bir şey olduğu söylenemez ama belki yaz güneşi çarşıyı çok yormasın diye en kolayından bir korunma sağlamış; limon-portakal renkli pleksiglas tonozların hemen altında, nerdeyse her yerde, insan boyundan epey yüksekte ipler gerilmiş ve bu iplerde askılarla asılmış elbiseler, kumaşlar, dokumalar, şallar esintide dalgalanıyor.

Çarşıda, dükkanların önündeki daracık sokağa doğru uzanmış kutulardan, plastik bidonlardan ve bazen ahşap kasalardan daracık tezgahlar kurulmuş ve üzerleri çeşitli türdeki mallarla dolu. Geçerken her şeye, birbirinize sürtünüyorsunuz ama daha çok akışkan bir halin içinde dura-kalka, yavaş yavaş ilerliyor gibisiniz. Çarşının bir sesi var. Kimse bağırmadığı, sesler çok yüksek olmadığı halde ara-sıra ezan sesinden başka türlü sesleri tam olarak anlayamıyorsunuz, ama seslenen bir şeyler hep var sanki…

Kalabalığı oluşturanlar sanki daha çok kadınlar ve çocuklar; dükkanlardaki satıcı esnaf genellikle erkek, ama kadın satıcılar da var. Kalabalığın arasından bisikletler, motorlar ve tekerlekli seyyar satıcılar geçiyor. Kadınların büyük bir çoğunluğu oldukça özgür bir biçimde, pek de geleneksel örtünme biçimine uygun olduğu söylenemeyecek tarzda çok hafif bir örtüyle yetinmişler. Sanki daha modern bir giyim tarzını seçmişler, ama sıkıca örtünmüş çarşaflı kadınlar da var.

Erkeklerde yaygın olan giysi ise tam göğsünün üzerinde, iri harflerle yazılmış İngilizce bir sözcük olan rengarenk tişörtler, blucin türü bir pantolon ve “Nice” türü plastik bir ayakkabı ya da bir terlik… Hepsi tıraşsız ve bazıları sakallı. Ana sokak ve çarşıya çıkan yan sokaklar, ana kapısı çarşı sokağına doğru olan hanların avluları, her yer sanki bir kaynaşma içinde /kendi temposuna göre akmakta olan bir karmaşa durumunda…

Alış-verişini yapmış olanlar ya kendilerine ait bir kap/ kase içinde taşıdıkları yiyecekleri/ tatlıları evlerine götürüyor ya da naylon torbalardan dışarı taşan diğer maddeleri yüklenmişler. Çıraklar, çocuklar ve delikanlı satıcılar hep bir koşuşturma içindeymiş gibi canlı ve içerisiyle dışarısı pek belli olmayan satış yerlerinin malların ve uyduruk tezgahların arasında bir görünüp-bir kayboluyor.

Biraz önce yanından geçtiğimiz, Mahremiye Camisi’nin yanındaki üçgen meydancığa bakan köşedeki turşucunun önüne nerdeyse bir bar gibi düzenlenmiş yüksekçe tezgahın üzerine her biri farklı renkte ve kıvamda olan turşu sularının durduğu şişeler ve cam kavanozlardan yansıyan çok saydam ve renkli ışıklar, göz alıcı güzellikte… Tezgaha yaslanarak turşu suyu içen delikanlılar aralarında gülüşüp-şakalaşıyor.

İnsanlar küçük çarşı meydancığında ayakta birikiyor; kimi bisikletini duvara yaslamış turşu suyu içiyor, şimdi dağılıverecekler ve çarşı halkının arasında kaybolacaklar. Ulu Cami’ye doğru geri yürümeye başlıyoruz, ama önce künefe yiyeceğiz. Dört yol ağızlarının birinde, çarşı kalabalığının tam ortasında küçük mermer havuzları/ kurnaları olan çeşmeler topluluğu var. Bu sıcakta çarşının ortasında akan bir su görmek çok hoş oluyor. İnsan ferahlık veriyor.

Antakya, yeniden

Bu çarşı, hem Antakya’nın gündelik yaşamının temposunu, renklerini, akışkanlığını ve dokusunu/ kokularını yansıtıyor hem de kentin kendine ait olan kültürünü/ Antakyalıların nasıl taşımakta olduğunu… Kentin tarihsel olarak canlı bir biçimde her gün tekrarlanan ve yeniden kurulan kamusal alanını ve bu alandaki etkileşimleri, o yerel ve çoğul hali, kamusal mekanı ve onun hem kalıcı ve kuşaktan kuşağa devretmiş ögelerini hem de gelip-geçici ve nerdeyse uçucu ve derme-çatma eklentilerini, görüyoruz. Gündelik yaşama pratik olarak girmiş yeni teknolojilerle kadim gelenekler, her şeyiyle iç-içe, olağan bir doku halinde bir arada yaşıyor.

Bu çarşı yiyecek ve içecekleriyle, baharatlarıyla ve kumaşları-elbiseleriyle, sesi ve kokusuyla yüzyıl önce de böyle yaşıyordu belki, 500 yıl önce de ve Roma döneminde de, Haçlı krallıklarına/ kontluklarına komşu olduğunda da… Hem kalıcı olanı ve kentin gündelik yaşamına sinmiş ve olağanlaşmış olan kentsel havayı hem de değişen ve uyduruk eklentilermiş gibi duran ama kolaylıkla yaşamın her ayrıntısına sinmiş o banal ve kolaylaştırıcı ucuz nesneleri, plastikleri ve naylonları, telefonları ve motosikletleri, her şeyi/ hep birlikte görüyorsunuz. Cami avlusu da çarşı da yandaki sokaktan sapılarak gidilen eski konut dokusunun içine yayılıvermiş “barlar sokağı” da böyle…

Deprem, bu Uzun Çarşı’yı ve esnafını nasıl ve ne kadar yıktı, bilmiyorum ama kentin o eşsiz hayali, bu kentin kendisini onaracak, yaralarını sarabilecek ve kendini yeniden yaşatacak güçlü kökleri olduğunu söylüyor. Kent öyle bir yıl içinde her hangi bir yere konduruluveren TOKİ evleriyle olmuyor. Kenti yaşatan ve ona soluk aldıran, onun kadim kültürü… O soluk, kolayca tükenmiyor.

Bunu Urfalı Mateos ve Süryani kroniklerinin anlattığı 1114 depremi sahnelerinden, belki 500 yıl sonra daha kötüsü gerçekleştiğinde, bunu betimleyen Ermeni kroniklerinden ve Necmi Afsuroğlu Arkeoloji Müzesi’nin zemininde o muazzam seramiklerin dalgalı, nerdeyse buruşturulmuş bir yorgan gibi duran halinden anlayabiliyoruz. Ama Antakya, o müthiş kent, her zaman çekici bir yıldız gibi parlayan zenginliğinin Doğu Akdeniz’li zarif ve kadim dokusu, her defasında yıkımları aşmış ve kendisini yeniden yaratmayı başarmış. Depremler sarsmış, ama ruhunu öldürememiş kentin… O ruh/ kimlik ya da bugün “kentin yerel kültürü” dediğimiz, o hem çok eski hem de çok yeni olan kentliler arası ilişkinin gerçekleştiği o esintili ama kadim atmosfer, Antakya’yı yeniden saracak ve onaracak…

*

Editör Notu: Uzun Çarşı Antakya’daki pek çok tarihi yapı gibi 6 Şubat depremlerinden büyük hasar gördü. Henüz restorasyon çalışması başlatılmayan çarşıda, Ramazan nedeniyle birkaç esnaf işyerini açtıysa da çarşı, eski canlı ve kalabalık görüntüsünden uzak. 

