Ana Sayfa Blog Sayfa 442

İklim Masası: Sıcak dalgaları İstanbul’da 4 bin 281 fazladan ölüme neden oldu

İklim değişikliğiyle ilgili güvenilir bilgileri yaygınlaştırmayı hedefleyen İklim Masası, Uzm. Dr. Hazal Cansu Çulpan‘ın sıcak dalgalarının sağlık etkilerini değerlendirdiği bir incelemeyi aktardı.

16 milyona yakın nüfusuyla Türkiye’nin en kalabalık şehri olan İstanbul’da çok sayıda insan, sıcak havanın olumsuz sağlık etkileri dolayısıyla risk altında. İstanbul’da 2004 ile 2017 yılları arasında yaşanan sıcak dalgalarının sağlık etkilerini araştıran bir çalışma, haziran, temmuz ve ağustos aylarında 30 sıcak dalgası yaşandığını saptadı. Çalışmaya göre, meydana gelen sıcak dalgalarının yüzde 67’sinde ölüm hızı yükseldi. Toplam 257 gün süren 20 sıcak dalgası sırasında fazladan 4 bin 281 ölüm gerçekleşti.

En fazla ölüme yol açan sıcak dalgaları 2007, 2010 ve 2017 yıllarında yaşandı. 29 Temmuz-22 Ağustos 2010’da yaşanan sıcak dalgası fazladan 783 ölüme sebep olurken, 2007 yılında dokuz gün süren sıcak dalgası 339 kişinin, 2017’de bir hafta süren sıcak dalgası ise 220 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu.

Coğrafi konumu nedeniyle iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler arasında bulunan Türkiye, geçmişe kıyasla daha sık, daha uzun ve daha yoğun sıcak dalgası yaşıyor. Türkiye’nin batısında 1960’lardan bu yana sıcak dalgası sıklığı her 10 yılda ortalama 0,4 artarken sıcak dalgalarının uzunluğu iki gün, yoğunluğu 2°C artıyor. Önlem alınmadığı takdirde bu durum, sıcağa bağlı hastalık ve ölümlerin artmasına yol açabilir.

Daha sıcak ve kurak günler kapıda

İklim değişikliği, dünyanın her yerinde birçok aşırı hava olayını etkiliyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli‘nin 30 yıldır yayımladığı değerlendirme raporları, aşırı sıcakların daha sık ve yoğun hale geldiğini gözler önüne seriyor. Yayınlanan son Değerlendirme Raporu da küresel ısınmadaki her yarım derecelik yükselişin, aşırı sıcakların yoğunluğunda ve sıklığında açıkça fark edilebilir artışlara neden olacağını öngörüyor.

Sanayi Devrimi sonucu değişen insan faaliyetleri nedeniyle, 19’uncu yüzyılın ortasından beri küresel sıcaklık artışı 1°C’yi aştı. Türkiye’de gözlemlenen ortalama sıcaklık artışı da benzer seviyede. Türkiye, Akdeniz Havzasında yer alması ve güneyindeki çöl kuşağının ısınma sonucu kuzeye doğru genişlemesi nedeniyle sıcak dalgaları açısından risk altında. Küresel sıcaklık artışı senaryolarına göre 2100 yılında Türkiye’deki ortalama sıcaklık artışının batıda 4,5°C’yi doğuda ise 6°C’yi geçmesi mümkün.

‣ İklim Masası: Türkiye’nin Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı avantaja çevirmesi mümkün

Ani, yoğun ve uzun süreli sıcaklık artışları daha tehlikeli

Sıcaklık artışlarının aniden gerçekleşmesi durumunda sıcak dalgaları daha da tehlikeli hale geliyor. Benzer şekilde, sıcaklıktaki artışın, yani sıcak dalgası yoğunluğunun, fazla olması da tehlike yaratıyor. Ortam sıcaklığı artışlarında vücut sıcaklığını dengeleyen mekanizmalar, ani ve yoğun sıcaklık artışlarında yeterince etkili olamıyor. Bu, vücut sıcaklığının artmasına neden oluyor. Kişilerde var olan hastalıkların kötüleşmesine yol açabilen bu durum, yeni hastalıklara ve ölümlere de sebep olabiliyor.

İnsanlar yıl boyunca gerçekleşen sıcaklık değişimlerine bir dereceye kadar uyum sağlayabilse de, yüksek sıcaklığa adaptasyon iki ila altı hafta arasında sürebiliyor. Bu nedenle, yaz ayının ilk haftalarında gerçekleşecek ani bir sıcaklık artışının insan sağlığına olumsuz etkisi yaz sonunda gerçekleşecek artıştan daha fazla olabilir.

İstanbul’da üç sıcak dalgasında fazladan bin 342 ölüm gerçekleşti

Yüksek ve uzun süre devam eden sıcaklıklarda da ölüm riski artıyor. Örneğin 2003 yılında yaşanan Avrupa Sıcak Dalgası, sıcağın insan sağlığı üzerine olumsuz etkilerini dramatik bir biçimde ortaya koyuyor.

2003 yazı, Avrupa’da son 500 yılın en sıcak yazı olarak sınıflandırıldı ve sıcak dalgası haziran ayı sonundan ağustos ayı ortasına kadar devam etti. Bu sıcak dalgasının Avrupa’da 70 binden fazla kişinin ölümüne yol açtığı düşünülüyor.

İstanbul’da 2004 ile 2017 yılları arasında yaşanan sıcak dalgaları incelendiğinde, en fazla ölüme yol açan sıcak dalgalarının 2007, 2010 ve 2017 yıllarında meydana geldiği belirlendi.

2007 ve 2017 yıllarındaki sıcak dalgalarında ortalama sıcaklık, yalnızca iki gün içerisinde, son 30 yılın yaz ayı ortalama sıcaklıklarının yüzde 95’inden daha yüksek hale geldi.

2010 yılında meydana gelen sıcak dalgasının yoğunluğunun 2007 ve 2017 kadar yüksek olmamasına rağmen sıcak dalgasının üç haftadan uzun sürmesi, ölümlerin artmasında etkili oldu. Yalnızca bu üç sıcak dalgasında, fazladan bin 342 ölüm gerçekleşti.

İstanbul’da 2004 ile 2017 yılları arasında yaşanan 30 sıcak dalgasından 20’sinde ölüm hızının yükselmesi, diğer sıcak dalgalarının sağlık riski oluşturmadığı anlamına gelmiyor. Düşük yoğunluktaki sıcak dalgaları ölüme neden olmasa bile hastalıklara yol açabiliyor. Düşük yoğunluktaki sıcak dalgaları sırasında ambulans çağrılarının ve sıcak çarpması nedeniyle acil servis başvurularının arttığını gösteren çalışmalar bulunuyor.

Açık havada çalışanlar, yaşlılar, yoksullar, risk altında

Sıcak havanın olumsuz sağlık etkileri tüm yaş gruplarında görülebiliyor. Ancak bazı kişiler, sıcağa bağlı hastalıklar ve ölümler açısından daha fazla risk altında bulunuyor. Sıcağa daha fazla maruz kalmaya sebep olan koşulların yanı sıra, sıcağa duyarlılığı artıran bireysel koşullar ve tedaviye erişim imkanları da hastalık ve ölüm riskini etkiliyor.

Kentleşmenin yoğun olduğu bölgelerde yaşayan kişiler veya tarım işçileri gibi açık havada korunmasız çalışanlar, sıcağa daha fazla maruz kalıyorlar. Dolayısıyla bu gruplarda sıcağa bağlı hastalık ve ölüm riski yükseliyor.

Sosyoekonomik düzeyi düşük kişiler de çeşitli nedenlerle sıcağın olumsuz etkileri karşısında daha fazla risk altında. Bu kişiler arasında kronik hastalık sıklığının daha yüksek olması, çalıştıkları işlerin daha fazla fiziksel aktivite gerektirmesi, daha kötü barınma koşullarına sahip olmaları, tedaviye erişimde zorluklar gibi nedenler, riskli grupta yer almalarına neden oluyor.

Öte yandan ileri yaştaki kişiler, ek hastalığı olanlar ve çoklu ilaç kullanan kişiler de sıcağa daha duyarlı olmaları sebebiyle riskli grupta yer alıyor. 2017 yılında İstanbul’da yapılan bir çalışma, 75 yaş ve üstü kişilerin, kalp-damar hastalığı olanların ve kadınların, sıcağa bağlı hastalık ve ölüm için daha riskli grupta olduğunu gösteriyor. Yapılan çalışmalar, kadınların sıcağa erkeklerden daha az toleranslı olmasının, kadınların ısı düzenleyici ve fizyolojik mekanizmalarının farklı olmasından kaynaklandığını tahmin ediyor.

Erken uyarı sistemi, Fransa’da 4 bin 400 fazladan ölümü engelledi

Sıcak dalgaları sıklaşsa da, yerel ve ulusal düzeyde gerekli hazırlıkları yaparak, halk sağlığı uygulamalarını devreye sokarak ve konuyla ilgili bilimsel araştırmaları artırarak, sıcağın sağlığa olumsuz etkilerini azaltmak mümkün.

Avrupa’da 2003 yılında yaşanan ve on binlerce insanın ölümüne yol açan sıcak dalgasından sonra hükümetler ve uluslararası örgütler, bu konuda harekete geçti. Dünya Sağlık Örgütü/Avrupa tarafından koordine edilen EuroHEAT projesi, özellikle sıcak dalgalarına karşı halk sağlığı tepkilerini iyileştirmeyi amaçlıyor. Proje kapsamında, halk sağlığı müdahaleleri için internet tabanlı erken uyarı sistemi gibi araçlar geliştiriliyor.

Fransa, 2003 yılında yaşanan sıcak dalgası sonrasında erken uyarı sistemi geliştiren ülkelerden biri. Bu sistem sayesinde 2006 yılında yaşanan şiddetli sıcak dalgasında Fransa’da görülen ölüm oranları, beklenen ölüm oranlarından yüzde 68 daha düşük gerçekleşti ve 4 bin 400 fazladan ölüm engellendi. Bu durum, erken uyarı sisteminin önemini kanıtlar nitelikte.

Sıcak-Sağlık Eylem Planları ise EuroHEAT projesinin bir diğer çıktısı. Sıcak-Sağlık Eylem Planları; erken uyarı sistemleri oluşturulması, sağlık sistemi kapasitesinin artırılması, sağlık hizmeti sunanların bilinçlendirilmesi, çok sektörlü iş birliği, şehir planlamasında iyileştirmeler yapılması gibi farklı düzeylerde eylemleri içeren öneriler sunuyor. Ayrıca halk sağlığı müdahaleleri oluştururken kullanılmak üzere yol haritası çiziyor.

‣ İklim masası: Türkiye’de tarım kuraklık ve aşırı sıcaklar nedeniyle tehlike altında

Türkiye’nin kapsamlı Sıcak-Sağlık Eylem Planlarına ihtiyacı var

Gelecekte Türkiye’de daha sıcak günler yaşanacağı ve sıcak dalgası sıklığının artacağı göz önünde bulundurulduğunda, ülkemiz için de bilimsel araştırmaları temel alan yerel ve ulusal düzeyde eylem planları gerektiği ortada.

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu (şimdiki adıyla Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü), 2015 yılında İklim Değişikliğinin Sağlık Üzerine Olumsuz Etkilerinin Azaltılması Ulusal Programı ve Eylem Planı‘nı yayımladı. Bu plan, iklim değişikliğinin olası etkileri, alınabilecek önlemlerin tespit edilmesi ve çözümler üretilmesini içeriyor. Ancak bu tespitler ve çözümler ulusal düzeyde yapıldığı için yerel düzeyde yetersiz kalıyor. Ekim 2021’de Eylem Planı’nın güncellenmesi için bir çalıştay gerçekleştirildiyse de, güncellenmiş Eylem Planı henüz yayımlanmadı.

Dört Ayaklı Şehir: Onların depremi dinmedi, depremzede hayvanlar ‘ailelerini’ bekliyor  

Türkiye‘de meydana gelen ve 10 ili enkaz haline getiren 6 Şubat Maraş depremlerinin ardından on binlerce can kaybı yaşandı, ortaya çıkan tonlarca molozun çevre ve sağlık üzerindeki tehdidi sürüyor, binlerce insan ise hâlâ çadır ve konteynerlerde yaşamaya devam ediyor.

Ağır yıkımlara neden olan sarsıntılar, binlerce yapının yıkılmasına ve on binlercesinin ağır hasar almasına neden oldu. Bu yıkımlar nedeniyle çok sayıda hayvan da yaralandı veya yaşamını kaybetti.

Yıllardır hayvan hakları ve özgürlüğü konularında çalışmalar yürüten Dört Ayaklı Şehir Topluluğu, henüz depremin üzerinden birkaç saat geçtikten sonra yaptığı bir açıklama ile Hayvan Kurtarma/Afet Koordinasyonu kurduğunu açıkladı.

Tamamı gönüllülerden oluşan bu sivil inisiyatif, kısa sürece afetten etkilenen hayvanlar için harekete geçerek, tedavi ve bakıma ihtiyaç duyan hayvanlara ulaşmak için afet bölgesine doğru yola çıktı.

Aktivistler insanların yanı sıra hayvanlara yönelik arama kurtarma çalışmalarının da yürütülmesi, yaralıların tedavisi, bakıma veya rehabilitasyona muhtaç hayvanların iyileştirilmesi, evcil hayvanların ailelerine kavuşturulması, ailesine ulaşılamayan hayvanların da yeniden yuvalandırılması için aylardır devam eden bir yoğun bir çalışmaya başladı.

Dört Ayaklı Şehir Afet Koordinasyon Koordinatörü ve Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Mine Yıldırım, 6 Şubat Kahramanmaraş depremleriyle başlayan süreçte bu sivil inisiyatifin yürüttüğü faaliyetleri, karşılaştıkları zorlukları ve imza attığı başarıları Yeşil Gazete ile paylaştı.

Yeşil Gazete: Öncelikle bize Dört Ayaklı Şehir’den bahsedebilir misiniz? Kimlerden oluşur, ne tür çalışmalar yapar?

Gezi’den depreme…

Mine Yıldırım: Dört Ayaklı Şehir 2013 yılında Gezi Direnişi ile birlikte bir araya gelmiş, araştırma odaklı bir kolektif.

