Kürecik’te Füze Kalkanına Hayır İnisiyatifi, milletvekilleri Gürsel Tekin ve Levent Tüzel‘in katılımıyla Kürecik’te kurulması planlanan NATO Füze Kalkanı‘nı Taksim’de protesto etti.
Bianet’ten Nilay Vardar’ın haberine göre Kürecik’te Füze Kalkanına Hayır İnisiyatifi, Malatya Kürecik’te kurulması planlanan NATO Füze Kalkanı’nı protetso etmek için Galatasaray Meydanı’na yürüdü.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku vekili Levent Tüzel‘in yanında Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Halkevler, 78’liler Girişimi, Emekçi Hareket Partisi (EHP), Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) de olduğu yaklaşık 500 kişilik grup basın açıklamasını Taksim Meydanı’nda yaptı.
Açıklamadan sonra grup, “Kürecik kalkanına hayır”, “Kahrolsun ABD, işbirlikçi AKP”, “İsrail’e kalkan olmayacağız”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi” sloganları eşliğinde Galatasaray Meydanı’na yürüdü.
“ABD’nin canlı kalkanı olmayacağız”
İnisiyatif adına açıklamayı okuyan Kürecikliler Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı İbrahim Duman, 1960’lı yıllarda Kürecik halkının NATO radar üssüne karşı tavır aldığı gibi şimdi de füze kalkanını kurdurmayacağını söyledi.
Duman, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve NATO’ya bu kadar bağımlı bir hükümetin İsrail’e kafa tutuyor görünmesinin bir aldatmaca olduğunu söyledi.
“AKP İktidarı bu projeyi ulusal çıkarlar için imzaladığını söylüyor. Ancak Kürecik’te yaşayan Alevi, Sünni, Kürt, Türk bu savaş araçlarına karşı çıkıyor. Barışa destek verecek çabalar istiyor.”
Türkiye’nin kendisine füze ile saldırcak herhangi bir düşmanı olmadığını söyleyen Duman, “koruma” gerekçesinin sadece İran’a karşı İsrail’i korumak, ABD’nin diğer halklara karşı hazırladığı savaşta Türkiye’yi canlı kalkan olarak kullanmak olduğunu belirtti.
“Hem çevreye hem sağlığa zararlı”
Duman, bölge halkı olarak sistemin çevresel ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri nedeniyle de karşı çıktıklarını vurguladı.
“Radar sitemi ve füze kalkanlarının yayacağı radyasyon ve zararlı gazlar, Malatya’nın sembolü kayısısına ve şehrin temel geçim kaynağı hayvancılığa zarar verecek.”
İnisiyatif 2 Ekim’de Kürecik’te yapılacak kitlsel mitinge İstanbul’ndan da otobüsler eşliğinde gidilerek destek verileceğini belirtti.
Suudi Arabistan kralı Abdullah ülkesinde kadınlara seçme-seçilme hakkı verileceğini ilan etti.
Kralın yaptığı açıklamaya göre kadınlar 2015’teki yerel seçimlerde oy kullanabilecek ve aday olabilecek.
Kral Abdullah kadınların, kendisi tarafından seçilen ve şu anda tamamen erkeklerden oluşan, şuraya da girebileceğini bildirdi.
Abdullah, Şura Konseyi’nde yaptığı konuşmada, Ulema’nın üst düzey yetkilileri ve diğerleriyle yaptıkları görüşmelerden sonra, kadınların gelecek oturumdan sonra Şura Konseyi’nin tam üyesi olmalarına karar verdiklerini açıkladı.
En yakın belediye seçimleri önümüzdeki perşembe günü yapılacak.
Ancak kadınlar bu seçimde ne oy kullanabilecek ne de aday olabilecek.
Kral Abdullah, kadınların gelecek yerel seçimlerde aday olarak yarışabileceklerini ve oy kullanma hakkına sahip olacaklarını kaydetti.
Krallıkta ilk yerel seçim 2005 yılında yapıldı.
Suudi Arabistan’da eylemciler uzun süredir, bir erkek yakınının izni olmadan seyahat edemeyen, çalışamayan ve ameliyat olamayan, ayrıca araba kullanmalarına izin verilmeyen kadınlara daha fazla haklar tanınması çağrısında bulunuyorlardı.
Dünya yeşil hareketinin simgelerinden, Nobel barış ödülü sahibi Kenyalı ekoloji lideri Wangari Maathai bugün tedavi gördüğü hastanede hayata veda etti.
Yeşil kuşak hareketinin (Green Belt Movement) kurucusu olan Maathai 2004 yılında Nobel barış ödülünü almıştı.
1980’li yıllarda Kenya’da ormanların yok edilmesine karşı başlattığı mücadele dünya çapında etki yaratan Maathai, Küresel Yeşiller hareketinin de önde gelen isimlerinden biriydi.
Aynı zamanda veterinerlik profesörü olan ve uzun süredir kanser tedavisi gören Wangari Maathai 71 yaşındaydı.
Çevre bugün için değil, yarınlara karşı mesuliyettir.Gün dolup, saat geldiğinde bu alemde yerimizde yeller esecek bir gün. Evlatlarımız, yavrularımız yerlerimiz alacak o gün.Sahip olduğumuz her şeye veda edeceğimiz o gün, geride kalanlar elimizdekilere değil gök kubbe arasında ne bıraktığımıza bakacaklar !.. Çevre, doğa, ağaç, yeşil örtü, su ve hava. Sonraki neslin yaşamı için gerek olan ne varsa bir bir teslim edeceğiz geride kalanlara öyle değil mi?
….
Çevre, bölgenin yada yerelin konusu olmaktan çıkmış Uluslaraarası Çevre Örgütü kurulmuş, devletlerarası protokolleri belli yasalarla şekil almış mega bir paket. Ülkemizde hava, su, gıda, doğa çevre ne derseniz deyin yasal mevzuatların uygulamaya geçişlerindeki esasların çoğu AB diretilerine dayandı.Keşke olmasaydı.Keşke kendi yasalarımızı kendimiz yapabilseydik. Yapamadık.Hukukda olduğu gibi birçok düzenlemeyi Kopenhag Kriterlerine,Hava ve çevre ile ilgili olanlarını Kyto protokollerine ve daha bilimum mevzuatları “müktesabat”lara dayadık.
….
Boş sigara paketlerini, içilen meşrubatların şişelerini, su bidonlarını, çöp poşetlerini E5 karayoluna veya otobanlara atanları görüyoruz. 6. kattan aşağı çöp poşetini belediye araçları zaten alacak diye saçları röfleli ablaların attıklarına tanık oluyoruz.Neticede, şehirler adam etmez.İnsanın kendisi adam olur, şehir görür. Toplu bir çevre kültürü için önümüzde koca bir 30 yıl öngörüyorum.
…
Temiz bir toplum arzusunda olmak, sabah traş olup pırıl pırıl giyinip jöleli saçlarla sokağa çıkmak değil, tertemiz beyinlerle, kirletmeden, kirlenmeden yaşabilmekle olur.İşte 30 yıl bunun için gerekli. Konuştuklarımız, yazdıklarımız, iletişimimiz, yaşayışımız her şeyimiz sosyal değerlere bakış açımız kimliğimiz, ve kişiliğimiz nasıl yaşadığımıza ve nasıl bir çevre istediğimize işaret ediyor.
…
Dünyanın gündeminde, insanlığın geleceğini ilgilendiren birçok programlar güncelleniyor.Yeni yapılar teşekkül ediyor.Bizlerin bu konuda aldığımız yol, geleceğimizi şekillendirmeye aday toplumumuzun bakış açısının kalitesidir aynı zamanda.Bir ilde bu anlayışı bina etmeye çalışıyor olmak, bu düşüncenin gereğini yerine getirmekle olur.Buınun içinde toplumsal refleksleri harekete geçirecek STK ları güçlü kılmak gerekiyor. Geleceğe dair Enerji Sorun ise, HES ler toplumu tehdit ediyorsa Çevre-Enerji Derneği mücadele etmeli, Madenler çevreyi tehdit ediyorsa ÇEVRE Derneği mücadele etmeli. İletişimsizlik ve güncel iletişim modeli insanları aynı dilde konuşturamıyorsa, İletişim Gönüllüleri Derneği mücadele etmeli. Yani STK ları ihtisaslaştırmak ancak güçlendirmek gerekiyor.
