Yeşeriyorum

Kuzeyde bir yerden

Kuzeyde, Baltık Denizi’nin kıyılarındaki bu küçük ülkenin sakin ve huzurlu başkentinde Türkiye ile ilgili haberleri izlerken her şey ne kadar anlamsız görünüyordu. Haberler yine ölümler, baskınlar, çatışma ve saldırı haberleri ile dolu. Buradan bağırıp insanları sağduyuya çağırsam, sesimin duyulmayacağını biliyorum. Az sonra kalkacak uçak birkaç saat içinde İstanbul’a vardığında yine hiçbir şey değişmeyecek. Söylediklerine inanılmamakla lanetlenen antik mitoloji kahramanları gibi çaresiz hissettiğimi yurt dışındayken daha iyi anlıyorum.

Oysa burada hayatın temposu ne kadar farklı.  Yapraklar henüz renk değiştirmeye başlamamış ama kışın yaklaşmakta olduğu günlerin kısalmasından, yazlık eğlence yerlerinin birbiri ardına kapanmasından, eve dönen insanların adımlarındaki telaştan belli. Uzun ve yalnız gecelerin hüküm sürecepi bir kışa hazırlanan kentliler geride bırakılan aydınlık yaz günlerinin neşesini bir müddet özlemle anacaklar.

Tanıdık hiçbir kente benzemeyen ve tanıdık bir yüz görme ihtimalinin hiç olmadığı bu uzak kentin sokaklarında dolaşırken bu kentin acılarla dolu tarihini ahenk içindeki binaların mı insanların mı daha iyi yansıttığına karar veremiyorum. Defalarca yakılıp yıkılmış çan kulelerinin mi, anıtsal çeşmelerinin mi, adım başı karşımıza çıkan kiliselerinin mi, yoksa Avrupa’nın son sekiz yüzyıllık inişli çıkışlı tarihine tanıklık etmiş insanlarının mı bu geçmişle daha iyi baş ettiklerini anlamaya çalışıyorum.

Ne kadar çok şey değişmiş yüzyıllar boyunca. Nice imanlı misyonerler, fatih komutanlar, bilge krallar gelip geçmişler. Güçlerini göstermek için gösterişli kaleler, hayırla anılmak için bulutlarla yarışan katedraller, adlarını ölümsüzler arasına yerleştirecek köprüler yaptırmışlar.

Yine de Daugava Nehri Baltık Körfezi’ne akmaya hep devam etmiş.

Ne kadar az şey değişmiş yüzyıllar boyunca. İnsanlar yüz yıllardır salgın hastalıkları, kıtlığı ve yoksullukları paylaşmışlar, yangınları,  işgalleri, kardeş kavgalarını, ihanetleri, ölümün ve unutulmanın acılarını yaşamışlar, isyanın bayrağını taşımış, ümidin ekmeğini yemişler.

Yüzyıllardır kendini tekrar eden bir de kış mevsiminin ürkütücü soğukluğu.

Şimdi güngörmüş parklar çocuklarını sonbaharın mütereddit güneşinin sıcaklığına bırakmış mahzun bakışlı annelerle dolu. Gençler sokak köşelerini tutmuş, kentlerini keşfetmeye çalışan gezginlere biraz imrenme, çokça öfke ile bakıyorlar; öfkeleri bile ne kadar çocukça görünüyor, önlerine açılmış olan babalarınkinden çok farklı yepyeni dünyayla yetinmeyecek gibiler. İhtiyarlar her yerdeler, tenha kahvelerin pencere önü masalarını terk etmeye niyetleri yok. Çektikleri onca acının bedeli olarak bu kadarcık bir imtiyazı hak ettiklerini düşündükleri her hallerinden belli. Akşamüstleri meydanlara hüküm süren hüznün kaynağı tarih mi, yoksa yaklaşan ve kenti dünyadan koparacak ve tarihiyle eşitleyecek kış mevsimi mi anlayamadım.

Derken bu şehirden gitme vakti geldi. Arkada kaybolunacak onlarca sokak, hikâyesini anlatacak pek çok ihtiyar, banklarında oturulacak park bırakarak dönüş yoluna düştüm. Araba Daugava nehrini kesen köprülerin en ihtişamlısından geçerken döndüm ve kentin siluetini oluşturan uyumlu çizgiye son kez baktım.

Birkaç günlüğüne de olsa farklı coğrafyalarda bulunmanın sağladığı dünyaya başka pencerelerden bakabilmenin heyecanı dozu az tutulmuş bir ağrı kesici etkisi yapıyor. Dışına çıkılması imkânsız bir fırtınanın yaklaşmakta olduğu memlekete dönüş vakti yaklaştıkça ağrı kesicinin etkisi yok oluyor ve sorunlar bütün yakıcılığı ile varlığını ortaya koyuyor.

Kategori: Yeşeriyorum