Kentlerin ve kırsal alanların içinden geçtiği ekolojik tahribat büyük materyal ve fiziksel dönüşümler, sermaye süreçleri, büyüme süreçlerinin hayvanları nasıl etkilediğini; özellikle insanlarla birlikte yakın temasta yaşayan hayvanların Türkiye özelinde kentsel kamusal alanlarda yaşayan sokak hayvanları, ağırlıklı olarak nasıl değişikliklere neden olduğu bu büyük değişikliklerin kenti etkileyen, hayvanların yaşamında, hareketlerinde, yaşam alanlarında, insanlarla ilişkilerinde nasıl değişikliklere neden olduğunu, onların haklarına ve korumalarına dair ne gibi süreçlere neden olduğunu araştıran; bu araştırmaların sonucunu arşivleyen, hayvanların kentteki hareketlerinin kaydını tutmaya çalışan yaşamlarındaki değişikliklerin kaydını tutmaya çalışan araştırma odaklı bir kolektif.

2020 yılında İzmir‘deki depremle birlikte de özellikle kentlerde yaşayan hayvanların yaşamlarını etkileyen süreçler artık afetlerle birlikte giderek yoğun bir şekilde şekillendiği için de 2020’den itibaren bir sürü afet çalışması yapmaya çalışıyoruz.

Afetlerde kentler, gerek deprem, sel, yangın, toprak kayıpları gibi doğal afetler gerekse iklim değişikliği kaynaklı aşırı hava olaylarıyla birlikte nasıl kentteki giderek artan kentteki milyonlarca kişi etkileniyorsa, hayvan nüfuslarının da benzer şekilde hatta daha savunmasız ve kırılgan gruplar olarak şekillendiğini, yaşamların etkilendiğini tespit ederek başladık afet çalışmasına.

2020 yılından bu yana da afetlerde hayvan arama ve kurtarma çalışmasının alt yapısını oluşturduk. Maalesef bu altyapı çalışmasının ve oluşturmaya çalıştığımız ağ haritasını harekete geçirmek 6 Şubat 2023’teki depremlerde mümkün oldu. Keşke hiç olmasaydı ama 6 Şubat depremlerinden bu yana da sahada, afet bölgesinde çalışmalar yürüten ve artık hayvan hakları çalışmasının afetlerde hayvan kurtarma ve hayvan dayanıklılığı perspektifine yerleştirmeye çalışan bir kolektifiz.

Y.G: Peki Dört Ayaklı Şehir 6 Şubat’ta yaşanan depremlerden sonraki süreçte ne gibi faaliyetler yürüttü?

‘Kurtar, İyileştir, Yeniden Yuvalandır’

2020 İzmir depreminden bu yana hazırlıklarına başlattığımız arama kurtarma ağını 6 Şubat depremlerinden sonra birkaç saat içerisinde devreye soktuk. Arama kurtarmaya ve afetlere dair mesleki uzmanlıklarla birlikte bir ucundan doğrudan ilk müdahalecilerin (arama kurtarma ekiplerinin) bir ucunda hayvan sağlıkçılarının, bir başka noktasında sahadaki hem afet bölgesi hem afet bölgesi dışındaki hayvan kurtarma gönüllülerinin ve hayvan hakları savunucularının olduğu, il il büyüyen geniş bir ağ haritasıyla çalışıyoruz.

Depremlerinin ilk anından beri de bu ağ haritası dahilinde bu farklı grupların etkin koordinasyonu sayesinde hayvanları hem doğrudan enkazdan çıkarıp daha sonra geri plan koordinasyonuyla birlikte tedaviye ihtiyaç duyanları tedavi ediyor, tedavi rehabilitasyon sürecini üstleniyor, son halkası olarak da eğer ailesini kaybetmişse yeniden yuvalandırma; aileleri hayattaysa da tedavisi tamamlanan hayvanları yeniden aileleriyle kavuşturmaya yönelik çalışmalar yürütüyoruz.

Bütün bu üç halkada tarif ettiğimiz çalışmanın adı “kurtar, iyileştir ve yeniden yuvalandır”. Yani afet anında kurtarma, kurtarıldıktan sonra klinik ortamlarda veteriner hekimlerin eşliğinde tıbbi tedavi, daha sonrasında gönüllüler ağı sayesinde de hayvanın barınma ve bakım sorununu çözmeye yönelik yeniden yuvalandırma çalışması. Afet anında ve sonrasında bu üçlü çalışmayı yapabilmek için afet öncesinde hazırlıklarımızın tamamlanmış olması gerekiyordu.

Bizim 6 Şubat 2023’te başardığımız aslında Türkiye‘de ilk kez bu denli organize örgütlü ve sahada aktif olarak çalışan bir koordinasyonu yürütmemiz oldu. Bu sayede de 381 evcil kedi, 153  köpek ve üç kuşu doğrudan ilk müdahalecilerin desteğiyle enkaz alanına kurtardık. Daha sonrasında bu hayvanlardan ailelerini tespit edip ailelerine kavuşturduklarımız dışındakilerin tamamını da merkez üssü İstanbul olmak üzere farklı illerde rehabilitasyon ve iyileştirme çalışmalarına başladık.

Tamamen ailesini kaybetmiş ya da ailesi bakamayacak durumda veya barınaklardan kurtardığımız ‘sahipsiz’ kategorisi altında olan ve kamunun bu noktada tedavi ve bakım desteği vermediği hayvanlar olduğu için bunların tamamının da tedavisini üstlendik. Pek çok hayvan ne mutlu ki iyileşti ve yeniden yuvalandırmaya hazır. Taburcu olacak durumda olanları, rehabilitasyonu tamamlananları da yeniden yuvalandırmaya çalışıyoruz.

Y.G.: Afet bölgesinde birçok kişi evcil hayvanlarından, birçok hayvan da insan ailesinden koptu. Ailesi bulunamayan hayvanlar için ne tür çalışmalar yürüttünüz?

M.Y.: Ekibimizin bir kısmı yalnızca kayıp hayvan listelerini koordine etme çabası yürütüyor. İnsan ailesi bulunana kadar bu listelerin yenileyen, güncelleyen ve  eşleştirme yapan ekip gönüllülerimiz var. Bizim temas ettiğimiz, kurtardığımız hayvanlarla ilgili çalışmalar devam ediyor ve sürekli olarak devam edecek. Eğer bir insan ailesi varsa diye günlük olarak ye 7/24 devam eden bir arama çalışması bu. Ancak bir yandan da ailesini bulana kadar bu hayvanların bakımının üstlenilmesi için ‘koruyucu ailelik’ diye bir kategori geliştirdik. Hayvana kalıcı bir yuva bulana kadar ya da ailesi hayattaysa hayvana bakabilecek durumlarsa yeniden bir araya gelene kadar geçici olarak misafir etmek isteyen insanlar da var. O yüzden gönüllülük burada çok önemli. Eğer ailesini kaybetmişse o kaybettiğimiz insanların da emaneti olarak bu hayvanlarla birlikte yaşamayı ve bu aileleri buluşturmayı bir sorumluluk olarak görüyoruz.

İnsanlar kendi kedilerini, köpeklerini ayırt etmeye de çalışıyorlar. Bazen kafa karışıklığı oluyor. Kendi kedileri, köpekleri olduğunu düşünüyorlar. Bazen hayal kırıklıkları oluyor ama şimdiye kadar çok mutlu hikayeler de oldu. Ailesine ulaşıp haftalarca beklediğimiz, ailesi bir şekilde gerekli koşulları sağlayana kadar beklemeye devam ederken sahip çıktığımız pek çok hayvan da var.

Y.G.: Tedavi ve bakım gereken hayvanlar için ekipman, hastane, sahra hastanesi, ilaç, yem, mama gibi ihtiyaçlara erişiminiz yeterli miydi? Bunlara erişimde ne gibi zorluklar yaşadınız?

Yeterli olmanın ötesinde tamamen sıfır noktasındaydı. Hayvan kurtarmaya ve hayvan sağlığına yönelik kamu desteği çok üzülerek söylüyorum başından beri, depremin ilk anından beri sıfır noktasındaydı. Biz ön hazırlıklarımız kapsamında depremin haberi gelir gelmez bakanlık üzerinden veteriner hekimlerinin aracılığıyla afet bölgesinde hayvanların tedavisine yönelik bir sahra hastanesi için gerekli izinleri aldık. Ve 16 gönüllü veterinerimizle 11 Şubat günü İstanbul’dan yola çıkarak bir kısmı stajyer veteriner, bir kısmı klinik tecrübesi olan iki uzman veterinerimiz eşliğinde afet bölgesine ulaştık.

‘Yaban ve çiftlik hayvanlarına kamu desteği gerekiyor’

Fakat o ilk haftaların yalnızca malzeme eksikliği değil aynı zamanda sahadaki güvenlik problemleri, teknik altyapı problemleri, sudan elektriğe temel ihtiyaçlarını karşılanamaması nedeniyle bu tıbbi destek hekimini ve veteriner kaynağını yeterince verimli bir şekilde değerlendiremedik.

Özellikle ilk haftalarda Antakya’da yaşanan güvenlik eksikleri nedeniyle, bizzat kendi gönüllü ağımızla tedarik ettiğimiz tıbbi malzemeleri, hayvan sağlık malzemelerini, ilaçları, ameliyat ekipmanlarını vs. güvenli bir şekilde muhafaza etmek, kullanılır hale getirmek bile çok ciddi ölçüde zorlaşmaya başladığı için pek çok veteriner hekimimizi İstanbul’a geri göndermek zorunda kaldık.

O noktadan sonra da hızlı bir plan değişikliğine giderek gezici ekipler olarak daha küçük ölçekli operasyonlarla devam ettik. Daha kılcal damarlara ulaşarak aynı anda farklı şehirlerdeki çalışmalara destek verme imkanımız oldu.

Tamamı gönüllüler ağı ve gelen desteklerle birlikte edindiğimiz malzemeler… Yalnızca kedi ve köpek maması değil, büyükbaş hayvanlara da yem ulaştırmaya çalıştık ki büyükbaş hayvanlara tıbbi yardım ve yem tedarikini çok az yapabildik.

Kedi ve köpekler dışındaki hayvanlara, yaban hayvanlarına ve çiftlik hayvanlarına destek için mutlaka kamu desteği gerekiyor. Bireysel, sivil inisiyatifle ya da ne kadar organize olursanız olun büyükbaş hayvanlara yardım etmeniz çok zor, son derece maliyetli. Araç gereken, çok fazla miktarda yem gereken, büyük ölçüde gıda ve su tavsiyesi yapılması gereken hayvanlar. O yüzden çok üzgünüz ona yetişemediğimiz için ama elimizdeki imkanlarla ve tamamen gönüllü desteklerimizle küçük hayvanları enkazdan kurtarmak çalışmasını yürüttük.

Temel eksikler, enerji, teçhizat ve ekipman eksikliğiydi. Ne kadar sivil inisiyatif ve gönüllerin desteğiyle sağlamaya çalışırsanız çalışın, yetişebilmek mümkün değil. Mutlaka kamu desteği ve kamu otoritesinin desteğiyle olması gerekiyordu. Ancak afet koşullarına da olabildiğince mobil ve etkin bir koordinasyon yürütebilmemiz  ve bunun çalışmasını yapmamız sayesinde sahada anlık gelişen iş birlikleriyle pek çok hayat kurtardık.

Örneğin Konya, Ankara ve İstanbul belediyelerinin itfaiye araçlarıyla yüksek katlarda mahsur kalmış, ağır hasarlı binalarda yaralı hayvanlara ulaşabildik. Alandaki anlık gelişen işbirlikleri müdahale edebilme kapasitenizin gelişkin olmasıyla sağlanıyor. Sahadaki hem kamu hem özel hem sivil paydaşlarla tedavi ve nakliye yani transport edebilme konusunda çok fazla işbirliği yaptık.

Yaptıklarımızın tamamı bu sivil inisiyatifin öz kaynakları ve tamamen gönüllü emeği ve desteğiyle yapıldı. Bu da çok önemli bence. Keşke daha fazla olabilseydi. Keşke başka kamu otoritelerinden, resmi kurumlardan bir destek alınabilseydi. O zaman çok daha fazla hayvanı çok daha etkin bir çalışmayla kurtarabilirdik.

Y.G.: Bu çalışmaları yürütürken halk veya yetkililer tarafından ‘insan hayatının öncelik vermelisiniz’ yaklaşımına dayanan kısıtlamalarla karşılaştınız mı?

M.Y: Kesinlikle karşılaşmadık. Normalde maalesef Türkiye’de bunca başka sıkıntılar var, daha büyük problemler var diye hayvan hakları savunusu ya da hayvanlar, hayvanlara yönelik talepler biraz daha ötelenebiliyor, ertelenebiliyor, önemsizleştirilebiliyor. Hatta sosyal medyada hayvan hakları savunuculuğu, alay konusu yapılabiliyor, düşmanlaştırılabiliyor.

Enkazdan çıkarılan canlı ayırt edilmedi

Biz Türkiye’de son yıllarda yalnızca hayvan ölümleri, hayvan cinayetleri değil, hayvansever cinayetlerine de tanık olduğumuz günlerden geçiyoruz. Böyle vakalar atlattık İzmir’de, Ankara’da, İstanbul’da bütün o bildiklerimiz ve bildiklerimizin dışında olanlar vahim bir tablo, normal şartlarda.

Fakat afet durumda bunun bir kısmı sanıyorum biz orada fiilen ve organize bir şekilde kurtarmaya yönelik çabayı var ettikçe, daha görünür oldukça, bir kısmı da gerçekten can yani hayat kurtarmanın bu denli öne çıktığı bir ortamda bütün bu hayvanlara ve hayvan kurtarma ekiplerine ya da hayvanseverlere yönelik önyargının silindiğini gördük.

Orada artık herhangi bir kurtarma anında, enkazın başında, bir yıkıntının başında yardım etmeye çalışan insanlar kedi, köpek, kuş, insan, genç, yaşlı, çocuk değil bir can, bir nefes duyduğunda, bir ses duyduğunda herkes birbirine destek oldu ve müdahale etti. Özellikle ilk günlerin, ilk 72 saatin kritik olduğu düşünüldüğünde enkaz kaldırıldıkça çıkan bütün canlılar kurtarıldı. İtfaiyesinden AFAD görevlisine kadar bütün herkesin yardımlaştığı ve çok duygusal olarak da çok yoğun; refleks yönetiminin çok yoğun olduğu süreçler. İnsanlar bir canı daha kurtarmak umuduyla canla başla bir arada çalıştılar. Bunu çok memnuniyetle söylüyorum. O an enkazın başında, o an öyle bir an.

Hem inanılmaz bir yardımlaşmanın, dayanışmanın ve acil durumda canla başla hayat kurtarmanın, hem de bizim ve pek çok hayvanseverin orada fiziksel olarak mevcut olması sayesinde hızlanan, adlı adınca yer bulan, vücut bulan bir destekleşme, paslaşma ve bir arada çalışma oldu. Enkazdan bir insan kurtarılarak orada bulunan sağlık ekiplerine sevk edildiğin de kurtarma tamamlanmış olur, daha sonra tıbbi süreç başlar.