İstanbul’un yaşayan kültür hazinesi: Ksidas Kitabevi

Büyükada’nın tarihi iskelesinden çıkarken, sol tarafta gördüğünüz Ksidas Kitabevi’nin kaç yaşında olduğunu biliyor musunuz? Hadi biraz ipucu vereyim:  Türkiye’nin yaşayan en eski kitapçısıdır. 1917 doğumlu kitapevi Nikolaki Ksidas tarafından muhtemelen bir nisan  gününde açılmıştır ve  107 yaşına basmak üzeredir.

Ksidas Kitabevi 1917’den bu yana hep aynı yerde, ayakta ve yaşıyor. Sadece Prens Adaları’nın değil, tüm İstanbul’un, İstanbulluların kültürel mirası olarak varlığını sürdürüyor.

Kitabevi, üç kuşak Adalı aile; baba Nikolaki Ksidas, oğlu Hrisafi,  torun Vasiliki’nin azmi ile  günümüze kadar gelebilmiş. Baba Ksidas ilk olarak gazete bayiliği ve tütüncülükle işe başlamış. Sonraları kitapçıya dönüştürülerek yerli ve yabancı gazeteler, dergiler, damga pulu, kağıt benzeri şeyler de satılmış dükkanda. Daha sonra burası Nikolaki beyin oğluna ve torununa kalmış.

Bugün kitabevini, 45 yıl önce 1978 yılında gazete dağıtmak için dükkânda işe başlayan Mikail Paşa işletiyor. 40 yıl boyunca, Nikolaki Bey’in oğlu Hristafi ile çalıştıktan sonra 2011’de torun Vasiliki, Mikail Paşa’ya devrediyor kitabevini. Ama tek bir şartla: Sadece kitap satılacak!

Ksidas Kitabevi, bugün ağırlıklı olarak Ada ile ilgili tüm yayınları bulabileceğiniz bir yer. Değişen ekonomik şartlar, dijitale, e-kitaplara geçiş ve en çok da yürütülen neoliberal ekonominin baskısına dayanamayarak çok az da olsa, Vasiliki Hanım’ın onayı alınarak küçük hediyelik eşya satılmaya başlandı.

‘Edebiyatçıların sığınağı’

Ferruh Ertürk, Çelik Gülersoy.

1930-40 yıllarında Adalar’dan İstanbul’la giden  veya İstanbul’dan Ada’ya dönen  Adalılar özellikle o dönemin ünlü mecmualarını, Paris, Match, Time gibi dergileri  ve gazeteleri satın alır, vapur yolculukları sırasında okurlarmış. Aynı bugün, bir çok Adalı’nın uzun yolculuk süresini değerlendirmek için vapuru adeta bir okuma ve çalışma odası olarak kullanmaları gibi…  Ayrıca yine o günlere özel,  gazete ve dergiler evlere bırakılırmış. Hatta gazeteleri dağıtmak için o senelerde kitapçıda 25 çocuk çalışırmış. Bu çocuklardan biri de Adalılar’ın yakından tanıdığı,  sonradan kitabevine çok emeği geçen merhum ressam-yazar Ferruh  Ertürk. Ve elbette Çelik Gülersoy: Ksidas’a “Melce-i Üdeba” yani “Edebiyatçıların sığınağı” adını veren, hatta bu ismi çerçeveletip dükkana armağan eden Ada sevdalısı.

Adalar’ın bu önemli mirası günümüze gelene kadar epey badireler atlattı. Bunlardan  biri,  2017 yılında İBB’nin tadilat gerekçesi ile esnafın dükkanları boşaltmasını istediği zamandı. Hatta dükkanlara yollanan tebligatta, kiralarını ödemiş olmalarına rağmen “işgalci” oldukları da yazılmıştı. Biz  Adalılar bu haksızlık karşısında, miraslarımızı korumak için bir imza kampanyası başlatmış, protesto gösterileri yapmış ve başarılı olmuştuk.

Bu olaylar vuku bulurken, biz de konuyu gündeme taşıyarak,  24 Ekim 2017  tarihinde Açık Radyo- Dünya Mirası Adalar radyo programımızda Mikail Paşa’yı konuk alarak  bu talihsiz olayı konuştuk.

Şükür ki, bu ay Ksidas Kitabevi’nin 107. doğum gününü kutlayabileceğiz . Halen İstanbul’un çok kültürlü, çok dinli, çok dilli  renkli ve zengin yapısına şahitlik edeceğimiz Musevi cemaatine ait Şalom gazetesini, Rum cemaatinin çıkardığı Paros dergisini ve Ermeni cemaatin çıkardığı Agos gazetesini  her ne kadar vitrine mandallarla tutturulmasa da  yine yan yana   görebileceğiz, satın alabileceğiz.

Ksidas’ın bugünlere gelebilmesinde büyük katkısı olan Mikail Paşa, kitabevinin yaş gününe hazırlandığı bugünlerde buruk bir sevinç yaşıyor. Ailesi, ataları, Antakya’nın Altunözü ilçesinden çünkü ve cemaatlerinden, aralarında birçok akrabası, yakını da olan 40 kişiyi depremde kaybetmişler. Kiliseleri, ibadet yerleri yerle bir olmuş. Merkezdeki, Samandağ’daki, İskenderun’daki kiliseleri, Patrikhane’ye bağlı Rum Ortodoks kiliseleri hep yıkılmış.  Tokaçlı’daki, Altınözü’ndeki Aya Yorgi , Meryem Ana şapelleri de büyük hasar görmüş. Şimdilik geçici olarak ve üstü kapatılarak ibadetler devam ettiriliyormuş.

Antakya’dan Adalar’a: Yıkım ve mücadele

Kendisini ziyarete gittiğimizde Mikail beyin sevgili eşi Maria ve oğulları Engin de oradaydı. Maria Paşa da Antakya’lı, Topaçlı’dan. Maria Hanım’ın Türk kahvesine eşlik eden leziz keki eşliğinde Mikail Bey bize şunları anlattı:

“Topaçlı’daki kilisenin papazı  benim akrabamdır: Musa Papaz. Benim annemin soyadı da Papaz’dı. Teyzelerim, onların çocukları, yeğenler, kuzenler hep oralıdır. Köyde can kaybı yok ama şehirde ikamet edenlerden çok kişi hayatını kaybetti.  Kendi aramızda dayanışmaya çalışıyoruz. İlk günlerde Ada’dan çok genç gitti yardıma. Fakat merkezdeki yıkımın onarılması, yeniden yapılması için zaman gerekiyor. Aya Yorgi , Meryem Ana şapellerimizin üstü geçici olarak kapatılarak, ibadetler devam ettiriliyor şu anda. Bize fotoğraflar yolluyorlar, uzaktan da olsa dayanışmaya çalışıyoruz.”