….
Son bir haftadır Gümüşhanede maden şirketlerinin çevreye olan zararları ileri seviyede gündem olmuştur.Fakat oplumsal kamuoyu oluşması açısından bu kadar maden rezervi olan bir ilde şehrin doğasını koruma adına bir Çevre Derneği yoktur. Halkı çevre konusunda bilinçlendirecek, oluşturulabilecek teknik ekiplerle madenlerin işletilmesindeki çevreye zararların boyutunu inceleyip gerektiğinde uyarıcı basın bildirileri ile Çevreye taraf bir sivil güç maalesef oluşturulamamıştır. Bunu çok çok ileri seviyede bir eksiklik olarak ifade etmeliyim. Bırakın sivil birilerinin bir araya gelip bu konuyu konuşmamalarını, resmi birimler bunu teşvik etmeli. Tabii ki, maden sahalarını ve siyanür havuzlarının kontrolleri için maden şirketlerinin lüks arabaları arkadaşları götürmeyecek !…
…
Bu aslında, konunun sahiplerini de tanımlar.Ekip üyeleri konuyu bağımsız gözle inceleyebilecek, yetkin ve teknik elemanlardan müteşekkil bir oluşum gerçekleşirse maden şirketleri ile görüşmede bu STK, halkın çevre adına haklarına taraf bir mücadele verir. Maden şirketlerine, teknik birilerinin izlediği denetlediği işaretleri verilmelidir.
Çevre adına konu sadece maden değildir.Harşıtın temizliği, çöp konusu, çevre temzliği konusu hepsi bu kapsamda değerlendirilmelidir. Şimdi birileri de kalkıp derse ki, Çevre Derneği var, o zaman seyreyle.Heralde engüzel cevap Nasredin Hocanın fıkrası olur.Hani var ya, kedi buradaysa et nerede?
…
Netice;
Gümüşhanenin çevre konularını ciğeri ile taşıyacak,
Bireylerin gönüllülüğünün sponsoruyla yaşam bulacak,
Eleştirdiklerinden beslenmeyecek,
Üstlerinin verdiği talimatlarla amacından şaşmayacak,
Yüzü çevreye sırtı halka dönük yürekli civan 7 kişi gerekiyor.
…..
Var ise bu dernek, neredeyse birileri bulup halkın karşısna çıkarılmalı, yok ve detaylarda mutabıksak, GÜMÜŞHANE ÇEVRE KORUMA DERNEĞİ şarttır, vesselam.
Hrant Dink cinayeti neredeyse 5. yılını doldurmak üzere. 2 Temmuz 2007’de başlayan ve halen ikisi tutuklu 19 sanığın yargılandığı Hrant Dink davasının 20. duruşması ise geçtiğimiz Pazartesi günü Beşiktaş’ta bulunan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Davada tetikçi Ogün Samast’ın ardından, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel’in de mahkum olmaları beklenirken, cinayetin arkasındaki karanlık güçlerin ve cinayetten haberdar oldukları halde engel olmayan devlet görevlilerinin ortaya çıkarılıp yargılanmamaları kamuoyunu isyan ettiriyor.
Biz de konuyla ilgili son durumu öğrenmek için Hrant’ın ailesinin avukatlarından Bahri Belen’le görüştük. Belen bize davanın geldiği son durumu, savcının mütalaasının detaylarını ve kendi taleplerini anlattı.
…
İsterseniz son durumla başlayalım. Hrant Dink davasının geçen Pazartesi günü yapılan son duruşmasında savcı mütalaasını verdi ve siz de mahkeme salonunu terk ettiniz. Bunun nedeni neydi?
Duruşmada Hrant’ın ailesinin avukatları olarak biz mahkemeye çok önemli bazı kanıtların henüz toplanmadığını ve bu kanıtlar toplanmadan savcının mütalaa vermemesi gerektiğini söyledik. Mütalaa aşamasına gelindiğinde, yani kanıtlar toplandıktan sonra da önceliğin katılan avukatlar olarak Hrant’ın ailesinin avukatlarına ait olduğunu, kanunun bu konudaki hükmünün çok açık olduğunu söyledik.
Mütalaa verme sırası mı bu?
Evet, mütalaa verme sırasının öncelikle bizde olduğunu, savcının bizden sonra mütalaa vermesi, savcının mütalaasından sonra sanıkların ve sanık müdafilerinin savunma yapmaları gerektiğini ve en sonunda da mahkemenin karar hükmü vermesi gerektiğini açıkladık. Bunun da kanunun çok açık bir hükmü olduğunu söyledik. Buna rağman mahkeme savcıya mütalaa vermesi için söz verdi. O zaman demek ki biz burada yok sayılıyoruz dedik ve kalktık. Bu davada ilk defa böyle bir tutum izlemek zorunda kaldık.
Peki toplanmayan deliller nelerdi?
Bir kere olay mahalline yakın olan Akbank’ın ve Ogün Samast ile yanındaki insanların kaçtığı sokaktaki Saray Halıcılık’ın Mobese kayıtlarındaki görüntülere göre, olaydan önce ve sonra orada bulunan ve bu olayla bağlantısı olduğu
konusunda tereddüt olmayan çok önemli şüphelilerin içinde Osman Hayal’in bulunduğunu iddia ettik. Osman Hayal’in biyometrik resmi ile bu görüntülerin Adli Tıp tarafından karşılaştırılmasını ve görüntülerdeki kişinin o olup olmadığının belirlenmesini
istedik. Çünkü olay yerinde Hrant’ı vuran ve tetiği çeken, yani eylemi doğrudan gerçekleştiren tek kişinin Ogün Samast olmadığına inanıyoruz, zaten kanıtlar da bunu gösteriyor. Bu belirlenmedi.
Oysa Osman Hayal için savcı beraat istedi.
Evet. İkincisi yine olaydan önceki ve hemen sonrasındaki görüntülerde yerlerini ve zaman dilimlerini belirlediğimiz telefon kayıtlarının kimlere ait olduğunun Avea, Turkcell ve Vodafone’dan sorulması istemimiz Türkiye Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nca kabul edilmemişti. Bunun üzerine biz mahkemede “bunların itirazını reddedin, itiraz bir üst mahkemeye gönderilir, orası da reddeder, bunun üzerine TİB bunlara cevap vermek zorundadır” dedik
Peki TİB’in sizin bu isteminizi reddetme hakkı var mı?
Mahkemenin talebine karşı itiraz hakkı var. Bunlar çok önemli kanıtlardı ve birkaç da önemli tanığın ifadeleri alınmamıştı. Bunlar tamamlanmadan mahkemenin savcıya mütalaa için dosyayı vermesi ve mütalaada sırayı atlaması bizim duruşmadan çıkmamıza neden oldu. Bu İstanbul’daki ana davayla ilgili son durum. Büyük bir olasılıkla önümüzdeki veya bir sonraki celsede biz de davanın tamamına ilişkin, sanıkların eylemlerinin durumuna ve hukuki bakımdan nasıl bir karar verilemesi gerektiğine ilişkin görüşümüzü bildireceğiz.
“Bu dava tetikçilerin davası”
Davanın şu anki seyrini nasıl özetleyebilirsiniz?
Beşiktaş’ta görülen bu dava bizim tetikçilerin davası dediğimiz davadır. Davanın Ogün Samast’la ilgili kısmı ayrıldı, çocuk mahkemesinde iki dosya halinde devam etti. Bu iki dosyadan birisi Hrant’ın taammüden, yani tasarlanarak öldürülmesi eylemiydi. Ana davayla ilgili olan diğeri ise silahlı örgütün Hrant ya da benzeri insanları öldürerek amaçladıkları hedefle ilgiliydi. Bu anayasal düzenle ilgili bir suçlamadır. Bu ana davadan ayrılarak Ogün Samast’la ilgili çocuk mahkemesinde devam eden davanın taammüden öldürmeyle ilgili kısmında karar verildi. Bugün de silahlı örgüt davasıyla ilgili kısmı Aralık ayının 16’sına bırakıldı. O da ana davadaki sonucu bekliyor.
Sanırım Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili bunların dışında süren davalar da var.