Hayvanı kurtaran hiçbir ekip ya da bir hayvan ambulansının olmadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Arama kurtarma bir hayvanı çıkardığında geri planda onu vereceği kimse yok. Eğer biz orada değilsek hayvanseverler orada değilse kimse yok. O hayvanı almak ve gerekli ekipmanla en azından güvenli bir taşıma kutusuyla hayvanı enkazdan uzaklaştırabilmek gerekiyor. Bu son derece kritik. Biz orada bunu yapabildiğimiz için o süreci ilerletebildik. Ve bunu yaptığımız için hayvanlar daha fazla filtrelerine takıldı, daha fazla ses almaya çalışan uzman ekip, hayvan seslerini ayırt etmeye başladı. Muazzam ve son derece etkileyici örnekler oldu.

Yani hayvanlara ulaşmaya çalışmak ve bu farkındalığın, bu çabanın, bu organizasyonun giderek bilinir, görünür, tanınır olması daha fazla hayvan kurtarılmasını sağladı. Aslında insanlar ve hayvanlar enkaz altında gerçek bir ölüm kalım mücadelesi verirken, hayvan korumasına yönelik ayrıştırmanın, kutuplaştırmanın, düşmanlaştırmanın bir anda ortadan kalkabildiğini gördük. Bunu da ben politik açıdan çok önemli buluyorum çünkü yalnızca somut olarak hayat kurtarma değil, bu hayat kurtarmanın insan-hayvan ayrımı olmaksızın ne kadar gerçek ve yüksek bir potansiyele sahip olduğunu gördük.

En içler acısı, en çaresiz durumlar barınaklarda yaşandı

Y.G.: Peki barınaklara dair gözlemleriniz neler oldu? Zaten afet öncesi barınak koşulları ile ilgili sorunlar vardı ancak barınaklar ve bu barınaklardaki hayvanlar afetten nasıl etkilendi?

M.Y.: Afet öncesinde bile yalnızca afet bölgesindeki değil bu ülkedeki bütün barınakların hali içler acısı. Barınak değil hayvan sığınağı olarak çalışan, yani hayvanların gerçekten şehre, kente barınak dışındaki bir yaşama adapte olamayacak bir hastalığı olan, sakat, engelli olan hayvanlar için özel olarak tasarlanan sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar hayvan sığınağı dışında Türkiye’de hayvanların toplu olarak kapatıldığı ve belediyeler eliyle işletilen bakanlıklara ait, resmi adıyla ‘Rehabilitasyon Merkezleri’ ve barınakların tamamının durumu içler acısı: İdeal koşullardan bahsetmiyorum bile, yasa gereği asgari tıbbi ve hayvan sağlığı koşullarını yerine getirmekten uzak, korkunç hijyen koşulları, korkunç bakım koşulları ve hak ihlallerinin, istismarın, şiddetin, dayağın olduğu ortamlar söz konusu. Depremden önce de sayısız barınaktaki hayvanların tedavi verilmeksizin nedensiz yere uyutulma adında öldürüldüğünü gördük. Hayvanların süresiz tecrit altında tutulduğunu biliyoruz barınaklarda.

Bütün bunlar üzerine bir de böylesi bir depremi ve böylesi bir kamu otoritesi yokluğunu eklediğinizde, afet bölgesinde girdiğimiz barınaklardaki durum korkunçtu yani, ömrümüzün sonuna kadar sanıyorum hiçbir hayvan severin ya da hiçbir vatandaşın unutamayacağı kadar korkunçtu: Yıkılmış barınaklar… Bir kısım bölgedeki veteriner hekimlerin kendileri zaten depremzede… Özel kliniklerin de, barınakların da yıkıldığı, zaten gerekli ekipmanın veteriner hekim desteğinin personelinin atanmadığı, mevcut bulunmadığı barınaklarda, alanın kapasitesinden fazla sayıda hayvanın bir arada tecrit altında tutulduğu yerler olarak barınaklarda en ufak bir afet sorunu o kadar korkunç bir boyuta getirdi ki…

Hayatımızda gördüğümüz belki de en korkunç, en içler acısı, en acıklı ve en çaresiz durumlar burada yaşandı. Barınaklar çöktüğünde fiziksel olarak yaralanan, sakatlanan, bacağı kırılan, üzerine kolon düşen hayvanlardan söz ediyorum.

Her birine müdahale etmek için orada ekiplerin olması gerekirken hiç kimsenin olmadığı, günlerce pek çok il ve ilçedeki barınaklarda hayvanların bu şekilde beklediğini biliyoruz. Bazı hayvanların bu şekilde öldüğüne tanık olduk. Bu çok içler acısıydı. Bir kısmı için bizler tahliye edilmelerine ve hem bizim hem diğer gönüllülerin aracılığıyla özel kliniklere, başka illere, civar illerdeki kliniklere ya da başka daha sağlam olan belediye bayraklarına transfer edilmelerine uğraştık. Bunu başardık.

‘Hayvan sığınakları ve hastaneleri hayata geçirilmeli’

Ama bu çok az bir kısmı tabii ki. Barınakların zaten süregelen mevcut problemleri nedeniyle, bu hayvanların büyük kısmının yaşadığı “barınak kabusu”nun üzerine bir de afet koşulları bindi ve durum çok daha korkunç bir hale geldi.  Görece biraz daha iyi durumda olan ama çok fazla yaralı hayvanın olduğu Hatay Barınağı’ndaki köpeklerin tahliye edilmesinde yoğun olarak çalıştık. Pek çok ildeki barınakta sağ kalan hayvanların tahliye edilmesine destek verdik. Yaralı olanlara da veteriner hekimlerimiz aracılığıyla tıbbi destek ulaştırılmasını sağladık.

Sivil bir inisiyatif olarak sahada aktif olduğunuz yerlerde kurtarma yapabilirsiniz; maalesef ötesine imkanlarınız el vermiyor. Ama yapabildiğimiz kadarıyla pek çok barınaktaki hayvanı çıkarma mücadelesi verdik. Ancak biz oradan ayrıldığımızda; hala artçı depremler, sarsıntılar devam ederken bu afette bile barınak denen mekansal formların ve bir kapatma prosedürünün neden olduğunu ölümler yetmiyormuş gibi o barınaklara hala hayvanlar koyulmaya devam ediyor. Bu da sürecin üzücü ve endişe verici olan kısmı. Yani barınakların bir form olarak ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyoruz. Daha ziyade hayvan sığınakları ve hayvan hastanelerine geçilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bir kez daha bu depremde bunun ne kadar acil ve gerekli olduğunu gördük. Hayvan barınaklarına yapılan yatırım hayvan hastanelerine yapılsaydı bugün Türkiye’de hayvanlar da insanlar da çok çok daha farklı bir noktada olabilirdi diye düşünüyorum.

Y.G.: Dört Ayaklı Şehir’in çalışmalarına destek olmak isteyen okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

M.Y.: Hayvan kurtarma organizasyonunu ilk kez bu boyutta başardık. Fakat işimiz, yani toplumsal dayanışma işi de bizlerin yaptığı işlerde yeni başlıyor. Artık öngörmenin de ötesinde yaşanacağını bildiğimiz hem depremlerde hem iklim afetlerinde bu dayanışmayı sürdürmek bundan sonraki süreç için de hayati öneme sahip aslında. Dolayısıyla bu konunun önemli olduğunu düşünen herkesi bu afette ailesini kaybetmiş ve bakıma muhtaç durumdaki hayvanlara el birliğiyle sahip çıkmaya, yaşatma çabasına destek vermeye çağırıyorum ki bu ağlarımız genişleyebilsin, derinleşebilsin. Bu yayını okuyup dinleyebilecek, bu konuyla ilgi duyan herkesin de bizlere ulaşmasını çok önemli buluyoruz. Çünkü bahsettiğim gibi bir ağ haritasıyla çalışıyoruz ve afet sırasında ve sonrasında değil afet öncesinde yapılan hazırlık çalışmalarının hem insanlar olarak birbirimizi hem de hayvanları kurtarabilmemiz için en kritik aşama olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla yalnızca afet anında değil afet öncesinde de koordine olup birbirimize ulaşıp birlikte çalışabilmeyi çok önemsiyoruz. O yüzden herkesin katılımını, desteğini, erişimini bekliyoruz.

Yeniden deprem bölgesinde

Dört Ayaklı Şehir gönüllüleri ve aktivistleri şu sıralarda yine Maraş ve Hatay’da. Yanlarında kedi ve köpek mamaları, parazit ve uyuz ilaçları gibi pek çok malzeme götüren gönüllü grubundaki veterinerler de kurtarılan hayvanların tedavisi üstleniyor.

Yardıma ihtiyacı olan hayvanlar için şehirde dolaşan aktivistlere ulaşabilir, Dört Ayaklı Şehir’in bölgeye kesintisiz sürdürdüğü desteğe katkı sağlamak için onlara ulaşabilirsiniz.

bbi yardım çalışmasına destek vermek için şuraya bağış yapabilirsiniz: 

Dört Ayaklı Şehir Kent Doğa Hayvan Çalışmaları Derneği
IBAN: TR 37 0001 5001 5800 7320 94 2162
Vakıfbank (Açıklama: Tıbbi yardım)

Mama kumbarasına destek için de buraya tıklayabilirsiniz.

Azerbaycan’da altın madenine direnen köylülere polis işkencesi

Azerbaycan’ın Gedebey ilindeki [Rayonu] Söyüdlü köyünde yaşayan vatandaşlar dün (20 Haziran) altın madeni için yapılmak istenen ikinci atık barajına karşı çıktıkları gerekçesiyle polis tarafından gazlı, plastik mermili, coplu saldırıya maruz kaldı.

Azerbaycan Uluslararası Maden Şirketi’nin (Azerbaijan International Mining Company) atık barajına hayvanların ölümüne neden olduğu, insanların ciddi hastalıklardan kaynaklı ölümlerine neden olduğu ve doğada geri dönülmez zararlara neden olduğu için karşı çıkan köylülere yönelik sert müdahale kamuoyunda tepkiyle karşılandı.

Polis zaten alanı terk eden eylemcinin arkasından yaklaşarak biber gazı sıktı

Halk ikinci atık barajının inşasına karşı protesto düzenledi. Eylemcilere müdahale eden polis eylemci kadınlardan birinin gözlerine biber gazı sıkıldığı görüntüler sosyal medyada gündem oldu. Toprağını savunan köylülere şiddet uygulayan ve insanlara sert müdahalede bulunan polislerin cezalandırılması talep ediliyor.

Azerbaycan medyasından Meydan TV’nin aktardığına göre; İçişleri Bakanlığı Basın Departmanı, görüntüdeki kadınlardan birine polisin biber gazı sıkması nedeniyle bir grup bakanlık çalışanının Gedebey ilçesine sevk edildiğini bildirdi:

“Bu konuda resmi bir inceleme yapılıyor. Denetim sonucuna göre konu hakkında hukuki değerlendirme yapılacaktır.”

Ayrıca Söyüdlü’de mahalle sakinleri ile polis arasında yaşananlara ilişkin İçişleri Bakanlığı Basın Departmanı bir açıklama daha yaparak öğle saatlerinde bir grubun köyde atık barajı yapılmasına yasa dışı yollardan müdahale ettiğini iddia etti:

“Tekrarlanan uyarılara ve açıklayıcı konuşmalar yapılmasına rağmen onlar [köylüler] söz konusu alanda toplandılar. Polisin yasal taleplerine kasten uymayarak çok sayıda işçiyi taş ve kesici aletlerle yaraladılar ve polis memurlarına direnmeye çalıştılar. Alınan tedbirler sayesinde hukuksuz eylemin katılımcıları alandan uzaklaştırıldı.”

‘Bu yasa dışı ve cezalandırılmalı’

Öte yandan polisin sert müdahalesine ilişkin Abzas Medya’ya konuşan güvenlik uzmanı İlham İsmayil, polisin bu araçları [cop,plastik mermi, biber gazı] kullanmak için hiçbir nedeni olmadığını söyledi ve ekledi:

“Bu yasa dışıdır, bunu yapanlar cezalandırılmalıdır. O kadın ne tür agresif bir eylemde bulunuyordu? Sıradan bir sözlü protestoya karşı bu tür bir eylem doğru değil.”

Azerbaycan’da geçerli olan Polis Kanunu‘nun 27. maddesi, polisin “bir kişiye karşı ancak aşırı zaruret hallerinde fiziki güç, özel aletler veya ateşli silahlar” kullanabileceğini belirtiyor.

‘Özgür, demokratik toplumlarda yurttaşlar özgürce konuşacak kadar cesur olmalı’

Parlamentonun insan hakları komitesi üyesi Hikmet Babaoğlu, Azerbaycan’da her vatandaşın sivil protesto hakkına sahip olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Demokratik toplumlarda vatandaşların hukuk çerçevesinde protesto yapması normaldir. Polis vatandaşlara karşı dikkatli olmalı. İçişleri Bakanlığı‘nın polisin yetersiz güç kullanmasına ilişkin açıklamasını da takdirle karşılıyorum. Belki bazı polisler şu ya da bu nedenle agresif davranabilir, ancak bu kabul edilemez. Çünkü özgür, demokratik toplumlarda yurttaşlar özgürce konuşacak kadar cesur olmalıdır. Bu, toplumun gelişmesi ve devletin gücü için önemlidir. Vatandaşların güvenliğini sağlamakla yükümlü olan polis teşkilatları, bu teşkilatlarda görev yapan her polis memuru bir Azerbaycan vatandaşı olarak bunu dikkate almalıdır. Ama ne yazık ki bu tür vakalarla da karşılaşıyoruz.”

İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Gedebey’e bağlı Söyüdlü köyünde polis duyguya kapılarak kadına karşı ciddi bir kabahate yol açtı, biz de kabul ediyoruz” denilmişti.

‘Polis kalabalığı dövdü, biber gazı sıktı…’

Mahalle sakinlerinin ifadesine göre, eylem sırasında gözaltına alınanlar da oldu. Sert müdahaleye maruz kalan köylüler şu ifadeleri kullandı:

“Polis kalabalığı dövdü, biber gazı sıktı…”

Öte yandan dün gerçekleştirilen eylemin akabinde bugün de protesto gerçekleştirildi. Mahalle sakinleri, “Kür çayı zehirleniyor” pankartıyla karakola yürüdü. Köylüler 20 Haziran’da gözaltına alınanların serbest bırakılmasını talep ediyor:

“Çocuklarımız hasta olmasın diye protesto yapıyoruz.”