Yakın zamanda Antakya’ya giden KMKD’den (Kültürel Mirası Koruma Derneği)  arkadaşım Rubi Asa’nın tanıklığı da can yakıcı:

İncil‘de Doğu’nun Kraliçesi diye adı geçen Antakya, ne yazık ki tamamen afet bölgesi olmuş. Maalesef çok büyük bir yıkım, çok büyük bir kayıp. Asırlardır her üç Semavi dinin özelliklerini taşıyan; birçok mahallesinde Yahudi, Ortodoks, Hristiyan ve Müslüman kültürünün bir arada yaşandığı; ‘Çan’, ‘Ezan’ve ‘Hazan’ın birlikte anıldığı; çeşitli kültürlerin katmanlarını oluşturan bunca yıllık birliktelik, gelenek, görenek ve kutlamalar ne yazık ki, bir toz bulutunun içinde sanki kaybolmuş. Yalnız bunlar değil, insanlar da yok olmuş.  Antakya’nın  tekrar ‘Doğu’nun Kraliçesi’ olması  kolay olamayacak.”

Yine KMKD’den Prof. Eva Şarlak‘ın da uyarıları var: “Önümüzde yaşanmış çok acı bir örnek var ve bunun Adalar’la bir paralelliği unutulmamalı. Dersler çıkarmalıyız. En önemlisi, çok kültürlü yapısı. Bu doku Bizans‘tan bu yana süre gelen, tarihsel açıdan çok önemli  bir paralellik ve çok önemli bir yapılanma.” Evet  Depreme hazırlıklı olmalıyız, yapılanmalıyız Adalar’da.

Velhasıl, Adamıza sadece piknik yapmak, denize girmek için değil, Ksidas Kitabevi’nin temsil ettiği kültürel mirasımızı yakından tanımak ve onun yaşamasına destek olmak için de gelmenizi öneririm. Adalar’la ilgili harika kitaplar bulacaksınız burada.

Bunlardan biri de benim de öykümün  yer aldığı  “Ada Rüzgarı 2” kitabımız. Tam deprem zamanı çıktı. Duyurmaya utandım o zaman  biraz. Bozcaada Mendirek Yayınları‘ndan Mustafa Dermanlı’nın inanılmaz çabası, inatçılığı ve inanmışlığı ile yayımlanabildi. 13 Adadan 13 yaşam hikayesinin,  farklı Adalar’dan Adalı dostların anlatımı ile kaleme alındı.

Kütüphane haftanız kutlu olsun. İyi okumalar.

 

 

Tarımsal sulama: Türkiye’de su israfının en büyük nedeni-Tuana Tantur

Su kıtlığı, 2021’de dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri. Su tüketimi, dünya nüfus artış oranının iki katından daha hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor ve BM Kalkınma Programı verilerine göre, su kıtlığı halihazırda küresel nüfusun yüzde 40’ından fazlasını etkiliyor.

Bu sorundan etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye‘nin su tüketimi de dünyanın kalanında olduğu gibi her geçen gün artıyor; ancak artan iklim değişikliği ile yağış oranı giderek azalıyor. Tarımsal sulama, Türkiye’de bu sorunun temel nedeni olarak gösteriliyor. Su, nihayetinde sınırlı bir kaynak ve bu nedenle kullanım şeklinin iyileştirilmesi gerekiyor.

Şekil 1. Türkiye’nin toplam su bütçesi – Türkiye’deki su tüketiminin sektörel dağılımı

Şekil1’de, Türkiye’nin yıllık ortalama yağış miktarının 450 milyar metreküp (m3) olduğu gösteriliyor.

Bunun 219 milyar metreküpü buharlaşırken, 45 milyar m3 akiferlerde birikiyor. Nehirler ve göllerle birlikte yüzey suyunun 181 milyar m3 olduğu tahmin ediliyor. Buna ilaveten 6 milyar m3 komşu ülkelerden geliyor ve böylelikle Türkiye’nin brüt su potansiyeli 231 milyar metreküpe ulaşıyor.

Ancak ekonomik ve fiziki sınırlamalar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin yıllık işletilebilir su potansiyelinin 94 milyarı yer üstü ve 18 milyarı yer altı suyu olmak üzere 112 milyar metreküp olduğu tahmin ediliyor.

Şekil 1, 2016 yılında yıllık su tüketiminin 54 milyar m3 olduğunu gösteriyor ki bu da Türkiye’nin işletilebilir su potansiyelinin yaklaşık yüzde 50’sini kullandığı anlamına geliyor. Su tüketen sektörler arasında sulama, toplam su kullanımında yüzde 74 ile en yüksek paya sahip. Toplam suyun yüzde 13’ü evsel amaçlar için, kalan yüzde 13 ise sanayide kullanılıyor. Bu yüzdeler 2016 yılında sulamada 40 milyar m3 , evsel kullanımda 7 milyar m3 ve sanayide 7 milyar m3 suya denk geliyor. Türkiye Su Enstitüsü verileri, yüzdelerin 2020 yılında aynı kaldığını gösteriyor.

Falkenmark tarafından önerilen su stresi indeksi, 1989

Falkenmark Endeksi, ülkeleri yılda kişi başına düşen su potansiyeli miktarına göre sınıflandırıyor. Böylelikle, kıtlığı “yılda her bir kişi için mevcut olan yenilenebilir tatlı su miktarı” olarak ölçüyor. Kişi başına düşen su miktarının bin 700 m3’ün üzerinde olması, söz konusu ülkede su stresi olmadığı anlamına gelirken; bin 700 m3’ün altında ve bin m3’ün üzerinde ise o ülke su stresi ve benzeri bir durum yaşıyor.

Farklı yıllarda Türkiye’de kişi başı su miktarı

Türkiye’de 2000 yılında, kişi başı 4 bin m3 su düşüyordu ve herhangi bir su stresi söz konusu olmamıştı. Ancak günümüzde ülkemiz, yılda kişi başı bin 400 m3 su potansiyeli nedeniyle artık su sıkıntısı yaşayan bir ülke. Dışişleri Bakanlığı tahminlerine göre “2030 yılına kadar [su] miktarının kişi başı yılda bin m3’e düşerken, ülke nüfusunun 100 milyona ulaşacağı öngörülüyor.  Bu öngörü dikkate alındığında dokuz yıl sonra Türkiye su kıtlığı yaşayan bir ülke olabilir.

Su kaybının en büyük nedeni yüzeysel sulama

Ankara Üniversitesi Tarım Fakültesi Tarımsal Yapılar ve Sulama bölümü öğretim üyelerinden Belgin Çakmak ve Sertan Avcı, şu değerlendirmelerde bulunuyor:

“Açık su yolları ve kanalların kullanıldığı sulama şebekelerinde su kayıpları oldukça fazladır. Kayıpları önlemek için yeni sulama projelerinde borulu su dağıtım şebekeleri kullanılmaktadır. Bu nedenle, borulu sistemlerde; su kaybı en aza indirgenir ve su daha iyi korunur. Sulama yöntemleri açısından bakıldığında, en fazla su kaybı, yüzeysel sulama yöntemlerinin yüzde 35-60’ında meydana gelmektedir. Damla sulamada su kaybı minimumdur ve yüzde 5 ile yüzde 20 arasında değişmektedir. Tarımda su kaybını azaltmak ve su tasarrufunda su stresinin bulunduğu sektörlerde kullanılabilmesi için yağmurlama ve damla sulamanın yaygınlaştırılması gerekmektedir.”