Evet, Hrant’ın davasıyla ilgili bunun dışında üç önemli dava süreci daha var. Bunlardan birincisi Trabzon’daki emniyet ve askeri güvenlik güçleriyle veya istihbarat güçleriyle; ikincisi İstanbul’daki emniyet güçleriyle ve üçüncüsü de Samsun’da Ogün Samast’ın yakalanmasından sonra göğsüne bayrak takarak adeta ona ödül ve madalya verilmesi eyleminde güvenlik güçlerinin tutumuyla ilgili. O davayla ilgili bir beraat kararı verildi, temyiz ettik, dosya şimdi Yargıtay’da. Israrlı mücadelemiz sonucunda Trabzon’da iki astsubayla ilgili görevi ihmal nedeniyle dava açıldı. Daha sonra iki astsubayın dışında il jandarma komutanı Ali Öz ve diğer yüzbaşı, binbaşı jandarma görevlileriyle ilgili de dava açılarak birleştirildi. Bu dava yakında sonuçlandı ve bu insanlara görevlerini ihmalden dolayı ceza verildi.
Ne kadar bir ceza?
Çok basit, çok az bir ceza. Bu davaya bakan oradaki mahkeme bunların eylemleri görevi ihmal değil, Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesine göre, yani ihmal ile ölüme sebebiyetten dolayı ciddi bir cezalandırma gerekir diye ısrar edip görevsizlik kararı vermesine rağmen, yapılan itirazlar üzerine Sulh Ceza kendi kararını verdi. Bu kararı temyiz ettik. Asıl önemli olan orada hiçbir polis veya güvenlik görevlisiyle ilgili soruşturma izni verilmemesidir. Soruşturma iznini valiliğin vermesi gerekiyor. Daha sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun yaptığı araştırma sonucunda yeniden şikayette bulunduk, ama o zaman Ramazan Akyürek Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı’ydı ve onunla ilgili soruşturma iznini İçişleri Bakanı verebilirdi. İçişleri Bakanı da Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuna rağmen bu izni vermedi. Valilik diğer emniyet görevlileri ile ilgili de soruşturma izni veremedi. Trabzon ayağında hiçbir emniyet mensubuyla ilgili soruşturma açılamadı.
İstanbul ayağına gelince, İstanbul’daki emniyet güçleriyle ilgili şu ana kadar açılmış herhangi bir dava yok. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Hrant’ın yazdıkları ve söyledikleriyle ilgili açılan dava dahil olmak üzere, Beşiktaş’ta süren dava ve polis ve jandarmayla ilgili Trabzon ve İstanbul ayağındaki davalarla ilgili ciddi ve etkin bir soruşturma yapılmadığını, dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin etkin soruşturma hakkının ihlal edildiğini tespit etti. Onlara göre Trabzon’daki emniyet görevlileri de, jandarma görevlileri de, İstanbul’daki emniyet görevlileri de, İstanbul’daki özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde veya tek bir mahkemede yargılanmalıydı. AİHM kararı onların görevlerini çok ağır ihmal ettiklerini ve Hrant’ın öldürülme eyleminden doğrudan sorumlu olduklarını tespit eden bir karardır.
“Bu dava Ergenekon çuvalının içine atılıp kaybolmamalı”
Peki savcı mütalaasında ne diyor?
Sayın savcının mütalaası Ogün Samast’ın çocuk mahkemesinde ayrılan dosyası dışında, burada bir silahlı örgütün olduğunu tespit eden ve cinayetin bu silahlı örgütün amacı doğrultusunda anayasal düzeni değiştirmeye yönelik bir eylem olduğunu tespit eden, ayrıca Hrant’ın öldürülmesinde Erhan Tuncel’le Yasin Hayal’in doğrudan tasarlama faaliyetiyle ilgili de, iki defa ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını isteyen bir mütalaadır. Onun dışında bazı sanıklarla ilgili de bu eyleme yardımcı olduklarından dolayı o örgütün yöneticisi değil, üyesi olmaktan dolayı cezalandırılması istemi var. Sayın savcının mütalaasında bu örgütün Ergenekon örgütünün Trabzon ayağı olduğuna ilişkin düşüncesi sadece bir iç düşüncedir. Bununla ilgili bir kanıt göstermemiştir. Kanıt olmadığı için de bu dosyanın Ergenekon davasıyla birleştirilmesini de talep etmemektedir. Kaldı ki böyle bir bağlantı olsa bile Ergenekon davasında Hrant’ın öldürülmesiyle ilgili olan kişilerin bu davada yargılanmaları ve bu davanın başlı başına sürdürülmesi gerekir. Bu davanın Ergenekon çuvalının içine atılıp orada kaybolması söz konusu olmamalıdır.
Yani siz de Ergenekon’la birleştirilmesini istemiyorsunuz.
Hayır, istemiyoruz. Zaten savcılar eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153., yeni kanunun 160. maddesine göre sanıkların aleyhinde ve lehinde olan bütün delilleri toplarlar. Burada Trabzon’dakilerin Ergenekon örgütünün bağlantılı bir hücresi olduğuna ilişkin somut kanıt göstermediklerine göre bu iddia sadece bir iç düşüncedir. Hukuki bakımdan bir değer ifade etmez. Ama savcının tespit ettiği önemli konu şudur: Bunlar bunu silahlı bir örgüt olarak planlamışlar, hazırlamışlar ve Türkiye’deki kişi hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıracak bir düzenin gerçekleşmesi amacıyla Hrant’ı öldürmüşlerdir. Bu tespiti doğrudur.
Savcı duruşmada delil toplamak mahkemenin görevi değildir ve pek çok delil toplanmıştır, mahkemenin görevi bu delillerden bir sonuç çıkarmaktır dedi. Delil toplamak kimin görevidir? Ve bu delillerle bugüne getirilmiş bir davada Ergenekon bağlantısı neden şimdi ortaya atılıyor? Bu konu mahkemede daha önce konuşulmuş muydu?
Ergenekon meselesi daha evvel de konuşuldu ve Ergenekon’la bağlantısı olup olmadığı savcılıktan soruldu. Bu konuda somut bir cevap gelmedi. Mahkemece delillerin toplanma yeri olmadığı tezi ise kısmen doğrudur. Mahkeme delilleri araştırıp toplamaz, ama mahkeme mevcut deliller içerisindeki durumu bizzat huzurunda tartışmak zorundadır. Bu görüntüler var. Bu görüntülerle ilgili bizim elimizdeki belgelerle aydınlığa kavuşturulması gereken hususlar var. Bunlar mahkemece tartışılabilir. Mahkemenin görevi toplanan, ortadaki dosyadaki delillerle maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır. Biz zaten dosyadaki deliller üzerinden hareket ediyoruz. Savcının söylediği çok teknik bir şey. Temenni edilen daha dava açılmadan kişilerle ilgili bütün delillerin toplanması ve suçsuz insanlarla ilgili haksız yere dava açılmaması, suçluysalar veya suçlulukları konusunda ciddi emareler, kanıtlar varsa dava açılmasıdır. O bunu söylüyor. Bu genel bir ilke, teknik bir tartışma konusudur. Ama mahkemenin bizim söylediğimiz şeyleri tartışmasına, araştırmasına engel bir durum yok.
“Tutuklama süresi 10 yıl, mahkemenin endişe etmesine gerek yok”
Peki mahkeme neden sizin bu söylediğiniz delillerin tartışılmasından kaçınıyor?
Aslında mahkemenin derdi şu: Bu dava uzadı, kamuoyunda da bu davadan bir şey çıkmıyor diye konuşuluyor. Bir an evvel davayı sonuçlandırmak, bir de Hizbullah davasındaki gibi bunlar tahliye edilmek durumunda kalmasınlar gibi bir düşünce var. Oysa mahkemenin tutukluluk süreleriyle ilgili endişe etmesini gerektirecek bir şey yoktur. Çünkü bunlar hem taammüden adam öldürmeden yargılanıyorlar, hem de silahlı bir örgüt olarak Türkiye’de belli inançtaki kişilerin veya azınlıkların özgürlüklerini sınırlandıracak bir düzen kurmak gibi anayasal düzene yönelik bir amaçları var. Bu çok ciddi bir suç. Hrant’ın tasarlanarak öldürülmesi eylemi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiriyor. Ayrıca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren diğer eylemleri var. Bu eylemlerde tutuklama süresi on yıldır.
Ergenekon bağlantısı kuruluyorsa ve bu iki dosya birleştirilmeyecekse Ergenekon davasındaki bazı isimlerin Hrant Dink davasında da yargılanması gerekmiyor mu?