Vali’den ikinci atık barajına yalanlama

Protestolarda beş köylünün gözaltına alındığı bildirildi. Ayrıca köylülerin bildirdiğine göre köy sakinlerinden yaşlı bir kadın da para cezasına çarptırıldı.
Polis ise protestocuların yolunu kapattı. Olayın ardından Gedebey Valisi Orhan Mürselov köylülerin karşısına çıktı. Mürselov, mahallelinin kimi zaman yanlış bilgilendirildiğini dile getirerek, “Söz konusu göl [atık barajı] 11 yıldır var. Bu yıllar boyunca herhangi bir şikayetiniz olmadı ve kimseye bir tehlike oluşturmadı” dedi.

Vatandaşlar ise köyde kanser ve çeşitli ciddi hastalıklara yakalanan insan sayısının arttığını dile getirdi. Mürselov ise ikinci atık barajı yapılacağı iddiasını yalanladı.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Gunduz_Aghayev (@gunduz_aghayev)

‘Siyanürün zararlı olduğunu kim söylüyor?’

Altın madenlerinde genellikle siyanürle ayrıştırma yöntemi kullanılıyor. Bu nedenle altın madeni çevresinde yaşayan vatandaşlar bu madenin faaliyetlerine karşı çıkıyor. Ancak Vali Orhan Mürselov siyanür asidinin zehirli olduğu yönündeki açıklamalara dedikodu dedi:

“Siyanürün zararlı olması konusunda ne biliyoruz? Kim söylüyor bunu? Sosyal medyada yayılan dezenformasyon haberler bunlar.”

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Meydan TV (@meydantv)

Mürselov şunları kaydetti:

“İddialar sadece dedikodu. Gölün bölge sakinlerinin sağlığına verdiği zararla ilgili iddialar da asılsız. Bu, ilgili kurumların resmi bilgileri ile teyit edilebilir. İddialara göre hamileler gölün neden olduğu sebeplerden dolayı doğum sorunları yaşıyor. Doğum problemlerinde sorun yoktur. Şu anda köyde 53 hamile var ve onlardan bu konuda herhangi bir başvuru almadık.

Anneannemiz 78 yaşında. Göl [Atık barajı] zehirli olsaydı, bu yaşa gelmiş, sesi benden daha yüksek çıkmazdı. Evet, dün yaralılarla ilgili haberlerim var. Ama dün polise taş attılar. Kimsenin polise taş atma hakkı yoktur. Bugün Azerbaycan polisi yoksa mikrofonu, kamerayı bana doğrultamazsınız.”

‘Tabiat yok olacak’

Yaklaşık 10 yıldır altın madeni için Söyüdlü’de bir atık barajı bulunuyor. Köy sakinlerinin ifadesine göre bu atık barajı doğaya ciddi zararlar veriyor, Söyüdlü halkı yoğun kokudan nefes alamıyor:

“Çünkü o gölün [atık barajının] içi asitli. Altın üretimini artırmak için şimdi köyde ikinci bir göl inşa ediyorlar. Nehrin üzerinde. Göl taşacak ve Şemkir çayına karışacak. Bunun ne anlama geldiğini hayal edebiliyor musunuz? Şemkir‘e, Tovuz‘a, Gence‘ye kadar tabiat yok olacak.”

‘10 kişi yaralandı’

Köy sakinleri, dünkü olaylarda 10 civarında kişinin çeşitli şekillerde yaralandığını söylüyor:

“Kadınların çoğuna baskı yapıldı. Şu anda yaralıların durumu biraz düzeldi. Dün 20 Haziran’da bir kişi sedyeyle hastaneye kaldırıldı. Orada yardım sağlayıp evine bıraktılar. Gözüne gaz kaçan kişinin yüzü şişti, alerjisi oldu ve bir süreliğine görüşü zayıfladı.”

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Gunduz_Aghayev (@gunduz_aghayev)

Şirketten açıklama: Kokusu var ama zarar vermez, insanlar içmiyor

Bölgedeki altın madenini işleten Azerbaycan Uluslararası Madencilik Şirketi’nin kimyasal atık sorumlusu Elshad Mammadov ise geçtiğimiz günlerde köylülerin sözlerine katılmadığını şu sözlerle dile getirmişti:

“Kokusu var ama hayvanlara veya hayvanlara zarar vermez. insanlar içmiyor.”

E. Mammadov, ayda bir kez bölgede izleme yapıldığını ve sızıntı olup olmadığının araştırıldığını söyledi. Mammadov, sızıntı olmadığını vurguladı.

Gazeteciler gözaltına alındı

Öte yandan olayın ardından Gedebey’de gazeteci Nigar Mubariz, Nargiz Absalamova ve Elsever Muradzade‘nin gözaltına alındığı bildirildi.

Komisyon kuruldu

İçişleri Bakanlığı, olayla ilgili komisyonun kurulduğu ve soruşturma yürütüldüğünü bildirdi. Komisyonun başkanlığına Ekoloji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Muhtar Babayev getirildi.

Kazdağı Derneği Başkanı Doğan: Ormanları talen edenlere karşı mücadeleyi sürdüreceğiz

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından düzenlenen Kazdağı Ekofest 2023‘ün alan izinlerinin üst üste iptal edilmesinin ve soruşturma başlatılmasının ardından dernek, bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Süheyla Doğan yaptığı açıklamada şunları kaydetti:

Bayramiç Emniyet Müdürlüğü, bugün telefon ile arayarak, dün 20 Haziran 2023 tarihinde, Bayramiç Kaymakamlığı önünde, Kazdağı Ekofestivali’nin iptaline dair tepkimizi ifade ettiğimiz basın açıklamasının yerinin kamu binası önü olması nedeniyle, 2911’e muhalefetten ifadeye ve basın açıklamasında yer alanların tesbitine çağırmıştır.

Çağrıya uyarak avukatımızla birlikte ifade verdim. İfademde Anayasal hakkımıza uygun olarak basın açıklaması yaptığımızı, bunun suç teşkil etmediğini, Kaymakamlık binasının önünün kamuya açık bir alan olduğunu belirttim ve katılanların kimlik bilgilerini vermeyi etik bulmadığımı söyledim. İfadem alındıktan sonra serbest bırakıldım.

Savcılık, açıklamaya katılan herkesin ifadesine başvurulmasını talep ettiği için, kolluk gerekli soruşturmayı yaparak fotoğrafta yer alan herkesi ifadeye çağıracak.

Anayasal haklarımızı kullanmamız engellenemez! Baskılar bizi yıldıramaz!”

‘Ormanlarımızı talan edenlere karşı mücadelemizi sürdüreceğiz’

Doğan, üst üste gelen yasakları ve daha sonrasında açılan soruşturmayı Yeşil Gazete‘ye değerlendirdi.

Soruşturmanın “kamu binası önünde basın açıklaması yapmanın yasak olması” gerekçesiyle baştıldığını aktaran Doğan, bunun anayasal bir hak olduğunun altını çizdi.

“Bizler, bu tür baskılara boyun eğmeyeceğiz” diyen Süheyla Doğan, şu ifadeleri kullandı:

Ekofestivalin yasaklanması ve ifadeye çağrılmamız son yıllarda ülkemizde hakim olan yasakçı ve baskıcı anlayışın ürünüdür. Ormanlarımızı talan edenlere karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.

‘Ormansızlaşmanın asıl sorumlusu ekokırım politikaları’

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin bir bileşeni olduğu İklim Adaleti Koalisyonu, yaptığı bir açıklamada basın açıklaması nedeniyle Doğan’a yönelik soruşturulma başlatılmasını kınadığını belirtti.

Koalisyon, şu ifadelere yer verdi:

Dünyada ve Türkiye‘de sermayenin çıkarları için ormanların yok edilmesine izin vermeyeceğiz. Ormansızlaşma ve orman bozulmasının asıl sorumlusunun iktidarın ekokırım politikaları ve uygulayıcısı orman işletmeleri olduğunu biliyoruz.

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği ile dayanışma içerisinde olduğunu belirten koalisyon, herkesi Akbelen Ormanı’nda devam eden doğa savunusuna katkıda bulunmak adına nöbete katılmaya çağırdı.

kazdağı

‣ Yasak üzerine yasakla karşılaşan Kazdağı Ekofest’e şimdi de soruşturma başlatıldı

Ne olmuştu?

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin 2014’ten bu yana Darıdere Fidanlık mevkii, BalıkesirMehmetalan köyü, Kuzgun Kamp ve Darıdere Tabiat Parkı’nda düzenlediği Kazdağı Ekofestival’leri  2020 ve 2021 yıllarında pandemi nedeniyle gerçekleştirilememişti.

Temmuz 2022’de planlanan festival, “orman yangınları açısından risk oluşturabilir” gerekçesi ile idarenin son anda uygun bulmaması nedeniyle iptal edilmişti.

2023’te yangın riskini düşünerek festival tarihini Haziran ayına çeken dernek, Darıdere Tabiat Parkı için Tarım ve Orman Bakanlığı 2. Bölge Müdürlüğü’ne 3 Nisan 2023 tarihinde başvuruda bulunmuştu.

Başvuru Tarım ve Orman Bakanlığı 2. Bölge Müdürlüğü’nün 9 Mayıs 2023 tarihli yazısı ile uygun bulunmuştu. Bunun üzerine hazırlıklarına başlayan derneğe Tarım ve Orman Bakanlığı 2. Bölge Müdürlüğü Balıkesir Şube Müdürlüğü’nden 17 Haziran 2023’te bir yazı gönderilerek yangın önlemleri nedeniyle festivalin Darıdere Tabiat Parkı’nda yapılmasının uygun bulunmadığı belirtilmişti.

‣Bakanlıktan Kazdağları Ekofest’e beşinci iptal kararı: Bir araya gelmemiz rahatsızlık yaratıyor

Dernek tarafından festival süresine çok az bir zaman kalması nedeniyle kısa sürede yer arayışına gidilmiş ve festivalin yeni bir alanda, Bayramiç’te, Hacıkayyum Yeşil Park’da gerçekleştirilmesine karar verilmişti.

‣Yer izni beşinci kez iptal edilen Kazdağı Ekofest Hacıkayyum Yeşil Park’ta yapılacak

Bayramiç Kaymakamlığı’na konu 19 Haziran 2023 tarihinde bildirilmişti. Derneğin festival hazırlık ekibi, düzenlemeler için 20 Haziran’da alanda çalışmaya gitmiş ancak akşam üzeri gelen yasaklama tebligatı ile alandan ayrılmıştı.

Ekolojik festivalin Çanakkale’deki Darıdere Tabiat Parkı’nda yapılması için verilen alan izninin orman yangını tehlikesi gerekçesiyle iptal edilmesi üzerine Bayramiç Hacıkayyum Yeşil Park için edinilen yer izninin de aynı gerekçeyle iptal edilmesi, ormanların korunması için yıllardır mücadele veren ve her türlü yangın tedbirini aldığını daha önce açıklayan dernek tarafından tepkiyle karşılanmıştı.

Bunun üzerine Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Bayramiç Kaymakamlığı önünde bir basın açıklaması düzenleyerek “Ortalığı sellerin götürdüğü yağmurlu haziran günlerinde sözüm ona ‘yangın tehlikesi’yle bir araya gelmemiz engellendi. Geçen sene de aynı gerekçe ileri sürülmüştü. Biz nedenin orman yangını olmadığını biliyoruz. Bu yasaklama, son yıllardaki yaşam alanlarımıza ve haklarımıza yönelik müdahalelerin bir parçasıdır” ifadelerini kullanmıştı.

Açıklamada, şu sözler de yer almıştı:

Ormanlarımızı enerji ve maden şirketlerine peşkeş çeken orman idaresi sözüm ona ormanları bizden koruyor. Sulak alanları korumayan Doğa Koruma ve Milli Parklar, tabiat parkını derneğimizden sakınıyor. Tarikat yurtlarında çocukların tecavüz edilmesine, her gün en az dört kadının öldürülmesine, nefret cinayetlerine ses çıkarmayanlar, konserleri, festivalleri, yasaklayarak, yaşamlarımıza ve en doğal haklarımıza engelleme getiriyor. Bilsinler ki bu engelleme ve yasaklamalar bizleri yıldıramayacak.

‣ Kazdağı Ekofestivali’ne yeniden yasak: Engelleme ve yasaklamalar bizleri yıldıramayacak

Basın açıklamasının ardından ise Süheyla Doğan Bayramiç Savcılığı önünde basın açıklaması yapılması gerekçesiyle başlatılan soruşturma kapsamında yetkililer tarafından aranarak ifadeye ve kimlik tespitine çağrılmıştı.

Rapor: Türkiye cinsiyet eşitsizliği sıralamasında düşüş gösteriyor

Dünya Ekonomik Forumu‘nun (WEF) bu yılki Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi‘nde Türkiye 146 ülke arasında 129’uncu sırada yer aldı.

Ülkelere 0 ile 1 arasında puan verilen 2023 Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nde Türkiye’nin puanı 0,638 olarak açıklandı. Bu puan, Türkiye’deki cinsiyet uçurumunun yüzde 63,8 kapanmış olduğu anlamına geliyor.

Önceki yıla kıyasla yüzde olarak 0,1 puan düşüş gösteren Türkiye, sıralamada da beş basamak geriledi. “Avrasya ve Orta Asya” sınıfında yer verilen Türkiye, bu bölgedeki ülkeler arasında sonuncu oldu.

Kadınların dört ana alandaki durumu ölçülerek belirlenen endekse göre Türkiye, “ekonomik katılım ve fırsat” kategorisinde 133’üncü, eğitim seviyesinde 99’uncu, “sağlık ve hayatta kalma” kategorisinde 100’üncü, siyasi imkân bakımındansa 118’inci basamakta yer aldı.

Deutsche Welle‘nin aktardığına göre Türkiye, parlamentodaki kadın sayısı bakımından 110’uncu, yüzde 6’lık kadın bakan oranıyla 134’üncü oldu. WEF raporunda, Türkiye’de kadınların yerel yönetimlerdeki temsil oranının yüzde 10,1 olduğu belirtildi.

Türkiye, kadınların iş gücüne katılım oranında 130’uncu, aynı iş için ücret eşitliğinde 91’inci, tahmini gelirde 128’inci ve yönetici pozisyonlarda bulunma bakımından ise 119’uncu sırada yer buldu.

2023 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’ne göre, Türkiye okuryazarlık oranında 100’üncü, ilkokula kayıtta 80’inci, ortaöğretime kayıtta 107’inci ve yüksek öğretimde 106’ncı olurken sağlıklı yaşam beklentisinde 108’inci sırada yer aldı.