Tarımda kullanılan su, Türkiye’de su stresinin ana nedenlerinden birini oluşturuyor. Su kayıp yüzdelerine bakıldığında, toplam suyun yüzde 74’ünün tarım sektörü tarafından tüketilmesine rağmen, sulama olması gerektiği kadar verimli değil. Düşük sulamanın temel nedenini ise geleneksel sulama teknikleri oluşturuyor. Tarımsal sulamadaki en büyük israf kaynağı olarak, çiftçilerin araziye aşırı miktarlarda su verdiği yüzeysel sulama olarak gösteriliyor. Yüzeysel sulama yüzde 35 ila yüzde 60’a kadar su kaybına neden olabiliyor; öte yandan, damlama sulama (toprak üzerinden veya suyu doğrudan kök bölgesine vermek ve buharlaşmayı minimuma indirgemek amacıyla yüzeyin altına gömerek ve suyun bitkilerin köklerine damlamasını sağlayarak su ve besin tasarrufu sağlayan bir tür sistem) sistemleri ile bu oran, yüzde 5 ila yüzde 20 bandında.

Devlet Su İşleri’nin hesaplamalarına göre, yüzeysel sulama yerine damlama sistemine geçilerek yüzde 65’in üzerinde tasarruf elde edilebilir. Etkili bir sulama yöntemine, İsrail‘in borulu su dağıtım şebekesini kullanan damla sulama yöntemi örnek verilebilir.

İsrail’in sistemi su damlalarını kontrol eden vanalardan oluşuyor ve bunların sulama hatları boyunca çok hassas bir şekilde yerleştirilmesi gerekiyor. Böylelikle İsrail yönteminin bir çöl arazisinde suyu en verimli şekilde kullanmayı amaçladığı anlaşılıyor.

Farklı ülkelerde kullanılan damla ve mikro sulama yöntemlerinin yüzdeleri

İsrail, tüm tarım arazilerini sulamak için damlama ve mikro sulama yöntemlerini kullanıyor. Veriler, ülkenin yüzde 100 damlama ve mikro sulama yöntemlerini kullanarak çok az su israf ettiğini de ortaya koyuyor. İsrail’i damlama ve mikro sulama yöntemlerinde yüzde 95 ile Fransa ve yüzde 62 ile Mısır takip ediyor. ABD, topraklarının yarısını damlama ve mikro sulama ile sularken, hem İtalya hem de İspanya arazilerinin yüzde 45’ini bu yöntemlerle suluyor. Türkiye’de ise sulanabilir alanların ancak yüzden 10’dan azı basınçlı sulama ile sulanıyor.

Devlet Su İşleri’nde görev yapan Jeoloji Mühendisi Nalan Azizoğlu, su sorununun “acil olduğunu ve ivedilikle ilgilenilmesi gerektiğini” söylüyor. Hükümetin harekete geçmesinin yanı sıra sivil halkın da sorun hakkında bilgilendirilmesi gerektiğini vurgulayan Azizoğlu, devletin sulama sektörüne gerektiği kadar destek vermediğini, su sorunu nedeniyle zor durumda kalmış olan birçok çiftçiyle tanıştığını anlatıyor.

Su stresinden kurtulmak için ne yapmalı? 

Tatlı su, artık stratejik öneme sahip olduğu düşünülen değerli bir kaynak. İklim değişikliği, hızlı kentleşme, sanayileşme ve nüfus artışı Türkiye’nin su stresi çeken bir ülke olmasına yol açmış durumda. Bu nedenle de suyun özellikle tarımda verimli kullanılması kritik önem taşıyor.

Yüzeysel sulama gibi, suyun en çok ihtiyaç duyulduğu zamanlarda büyük miktarlarda kaybedilmesine yol açan yöntemler yerine acil olarak basınçlı sulama sistemlerine geçiş büyük önem taşısa da bunun önündeki en büyük engel,  kurulumlarının nispeten pahalı olması nedeniyle çitçilerin tercih etmemesi.

Tarım uzmanı Ahmet Semih Uzundumlu, Türkiye’de toplumun gıda ihtiyacını karşılaması, sanayi sektörüne hammadde sağlaması, ihracata katkıda bulunması ve istihdam olanakları yaratması açısından tarımın büyük önem taşıdığını belirtiyor. Türkiye’nin geçmişte tarımsal ihtiyaçlarını kendi kendisine karşılayabilen bir ülke iken günümüzde bazı ürünlerin diğer ülkelerden ithal edilmesinin nedenlerinden birinin de de kısmen sulamaya verilen desteğin yeterli olmayışı olduğunu söyleyen Uzundumlu’ya göre, devletin tarımda su tasarrufu sağlayacak ve su kullanımını hedeflenen yüzdeye indirecek yeni basınçlı sulama yöntemlerine daha fazla destek vermesi gerekiyor. Suyun israf edilmediğinden emin olmak için bir izleme ve değerlendirme sisteminin bulunması da önem arz ediyor.

Kaynakça

  • Çakmak, Belgin, Sertan Avcı. “Supports Provided to Irrigation Systems in Turkey.” Nevşehir, Bilim ve Teknoloji Dergisi, 2017. DergiPark, doi.10.17100/nevbiltek.332091. 11 Mayıs 2021.
  • Demir, Yusuf. Tarımdaki Su İsrafı Korkutuyor”.  Sözcü Gazetesi, 11 Mayıs 2021.
  • “Figure 1. Overall Water Budget of Turkey.” Devlet Su İşleri, Mart 2020, 11 Mayıs 2021.
  • “Goal 6: Clean Water and Sanitation.” United Nations Development Programme, 2021, 11 May 2021.
  • “Graph 1. Sectoral Water Consumptions in Turkey.” Devlet Su İşleri, Mar. 2020, a. Accessed 11 Mayıs 2021.
  • DergiPark, 2017, 11 May 2021.
  • “Irrigation Methods.” Israel Agro, 11 May 2021. Tantur 7
  • Ruess, Paul. “Table 1. Water stress index proposed by Falkenmark, 1989.” The University of Texas at Austin, 2015.
  • Turkey’s 2nd VNR 2019 Sustainable Development Goals,  “Strong Ground towards Common Goals. Sustainable Development,  11 Mayıs 2021.
  • Turkey’s Policy on Water Issues.” Republic of Turkey Ministry of Foreign Affairs, 11 Mayıs 2021.
  • Uzundumlu, Ahmet Semih. “Tarım Sektörünün Ülke Ekonomisindeki Yeri ve Önemi”.  Alınteri, pp. 34-44. DergiPark,
  • White, Chris. “Understanding Water Scarcity: Definitions and Measurements.” Global Water Forum, 7 May 2012.

 

Pınar Selek davasında açıklamaya Valilik yasağı: Dava işkenceye dönüştü

Mısır Çarşısı davasında yargılanan ve hakkındaki dördüncü kez beraat kararı Haziran 2022’de bozulan sosyolog yazar Pınar Selek’in yargılandığı dava bugün, Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde görüldü.

İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma, yoğun katılımdan dolayı adliyenin en büyük mahkeme salonuna alındı. Duruşmada Pınar Selek’i savunmak üzere avukatları babası Alp Selek, kardeşi ve avukatı Seyda Selek ve çok sayıda avukat yer aldı.