Bu konuda somut bir delil olsa gerekirdi.
Sizin böyle bir talebiniz var mı?
Yok, çünkü doğrudan, çok somut bir şey tespit etmiş değiliz. Falanca X ya da Y kişinin bu eylemle doğrudan bağlantısı var diye bir tespitimiz olsa bunu talep ederiz. Biliyorsunuz Hrant’ın yargılandığı duruşmalardan önceki ve sonraki eylemleriyle ünlü Veli Küçük’ün bu işte parmağının olduğu düşüncesi herkeste yaygın bir kanaattir. Hatta Hrant’ın da bunu söylediği söyleniyor. Ama tabi biz Ergenekon davası kapsamında böyle somut bir kanıt bulmuş değiliz.
Savcının da böyle bir değerlendirmesi yok değil mi?
Savcının kişi, eylem ve olay olarak Ergenekon eylemiyle ilgili bir somutlaması yok. Kaldı ki böyle bir somutlaması olsa bile, şu kişi, şu zamanda, şu yerde, şunu yaptı diye bir somutlaması olsa dahi, bunu ayrıca kanıtlandırması lazım.
Ergenekon soruşturması daha çok ordu içindekilere ve bunların basın ayaklarına yönelik yürütülüyor. Bugün Kemal Göktaş’ın haberine göre 01.11.2006 ile 04.04.2007 tarihleri arasındaki ses kayıtlarının Trabzon Emniyet Müdürlüğü tarafından silindiği söyleniyor. Savcı bu kayıtlar silindiği için Ergenekon bağlantısını kanıtlayamıyorum ben, sadece hissedebiliyorum gibi bir şey söylemişti. Yasin Hayal’in jandarmayla ilişkisi var ve Erhan Tuncel de polis muhbiri. Kayıtlar da polis tarafından silindiğine göre polis içindeki bir Ergenekon’dan bahsedebilir miyiz?
Bunların hepsi spekülasyondur. Olabilir, fakat ceza yargılamasında şüpheden her zaman sanık yararlanır. Ve ceza yargılamasının en az iki bin yıllık deneyimi, İngiltere’deki Bill of Rights denilen temel ilkelerden başlayarak şudur: Suçsuz bir kişi suçlu bulunup mahkum edileceğine dokuz suçlu serbest gezsin. Masumiyet ilkesinin, suçsuz insanların korunmasına yönelik ceza hukukunun temel ilkesinin her yerde geçerli olduğunu düşünüyoruz. Çok açık ve kesin kanıtlandırılmadığı sürece hiç kimseyi cezalandırma imkanımız yoktur. Bu bütün davalar için, Ergenekon davası için de, KCK davası için de, hatta Hrant davasındaki sanıklar için de böyledir. Şüpheden her zaman sanık yararlanır. Maddi gerçek açık seçik ortaya çıkmadıktan sonra kimseyi şu ya da bu eylemle suçlayamazsınız.
Elimizdeki şemada Trabzon-İstanbul ayağında ihmalleri olanlar var.
Bu ihmaller tartışmasız, ama bu polislerin veya askerlerin Ergenekon’la doğrudan bağlantılı olduğunu söylemek imkanı yoktur.
“Hükümetin siyasi sorumlululuğu tartışmasızdır”
Şu anda ana davada sadece üç tutuklu sanık ve bir de tutuksuz yargılananlar var. Hrant Dink ailesinin avukatları olarak siz bunların dışında kimlerin yargılanmasını istiyorsunuz? Ramazan Akyürek’in, Celalettin Cerrah’ın isimleri geçiyor…
Bunların hepsinin bu davada yargılanması gerekiyor. İstanbul ve Trabzon emniyetlerinin o dönemdeki sorumluları bu davada yargılanmalıydı.
Peki bu sorumluluk zinciri o zamanki İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ya ya da İstanbul Valisi Muammer Güler’e kadar gider mi?
Gitmez. Muammer Güler için de bir şey diyemiyorum, ama İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah dahil olmak üzere İstanbul Emniyeti’nin istihbarat dairelerinde ve güvenlik birimlerinde o gün bu olayı bilen kişilerin bu davada yargılanması gerekirdi. Trabzon’da Ramazan Akyürek dahil olmak üzere alt istihbarat birimlerindeki kişilerin bu davada sanık olarak yargılanmaları gerekirdi. 2001 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesi çok açık ve net bunları sorumlu kılıyor.
Bu noktada Hükümet’in sorumluluğu konusunda ne düşünüyorsunuz?
Hükümetin siyasi sorumluluğu olduğu tartışmasızdır.
Hükümet kuşkusuz yargıya etki edemem diyecektir ama, bu davanın bu şekilde bitmeyip saydığınız isimlerin ihmallerinden dolayı yargılanması için herhalde bir şeyler yapmalı, öyle değil mi?
Anayasa’nın 138. maddesi çerçevesinde aslında Hükümet’in de, Meclisin de yargıya müdahale etmesi düşünülemez. Ama bu soruşturma izinlerinin verilmemesinde Hükümet’in siyasi sorumluluğu vardır.
Röportaj: Ümit Şahin – Ayşe Akdeniz (Yeşil Gazete)
İsterseniz son durumla başlayalım. Hrant Dink davasının geçen Pazartesi günü yapılan son duruşmasında savcı mütalaasını verdi ve siz de mahkeme salonunu terk ettiniz. Bunun nedeni neydi?
Duruşmada Hrant’ın ailesinin avukatları olarak biz mahkemeye çok önemli bazı kanıtların henüz toplanmadığını ve bu kanıtlar toplanmadan savcının mütalaa vermemesi gerektiğini söyledik. Mütalaa aşamasına gelindiğinde, yani kanıtlar toplandıktan sonra da önceliğin katılan avukatlar olarak Hrant’ın ailesinin avukatlarına ait olduğunu, kanunun bu konudaki hükmünün çok açık olduğunu söyledik.
Mütalaa verme sırası mı bu?
Evet, mütalaa verme sırasının öncelikle bizde olduğunu, savcının bizden sonra mütalaa vermesi, savcının mütalaasından sonra sanıkların ve sanık müdafilerinin savunma yapmaları gerektiğini ve en sonunda da mahkemenin karar hükmü vermesi gerektiğini açıkladık. Bunun da kanunun çok açık bir hükmü olduğunu söyledik. Buna rağman mahkeme savcıya mütalaa vermesi için söz verdi. O zaman demek ki biz burada yok sayılıyoruz dedik ve kalktık. Bu davada ilk defa böyle bir tutum izlemek zorunda kaldık.
Peki toplanmayan deliller nelerdi?
Bir kere olay mahalline yakın olan Akbank’ın ve Ogün Samast ile yanındaki insanların kaçtığı sokaktaki Saray Halıcılık’ın Mobese kayıtlarındaki görüntülere göre, olaydan önce ve sonra orada bulunan ve bu olayla bağlantısı olduğu konusunda tereddüt olmayan çok önemli şüphelilerin içinde Osman Hayal’in bulunduğunu iddia ettik. Osman Hayal’in biyometrik resmi ile bu görüntülerin Adli Tıp tarafından karşılaştırılmasını ve görüntülerdeki kişinin o olup olmadığının belirlenmesini istedik. Çünkü olay yerinde Hrant’ı vuran ve tetiği çeken, yani eylemi doğrudan gerçekleştiren tek kişinin Ogün Samast olmadığına inanıyoruz, zaten kanıtlar da bunu gösteriyor. Bu belirlenmedi.
Oysa Osman Hayal için savcı beraat istedi.
Evet. İkincisi yine olaydan önceki ve hemen sonrasındaki görüntülerde yerlerini ve zaman dilimlerini belirlediğimiz telefon kayıtlarının kimlere ait olduğunun Avea, Turkcell ve Vodafone’dan sorulması istemimiz Türkiye Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nca kabul edilmemişti. Bunun üzerine biz mahkemede “bunların itirazını reddedin, itiraz bir üst mahkemeye gönderilir, orası da reddeder, bunun üzerine TİB bunlara cevap vermek zorundadır” dedik
Peki TİB’in sizin bu isteminizi reddetme hakkı var mı?