İlk sırada yine İzlanda var

Dünya Ekonomik Forumu tarafından 2006 yılından beri açıklanan endeksin en üst basamağında bu sene de İzlanda yer aldı. 2023’te 0,912 puan (Yüzde 91,2) alan İzlanda 14 yıldır ilk sırayı kaptırmıyor.

Norveç üçüncü sıradan ikinci basamağa çıkarken Finlandiya üçüncülüğe indi.

Dördüncü sıradaki Yeni Zelanda ve beşinci basamaktaki İsveç‘i dört sıra yükselen Almanya izledi.

Nikaragua ile Namibya yedinci ve sekizinci sıralardaki yerlerini korudu. İlk 10’daki diğer iki ülke sırasıyla Litvanya ve Belçika oldu.

Endeksin son sırasında ise Afganistan yer aldı.

WEF, dünya genelinde küresel cinsiyet uçurumunun kapanma oranının yüzde 68,4 olduğunu açıkladı. Bu oran geçen yıl 68,1’di. WEF, ilerlemenin bu hızda devam etmesi hâlinde küresel cinsiyet eşitsizliğinin ancak 131 yılda giderilebileceği tahmininde bulundu.

Norveç, şirket yönetim kurullarının yüzde 40’ının kadın olmasını zorunlu kılıyor

Norveç’te hükümet büyük ve orta ölçekteki şirketlerin yönetim kurullarında en az yüzde 40 kadın yönetici olması gerektiğine dair bir yasa taslağı hazırladı.

Hafta başında parlamentoya sunulan yasa tasarısı, kadınların işyerlerinde yükselmelerini önleyen uygulamaların önüne geçmeyi hedefliyor.

BBC Türkçe‘nin aktardığına göre, hükümetin lobiler ve sendikalarla anlaşmaya vararak hazırladığı yasa, dünyada bir ilk olma niteliği taşıyor.

Beş yıl içinde tamamen uygulanması planlanan tasarıya göre yasa, gelecek yıl 8 bin şirket, 2028’e kadar da 30’dan fazla çalışanı olan 20 bin şirket için uygulanır hale gelecek.

Kadınların üst düzey temsilinin yavaş geliştiğini düşünen İşçi Partisi liderliğindeki azınlık hükümeti, bu oranın 20 yıl içinde yüzde 15’ten sadece yüzde 20’ye çıktığını vurguladı.

AB’de bu oran yüzde 33 idi

Avrupa Birliği (AB) geçen kasım ayında yönetim kurulunda olmayan direktörlerin yüzde 40’ının, tüm yöneticilerin yüzde 33’ünün kadın olması gerektiği kararına varmıştı.

Bir AB üyesi olmayan Norveç, 2005 yılında yüzde 40 kotasını halk açık şirketlere getirerek bir ilki gerçekleştirmişti.

Norveç Sanayi Bakanı Jan Christian Vestre, dünyada bu adımı atan ilk ülke olduklarını vurgulayarak “toplumun bütün güçleriyle yaratıcı olmayı hedeflediklerini” söyledi.

Yasanın Sosyalist Sol Parti’nin desteğiyle geçmesi bekleniyor.

Mosso konseri sonrası baskılar nedeniyle istifa eden Yüksel yerine yeni belediye başkanı seçildi

Haber: Serap Cömertoğlu İşcan

*

Tekirdağ Kiraz Festivali’nde düzenlenen Melek Mosso konserinin iptal edilmemesine yönelik baskılar sonucu Süleymanpaşa Belediye Başkanlığı görevinden istifa eden Cüneyt Yüksel’in yerine belediye başkanı seçildi.

Süleymanpaşa Belediye Meclisi, Cüneyt Yüksel’in belediye başkanlığı görevinden istifa etmesinin ardından bugün olağanüstü toplandı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) grubu, belediye başkanlığı görevine Belediye Başkan Yardımcısı Hüseyin Uzunlar’ı, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) grubu ise İlhan İmrak’ı aday gösterdi. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ise AKP’nin adayı Uzunlar’ı destekleyeceğini açıkladı.

15 AKP, 13 CHP ve üç MHP üyesi bulunan Süleymanpaşa Belediye Meclisi’nde düzenlenen seçimde, belediye başkanlığını Hüseyin Uzunlar kazandı.

Seçimlerde ilk turda AKP ve MHP’nin adayı Uzunlar 18, İmrak 15 oy aldı. Mecliste, üçte ikilik çoğunluk sağlanamadığı için seçim ikinci tura kaldı. İkinci turun da aynı sonuçlanması üzerine üçüncü tur gerçekleşti. Son turda 17 oy alan Uzunlar, Süleymanpaşa’nın yeni belediye başkanı oldu.

Mosso

‘Kaldığımız yerden devam edeceğiz’

Süleymanpaşa Belediye Başkanı seçilen Hüseyin Uzunlar, meclis üyelerine teşekkür ederek, şunları paylaştı:

“2019’da beraber başladığımız görev bu noktaya geldi. Bazı şeyler kader kısmet, bu görev bize tevdi edildi, sizler tarafından seçildim. Bende meclis üyesi arkadaşlarımın yardımları ve kendi personelim, kendi müdürlerim, kendi teşkilatım ile beraber elimizden geleni kaldığımız yerden devam edip, Süleymanpaşamızı daha iyi yerlere getirmek için çalışacağız. Ben hepinize sonsuz teşekkür ederim, sağ olun var olun.’’

Teşekkür konuşmalarının ardından, olağanüstü toplanan meclis toplantısı son buldu.

Ne olmuştu?

Melek Mosso, Süleymanpaşa Belediyesi tarafından bu yıl 57’incisi düzenlenen Uluslararası Tekirdağ Kiraz Festivali’nde sahne almıştı. Mosso, seçim kombini paylaşımına ilişkin açıklamada bulunarak özür dilemişti.

Mosso, “Eğer burada maksadını aşan şakamdan, incinen, üzülen, kalbi kırılan bir tek kardeşim bile varsa ondan çok çok özür diliyorum ve yürekten özür diliyorum. Çünkü bizler böyle şeylerle ayrıştırılmayacağız, bizler böyle şeylerle karşı karşıya gelmeyeceğiz” demişti.

Kamuoyunu meşgul ettiği için herkesten özür dileyen ve helallik isteyen Mosso,  şunları paylaşmıştı:

“Hemen bir konuya değinip güzelce sizlerle helalleşmek istiyorum. Son bir haftadır gündemi yersizce meşgul ettiğimin çok farkındayım ve bunun için çok çok üzgünüm. Öncelikle bilin isterim ki, bizler kim ne söylerse söylesin asla ayrışan, asla birbiriyle düşman olan bir millet değiliz. Kim ne yaparsa yapsın asla böyle bir millet olmayacağız. Birbirimizi çok sevmeye devam edeceğiz.

Ben, kuzenini bir kadın cinayetine kurban vermiş bir kız çocuğu olarak bir şeyler söylemek istedim. Kadın cinayetlerini, kadın tacizlerine ses çıkarmak istedim. Anlıyorum ki başka yerlere çekildi. Başka şekilde anlaşıldı ama şunu belirtmek isterim ki buna da inanıyorum bu acılar siyaset üstü acılardır. Şuna inanıyorum ki Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan bundan sonra bununla ilgili en sert uygulamaları, en sert düzenlemelerini yapacağına inanıyorum canı gönülden, bir kadın olarak. Bu denli kapsayıcı, bu denli birleştirici bir festival günümüzde böyle bir dönemde, hiçbir şekilde insanların huzursuzluğuna yer vermeden bizleri bir araya getiren tek bir yürek şeklinde burada toplayan ve belediye festivali için de yürekten acılar çekse bile bunu ne sizlere ne bana yansıtmadan özrümü kabul edip yüreğine basan sayın başkanımıza çok çok teşekkür ederim.”

“Eğer burada maksadını aşan şakamdan, incinen, üzülen, kalbi kırılan bir tek kardeşim bile varsa ondan çok çok özür diliyorum ve yürekten özür diliyorum. Çünkü bizler böyle şeylerle ayrıştırılmayacağız, bizler böyle şeylerle karşı karşıya gelmeyeceğiz. Biz Türk milleti olarak birbirini seven, dostluklarına güvenen, kardeşçe yaşayan, barış içinde yaşayan mükemmel bir millet olmaya devam edeceğiz. O yüzden hepinizi çok seviyorum geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Başkanımıza bu güzel festivali asla hiçbir şeyin gölgesinde bırakmadan muhteşem bir şekilde devam ettirdiği için ayrıca çok çok teşekkür ediyorum.”

Konseri iptal etmediği için sosyal medyada tepkilerle karşılanan AKP’li Süleymanpaşa Belediye Başkanı Cüneyt Yüksel, Melek Mosso’nun özür açıklamalarının ardından sahnede, birlik beraberlik mesajı vermişti.

Herkesin hata yapabileceğini, önemli olanın ise hatayı fark edip, özür dileyebilmek olduğunu vurgulayan Yüksel, şunları kaydetmişti:

“Biz et ve kemikten yaratılmış varlıklarız. Hepimiz hata yapabiliriz, sonuçta bu insana özgü bir şey. Önemli olan nedir biliyor musunuz? Hatanızı görüp, özür dileyebilmek, büyük bir erdem. Ama daha büyük bir erdem daha var, özrü kabul edebilmek. Biz büyük ve güçlü Türkiye olmak istiyorsak, bütün renklerimizi zenginliğimiz olarak görmek zorundayız. Birbirimizin hatalarını özür dilendiğinde kapatmak zorundayız. Dostunun hatasını örteceksin ki biz güçlü olacağız. Bir hedefimiz var gençler, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bize ‘muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkacaksınız’ demiş.

Cumhurbaşkanımız bize bir hedef göstermiş. ‘Büyük ve güçlü Türkiye olacağız’ demiş. Bunu ancak birlik ve beraberlik içerisinde olursak yapabiliriz. Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Roman yok. Büyük ve güçlü Türkiye var. Hatalarımızı kabul edeceğiz, özür dileyeceğiz. Özür dileyenleri kucaklayacağız. Bu milletin bir ferdi olmaktan gurur duyuyorum.”

Mosso’nun konseri ardından ilçede bilboardlar hacklenmiş, tehdit mesajları yayımlanmıştı.

‣ Melek Mosso konseri sonrası Süleymanpaşa’da bilboardlar hacklendi: Bir daha İslam karşıtı konser düzenlerseniz bir daha geliriz

Konserin düzenlenmesi nedeniyle eleştirilen Süleymanpaşa Belediye Başkanı Cüneyt Yüksel 17 Haziran’da istifa etmiş, aynı gün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Yüksel’in istifasını onaylamıştı.

‣ Melek Mosso konserinin ardından belediye başkanı görevden alındı

Gaziantep’ten seyirlik bir acı: Hayvanat bahçesine gittiniz, ya sonrası?

Dünyanın dördüncü, Türkiye’nin ise en büyük hayvanat bahçesi olarak reklamı yapılan Gaziantep’teki hayvanat bahçesinde, hayvanlar adeta tutsak bir şekilde yaşıyor. Hayvanat Bahçesi defalarca kez protesto edilmesine rağmen faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. Hayvan hakları aktivistlerinin “hapishane” olarak nitelendirdiği bu işletmede, hayvanlardan bir gösteri unsuru olarak istifade ediliyor. Sayıştay raporlarında bu hayvanların varlık ve amortisman değerleri mali tablolarda gösteriliyor. Gerçek birer gösteri unsuru ama yaşıyor.

Barındırsak mı, sergilesek mi?

Klasik bir müze gibi olan ancak canlıların sergilenerek ücret alındığı Gaziantep Hayvanat Bahçesi’nin yanında bir barınağın da olduğuna dikkat çeken Canlar İçin Derneği Kurucusu Burcu Başkahraman hayvanat bahçesi ve barınak arasındaki farka işaret ediyor:

“Hayvanları yük olarak görüyorlar. Onları size seyrettirip sizden bir şey kazanmıyorlar ki.”

Gaziantep Hayvanat Bahçesi vitrinindeki hayvanların zorlu şartlarının sosyal medyaya yansıması nedeniyle de belirli aralıklarla gündeme geliyor. Kimi zaman bir maymun betonda yatarken kameralara yansıyor, kimi zaman susuz bir alana bırakılmış fil göze ilişiyor, kimi zaman da ölü bir tavuğun diğer tavuklar tarafından yendiği görülüyor. Öte yandan işletmenin yöneticileri size Gaziantep’te bir albino kaplan görme fırsatı vadediyor.

Gaziantep, hayvan, albino
Gaziantep Hayvanat Bahçesi’nde albino kaplan sergileniyor – Fotoğraf: DHA

‘Hayvanları sömürü düzeninin içine daha fazla dahil etmeye çalışıyorlar’

Yunuslara Özgürlük Platformu’ndan Öykü Yağcı ise hayvanat bahçelerinde birer gelir getiren, mali varlık olarak görülen hayvanların yaşatıldığı düzene ilişkin olarak “Çağın gereği olarak hayvan hapishanelerini artık tarihe gömüp mevcut hayvanları ömürlerinin sonuna kadar koruma altına almak yerine, yeni kavram ve yasalarla onları onları sömürü düzeninin içine daha fazla dahil etmeye çalışıyorlar” diyor.

‘Halkı kandırıyorlar’

Açıldığı günden beri hayvanat bahçesinden şikayetçi olduklarını söyleyen Burcu Başkahraman da “Eylem yapılmasına, bu kadar şikayet edilmesine rağmen hiçbir şey değişmedi, değişmiyor da. Zaten biz bu yapıya karşıyız tamamen. ‘Doğal alanlarında yaşıyor’ deyip de halkı kandırıyorlar. Görüntülerde gördüğünüz gibi hiçbiri doğal alanlarında yaşamıyor. Filin suyu yok, timsah betonda yatıyor, tavuklar birbirinin ölüsünü yiyor, maymunların psikolojisi bozulmuş. Maymunların hepsi sıraya girmiş, birbirlerinin etrafında dönüyor. Zaten pislik ve kokunun tarifi yok” diyor. Başkahraman sözlerine şöyle devam ediyor:

“Şikayetlerimizi her zaman bildirmemize rağmen hiçbir değişiklik olmadı. Zaten değişiklik olmasını değil de kapanmasını istiyoruz. O hayvanların da doğal ortamlarına bırakılmasını istiyoruz. Ama daha bir yıl önce sanırım, albino bir kaplan getirdiler. Hala hayvan getirmeye devam ediyorlar başka ülkelerden. Akıbetleri belli olmayan filler var. Mesela kafasına enfeksiyon alan yılanın ne olduğuna dair hiçbir açıklama yok. Açıklama yapılsa da biz tatmin olmayacağız. Çünkü oranın var oluşuna karşıyız.”