Duruşmayı, Fransalı parlamenterler Pascale Martin, Elise Leboucher, Strasburg Belediye Başkan Yardımcısı Bertholle Véronique, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, TİP Milletvekili Ahmet Şık ile HDP Millletvekili Musa Piroğlu‘nun yanı sıra Türkiye’den hak savunucuları ve uluslararası heyetler takip etti.

bianet‘in aktardığına göre; duruşma Mahkeme başkanının, Pınar Selek’in yurt dışında olması nedeniyle uluslararası istinabe yoluyla ifadesinin alınması için gerekli yazışmaların yapıldığını açıklamasıyla başladı.

Ardından Mahkeme başkanı, Yargıtay Ceza Genel Kurulu‘nun bozma kararının okudu. Mahkeme başkanı “Daha ağır ceza istendiği için sanığın savunma hakkı var. Selek’in savunması Fransa adli makamlarınca alınacak” dedi.

‘Hakkaniyet ve adalet duygusunu zedeliyor’

Ardından ilk sözü Selek’in avukatlarından Akın Atalay aldı. Atalay, bozma kararının usule aykırı olduğunu ifade etti ve daha önce dört kez verilen beraat kararını hatırlattı. Atalay şöyle dedi:

“Yargıtay, olay mahkemesi yerine geçmiş ve doğrudan delil değerlendirmeye geçerek esasa dair hüküm kurmuş. Kanunen hüküm değil ancak uygulamada bu sonucu doğuruyor.”

“Bu durum hakkaniyet ve adalet duygusunu zedeliyor. Olay mahkemesi tam dört kez beraat diyor ancak hukuki denetim yapması gereken mahkeme tutuyor, ‘mahkumiyet vereceksin bir de şu sebeplere dayandıracaksın’ diyor. Mahkeme bağımsızlığına aykırı.”

‘Dava sanık ve ailesi açısından eziyete dönüştü’

Avukat Akın Atalay, “Aynı suçtan aynı kişi iki kez yargılanamaz bu yüzden davanın reddine karar verilmeli” talebinde bulundu.

Son olarak Atalay, “Bizim göstereceğimiz adreste ifadesini alın. Ayrıca avukat olmadan hüküm kurulamaz. Bu dava sanık ve ailesi açısından eziyete dönüştü. Hukuksuzlukları anlatsak günler sürer” dedi.

Mahkeme, Ocak ayında Fransa’da yaşayan Selek için kırmızı bülten ve yakalama kararı çıkartılmasına karar vermişti.

‘Dava işkenceye dönüştü’

Diğer sanık Abdülmecit Öztürk’ün avukatı Mehmet Erbil de “Bizim için de bu dava işkenceye dönüştü. Tutuklama kararı kaldırılsın” dedi.

Paris Barosu‘ndan Avukat Martin Padel ise “25 yıldır süren bu dava sonucunda içimizde kızgınlık var ancak Pınar Selek için savunma yapmak için ayağa kalkıyorum umudum var” şeklinde konuştu ve şunları aktardı:

“Bu davada Pınar’ın yaptıklarının anlaşılmasına dair umudum var. Size dayatılan ‘suçlu bulun’ dayatmasına karşı geleceğinize umudum var.. Bu eziyet ve işkence gibi süren haksız davanın Pınar Selek’e yaptığı acılara son vereceğine dair umudum var. Türkiyeli avukatların taleplerine katılıyorum.”

Fransa’dan gelen diğer avukat Françoise Cotta ise “Size ders vermek için burada değilim. Biz her ülkede özgürlüklerin yara aldığını görüyoruz. Düşünce özgürlüğü ve haklar çok önemli bir insanın dört kere beraat alması tesadüf değil. Pınar Selek’in gereğinden fazla uzanan hukuksuzluk sürecine son vereceğinizi umut ediyoruz” dedi.

Mahkeme Başkanı da “Avrupa Birliği müzakere süreci devam ediyor. Yabancı avukatların danışman yetkileri vardır bundan sonra da gelirlerse kendilerinin beyanlarını alacağız” dedi.

Savcı, Yargıtay Ceza Kurulu’nun beraati bozma kararına uyulması yönünde görüş bildirdi:

“Dosyada iki sanığın suçu işlediklerine dair somut deliler var. Pınar Selek hakkında kırmızı bülten gereğinin yerine getirilmesine ve Sanık Öztürk hakkındaki tutuklama kararının uygulanması yönünde görüş bildiriyorum.” 

Mahkeme heyeti, Pınar Selek hakkındaki kırmızı bülten talebinin ve tutuklama kararının devamına karar verdi.

Fransa’da denk bir mahkemede dinlenmesi talebini reddetti.

Fransa ile yazışma olursa sonucuna göre taraflara bilgi verileceğini belirterek duruşmayı 29 Eylül 2023 saat 14.00’e bıraktı.

Adliye önündeki açıklamaya engelleme

Hak savunucuları ve uluslararası heyetler duruşma öncesinde adliye önünde açıklama yapmak istemişti fakat polis, hak savunucularını çembere aldı ve açıklama yapılmasına izin vermeyeceklerini söyledi. Yasaklanan açıklama şöyle:

“Hayatın rakamları bazen matematiğinkinden daha zor. Hayatın rakamları bazen utanır.

Sıfır suç, 25 yıl, 4 beraat eşittir Pınar Selek davası. 25 yıl, 4 beraat ve her seferinde beraatin bozulması üzerine kurulu bir işkence.

Kelimeler de bazen utanır. Gaz kaçağından kaynaklı bir patlamayı bombaya dönüştürdüler. Antimilitarist, şiddet karşıtı, feminist bir sosyoloğu, hayatın orta yerinde duran ve sevgi çoğaltan bir aktivisti o bomba dedikleri komploya iliştirmeye kalktılar. Arkaik dönemden kalma avukatsız ifade tutanakları ve sahte deliller yıllardır çürütüldü. Bir hakikat tam dört kez ilan edildi. Şimdi sanki duvara konuşmuşuz gibi aynı karar 25 yılın sonunda karşımızda. Biz de yine buradayız.

Biz Pınar’ın suçunun ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Devlet siyasetinin görünmez kıldığı, sesini bastırdığı herkese kendini doğrudan ifade etme imkânı verdiği için suçlu.

Neden barışamadık diye sorduğu, kadın haklarından LGBTİ+ harekete, Kürt, Ermeni meselelerinden sokak çocukları ve göçmen politikalarına nerede bir dert varsa oraya temas ettiği için suçlu. Buluşturduğu ve birleştirdiği için suçlu. Kurban olsunlar böyle suça demek için buradayız.

Hâlâ Tanığız Platformu diye yola koyulduğumuzda bu ismin nasıl bir kara mizaha dönüşeceğini tahmin etmemiştik. Bizler Pınar’ın çalışmalarına, kişiliğine, ağlar öre öre hepimizi çoğaltan varlığına tanıktık. Ama sonra bu hukuk cinayetinin tanığı olarak bulduk kendimizi. Tanık olmak sorumluluktur. O sorumluluğu bir kez daha yerine getirmek için buradayız.