Mahkemenin talebine karşı itiraz hakkı var. Bunlar çok önemli kanıtlardı ve birkaç da önemli tanığın ifadeleri alınmamıştı. Bunlar tamamlanmadan mahkemenin savcıya mütalaa için dosyayı vermesi ve mütalaada sırayı atlaması bizim duruşmadan çıkmamıza neden oldu. Bu İstanbul’daki ana davayla ilgili son durum. Büyük bir olasılıkla önümüzdeki veya bir sonraki celsede biz de davanın tamamına ilişkin, sanıkların eylemlerinin durumuna ve hukuki bakımdan nasıl bir karar verilemesi gerektiğine ilişkin görüşümüzü bildireceğiz.
Davanın şu anki seyrini nasıl özetleyebilirsiniz?
Beşiktaş’ta görülen bu dava bizim tetikçilerin davası dediğimiz davadır. Davanın Ogün Samast’la ilgili kısmı ayrıldı, çocuk mahkemesinde iki dosya halinde devam etti. Bu iki dosyadan birisi Hrant’ın taammüden, yani tasarlanarak öldürülmesi eylemiydi. Ana davayla ilgili olan diğeri ise silahlı örgütün Hrant ya da benzeri insanları öldürerek amaçladıkları hedefle ilgiliydi. Bu anayasal düzenle ilgili bir suçlamadır. Bu ana davadan ayrılarak Ogün Samast’la ilgili çocuk mahkemesinde devam eden davanın taammüden öldürmeyle ilgili kısmında karar verildi. Bugün de silahlı örgüt davasıyla ilgili kısmı Aralık ayının 16’sına bırakıldı. O da ana davadaki sonucu bekliyor.
Sanırım Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili bunların dışında süren davalar da var.
Evet, Hrant’ın davasıyla ilgili bunun dışında üç önemli dava süreci daha var. Bunlardan birincisi Trabzon’daki emniyet ve askeri güvenlik güçleriyle veya istihbarat güçleriyle; ikincisi İstanbul’daki emniyet güçleriyle ve üçüncüsü de Samsun’da Ogün Samast’ın yakalanmasından sonra göğsüne bayrak takarak adeta ona ödül ve madalya verilmesi eyleminde güvenlik güçlerinin tutumuyla ilgili. O davayla ilgili bir beraat kararı verildi, temyiz ettik, dosya şimdi Yargıtay’da. Israrlı mücadelemiz sonucunda Trabzon’da iki astsubayla ilgili görevi ihmal nedeniyle dava açıldı. Daha sonra iki astsubayın dışında il jandarma komutanı Ali Öz ve diğer yüzbaşı, binbaşı jandarma görevlileriyle ilgili de dava açılarak birleştirildi. Bu dava yakında sonuçlandı ve bu insanlara görevlerini ihmalden dolayı ceza verildi.
Ne kadar bir ceza?
Çok basit, çok az bir ceza. Bu davaya bakan oradaki mahkeme bunların eylemleri görevi ihmal değil, Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesine göre, yani ihmal ile ölüme sebebiyetten dolayı ciddi bir cezalandırma gerekir diye ısrar edip görevsizlik kararı vermesine rağmen, yapılan itirazlar üzerine Sulh Ceza kendi kararını verdi. Bu kararı temyiz ettik. Asıl önemli olan orada hiçbir polis veya güvenlik görevlisiyle ilgili soruşturma izni verilmemesidir. Soruşturma iznini valiliğin vermesi gerekiyor. Daha sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun yaptığı araştırma sonucunda yeniden şikayette bulunduk, ama o zaman Ramazan Akyürek Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı’ydı ve onunla ilgili soruşturma iznini İçişleri Bakanı verebilirdi. İçişleri Bakanı da Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuna rağmen bu izni vermedi. Valilik diğer emniyet görevlileri ile ilgili de soruşturma izni veremedi. Trabzon ayağında hiçbir emniyet mensubuyla ilgili soruşturma açılamadı.
İstanbul ayağına gelince, İstanbul’daki emniyet güçleriyle ilgili şu ana kadar açılmış herhangi bir dava yok. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Hrant’ın yazdıkları ve söyledikleriyle ilgili açılan dava dahil olmak üzere, Beşiktaş’ta süren dava ve polis ve jandarmayla ilgili Trabzon ve İstanbul ayağındaki davalarla ilgili ciddi ve etkin bir soruşturma yapılmadığını, dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin etkin soruşturma hakkının ihlal edildiğini tespit etti. Onlara göre Trabzon’daki emniyet görevlileri de, jandarma görevlileri de, İstanbul’daki emniyet görevlileri de, İstanbul’daki özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde veya tek bir mahkemede yargılanmalıydı. AİHM kararı onların görevlerini çok ağır ihmal ettiklerini ve Hrant’ın öldürülme eyleminden doğrudan sorumlu olduklarını tespit eden bir karardır.
Peki savcı mütalaasında ne diyor?
Sayın savcının mütalaası Ogün Samast’ın çocuk mahkemesinde ayrılan dosyası dışında, burada bir silahlı örgütün olduğunu tespit eden ve cinayetin bu silahlı örgütün amacı doğrultusunda anayasal düzeni değiştirmeye yönelik bir eylem olduğunu tespit eden, ayrıca Hrant’ın öldürülmesinde Erhan Tuncel’le Yasin Hayal’in doğrudan tasarlama faaliyetiyle ilgili de, iki defa ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını isteyen bir mütalaadır. Onun dışında bazı sanıklarla ilgili de bu eyleme yardımcı olduklarından dolayı o örgütün yöneticisi değil, üyesi olmaktan dolayı cezalandırılması istemi var. Sayın savcının mütalaasında bu örgütün Ergenekon örgütünün Trabzon ayağı olduğuna ilişkin düşüncesi sadece bir iç düşüncedir. Bununla ilgili bir kanıt göstermemiştir. Kanıt olmadığı için de bu dosyanın Ergenekon davasıyla birleştirilmesini de talep etmemektedir. Kaldı ki böyle bir bağlantı olsa bile Ergenekon davasında Hrant’ın öldürülmesiyle ilgili olan kişilerin bu davada yargılanmaları ve bu davanın başlı başına sürdürülmesi gerekir. Bu davanın Ergenekon çuvalının içine atılıp orada kaybolması söz konusu olmamalıdır.
Yani siz de Ergenekon’la birleştirilmesini istemiyorsunuz.
Hayır, istemiyoruz. Zaten savcılar eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153., yeni kanunun 160. maddesine göre sanıkların aleyhinde ve lehinde olan bütün delilleri toplarlar. Burada Trabzon’dakilerin Ergenekon örgütünün bağlantılı bir hücresi olduğuna ilişkin somut kanıt göstermediklerine göre bu iddia sadece bir iç düşüncedir. Hukuki bakımdan bir değer ifade etmez. Ama savcının tespit ettiği önemli konu şudur: Bunlar bunu silahlı bir örgüt olarak planlamışlar, hazırlamışlar ve Türkiye’deki kişi hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıracak bir düzenin gerçekleşmesi amacıyla Hrant’ı öldürmüşlerdir. Bu tespiti doğrudur.
Savcı duruşmada delil toplamak mahkemenin görevi değildir ve pek çok delil toplanmıştır, mahkemenin görevi bu delillerden bir sonuç çıkarmaktır dedi. Delil toplamak kimin görevidir? Ve bu delillerle bugüne getirilmiş bir davada Ergenekon bağlantısı neden şimdi ortaya atılıyor? Bu konu mahkemede daha önce konuşulmuş muydu?
Ergenekon meselesi daha evvel de konuşuldu ve Ergenekon’la bağlantısı olup olmadığı savcılıktan soruldu. Bu konuda somut bir cevap gelmedi. Mahkemece delillerin toplanma yeri olmadığı tezi ise kısmen doğrudur. Mahkeme delilleri araştırıp toplamaz, ama mahkeme mevcut deliller içerisindeki durumu bizzat huzurunda tartışmak zorundadır. Bu görüntüler var. Bu görüntülerle ilgili bizim elimizdeki belgelerle aydınlığa kavuşturulması gereken hususlar var. Bunlar mahkemece tartışılabilir. Mahkemenin görevi toplanan, ortadaki dosyadaki delillerle maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır. Biz zaten dosyadaki deliller üzerinden hareket ediyoruz. Savcının söylediği çok teknik bir şey. Temenni edilen daha dava açılmadan kişilerle ilgili bütün delillerin toplanması ve suçsuz insanlarla ilgili haksız yere dava açılmaması, suçluysalar veya suçlulukları konusunda ciddi emareler, kanıtlar varsa dava açılmasıdır. O bunu söylüyor. Bu genel bir ilke, teknik bir tartışma konusudur. Ama mahkemenin bizim söylediğimiz şeyleri tartışmasına, araştırmasına engel bir durum yok.