2022’de beş milyonu aşkın ziyaretçisi olan 350 türden dört bin canlının bulunduğu hayvanat bahçesinde 2023 için altı milyon ziyaretçi bekleniyor.

-Gabi’ye ne oldu? – …

Hayvan hakları aktivistlerinin ‘hayvan hapishanesi’ olarak adlandırdığı, 2001’de Burç Ormanı’nda açılan Gaziantep Hayvanat Bahçesi için Büyükşehir Belediyesi Doğal Hayatı Koruma Daire Başkanı Celal Özsöyler hayvanat bahçesinden insanların mutlu ayrıldığını söylüyor.

Hayvanların zor koşullarda kaldığı görülen hayvanat bahçesine ise vatandaşların ulaşması için oluşturulmuş santral numaralarından ulaşmak mümkün değil. Ulaştığımız Hayvanat Bahçesi Başkanı’na Özsöyler’e “Gabiye ne oldu” diye soruyoruz. Hayvan hakları aktivistlerinin yüzlerce kez sorduğu, 12 yıl önce hayvanat bahçesine getirilen ve dünyadaki ilk tüp bebek olan Gabi hakkındaki soruya yine yanıt gelmiyor. Özsöyler sorunun yanıtını alabilmemiz için Gaziantep’e gelip yüz yüze konuşmamız gerektiğini veya belediyeye dilekçe yazmamız gerektiğini söylüyor.

Gabi’ye ne oldu?
Gaziantep, hayvan, Gabi
12 yıl önce getirilen, dünyadaki ilk tüp bebek, Asyalı fil Gabi

Öte yandan Özsöyler daha önce verdiği bir röportajda çocukların televizyonda gördüğü hayvanların hayvanat bahçesinde görme imkanı bulmalarının onları mutlu ettiğini söylüyor.

Hayvan hakları aktivistleri ise öğretmenlere çağrıda bulunarak bu sömürü alanlarına gezi düzenlememeleri gerektiğini belirtiyor.

Gaziantep, hayvan
Hayvan hakları aktivistlerinin, “hayvan hapishaneleri kapatılsın” eyleminden bir kare.

‘Muhatap almıyorlar’

Cins türlerin varlığının sürdüğünü, hayvanların hala para verilerek seyredildiğini belirten Başkahraman’a yaptıkları eylemde nelerle karşılaştıklarını soruyoruz. Aldığımız yanıt ise şöyle:

Soğuk zeminde yatan maymun, 2020’de Zülal Kalkandelen’in tweetiyle gündeme gelmişti. Olayın ardından Avukat Kübra Önderoğlu, Gaziantep Hayvanat Bahçesi’nde hayvanlara uygulanan tecrit hakkında Gaziantep Belediyesi’ne kınama ve uyarı ihtarında bulunmuştu.

“Eylemlerde tabi muhatap almıyorlar. Sürekli kendilerini savunuyorlar. Bundan üç yıl önce bir maymun betonda yatarken görüntülenmişti. Onun da dişi için anestezi aldığını söylüyorlar. Şöyle bir durum var; buradaki veteriner sisteminde de bir bozukluk var. Çünkü şöyle; kedi köpek barınağıyla hayvanat bahçesi yan yana zaten. Ayağı kırık kedi köpek götürüyorsunuz, ameliyat yapacak veterineri yok. Hayvanat bahçesinde de personel bulunmuyordur muhtemelen. Onlara bir şey olduğunda kim bakıyor? Bunlar egzotik hayvan olduğu için daha da zor, kedi köpek gibi değil. Burada da soru işaretleri var. Başkanı da Celal Özsöyler. Adam yıllardır orada, ele geçirmiş asla bırakmıyor. Anlatırken de hiç barınaktan bahsetmiyorlar, hep hayvanat bahçesi ön planda. Bu da bir ticari kaygıları olduğu için.”

Yasa dışı yollarla Türkiye’ye getirilen hayvanlar da bu hayvanat bahçesine gönderiliyor.

Hayvanlar, Sayıştay raporlarında birer mali varlık

2021 Sayıştay Raporu’na baktığımızda ise Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’ne dair mali tabloda, varlıklar listesinde, hayvanların mobilyalarla aynı listede sıralandığı görüyoruz.

Gösteri amaçlı hayvanlar”… Belediyenin varlıkları arasında hayvanlar bu isimle listeleniyor. Varlıkların toplam değeri ise 2 milyon 456 bin 717 TL. Amostismanlarının toplam değeri ise 2 milyon 551 bin 985 TL. Sayıştay’ın tespiti ise 2021 yılı mali tablolarında birikmiş amortismanlar hesabı ve giderler hesabı açısından hatalı bilgi olması…

Gaziantep, hayvan, Sayıştay,
Tablo, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi 2021 Yılı Sayıştay Düzenlilik Denetim Raporu‘ndan.

Hayvan koleksiyonu, yıpranma payı, ekonomik ömür…

Konuyla ilgili Yeşil Gazete’ye değerlendirmelerde bulunan Yunuslara  Özgürlük Platformu’ndan Öykü Yağcı, “Hayvanat bahçeleri mevcut sömürü sistemini sürdüren, hatta güçlendiren, yıkmaya çalıştığımız hayvanların mevcut ‘mal’ statüsünü bir adım öteye taşıyan ve kar maksimizasyonu güden bir yaklaşımla tutsak ettikleri hayvanları çeşitli şekillerde ve sebeplerle mali tablolarına yansıtıyor” diyor ve ekliyor:

“Her ne kadar esir hayvanların finansal raporlara dahil edilmesine dair dünya çapında bir standart getirilmemişse de, ABD‘den İngiltere‘ye ve Kanada‘ya kadar dünyanın farklı ülkelerindeki pek çok hayvan hapishanesinde (hayvanat bahçesi, tematik akvaryum, yunus parkı) demir parmaklıklara veya cam fanuslara hapsedilen hayvanlar ya ‘hayvan koleksiyonu, maddi duran varlıklar, canlı varlıklar’ (xxx asset) adı altında ya da ‘arazi, tesis ve ekipman’ (ppe) başlığı altında listeleniyor.”

Yağcı, mevcut sistemde Sayıştay’ın listesinde hayvanların birer gösteri amaçlı hayvan olarak gösterilmesini ve hayvanlara mali değer biçilmesini şaşırtıcı bulmadığını aktararak sisteme yönelik şöyle bir eleştiride bulunuyor:

“Hayvanların piyasa rayiçlerinin tartışıldığı, eşya gibi kıtalararası alınıp satıldığı, kiralandığı, özgürlüklerinden ve temel koruma statülerinden yoksun bırakıldığı, ticari çıkarlar doğrultusunda şekillenen bu etik dışı bir sistemde halihazırdaki uygulama aslında hiç de şaşırtıcı değil. Hatta sosyal sorumluluk ve koruma maskesi altında faaliyet gösteren bu ticari işletmelerin varlık sebebiyle doğrudan bağlantılı.

Genellikle yeni fonlar bulabilmek, yeni hayvanları ücretsiz olarak veya hediye adı altında alabilmek, bağış toplayabilmek ve sıkça yaşandığı üzere ölüm gibi durumlarda sigortadan faydalanabilmek için yıllık bilançolara ekleniyorlar. Aynı zamanda ‘ekonomik ömür’ gibi kavramların ışığında ve ‘varlıkların eskimesi veya aşınması’ durumunda ‘yıpranma payı’, yani amortisman kapsamında gider payı olarak gösterilmelerine yarıyor.”

Hayvanların ticari ve ekonomik sistemin içinde birer meta gibi tanımlanmaya, varolmaya devam ettiğini belirten Yağcı, Sayıştay raporuna işaret ederek “Hissedebilir canlıları doğalarından, ailelerinden yoksun bırakarak acılarından ve mutsuzluklarından nasıl daha fazla kar elde ederiz, maddi kayıplarımızı nasıl kazanca çeviririz sorularının yanıtı, özellikle Türkiye şartlarında şeffaflık ve denetimden bahsedemeyeceğimiz bu finansal tablolarda” diyor.

Normal/anormal vatandaş

Gaziantep Hayvanat Bahçesi’ne ilişkin olarak sayfalarına sürekli takipçilerinden şikayetlerin geldiğini aktaran Burcu Başkahraman’a da bunun dışında hayvanat bahçesine birer aktivist olarak nasıl girdiklerini, bu alanları nasıl gözlemlediklerini soruyoruz. Aldığımız yanıt ise şöyle:

“Bizi tanıdıklarından içeri girip çok fazla görüntü almamıza izin vermiyorlar tabi ki de. Ama bizden tanımadıkları kişiler gidiyor ziyaretçi gibi o şekilde görüntü oluyor. Gider gitmez videoda sesli anlatıyor. Tavuğun ölüsü bile alınmamış.”

“Normal vatandaşlar çekim yapıyor, mimlenen kişilerin arkasında bir ordu geziyor” diyor hayvan hakları aktivisti, burada “normal” olan aktivist olmayan vatandaşlar anlamına geliyor. Tepki gösterdikleri olumsuz yaşam koşullarından dolayı artık “anormal” sayılan hayvan hakları aktivistleri yıllardır böyle görüntüleri sosyal medyada paylaşarak seslerini duyurmaya çalışıyor.

‘Oraya gitmeyin’

Henüz bir sonuca varmayan birçok dava da açıldığını söyleyen Başkahraman, sosyal medyanın insanları bilinçlendirmek için daha etkili olduğu görüşünde ve insanlara şöyle sesleniyor:

“Oraya gitmeyin. İnsanların eleştirmesini ve çevresindekilerin de gitmemesini istiyoruz. Yaşananları sürekli paylaşım yapıp duyuruyoruz. Biz kapanmasını istiyoruz dernek olarak. Belediye olarak oraya verdikleri enerjiyi sokak hayvanlarına verseler –oraya bir enerji verdiklerini de düşünmüyorum da- hayvanlar için daha iyi olur. Hem diğer hayvanlar da doğal yaşam ortamlarına kavuşmuş olur.”

***

Cumhurbaşkanı’nın neden aslanı var?

30 Mayıs’ta ise Gaziantep Haberler sitesinde tam olarak şu habere yer verilmişti: Cumhurbaşkanının aslanı Gaziantep Hayvanat Bahçesi’nde dördüz dünyaya getirdi.

Cümlede oldukça fazla soru işareti bulunuyor:

  • Cumhurbaşkanı’nın neden aslanı var?
  • Aslan neden hayvanat bahçesinde?
  • Çocukları da aynı geleceği mi paylaşacak?
  • Cumhurbaşkanı’nın aslan torunları mı oldu?
Gaziantep
Fotoğraf: DHA

Recep Tayyip Erdoğan’a Sudan Cumhurbaşkanı Ömer Hasan El-Beşiri’nin aslan hediye ettiği gündemde yerini almıştı. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin aslanların mutlu olduğunu, Erdoğan’a hediye edilen aslanların isimlerinin Sudan, Nil, Sultan ve Sevaki olduğunu, yeni dünyaya gelen yavruların ise Sudan ve Sultan’dan olduğunu bir röportajında söylemişti. İkisi dişi ikisi erkek olan aslanların da arasına katıldığı 350 türden hayvanın olduğu hayvanat bahçesinin şimdiki gündemi yavruların isminin ne olacağı. İsimler anketle belirlenecek.

Öte yandan hayvanat bahçesininn kapatılması için imza kampanyası başlatıldı. Şu ana kadar 61 bini geçti. Aktivistlerin hayvanat bahçesine ilişkin gözlemleri ise şöyle:

  • “Hapishanede alınan koruyucu ve önleyici tedbirlerin olmadığını, hayvanların sağlıksız koşullarda yaşamak zorunda bırakıldığını gözlemledik. Hayvanların her biri mutsuz ve yorgun görünüyordu.
  • Ayının yaşadığı alanın duvarlarına çekilen elektrikli tellerde kaçak olduğunu tespit ettik. Kaçaktan açığa çıkan yüksek ses hapishanenin hemen hemen her bölgesinde duyuluyor. Kaçak, hayvanlar için büyük risk oluştururken, kaçaktan çıkan yüksek sese uzun süre maruz kalmak bir işkence haline dönmektedir.
  • Yılanların esir edildiği alanda bir yılanın ağız kısmının enfekte olduğunu ve enfeksiyona dayalı şişmeler ve iltihaplanma olduğunu öngördük. Hemen görevliye yılanın sağlık durumunu sorduk. Görevli; ‘O geldiğinden beri öyle’ dedi. Yılan geldiğinden beri tek bir tedavi bile uygulanmamış. Hapishane içerisindeki hayvan hastanesi bölümünden detaylı bilgi almak için veteriner hekim ile görüşmek istedik. Bir başka görevli ise ‘Hekimlerimizin tamamı izinde’ dedi. Acil durumlar için halihazırda bir tane bile hekim yok.
  • Akvaryum alanında camların hasar aldığını tespit ettik. Depremin üzerinden bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen camların onarılmadığını  ve bu halde tamamen ziyarete açıldığını gördük.
  • Maymunların esir edildiği kafeslerin çok küçük olduğunu ve yeterince havalandırılmadığını gözlemledik. Havasız alanda yaşamak zorunda bırakılan maymunlar sağlıksız ve hijyenik olmayan bir ortamda yaşamaya mecbur bırakılıyorlar.
  • En az üç yaban keçisinin boynuzunun kesildiğini tespit ettik.
  • Şahinlerin tutuldukları kafes yeterince yüksekte uçabilmelerini  engelliyor.
  • Aslan ve sırtlanın fiziksel olarak aşırı zayıf olduğunu, ayıya yemek olarak ekmek verildiğini gözlemledik.”

Gazhane İklim Müzesi’nin hikayesi ve kısa gezi rehberi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından Kadıköy’de açılan Müze Gazhane’de bulunan, Türkiye’nin ilk ve tek İklim Müzesi, mayıs ayında tam olarak ziyarete açıldı.

İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı’nın (İBB Miras) eseri olan müzenin içeriğini Prof. Dr. Levent Kurnaz ve ben geliştirdik. Müzenin mimari tasarımı Dox Mimarlık, görsel tasarımı Pompaa ve video tasarımları Map Global tarafından yapıldı.

İlk fikir aşamasından itibaren üç yılı aşkın bir sürede tamamlanan, yazımı ve uygulaması iki yıldan uzun süren İklim Müzesi iki binaya yayılmış yedi salondan oluşuyor. Müzenin birinci binada bulunan birinci ve ikinci salonları, 2021 Eylül ayında Müze Gazhane’yle birlikte açılmıştı. Ancak kalan beş salon, yani ikinci bina, müze içeriğinin asıl önemli bölümünü oluşturuyor ve müzenin bütünü ancak yakın zamanda gezilebilir oldu. Hâlâ küçük bazı teknik eksikler olsa da İklim Müzesi şu anda bütün olarak ziyarete açık.