Yirmi beş yıl gibi Türkiye yakın tarihine denk gelen bu dönemde zorla kaybetmelerin, bombalamaların, faili meçhullerin, cezaevinde haksız yere rehin tutulanların mücadeleleri verildi. Hukuk, mahkeme salonlarında tecelli etmediğinde, temel haklar ihlal edildiğinde adaleti hep birlikte sokakta, meydanda, buluştuğumuz kalabalık toplantı salonlarında aradık. Birbirimize tutunduk. Birbirimizden güç aldık. Bu beraat onurumuzdur. Pınar Selek gururumuzdur. Bunun için buradayız.

Basit aritmetik işlemleri hatrına buradayız. Toplama çıkarma işleminde toplamayız. Bizden Pınar’ı, Pınar’dan adaleti eksiltemeyecekler. Birbirimize eklenerek çoğalacağız bir ömür. Çarpma bölme işleminde çarpmayız. Bizi bölemeyecekler. İradelerimizi çarpa çarpa katlanacak gücümüz.

Bu beraate gözümüz gibi bakıyoruz. O aynı zamanda bizim adil, özgür, eşit bir temelde kurulu bir hayat ve ülke hayalimiz. Bu beraat bizim ortak mücadelemiz. Burası aritmetiğin bittiği yer. Biz hayat için hesap soruyoruz. Hakikat için hesap soruyoruz. Ve elbette kazanacağız.”

Ne olmuştu?

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 1998’de Mısır Çarşısı‘nda yedi kişinin öldüğü, 127 kişinin yaralandığı patlamaya ilişkin davada, sanıklar sosyolog Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk hakkında verilen beraat kararlarını Haziran 2022’de bozmuştu.

Araştırma: Zarar gören ve susuz kalan bitkiler insanların duyamadığı çığlıklar atıyor

İsrailli bilim insanlarının, domates, tütün, buğday, mısır ve kaktüs gibi bitkiler üzerinde yaptığı çalışma, bitkilerin zarar gördüğü ya da susuz kaldığı durumlarda ultrasonik patlama sesleri çıkardığını ortaya koydu.

Cell dergisinde yayımlanan araştırmanın bulgularına göre, insan kulağının işitme aralığının dışında kalan patpatlı ambalajların patlama seslerini andıran bu sesleri, insanlar algılayamıyor.

Böcekler, bazı memeliler ve muhtemelen diğer bitkilerin ise bu sesleri algılayabildiği düşünülüyor.

Araştırma ekibi, bitkilerin çıkardığı bu seslerin özellikle yarasalar, kemirgenler, çeşitli böcekler gibi yüksek frekansları algılayabilen yakınlardaki canlılar tarafından duyulabildiğine inanıyor.

Tel Aviv Üniversitesi‘nden botanik ve gıda güvenliği uzmanı Prof. Dr. Lilach Hadany, “Pastoral bir çiçek tarlası düşünün. Epey gürültülü bir yer olabilir, sadece biz bu sesleri duyamıyoruz. Bulgularımız, etrafımızdaki dünyanın bitki sesleriyle dolu olduğunu gösteriyor” diyor.

bitki, çığlık

‘Zarar gören bitkiler her saat onlarca kez ses çıkardı’

Daha önce titreşim dedektörleriyle yapılan bazı araştırmalar bitkilerden darbe yayılımları tespit etmişti. Bitkilerin ses çıkarıyor olma olasılıkları uzun süredir bilim insanlarının gündeminde olsa da, bunların algılanabilecek ses dalgaları niteliğinde olup olmadığı bilinmiyordu.

Araştırma ekibi, cevabı bulmak amacıyla bitkileri arka plan gürültüsü olmayan, sessiz ve izole bir kutuya koydu ve her bitkiden yaklaşık 10 santimetre uzağa 20 ila 250 kilohertz frekanslarında sesleri algılayabilen ultrasonik mikrofonlar yerleştirdi.

Çeşitli gruplara ayrılan bitkilerin bazılarına hiç dokunulmazken, bir grup beş gün boyunca susuz bırakıldı ve bir diğer gruptaki bitkilerin sapları kesildi.

bitki, çığlık

Yetişkin bir insan tarafından algılanan maksimum frekans 16 kilohertz civarında iken, araştırmanın sonuçları bitkilerin 40 ile 80 kilohertz frekans arasında sesler çıkardığını ortaya koydu.

Herhangi bir stres unsuruna maruz bırakılmayan bitkiler saatte en fazla bir kez ses çıkarırken, bir kısmı kesilen ve susuz bırakılan bitkiler her saat onlarca kez ses çıkardı.

Söz konusu seslerin bitkiden bitkiye farklılık gösterdiğini tespit eden araştırmacılar, örneğin susuz bırakılan bir domates bitkisinin, bir kaktüsten daha farklı bir patlama modeli oluşturduğunu gözlemledi.

Araştırma ekibi, stres altında olmayan bitkiler, kesilen bitkiler ve susuz bırakılan bitkilerin çıkardıkları sesleri ayırt etmek için bir makine öğrenimi algoritması geliştirdi. Bitkilerin yaydığı sesler, insanların duyamayacağı kadar kadar yüksek bir frekansta, yaklaşık bir metrelik bir yarıçap içerisinde algılanabilen, patlama veya tıkırtı seslerine oldukça benziyor.

Peki kim dinliyor?

Prof. Hadany, “Bitkilerin ses çıkardığını bildiğimize göre sıradaki soru şu: ‘Kim dinliyor olabilir?” diye sordu.

Bu sesler bilgi taşıyor. Bu sesleri duyabilen hayvanlar var, yani pek çok akustik etkileşimin meydana gelme olasılığı var.

Ekibin şu anda hayvanların, bitkilerin ve diğer organizmaların bu seslere tepkilerini araştırdığını aktaran Hadany, “Ayrıca sesleri tamamen doğal ortamlarda tanımlama ve yorumlama yetimizi de mercek altına alıyoruz” dedi.

Bilim insanları, diğer organizmaların da farklı bitki türlerinden yükselen sesleri ayırt etmelerinin mümkün olduğunu, hatta bu organizmaların stres altındaki bitkilerin gürültülerine çeşitli şekillerde tepki vermeyi öğrenmiş olabileceklerini düşünüyor.

‣ Bitkilerin birbiriyle ‘konuştuğu’ bilimsel olarak kanıtlandı

Hadany, şunları söylüyor:

Örneğin, bir bitkinin üzerine yumurtlamaya niyetlenen bir güve veya bir bitkiyi yemeye niyetlenen bir hayvan, bu seslere göre karar veriyor olabilir. Biz insanlar için ise sonuçlar son derece bariz; susamış bitkilerin imdat çağrılarına kulak verebilir ve bir sorun yaşanmadan önce onları sulayabiliriz.

Bilim insanları, bu seslerin tarımsal sulama sistemlerinde bitkilerin susuzluk durumlarının takibinde kullanılabileceğini düşünüyor.

Daha önceki çalışmalar, bitkilerin seslere tepki olarak kuraklık toleranslarını artırabildiğini göstermişti. Ancak diğer bitkilerin bu sesleri algılayıp algılamadığı veya tepki verip vermediği bilinmese de bunun oldukça makul olduğu düşünülüyor. Ekip araştırmalarının bir sonraki aşamasında bu konuyu ele alıyor.

Araştırma: Antarktika’daki hızlı erime derin okyanus akıntılarını çarpıcı ölçüde yavaşlatıyor

Avustralyalı bir bilim ekibi, derin okyanus akıntılarının 2050’ye kadar yüzde 40 oranında azalabileceğini ortaya koydu. Araştırmanın yazarları, bu durumun okyanuslardaki ısı, tatlı su, oksijen, karbon ve besin maddeleri dengelerini değiştirerek tüm okyanuslarda yüzyıllar boyunca hissedilecek etkiler yaratabileceğini söyledi.