Peki mahkeme neden sizin bu söylediğiniz delillerin tartışılmasından kaçınıyor?
Aslında mahkemenin derdi şu: Bu dava uzadı, kamuoyunda da bu davadan bir şey çıkmıyor diye konuşuluyor. Bir an evvel davayı sonuçlandırmak, bir de Hizbullah davasındaki gibi bunlar tahliye edilmek durumunda kalmasınlar gibi bir düşünce var. Oysa mahkemenin tutukluluk süreleriyle ilgili endişe etmesini gerektirecek bir şey yoktur. Çünkü bunlar hem taammüden adam öldürmeden yargılanıyorlar, hem de silahlı bir örgüt olarak Türkiye’de belli inançtaki kişilerin veya azınlıkların özgürlüklerini sınırlandıracak bir düzen kurmak gibi anayasal düzene yönelik bir amaçları var. Bu çok ciddi bir suç. Hrant’ın tasarlanarak öldürülmesi eylemi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiriyor. Ayrıca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren diğer eylemleri var. Bu eylemlerde tutuklama süresi on yıldır.
Ergenekon bağlantısı kuruluyorsa ve bu iki dosya birleştirilmeyecekse Ergenekon davasındaki bazı isimlerin Hrant Dink davasında da yargılanması gerekmiyor mu?
Bu konuda somut bir delil olsa gerekirdi.
Sizin böyle bir talebiniz var mı?
Yok, çünkü doğrudan, çok somut bir şey tespit etmiş değiliz. Falanca X ya da Y kişinin bu eylemle doğrudan bağlantısı var diye bir tespitimiz olsa bunu talep ederiz. Biliyorsunuz Hrant’ın yargılandığı duruşmalardan önceki ve sonraki eylemleriyle ünlü Veli Küçük’ün bu işte parmağının olduğu düşüncesi herkeste yaygın bir kanaattir. Hatta Hrant’ın da bunu söylediği söyleniyor. Ama tabi biz Ergenekon davası kapsamında böyle somut bir kanıt bulmuş değiliz.
Savcının da böyle bir değerlendirmesi yok değil mi?
Savcının kişi, eylem ve olay olarak Ergenekon eylemiyle ilgili bir somutlaması yok. Kaldı ki böyle bir somutlaması olsa bile, şu kişi, şu zamanda, şu yerde, şunu yaptı diye bir somutlaması olsa dahi, bunu ayrıca kanıtlandırması lazım.
Ergenekon soruşturması daha çok ordu içindekilere ve bunların basın ayaklarına yönelik yürütülüyor. Bugün Kemal Göktaş’ın haberine göre 01.11.2006 ile 04.04.2007 tarihleri arasındaki ses kayıtlarının Trabzon Emniyet Müdürlüğü tarafından silindiği söyleniyor. Savcı bu kayıtlar silindiği için Ergenekon bağlantısını kanıtlayamıyorum ben, sadece hissedebiliyorum gibi bir şey söylemişti. Yasin Hayal’in jandarmayla ilişkisi var ve Erhan Tuncel de polis muhbiri. Kayıtlar da polis tarafından silindiğine göre polis içindeki bir Ergenekon’dan bahsedebilir miyiz?
Bunların hepsi spekülasyondur. Olabilir, fakat ceza yargılamasında şüpheden her zaman sanık yararlanır. Ve ceza yargılamasının en az iki bin yıllık deneyimi, İngiltere’deki Bill of Rights denilen temel ilkelerden başlayarak şudur: Suçsuz bir kişi suçlu bulunup mahkum edileceğine dokuz suçlu serbest gezsin. Masumiyet ilkesinin, suçsuz insanların korunmasına yönelik ceza hukukunun temel ilkesinin her yerde geçerli olduğunu düşünüyoruz. Çok açık ve kesin kanıtlandırılmadığı sürece hiç kimseyi cezalandırma imkanımız yoktur. Bu bütün davalar için, Ergenekon davası için de, KCK davası için de, hatta Hrant davasındaki sanıklar için de böyledir. Şüpheden her zaman sanık yararlanır. Maddi gerçek açık seçik ortaya çıkmadıktan sonra kimseyi şu ya da bu eylemle suçlayamazsınız.
Elimizdeki şemada Trabzon-İstanbul ayağında ihmalleri olanlar var.
Bu ihmaller tartışmasız, ama bu polislerin veya askerlerin Ergenekon’la doğrudan bağlantılı olduğunu söylemek imkanı yoktur.
Şu anda ana davada sadece üç tutuklu sanık ve bir de tutuksuz yargılananlar var. Hrant Dink ailesinin avukatları olarak siz bunların dışında kimlerin yargılanmasını istiyorsunuz? Ramazan Akyürek’in, Celalettin Cerrah’ın isimleri geçiyor…
Bunların hepsinin bu davada yargılanması gerekiyor. İstanbul ve Trabzon emniyetlerinin o dönemdeki sorumluları bu davada yargılanmalıydı.
Peki bu sorumluluk zinciri o zamanki İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ya ya da İstanbul Valisi Muammer Güler’e kadar gider mi?
Gitmez. Muammer Güler için de bir şey diyemiyorum, ama İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah dahil olmak üzere İstanbul Emniyeti’nin istihbarat dairelerinde ve güvenlik birimlerinde o gün bu olayı bilen kişilerin bu davada yargılanması gerekirdi. Trabzon’da Ramazan Akyürek dahil olmak üzere alt istihbarat birimlerindeki kişilerin bu davada sanık olarak yargılanmaları gerekirdi. 2001 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesi çok açık ve net bunları sorumlu kılıyor.
Bu noktada Hükümet’in sorumluluğu konusunda ne düşünüyorsunuz?
Hükümetin siyasi sorumluluğu olduğu tartışmasızdır.
Hükümet kuşkusuz yargıya etki edemem diyecektir ama, bu davanın bu şekilde bitmeyip saydığınız isimlerin ihmallerinden dolayı yargılanması için herhalde bir şeyler yapmalı, öyle değil mi?
Anayasa’nın 138. maddesi çerçevesinde aslında Hükümet’in de, Meclisin de yargıya müdahale etmesi düşünülemez. Ama bu soruşturma izinlerinin verilmemesinde Hükümet’in siyasi sorumluluğu vardır.
Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonası’nda B Grubu’ndaki son maçında grup lideri İtalya’yı 3-2 yenen A Milli Takım, Play-Off turu’na yükseldi.
Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonası B Grubu’nda mücadele eden Türkiye, gruptaki üçüncü ve son maçında, İtalya’yı 25-21, 26-28, 16-25, 25-22 ve 9-15’lik setlerle 3-2 yendi ve Play-Off Turu’na yükselmeyi başardı.
İtalya ile Sırbistan’ın ortaklaşa düzenlediği şampiyonada, Azerbaycan, Hırvatistan ve İtalya ile aynı grupta yer alan A Milli Takım, grubun üçüncü maçında ev sahibi İtalya ile karşılaştı.
Ay-yıldızlı ekip, karşılaşmanın ilk setine istekli başlasa da savunmada İtalyan smaçör Piccinini’nin smaçlarına engel olamayınca ilk teknik molaya 8-5 geride girdi. Birinci teknik molanın ardından servisi oyuna sokmada sıkıntı yaşayan A Milli Takım, hücumda etkisini arttırarak, ev sahibi takımın farkı açmasını önledi. İkinci teknik molayı 16-14 geride kapatan Filenin Sultanları,
top karşılamada çok fazla basit hata yapınca ilk seti 25-21 kaybetti: 1-0
Oldukça çekişmeli geçen maçın ikinci setine hırslı başlayan ay-yıldızlılar, etkili hücumlarıyla ilk teknik molayı 8-7 önde geçti. Milliler, zaman zaman pas tercihlerinde hata yapsalar da oyunun kontrolünü bırakmayarak, ikinci teknik molayı da 16-15 önde kapattı. A Milliler, attıkları taktik servislerle İtalya’nın manşet almasını zora soktu ve seti 28-26 kazandı ve setlerde eşitliği sağladı: 1-1
3. sete de kontrollü başlayan Türkiye, üst üste alınan sayılarla rakibinin oyundan düşmesini sağladı. İlk teknik molayı 8-5 önde geçen ay-yıldızlılar, molanın ardından bir ara rakibinin farkı kapamasına izin verse de etkili smaçlarla ikinci teknik molaya 16-14 önde girmeyi başardı. Oyunun son bölümünde hem smaçlarda hem bloklarda etkinliğini arttıran A Milli Takım, seti 25-16 kazanmayı başardı ve 2-1 öne geçti.