Fotoğraf: Alp Eren

İklim Müzesi fikri nasıl doğdu?

Müze Gazhane, Kadıköy’ün Hasanpaşa semtinde bulunan eski havagazı fabrikasının, Gazhane Gönüllüleri’nin yıllar süren kampanya ve eylemleri sayesinde yıkımdan kurtarılması ve restore edilmesinin ardından, yeni İBB yönetimi tarafından müze ağırlıklı bir kültür kompleksine dönüştürülmesi kararı sonucunda ortaya çıktı. 2019’da Ekrem İmamoğlu ve ekibinin yönetime gelmesinin ardından Gazhane’nin Kadıköy’ün en canlı kültür sanat merkezlerinden biri olmasına karar verilirken, mekânın bir tema ve işlev bütünlüğü olması da istendi.

Eski bir fosil yakıt fabrikasının, bir endüstriyel miras alanı olmanın ötesine geçirilip, fosil yakıtların neden olduğu en büyük krize odaklanan bir işlev kazanması fikri, bildiğim kadarıyla, dönemin İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanı Mahir Polat’ın, bu fikirle Açık Radyo Yayın Yönetmeni ve iklim aktivisti Ömer Madra’yı davet etmesi ve mekanı birlikte ziyaretleri sırasında gelişti. Elbette Gazhane’nin iklim krizi odaklı bir mekana dönüşmesi ve burada bir İklim Müzesi kurulması fikri İBB içindeki başka süreçlerle de ilişkili olabilir, ancak en azından bize geliş şekli böyle oldu.

Fotoğraf: Alp Eren

Tüm yapılar korunarak yeni bir anlatının parçası oldu

Gazhane içinde bir kısmı eski endüstriyel mekanların orijinal haliyle korunduğu, bir kısmı sonradan yapılmış çok sayıda bina ve alan var. Bunlardan ikisi, orijinal halinde gaz temizleme tesisi olan en ilginç iki eski bina, İklim Müzesi olarak ayrıldı.

Müze Gazhane’de İklim Müzesi dışında çocuklar için yapılmış bir Bilim Merkezi, Karikatür ve Mizah Müzesi, Bienal’den de hatırlayabileceğiniz bir Galeri binası, bir kütüphane ve Şehir Tiyatroları sahnesiyle çeşitli sosyal kullanım alanları var.

İklim Müzesi olarak ayrılan iki bina, kullanımı çok kolay olmayan, çok sayıda eski makine ve aksamla dolu, kapalı ve karmaşık mimariye sahip yapılardı. Ancak Müze Gazhane’nin işlevlendirilmesi sırasında, yaratıcı bir mimari yaklaşımla oldukça geniş kullanım alanına sahip rahat ve esnek bir şekilde tasarlanarak müze binalarına dönüştürüldüler.

Fotoğraf: Alp Eren

Bu dönüşüm sırasında yapılarla ilgili restorasyon kararlarına tamamen uyulduğunu, hatta sergi ünitelerinin mevcut yapıya minimum temas eden, yani tutunmayan ve kendi kendini taşıyan, gerektiğinde değiştirilebilir, modüler bir sistem şeklinde geliştirildiğini eklemeliyim. Yani bütün eski makine ve aksamla duvarlar orijinal olarak korunmuş durumda.

Levent hoca ve bana 2019 yılı sonlarında bu mekanın bir İklim Müzesi’ne dönüştürülmesi için yardımcı olup olamayacağımız sorulduğunda kolay bir işe soyunmadığımızı fark etsek de tamam dedik. İkimiz de tamamen gönüllü biçimde, müzenin senaryosunu yazmak, içeriğini geliştirmek, gerekli görsel ve işitsel malzemeleri düşünmek ve bunların doğru uygulanmasını sağlayacak şekilde sonuna kadar işin içinde olmak konusunda anlaştık. Dolayısıyla bugün müzede gördüğünüz bütün içeriğin, bilgilerin ve görsel-işitsel malzemenin bilimsel sorumluluğu bize aittir. İlk tasarımda olsa da yapılamayan, uygulanamayan kimi içerikler nedeniyle belki aklımızda olanın hepsi müzede yok, ancak bu küçük eksikler bilimsel içeriği ve anlatıyı fazla etkileyecek düzeyde değil.

Fotoğraf: Alp Eren

Bu bir çocuk müzesi değil

Hikayeye devam etmeden bir ara not eklemeliyim. İklim Müzesi, içeriğinde tarih, politika, aktivizm, edebiyat ve sanat olsa da her şeyden önce bir bilim müzesi. Ancak müzenin adını hemen her duyanın ilk aklına geldiği gibi, çocuklara (veya öğrencilere) yönelik bir bilim müzesi değil. Müzeyi tasarlarken amacımız ilk ve orta öğretimdeki iklim ve bilim eğitimine destek olmak değildi. Bunun nedeni basit: İklim krizi o kadar hızlı ilerliyor ki, bugünkü çocuklar konuyu çok iyi öğrenseler de bir şeyleri değiştirebilecek yetki ve görevlere gelebilecek yaşa eriştiklerinde (yani bundan ortalama 20 yıl sonra) 2°C ısınma sınırı çoktan aşılmış olacak ve maalesef fazla yapacak bir şey kalmayacak.

İklim krizinin ne olduğunu, neyin sebep olduğunu ve ne yapmak gerektiğini, bunun ne kadar ciddi bir politik ve kültürel değişim anlamına geldiğini bilmeyenler, yetişkinler. Asıl bilmesi gereken de yetişkinler: Başta politikacılar olmak üzere, bürokratlar, gazeteciler, akademisyenler, öğretmenler, sanatçılar, diğer meslek sahipleri, iş sahipleri ve elbette oy kullanan, siyasete etki eden bütün yurttaşlar. Bizim amacımız iklim krizinin ne olduğunu ve nasıl çözülmesi gerektiğini bir şeyleri değiştirme gücü olanlara anlatmaktı.

Fotoğraf: Alp Eren

Elbette bu, çocukların sağlam bir iklim değişikliği eğitimi almalarının gerekmediği anlamına gelmiyor. Ayrıca müzede çocukların da ilgisini çekecek pek çok içerik var. Ancak çocukların müzeyi özel bir rehberlikle gezmeleri gerekir ve müze iklim eğitimine destek de olabilir. Bunun için neler yapılabileceğini düşünüyoruz. Yetişkinler ise temel bilim okur yazarlıkları varsa ve yeterince zaman ayırırlarsa müzeyi rehbersiz olarak rahatlıkla gezebilirler. Yani bu öncelikle yetişkinlere yönelik bir müze.

Tabii müze yetişkinlere yönelik derken, lise ve üniversite öğrencilerinin özellikle hedef kitlede olduklarını eklemeliyim. Bu konulara meraklı, araştıran ve öğrenmeye çalışan gençler için müze epey yardımcı olacak ve ilgilerini çekecektir. Müzedeki bütün içerik Türkçeİngilizce olduğu için uluslararası bir niteliği de var.

Fotoğraf: Alp Eren

İklim Müzesi nasıl, ne kadar sürede gezilmeli?

Müzeyi gezmek için ne kadar zaman ayırmak gerektiğini de ekleyeyim: İklim Müzesi yedi salondan oluşuyor. Birinci binadaki ilk iki salon, iklim nedir, nasıl değişir gibi sorulara cevap veriyor. Bu iki salon oldukça temel bilim ağırlıklı, video ve grafiklerle desteklenen metin yoğun bir içeriğe sahip. Asıl hedef de iklim krizinin varlığı ve insanların sorumluluğu konusunda şüpheleri olanların sorularına cevap vermek.

İkinci binadaki beş salon ise daha fazla çeşitlilik içeriyor. İklim değişikliğinin tarihinden iklim felaketlerine, sosyoekonomik sonuçlardan sera gazı emisyonlarına ve gelecek projeksiyonlarına kadar bugün iklim krizi konusunda tartışılan hemen her şeyi bu binada görebilirsiniz.

Fotoğraf: Alp Eren

En üst kattaki yedinci salon ise çözümlerden Paris Anlaşması’na oradan da aktivizme, sanata, şiire, edebiyata, karikatüre ve medyaya uzanıyor. Müzedeki her şeyi detaylı olarak incelemeye niyetliyseniz, en az üç-dört saatinizi ayırmalısınız. Bunu bir günde ya da birkaç ziyarette yapabilirsiniz. Eğer şöyle bir gezeyim, ilgimi çeken içeriklere biraz daha dikkatli bakarım derseniz bir-bir buçuk saat yetecektir.

Zamanlamayla ilgili bir küçük ipucu: En fazla içerik ikinci binada olduğu için, genelde bütün sergilerde yapıldığı gibi, ilk salonlara fazla zaman ayırırsanız ikinci binaya geldiğinizde hem yorulmuş olursunuz hem de zamanınız yetmeyebilir. Bu nedenle eğer zamanınız çok değilse veya ikinci bir ziyaret yapma şansınız olmayacaksa, birinci binada zamanınızın çoğunu harcamamanızı öneririm.

Fotoğraf: Alp Eren

İklim Müzesi’ni yapmak: Senaryodan prodüksiyona

İklim Müzesi’nin içeriğini tasarlamaya anlatacağımız hikayeyi düşünerek başladık. Amacımız müzeye girip baştan sona gezen bir ziyaretçinin, iklimin ne olduğundan başlayarak bugün yaşadığımız küresel ısınmanın neye benzediğine, nasıl ortaya çıktığına ve sebebinin ne olduğuna dair temel bilimsel bilgiye hakim olmasını, iklim krizinin yıllar içinde nasıl geliştiğini öğrenmesini, bundan sonra nasıl ilerleyeceğini kavramasını istedik. Ayrıca konuyla ilgili politik tartışmaya da bir giriş yapmasını sağlamaya çalıştık.

Tabii bazı çarpıcı içeriklerle duygu değişimi yaratarak konuyla ilgili farkındalık ve mümkünse panik duygusunun da artmasını sağlamayı amaçladık. Ama müzenin iklim krizi konulu bir sergiden farkı da burada. Amacımız sadece duyarlık yaratmak değildi. İklim krizi tartışmasının bütününü kuşatan kapsamlı bir anlatı oluşturmak, bu arada ihtiyaç duyana ve zaman ayırmak isteyene ciddi düzeyde ve kalıcı bir eğitim de sağlamak istedik.

Fotoğraf: Alp Eren

İlk yaptığımız şey mekana özgü bir senaryo yazmak oldu. Müzeye giren bir ziyaretçiyi birinci binanın üst katında önce aktivizm görüntüleri ve iklim felaketlerinden fotoğraflar karşılıyor. Burası aynı zamanda etkinlik alanı olarak da kullanılabiliyor. Senaryonun devamında, yani girişin ardından gezeceğiniz birinci salonda, iklimin ne olduğunu, yeryüzü sisteminin nasıl işlediğini, iklim değişikliğine neden olan sera etkisini, yeryüzündeki enerji dengesini ve sera gazlarının nasıl artmaya başladığını öğrenmenizi istedik.

Ardından aynı kattaki ikinci salonda eski çağlarda iklim nasıl değişti, büyük yok oluşlar nasıl yaşandı, insanlık tarihi boyunca nasıl bir iklim vardı ve bugünkü iklim değişikliği neden farklı, bunları kavramanızı amaçladık. Birinci binadan temel bir mesaj alarak çıkmanızı istedik:

İklim değişiyor, onu biz değiştirdik, şu anki iklim krizinin doğal değişkenlikle ilgisi yok ve bu krizi çözmek de sadece bizim elimizde.

İkinci binaya geçince ilkinden farklı bir deneyim yaşamanızı amaçladık. Bu kez sadece yazı ve görsellerle bir şeyler öğrenmenizi değil, krizi hissetmenizi ve neler yapabileceğiniz konusunda düşünmeye başlamanızı da istedik. Bu nedenle senaryo şu sırayla aktı: Giriş katındaki üçüncü salona girdiğinizde iklim değişikliğini kim nasıl fark etti, bununla başlıyorsunuz. Konuyla ilgili bilimsel bilgi yıllar içinde nasıl gelişti, iklim krizi nasıl görünür oldu, neler yaşandı, bu alanda tarihteki en önemli isimler kim, kurumlar, eylemler neler? Ardından IPCC raporları ve bunları nasıl okumamız gerektiğiyle ilgili temel bilgi geliyor.

Sola dönüp dördüncü salona girdiğinizde iklim krizinin göstergeleri, yeryüzü üzerindeki etkilerinin kanıtları, fotoğraflar ve videolarla desteklenerek yağmaya başlıyor. Karşıya geçip aynı kattaki beşinci salona girdiğinizde iklim krizi çağına geçiş yapıyorsunuz, krizin ekonomik etkilerinden göçlere ve gelecek kuşakların haklarına kadar iklim krizini nasıl yaşadığımızı deneyimliyorsunuz.

Fotoğraf: Alp Eren

Bir üst kata çıkıp altıncı salonu dolaşırsanız, sera gazlarının hangi faaliyetlerden, hangi ülkelerden, nasıl bir tüketim sisteminden kaynaklandığına dair kapsamlı bilgi alıyorsunuz. İklim krizinin sorumlusu kim veya kimler, bu netleşiyor. Bu arada salonun diğer ucundaki geçici sergi alanında sizi Yasemin Sayıbaş Akyüz’ün illüstrasyonları karşılıyor.

En nihayet en üst kata çıktığınızda, yani yedinci salonda, o ana kadar yaşadığınız boğuntu ve belki de panik hali, yerini bir çözüm umuduna ve aktivistlerin sözleriyle eylemlerine bırakıyor. Müzeden, ben de bir şeyler yapmak zorundayım ve buna hemen başlamalıyım diye çıkmanızı umuyoruz.

Müze için çalışmaya başladığımızda bu senaryoyu ana hatlarıyla ve alt başlıklarıyla yazdık. İlk dört salonun içeriğini de büyük ölçüde oluşturduk. Ancak yıl 2020 idi ve pandeminin en ağır dönemiydi. Bütün günlük yaşam alt üst olmuştu, bütün çalışmalar ve toplantılar online ve yazışarak sürüyordu. Yazdıklarımız ve önerdiğimiz grafikler, resimler, panolara dönüştükçe neleri değiştirmemiz gerektiği ortaya çıkmaya başladı.