Bu akıntılar canlılar için hayati önemde olan ısı, oksijen, karbon ve besin maddelerinin küresel düzeyde devinimini sağlıyor. Bilim insanları, bu durumun deniz seviyelerini yükseltebilecek, hava durumunu değiştirebilecek ve deniz yaşamını hayati bir besin kaynağından mahrum bırakabilecek bir dizi etki yaratabileceğini aktarıyor.

‣ Atlantik akıntısının yavaşlaması dünyayı La Niña atmosferine sokuyor
‣ ‘Kıyamet Buzulu’nun doğu buz sahanlığı için kritik uyarı: Beş yıl içinde çökebilir

Daha önceki çalışmalar Kuzey Atlantik‘teki akıntılar nedeniyle Avrupa‘nın daha soğuk hale gelebileceğini ortaya koymuştu.

Nature dergisinde yayımlanan makalede akıntılardaki yavaşlamanın okyanusun atmosferden karbondioksit emme kapasitesini de azaltabileceği uyarısında bulunuluyor.

Çalışmada dünyadaki derin akıntıların itici gücünü Antarktika yakınlarında soğuk, yoğun tuzlu suyun aşağı doğru hareketinden aldığı ortaya konuyor.

Fotoğraf: Rodrigo Jana / AP
‣ Dünyanın en geniş buz sahanlığı beklenilenin 10 katı hızda eriyor

‘Antarktika’daki akıntı 30 yılda en az yüzde 40 azalacak’

Fakat buz tabakasındaki tatlı su eridikçe deniz suyunun yoğunluğunun azaldığı ve aşağı yönlü hareketin de yavaşladığına dikkat çekiliyor.

Bilim insanları kuzey ve güney yarımküredeki bu derin okyanus akıntılarının binlerce yıldır göreceli olarak sabit bir seyir izlediğini ama küresel ısınma ile birlikte bu seyrin bozulmaya başladığını vurguluyor.

Çalışmanın baş araştırmacısı Matthew England, “Modellememiz karbon emisyonlarının şu andaki düzeyde devam etmesi halinde Antartika’daki akıntının önümüzdeki 30 yılda yüzde 40’tan fazla azalacağını ve tamamen çöküşe doğru gideceğini ortaya koyuyor” ifadelerini kullanıyor.

England derin akıntıları “Okyanusların akciğeri olsaydı bu akıntılar onun bir parçası olurdu” ifadeleriyle tanımlıyor.

Tüm derin okyanus akıntısının mevcut yörüngesinde çökmeye doğru gittiğini belirten araştırmacı, “Geçmişte, bu sirkülasyonların değişmesi bin yıldan fazla sürerdi ancak bu sadece birkaç on yıl içinde oluyor. Bu dolaşımların yavaşlayabileceğini düşündüğümüzden çok daha hızlı. İkonik bir su kütlesinin olası uzun vadeli yok oluşundan bahsediyoruz” diyor.

‣ Bilim insanları uyardı: Atlantik Okyanusu sirkülasyonu bin yılın en zayıf seviyesinde
‣ Antarktika’nın erimesi yerçekimini zayıflatıyor

Çalışmada görev alan Dr. Adele Morrison, okyanustaki sirkülasyonun yavaşlaması nedeniyle okyanus yüzeylerinin karbon emme kapasitesine daha hızlı ulaşacağını ve derindeki sularla daha yavaş yer değiştireceğini vurguluyor.

Bilim insanlarının 35 milyon saatlik bilgisayar hesaplaması sonucu oluşturduğu modellemeye göre Antarktika akıntılarındaki yavaşlama Kuzey Atlantik’ten iki kat daha hızlı olabilir.

Çevre Kanunu’nda değişiklik teklifi kabul edildi: Kıyıda yer altı otoparkı talebinden geri adım

Çevre Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun TeklifiTBMM Genel Kurulu’nda görüşülerek kabul edildi. Teklif, 132 milletvekilinin imzasıyla 24 Ocak’ta sunulmuştu.

Teklif kıyıların dolgu alanlarında yer altı otoparkı yapılmasını da içeriyordu. Ancak bu madde geri çekildi. Teklife imza atan 132 milletvekilinin hepsi de AK Parti’dendi. Kanun teklifi 229 oy ile kabul edildi. 66 milletvekili ise ret oyu kullandı.

Kıyıda yer altı otoparkından geri adım atıldı

Teklifte sunulan ve komisyon görüşmelerinin ardından geri çekilen kıyıya yer altı otoparkı talebi, Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından tepki çekmişti. Hatay yağmurla birlikte sular altında kalmıştı, daha dün (31 Mart) İskenderun, Samandağ ve Defne‘de çadırlar rüzgara dayanamamış, sahil deniz seviyesinin altında kalmış, altyapıdaki mevcut sorunlar sebebiyle oldukça zorlu günler geçirmişti. Ancak kıyı şeritlerinde yaşanan su baskınları gözler önündeyken, Kanun Teklifi’nden geri çekilmiş olmasına rağmen kıyıların dolgu alanlarında yer altı otoparkı yapılması yönündeki talep teklifle yeniden masaya koyulmuş oldu.

Bu talep daha önce de dile getirilmişti. Deprem nedeniyle görüşülemeyen Kıyı Kanunu’nda istenen değişiklik tam olarak “deniz kıyısındaki dolgu alanların altına yer altı otoparklarının” yapılmasını içeriyordu.

Geri çekilen maddeye ilişkin olarak TBMM Genel Kurulu’nda söz alan MHP Düzce Milletvekili Ümit Yılmaz, “Deniz dolgu alanlarına yapılacak olan yer altı otoparklarıyla alakalı olan bu madde son günlerde yaşadığımız depremler nedeniyle oldukça hassas bir konuma gelmiştir. Bu maddenin çekilmiş olması bizim de Komisyon görüşmelerinde çekince belirttiğimiz için olumlu olmuştur” dedi.

Deniz kirliliğine ilişkin idari yaptırımda değişiklik

Kabul edilen kanun teklifinde bir madde de gemilerin büyüklüğüne ilişkindi. Gemilerden kaynaklanan deniz kirliliğine uygulanan idari yaptırımlarda geminin büyüklüğünün esas alındığının hatırlatıldığı ilk maddede talep “100.000 grostondan büyük gemiler için ceza miktarının 100.000 groston esas alınarak hesaplanması”. Maddede şu ifadelere yer veriliyor:

Gelişen teknoloji ile gemi tonajlanın büyüdüğü göz önünde bulundurulduğunda mevcut hesaplama yöntemi büyük tonajlı gemiler bakımından tatbik edilecek idari para cezası miktarını orantısız olarak arttırmaktadır. Bu çerçevede; Çevre Kanunu’nun 20’nci maddesinin (ı) bendinde yer alan ve gemiler için uygulanan cezalarda 100.000 grostondan büyük gemiler için ceza miktarının 100.000 groston esas alınarak hesaplanması ve 5.000 grostondan büyük gemilerin evsel vb atıksular ile katı atıklarından kaynaklanan kirliliklerde uygulanacak cezalarda kirliliğin niteliği ve aynı bentte yer alan kirli balast suları için uygulanan cezaların esas alınmasına yönelik düzenlenme yapılması amaçlanmaktadır. ”

OSB & serada meyve ve sebze üretimi

Üçüncü maddede ise ‘sera’ ve ‘organize sanayi bölgesi’ (OSB) ifadeleri bir arada kullanılıyor. Adana ili Karataş ilçesine yapılması planlanan TDİOSB’yi içeren madde şöyle:

“Madde ile, serada sebze ve meyve üretiminin teşvik edilmesi ve ekosisteme zarar verilmeden var olan potansiyelin üretime kazandırılabilmesi amacıyla, ekli krokide gösterilen alanda sera konulu tarıma dayalı ihtisas organize sanayi bölgesi (TDİOSB) kurulabilmesine yönelik düzenleme yapılmaktadır. Ekli krokide gösterilen yerde kurulacak sera konulu Tarıma Dayalı İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’nde otomasyon sistemli modern sera işletmeleri kurulacaktır.”