Büyük mücadeleye sahne olan 4. sette İtalya, iki teknik molaya da önde girmesine karşın Türkiye, etkili smaçlarıyla farkın açılmasına izin vermedi. 16-14 İtalya üstünlüğüyle geçilen ikinci teknik molanın ardından, ay-yıldızlı ekip hücumdaki etkisini yitirdi. İtalya’nın iyi blok yapması farkın İtalya lehine açılmasına neden oldu: 21-16. Son bölümde toparlanma belirtileri gösteren Türkiye, İtalya’nın basit hatalar yapmasıyla farkı eritti, ancak 4. seti 25-22 kaybetti. Bu sonuçla maçta durum 2-2’ye geldi ve müsabaka, tie-break setine kaldı.
Karşılaşmanın final seti son derece heyecanlı geçti. 4. setin aksine oyunun kontrolünü rakibinden devralan A Milli Takım, özellikle Neriman’ın smaçlarıyla sayılar kazandı ve farkı açtı: 5-8. İki takımın servisleri oyuna sokmada sıkıntı yaşadığı son bölümde, Türkiye, Polen’in servisinden maç sayısını kazanarak, seti 15-9, karşılaşmayı da 3-2 kazanmayı başardı.
Filenin Sultanları, maç sonrası büyük sevinç yaşadı. İtalya’yı 3-2 yenen A Milli Takım’ın Play-Off Turu’ndaki rakibi, İspanya oldu.
Filenin Sultanları Salı günü İspanya ile karşılaşacak.
‘Yorgun Herkül’ heykelinin üst tarafı, ABD’den ‘Ana’ uçağıyla Türkiye’ye getirildi.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ‘Yorgun Herkül’ heykelinin üst tarafının, ABD’den ”ANA” uçağıyla Türkiye’ye getirildiğini bildirdi.
Günay, Esenboğa Havalimanı’nda gazetecilerin soruları üzerine, ”Yorgun Herkül” olarak adlandırılan ”Herakles” heykelinin üst tarafının, Türkiye’nin girişimleri sonucu Ankara’ya getirildiğini, heykelin Antalya’ya götürüleceğini kaydetti.
Günay, heykelin Antalya’da alt ve üst kısmının birleştirildikten sonra restorasyonunun yapılarak Arkeoloji Müzesi’nde sergileneceğini söyledi.
HERAKLES’İN YOLCULUĞU
Yıllar önce Türkiye’den kaçırıldığı iddia edilen heykelin üst kısmının ABD’de Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nde olduğu tespit edilmişti.
ABD’nin en yüksek tirajlı gazetelerinden The New York Times, Temmuz ayında Türkiye’den yurtdışına çıkarılan tarihi eserler hakkında haber yapmıştı. ”Herakles Artık Yorgun Değil: Boston, Heykelin Üst Yarısını Türkiye’ye İade Ediyor” başlığıyla yayınlanan ve yazar Zara Kessler imzasını taşıyan yazıda, heykelin Türkiye’ye iade edileceği bildirilmişti.
The New York Times Gazetesinin yazarı Zara Kessler, Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nin ”Roma heykelinin üst yarısını 1981 yılında ABD’de müzeye yaptığı sayısız bağış incelemeye alınan New Yorklu bir çiftçiden aldığını ve 1982’de Boston’da sergilenmeye başladığını belirttiğini” bildirmişti.
Arkeologların heykelin alt yarısını 1980 yılında 8 parça halinde Perge’de bulduklarını ve halen Antalya’da bir müzede sergilendiğini kaydeden yazar, Herakles’in üst yarısının ne zaman bulunduğuna dair bir belgenin olmadığını ancak arkeologların aynı yerde, aynı zamanda bulunduğu konusunda ısrarlı olduklarını satırlarına taşımıştı.
Antalyaspor ile Beşiktaş arasında oynanacak karşılaşma, hemen hemen bütün yazarların bir iddiasını sınamak için yeterli veriyi verecek bize. Nedir bu iddia? Beşiktaş, Quaresma olmadan daha iyi! Bu iddianın kaynağı belli. Bursaspor maçında, 77. dakikada kırmızı kart gördükten sonra Quaresma, Beşiktaş üzerindeki tutukluğu atmıştı ve üst üste gelen gollerle de maçı kendisine çevirmişti.
Şimdi ise Quaresma tamamen yok. Böylece bu iddia gerçek mi değil mi görebileceğiz. Tabii bu noktaya gelmişken bir başka sorunun üstüne gitmek lazım. Bu, bizim medyamızda olan yabancı düşmanlığı ve özellikle eski futbolcularda ortaya dökülen, yetenekli futbolculara karşı olan kötü hisler… Guti’ye, Quaresma’ya ya da yeri geldiğinde başka takımların başka yıldız oyuncularına karşı da takınacaklar bu tutumu. Yönetimlerin de akıllarında her zaman başka hesaplar olduğu için, bu takınılan tutumlar karşılık bulabiliyor ne yazık ki! Örneğin Guti! Neden oynamıyor? Oynayamaz mı? Gereksiz mi? Oynaması gerektiğine işaret etmek için tek maça bakmak yeterli. Beşiktaş’ın deplasmanda kaybettiği Alania maçını gözünüzün önüne getirin. Guti çıkana kadar, takım defansı nasıldı, çıktıktan sonra nasıldı! Yeter de artar bile. Beşiktaş’ın yumuşak (çürümüşlükten yumuşak) bir karnı var. O, Mendes diye bir futbol menejeri. Bu kişinin “ol” dediği oluyor takımda. Şimdi bu yumuşak karından da hareketle ilk önce Guti’nin üzerine el birliğiyle gidildi. Sonra oklar Mendes’e de dönünce sıra Quaresma’ya geldi. Eleştiriler de “Bu Portekizliler de çok oluyor!” şekline büründürüldü. “Çete çıktı, Beşiktaş Bursaspor’u yendi” bile yazıldı.
Maça gelirsek, tüm maçın özeti şöyle yapılabilir: Eğer bugün Beşiktaş’ın bulduğu pozisyonları, Antalyaspor; Antalyaspor’un bulduklarını da Beşiktaş bulsaydı ve maçı da 1-0 Antalya kazansaydı, Beşiktaş taraftarı maçtan mutlu olarak ayrılırdı. Hani derler ya iki farklı maç izledik, ilk 45 dakikada oynanan oyunla, ikinci 45’te oynanan oyun farklıydı diye. Bu maçta da iki farklı maç izledik sanki. Ama bu sefer ayrım, ilk 15 dakika ve kalan 75 dakika… 15. dakika Antalyaspor ilk pozisyonunu buldu. Fakat, o dakikaya kadar Beşiktaş farkı üçe çıkartabilirdi. Sonra oyun döndü.
İlk 15 dakika, Beşiktaş oyuna hakimdi, kalan 75 dakika ise ya dengede gitti karşılaşma ya da Antalyaspor’un hakimiyetine girdi oyun. Öyle bir maç oynandı ki düşünün maça 4 dakika uzatma eklendi ve tribünler hakemin maçı bir an önce bitirmesi için o dakikaların geçmesini bekledi. Peki neden böyle oldu?
İlk önce, Beşiktaş yine tek forvet ile maça çıktı. Mustafa Pektemek uzun süre tek forvet olarak oynadı. Yalnız kalması kaçınılmazdı. Edu oyuna girdiğinde ise çıkan oyuncu Mustafa oldu. Yalnız kalma nöbeti ona geçti. Bu maçın Quaresmasız Beşiktaş’ın daha iyi olduğu savlarının bir testi olacağını söylemiştim. Açıkçası, köşe yazarlarımız bu testi geçemediler. Quaresma’sız ve (bence) özellikle Guti’siz bir Beşiktaş’ın top tutması ve isabetli pas yapması çok zor. Yapamadı da. Quaresma’nın attığı çalımları, Guti’nin paslarını ve bu iki oyuncunun faul almasını aradı Beşiktaş. Topa sahip olma oranında bile maçı geride bitirdi Beşiktaş. Maçın orta saha için olumlu olan tek noktası Simao’nun kanatta oynamadığı zaman daha verimli olduğunun ortaya çıkmasıydı.