Fotoğraf: Alp Eren

İş iyice iteratif (birbirini besleyen ve zaman içinde değiştiren) bir şekilde ilerledi. Eylül 2021’de, Müze Gazhane’nin açılma zamanı geldiğinde henüz ikinci binadaki inşaat da tam olarak tamamlanmamıştı, bu binadaki içerikler de tam olarak oluşmamıştı ve sadece ilk iki salonun uygulaması yapılabilmişti. Müze Gazhane açıldığında, ilk iki salonun olduğu birinci bina açıldı. İnsanlar ziyaret etmeye başladı. Henüz bu binadaki videolar da yapılmamıştı, ama yine de iklim müzesi varlık kazanmış oldu. İnsanlar gezmeye ve belki de kalan beş salonu merak etmeye başladılar.

Biz çalışmaya devam ettik. Uygulamayı görerek devam etmemiz gerekiyordu. Kafamızdaki içeriğin tamamı mekana sığmıyordu, tabii Türkçe-İngilizce olması da yeri daralttığı için görsel tasarımlar yapıldıkça iyice öğrenerek ilerlemeye başladık. İlk senaryoya göre bazı şeyleri çıkardık, eksikleri fark edip ekledik. Bu arada videoların tasarımı başladı. O işin de sürekli toplantılar yaparak, tartışarak, öğrenerek ilerlemesi gerekiyordu. Bu süreç yaklaşık 1,5 yıl sürdü. İkinci binadaki içerikler, buradaki büyük ışıklı panolar gibi malzemelerin bu yılın başında montajının yapılmasının ardından uygulanmaya başladı ve mayıs ayında da tamamlandı.

Fotoğraf: Alp Eren

Ekip çalışması

Sürecin hikayesinde anlatılacak en önemli nokta ekiple ilgili.

Mimari tasarımı yapan Dox ekibinin, yani mimar arkadaşlarımız Kadir Uyanık ve Dicle Özdemir’in son derece ziyaretçi dostu bir müze tasarımı yapmaları ve süreç içinde yaşanan her sorunu çözen pratik yaklaşımları sayesinde, içinde yer aldığı mekana bence çok yakışan bir müze oluştu.

Görsel tasarımları yapan Pompaa’dan Petek Kızılelma, baştan oluşturduğu grafik dili titizlikle koruyarak uyguladı ve istediğimiz ya da anlattığımız her grafiği baştan çizerek, her resmi bir şekilde bularak veya yaratarak, her unsuru gerekli büyüklükte ve şekilde kullanarak rahat takip edilir bir müze yarattı.

Murat Günenç yönetimindeki Map Global ekibi de müzeyi hareketli hale getiren, dikkat çeken, insanları durduran, düşündüren, görüntü, ses ve malzemelerle donattılar. Hareketli haritaların ve grafiklerin ekranlarda bu kadar rahat izlenir şekilde görünmesi de onların eseri. İklim değişikliği gibi, üç boyutlu halde sergilenmesi zor bir konuyu, yazı-grafik kısıtından çıkardılar. Tabii bunda mimari ve görsel tasarımın da katkısı büyük. Bu arada müzeyi daha fazla metin ve bilgiye boğmamızı tasarımcı ekibin neyse ki önlediğini not etmeliyim. Bize kalsa daha kalabalık olurdu. Sağ olsunlar.

Fotoğraf: Alp Eren

Türkiye’nin önde gelen iklim bilimcilerinden ve Türkçe’de yazılmış en iyi iklim değişikliği kitabının da yazarı olan Levent hocanın varlığı, müzenin bilimsel içeriğinin garantisi oldu. Müzenin senaryosunu ve bütün içeriğini en baştan itibaren birlikte oluşturduk ama özellikle bilimsel arka planı anlatma konusunda Levent hocanın rolü çok daha önemli. Benim rolüm ise hem bilimsel göstergeler hem de politika ve iletişimle ilgili içeriklerin hazırlanmasının yanı sıra, işin editörlüğünü de yapmam oldu. Dil ve üslup birliğini sağlamaya çalışırken, bir yandan da en ufak bir harfin en ufak bir yanlış çizginin veya rengin düzeltilmesine kadar bütün içeriğin defalarca redaksiyonunu ve kontrolünü yapmak için insanda yorulmayan bir editörlük takıntısı olması gerekiyor. Yine de nazarlık olarak bir iki hata kalmış olabilir. Onlar da kalsın.

Bu arada İngilizce metinleri düzelten ABD’li editörümüz Megan Gisclon da müzeye büyük katkıda bulundu. Onun her satırı titizlikle kontrol etmesi sayesinde müze alnı açık bir uluslararası nitelik kazandı. Son olarak vitrinlerde göreceğiniz üç boyutlu modelleri, yani dioramaları yaratan heykeltraş Ezgi Sandıkçı’nın da başarılı bir iş çıkardığını eklemeliyim.

Fotoğraf: Alp Eren

İBB’ye gelince. Böyle bir mekan, üzerinde fazla düşünülmeden, sadece bir endüstriyel miras alanı olarak yeniden işlevlendirilseydi, karşımıza bir zamanlar kömür yakılarak nasıl havagazı üretildiğinin, bunun insanların hayatını nasıl kolaylaştırdığının anlatıldığı, nostaljik, hatta havagazını, dolayısıyla kömür yakmayı ve fosil yakıtlardan enerji üretmeyi romantikleştiren, meşrulaştıran bir anlatıya sahip bir tür sanayi müzesi gibi bir şey çıkabilirdi. Fosil yakıtların en önemli nedeni olduğu iklim krizi alıp başını giderken ve geleceğimiz göz göre göre yok edilirken böyle bir yaklaşım facia olurdu.

İBB Miras, bu hataya düşmeyerek ve daha ilk günden bu anlatıyı tersine çevirmeyi akıl ederek büyük bir iş başardı. Böylece Müze Gazhane’nin bütünü konserler verilen, sergiler açılan, kütüphanesinde öğrencilerin çalıştığı, insanların tiyatro izlediği, mahalle halkının eşi dostuyla buluştuğu, kahve içip sohbet ettiği bir çekim merkezi haline gelirken, mekana girenin ilk gördüğü en dikkat çekici binalar İklim Müzesi oldu, hemen gezmeseler de bir ara içine girmeye düşünmeye başladılar ve güncel, aktivist, bilimsel, bambaşka bir hava doğdu.

Bütün bu sürecin baştan beri içindeyim. İBB Miras, müzenin bilimsel içeriğini ve sanatsal tasarımını tamamen işin uzmanlarına bırakarak, bilimsel ve sanatsal özerkliğe saygı duyan, ön açan, destek olan bir idarecilik yaptı. Uygulamaya dair eksikler zaman içinde giderilir. Burayı daha yaşayan bir müze haline getirmenin de yollarını buluruz. Şimdi önemli olan İstanbul’un en merkezi ve en çekici tarihi kültürel mekanlardan birinde bir İklim Müzesi kurulabilmiş olmasının keyfini çıkarmak. Bunun için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni ne kadar takdir etsek ve İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı’nda işi yürüten, emek veren arkadaşlarımıza ne kadar teşekkür etsek azdır.

Fotoğraf: Alp Eren

Kim nasıl gezmeli?

Son bir not: Eğer iklim krizini iyi biliyorsanız, bu işin bilimini, politikasını veya aktivizmini yapıyorsanız, zaten merak da etmişsinizdir, görüp, beğendiğiniz yanlarını ve eleştirilerinizi bize ve çevrenize iletmenizi çok isteriz. Sizin ikinci binada daha fazla zaman geçirmenizi ve özellikle yedinci salona zaman ayırmanızı öneririm. Bir de unutmayın, konuya meraklı ve bu müzeyi gezmek isteyebilecek insanlara en çok sizin önermeniz sayesinde ulaşabiliriz.

Eğer iklim krizinden dolayı endişeliyseniz, arka planı o kadar da iyi bilmiyorsanız, kafanızda çok soru varsa ve merak da ediyorsanız müzeyi gezmek için en az iki gününüzü ayırmanızı öneririm. Sistematik olarak sırayla salonlarda dolaşıp okuyup izlerken zaman geçecek ve yorulacaksınız. İkinci binadaki eğlenceli kısımlara geldiğinizde piliniz bitmesin.

Fotoğraf: Alp Eren

Eğer iklim krizini hep duyuyorsanız ama pek çok şey aklınıza yatmıyorsa, internette okuduğunuz şeyler yüzünden kafanız epey karışıksa ve hele de bizim yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığını düşünüyorsanız, birinci binaya zaman ayırıp yeryüzü sisteminin nasıl işlediğini iyice anlayana kadar her şeyi okumanızı, ancak ondan sonra ikinci binaya geçmenizi öneririm. İkinci binada göreceğiniz, daha önce gördüğünüzde sizi ikna etmeyen pek çok şey, o zaman daha fazla anlam kazanacaktır.

Eğer üniversitede hocaysanız, müzeyi öğrencilerinize önerebilirsiniz. İlk ve orta öğretimde derslerde bu konulardan da bahseden bir öğretmenseniz, gezip, fotoğraflar çekip, burada gördüklerinizden derslerde kullanacak malzemeler seçebilirsiniz.

Eğer iklim kriziyle hiç ilgilenmiyorsanız, o zaman Yeşil Gazete’yi okuyor olmanız da zor ama, yine de bir şekilde bu yazıyı okuyorsanız, İklim Müzesi’ni ziyarete ikinci binadaki dördüncü ve beşinci salonlardan başlamanızı öneririm. Bütün bunlar iklim kriziyle mi ilişkiliymiş dedikten sonra en başa dönebilirsiniz.

Kısacası her durumda İklim Müzesi’ni kaçırmayın, ertelemeyin ve bir an önce ziyaret edin derim. Çünkü çok az zamanımız kaldı.

Yasak üzerine yasakla karşılaşan Kazdağı Ekofest’e şimdi de soruşturma başlatıldı

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından düzenlenen Kazdağı Ekofest 2023‘ün alan izinlerinin üst üste iptal edilmesinin ardında festivale ilişkin soruşturma başlatıldı.

Yer izinlerinin iptaline tepki olarak Bayramiç Kaymakamlığı önünde basın açıklaması yapılması nedeniyle başlatılan soruşturma kapsamında dernek başkanı Süheyla Doğan yetkililer tarafından aranarak ifadeye ve kimlik tespitine çağrıldı.

Dernek tarafından yapılan açıklamada ise basın açıklaması yapmanın anayasal bir hak olduğu vurgulanarak “Anayasal haklarımızı kullanmaya devam edeceğiz. Baskılar bizi yıldıramaz!” ifadeleri kullanıldı.

‣ Kazdağı Ekofestivali’ne yeniden yasak: Engelleme ve yasaklamalar bizleri yıldıramayacak

Ne olmuştu?

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin 2014’ten bu yana Darıdere Fidanlık mevkii, BalıkesirMehmetalan köyü, Kuzgun Kamp ve Darıdere Tabiat Parkı’nda düzenlediği Kazdağı Ekofestival’leri  2020 ve 2021 yıllarında pandemi nedeniyle gerçekleştirilememişti.

Temmuz 2022’de planlanan festival, “orman yangınları açısından risk oluşturabilir” gerekçesi ile idarenin son anda uygun bulmaması nedeniyle iptal edilmişti.

2023’te yangın riskini düşünerek festival tarihini Haziran ayına çeken dernek, Darıdere Tabiat Parkı için Tarım ve Orman Bakanlığı 2. Bölge Müdürlüğü’ne 3 Nisan 2023 tarihinde başvuruda bulunmuştu.

Başvuru Tarım ve Orman Bakanlığı 2. Bölge Müdürlüğü’nün 9 Mayıs 2023 tarihli yazısı ile uygun bulunmuştu. Bunun üzerine hazırlıklarına başlayan derneğe Tarım ve Orman Bakanlığı 2. Bölge Müdürlüğü Balıkesir Şube Müdürlüğü’nden 17 Haziran 2023’te bir yazı gönderilerek yangın önlemleri nedeniyle festivalin Darıdere Tabiat Parkı’nda yapılmasının uygun bulunmadığı belirtilmişti.

‣Bakanlıktan Kazdağları Ekofest’e beşinci iptal kararı: Bir araya gelmemiz rahatsızlık yaratıyor

Dernek tarafından festival süresine çok az bir zaman kalması nedeniyle kısa sürede yer arayışına gidilmiş ve festivalin yeni bir alanda, Bayramiç’te, Hacıkayyum Yeşil Park’da gerçekleştirilmesine karar verilmişti.

‣Yer izni beşinci kez iptal edilen Kazdağı Ekofest Hacıkayyum Yeşil Park’ta yapılacak

Bayramiç Kaymakamlığı’na konu 19 Haziran 2023 tarihinde bildirilmişti. Derneğin festival hazırlık ekibi, düzenlemeler için 20 Haziran’da alanda çalışmaya gitmiş ancak akşam üzeri gelen yasaklama tebligatı ile alandan ayrılmıştı.

Ekolojik festivalin Çanakkale’deki Darıdere Tabiat Parkı’nda yapılması için verilen alan izninin orman yangını tehlikesi gerekçesiyle iptal edilmesi üzerine Bayramiç Hacıkayyum Yeşil Park için edinilen yer izninin de aynı gerekçeyle iptal edilmesi, ormanların korunması için yıllardır mücadele veren ve her türlü yangın tedbirini aldığını daha önce açıklayan dernek tarafından tepkiyle karşılanmıştı.

Bunun üzerine Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Bayramiç Savcılığı önünde bir basın açıklaması düzenleyerek “Ortalığı sellerin götürdüğü yağmurlu haziran günlerinde sözüm ona ‘yangın tehlikesi’yle bir araya gelmemiz engellendi. Geçen sene de aynı gerekçe ileri sürülmüştü. Biz nedenin orman yangını olmadığını biliyoruz. Bu yasaklama, son yıllardaki yaşam alanlarımıza ve haklarımıza yönelik müdahalelerin bir parçasıdır” ifadelerini kullanmıştı.

Açıklamada, şu sözler de yer almıştı:

Ormanlarımızı enerji ve maden şirketlerine peşkeş çeken orman idaresi sözüm ona ormanları bizden koruyor. Sulak alanları korumayan Doğa Koruma ve Milli Parklar, tabiat parkını derneğimizden sakınıyor. Tarikat yurtlarında çocukların tecavüz edilmesine, her gün en az dört kadının öldürülmesine, nefret cinayetlerine ses çıkarmayanlar, konserleri, festivalleri, yasaklayarak, yaşamlarımıza ve en doğal haklarımıza engelleme getiriyor. Bilsinler ki bu engelleme ve yasaklamalar bizleri yıldıramayacak.