Beşinci maddeyle birlikte belediyeler ve bağlı kuruluşları ile belediyelerin üyesi olduğu mahalli idare birlikleri için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yetkili olacak.

Ayrıca kanunun yürürlüğe girdiği andan itibaren İklim Değişikliği Uzmanı unvanı bulunan kadrolara yirmi kişi atanacak.

Ek olarak peyzaj mimarlarının ve iç mimarların Devlet Memurları Kanunu’nun “teknik hizmetler sınıfı”na alınmasına karar verildi.

Evlilik ve doğum oranları düşen Çin’de öğrencilere bir haftalık tatil: Gidin ve aşık olun!

Tüm dünyada olduğu gibi Çin’de de evlilik ve doğum oranlarının düşmesi üzerine bazı üniversiteler öğrencilerine “aşık olmaları” için bir haftalık bahar tatili verdi.

Ülkede, 1980’de uygulanmaya başlayan “tek çocuk” politikasından iki sene önce vazgeçilmiş ve ailelerin en çok üç çocuk sahibi olmasına izin verilmişti, ancak bu izin de evlenme ve çocuk sahibi olma oranlarının artmasına yetmedi.

Dokuz meslek yüksek okulu da “soruna” çözüm bulabilmek için öğrencilerini tatile göndermeye karar verdi.

Fan Mei Eğitim Grubu’na okullar, öğrencilerinin “doğayla hayatı sevmeyi ve sevginin tadını çıkarmayı öğrenmeleri” için 1-7 Nisan tarihlerinde eğitime ara verdi.

Yetkililer, “Kampüsten çıkın, doğayla iç içe olun ve baharın güzelliğini tüm kalbinizle hissedin” çağrısı yaptı.

Doğum oranları en düşük seviyede

Katılımcı kolejlerin tümü, pilotlar, uçuş görevlileri, hava trafik kontrolörleri ve havaalanı güvenlik personeli gibi havacılık endüstrisindeki işler için personel yetiştiren meslek okulları.

Mianyang Uçuş Meslek Yüksekokulu yöneticilerinden Liang Guohui, öğrencilerin tatilde gezmesini ve bahardan zevk almasını istediklerini söyledi: “Bu, sadece öğrencilerin ufkunu genişletmekle ve duygularını geliştirmekle kalmayacak, aynı zamanda dersleri zenginleştirecek ve derinleştirecek.”

Siçuan Güneybatı Havacılık Meslek Yüksekokulu yetkilisi Liu Ping de bahar tatilinin, “kampüs dışında bir şeyler öğrenmek, yeni arkadaşlar edinmek ve sevgilinin güzelliğini deneyimlemek” isteyen öğrencilerin taleplerinin ardından uygulamaya konulduğunu ifade etti.

Insider‘ın aktardığına göre, bu okullar 2019’da ‘bahar tatili’ uygulamasına başlamıştı. Bu sene ise bahar tatili yerine “aşık olma tatili” adıyla öğrencilere izin verildi. Tatilin teması ise “çiçeklerin tadını çıkarın, aşık olun” şeklinde belirlendi.

Ülkede resmi verilere göre 2021’de evlenen kişi sayısı, bir önceki yıla 500 bin azalarak 7,64 milyon oldu. Çin’de 2022’de doğum oranı binde 6,77’ye gerileyerek ulusal kayıtların tutulmaya başlamasından bu yana en düşük seviyeye indi.

Bu durumun ardından Çin’de pek çok bölgede bekarların evlenmesi için çalışma başlatıldı. Örneğin Jiangxi eyaletine bağlı Guixi kentinde çöpçatanlık uygulaması hizmete sunuldu.

Ülkedeki yerel şirketler, iller ve kasabalar da 30 günlük evlilik izni vermek veya kentli kadınların kırsal kesimdeki yaşlı bekarlarla randevuya çıkmasını özendiren kampanyalar başlatmak gibi kampanyalar düzenliyor.

 

Deprem Türkiye’nin tarım üretiminin beşte birine zarar verdi

Birleşmiş Milletler‘e (BM) bağlı Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 6 Şubat’ta meydana gelen Maraş merkezli depremlerin Türkiye’nin tarım üretiminin yüzde 20’sinden fazlasına zarar verdiğini duyurdu.

FAO, Türkiye’deki yapılan ön değerlendirmeler sonucunda, “toprak mahsulü, hayvancılık, balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliği dâhil tarımda ve depremin vurduğu bölgelerdeki kırsal altyapıda ciddi zarar tespit edildiğini” belirtti.

Buna göre, deprem, 11 tarım iline ciddi darbe vurarak 15,73 milyon insanı ve ülkenin gıda üretiminin yüzde 20’den fazlasını etkiledi.

Sektördeki kayıp 5,1 milyar dolar

“Depremden etkilenen ve Türkiye’nin bereketli hilali olarak bilinen bölgesinin, tarımsal gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 15’ini, Türkiye’nin tarım ürünü ihracatının da yüzde 20’sine yakınını oluşturduğunu” belirten FAO, depremin Türkiye’de tarımsal bakımdan 1,3 milyar dolarlık fiziksel hasara neden olduğu, sektördeyse 5,1 milyar dolarlık kayba yol açtığı tahminini paylaştı.

FAO, Türkiye’de depremden etkilenenlere destek amacıyla acilen 112 milyon dolar yardım toplanması için uluslararası topluma çağrıda bulunduklarını da hatırlattı. Ancak kırsalda yaşayan ve depremden etkilenen 900 bin kişiye nakit para, besi hayvanı ve tarımsal destek verilebilmesi için yapılan çağrı gereği şu ana kadar yalnızca 1,5 milyon dolar toplanabildi.

FAO Orta Asya Koordinatörü ve Türkiye Temsilcisi Viorel Gutu şunları söyledi: “Ekim sezonu bitmek üzere. Çiftçilerimize acilen gübre ve tohum vererek destek olmamız gerekiyor. Bu, bu yılki mahsul üretimi seviyeleri bakımından tek şansımız. Ayrıca hayvanlara da yem sağlamalıyız ki sağlıklarını ve verimliliklerini koruyabilsinler.”

Örgüt, depremden en çok etkilenen bölgelerde nüfusun üçte birinden fazlasının geçimini tarımdan sağladığına dikkat çekti.