Sonuç olarak, Beşiktaş beraberliğin bile Antalyaspor’a haksızlık olacağı karşılaşmayı kazandı. Arada kötü oynanan karşılaşmaları da kazanmak lig gibi uzun bir süreç içerisinde gereklidir. Fakat, arada da iyi oynamak, büyük takım gibi oynamak, oyunun hakimi olmak gerekir. İlk dört haftada Beşiktaş bunu izletemedi taraftarlarına.
Kuzeyde, Baltık Denizi’nin kıyılarındaki bu küçük ülkenin sakin ve huzurlu başkentinde Türkiye ile ilgili haberleri izlerken her şey ne kadar anlamsız görünüyordu. Haberler yine ölümler, baskınlar, çatışma ve saldırı haberleri ile dolu. Buradan bağırıp insanları sağduyuya çağırsam, sesimin duyulmayacağını biliyorum. Az sonra kalkacak uçak birkaç saat içinde İstanbul’a vardığında yine hiçbir şey değişmeyecek. Söylediklerine inanılmamakla lanetlenen antik mitoloji kahramanları gibi çaresiz hissettiğimi yurt dışındayken daha iyi anlıyorum.
Oysa burada hayatın temposu ne kadar farklı. Yapraklar henüz renk değiştirmeye başlamamış ama kışın yaklaşmakta olduğu günlerin kısalmasından, yazlık eğlence yerlerinin birbiri ardına kapanmasından, eve dönen insanların adımlarındaki telaştan belli. Uzun ve yalnız gecelerin hüküm sürecepi bir kışa hazırlanan kentliler geride bırakılan aydınlık yaz günlerinin neşesini bir müddet özlemle anacaklar.
Tanıdık hiçbir kente benzemeyen ve tanıdık bir yüz görme ihtimalinin hiç olmadığı bu uzak kentin sokaklarında dolaşırken bu kentin acılarla dolu tarihini ahenk içindeki binaların mı insanların mı daha iyi yansıttığına karar veremiyorum. Defalarca yakılıp yıkılmış çan kulelerinin mi, anıtsal çeşmelerinin mi, adım başı karşımıza çıkan kiliselerinin mi, yoksa Avrupa’nın son sekiz yüzyıllık inişli çıkışlı tarihine tanıklık etmiş insanlarının mı bu geçmişle daha iyi baş ettiklerini anlamaya çalışıyorum.
Ne kadar çok şey değişmiş yüzyıllar boyunca. Nice imanlı misyonerler, fatih komutanlar, bilge krallar gelip geçmişler. Güçlerini göstermek için gösterişli kaleler, hayırla anılmak için bulutlarla yarışan katedraller, adlarını ölümsüzler arasına yerleştirecek köprüler yaptırmışlar.
Yine de Daugava Nehri Baltık Körfezi’ne akmaya hep devam etmiş.
Ne kadar az şey değişmiş yüzyıllar boyunca. İnsanlar yüz yıllardır salgın hastalıkları, kıtlığı ve yoksullukları paylaşmışlar, yangınları, işgalleri, kardeş kavgalarını, ihanetleri, ölümün ve unutulmanın acılarını yaşamışlar, isyanın bayrağını taşımış, ümidin ekmeğini yemişler.
Yüzyıllardır kendini tekrar eden bir de kış mevsiminin ürkütücü soğukluğu.
Şimdi güngörmüş parklar çocuklarını sonbaharın mütereddit güneşinin sıcaklığına bırakmış mahzun bakışlı annelerle dolu. Gençler sokak köşelerini tutmuş, kentlerini keşfetmeye çalışan gezginlere biraz imrenme, çokça öfke ile bakıyorlar; öfkeleri bile ne kadar çocukça görünüyor, önlerine açılmış olan babalarınkinden çok farklı yepyeni dünyayla yetinmeyecek gibiler. İhtiyarlar her yerdeler, tenha kahvelerin pencere önü masalarını terk etmeye niyetleri yok. Çektikleri onca acının bedeli olarak bu kadarcık bir imtiyazı hak ettiklerini düşündükleri her hallerinden belli. Akşamüstleri meydanlara hüküm süren hüznün kaynağı tarih mi, yoksa yaklaşan ve kenti dünyadan koparacak ve tarihiyle eşitleyecek kış mevsimi mi anlayamadım.
Derken bu şehirden gitme vakti geldi. Arkada kaybolunacak onlarca sokak, hikâyesini anlatacak pek çok ihtiyar, banklarında oturulacak park bırakarak dönüş yoluna düştüm. Araba Daugava nehrini kesen köprülerin en ihtişamlısından geçerken döndüm ve kentin siluetini oluşturan uyumlu çizgiye son kez baktım.
Birkaç günlüğüne de olsa farklı coğrafyalarda bulunmanın sağladığı dünyaya başka pencerelerden bakabilmenin heyecanı dozu az tutulmuş bir ağrı kesici etkisi yapıyor. Dışına çıkılması imkânsız bir fırtınanın yaklaşmakta olduğu memlekete dönüş vakti yaklaştıkça ağrı kesicinin etkisi yok oluyor ve sorunlar bütün yakıcılığı ile varlığını ortaya koyuyor.
Kopenhag’da düzenlenen Dünya Yol Bisikleti Şampiyonası’nda zafer Büyük Britanyalı Mark Cavendish’in oldu. Beklendiği gibi sprinterlerin düellosuna sahne olan yarışı Avustralyalı Matthew Goss ikinci bitirirken, Alman Andre Greipel podyumu tamamladı.
Kopenhag’daki parkur, açıklandığı ilk günden bu yana sprinterlerin iştahını kabartıyordu. Büyük Britanya, Mark Cavendish ile tarihindeki ikinci dünya şampiyonluğunu kazanmak için Danimarka yolcusu olurken, Andre Greipel, Marcel Kittel, Matthew Goss, Oscar Freire gibi isimler yıldız sprinterin yoluna taş koymaya kafasına koymuştu.
Bradley Wiggins önderliğindeki tecrübeli kadrosu sayesinde yarış boyunca peloton önünde tempoyu kontrol eden Britanya takımı, son 150 metreye Cavendish’i güvenli bir şekilde taşımayı başardı. Bahar Klasikleri’nde ve Ardennes’lerde kurdukları hakimiyetle burada da bir zafer koparabileceklerini ispatlayan Fabian Cancellara ve Philippe Gilbert’in atağına son bölümde iyi cevap veren Britanyalı yıldız, bu sonuçla birlikte kariyerinin ilk dünya şampiyonluğuna imzasını attı.
Bu yılki Fransa Bisiklet Turu’nda beş etaptan zaferle dönen Cavendish, yeşil mayoyu da sırtına geçirerek kariyerindeki eksik halkalardan birini tamamlamıştı. Britanyalı bisikletçi, dünya şampiyonu da oldu ve rüya gibi geçen 2011 sezonunu en iyi şekilde taçlandırmayı başardı.
Sezon başında Milan-San Remo’yu kazanarak kariyerinin en büyük başarısına imza atan Matthew Goss, Cavendish’in arkasından ikinci olmayı başardı. 25 yaşındaki Avustralyalı bisikletçi, Paris-Nice’de ve Kaliforniya Turu’nda da etap kazanarak geleceğin en önemli isimlerinden biri olduğunu bir kez daha göstermişti.
Kopenhag’a Marcel Kittel, John Degenkolb, Andre Greipel gibi güçlü sprinterlerle gelen Alman takımı ise Rostock doğumlu Greipel ile bronz madalyaya uzanmayı başardı. Alman bisikletçi, son anda İsviçreli favori Fabian Cancellara’yı kılpayı geride bırakmayı başardı. 2006’dan bu yana ambargo koyduğu zamana karşıda Tony Martin’e geçilen “Spartaküs” lakaplı Cancellara, dördüncü olarak bir kez daha hayâl kırıklığı yaşattı.
2012 Dünya Bisiklet Şampiyonası Hollanda’da Limburg’da düzenlenecek.