Ana Sayfa Blog Sayfa 4237

Bir allahını seven defansa gelsin hareketi olarak Gezi – Süreyya Evren

 

Gezi ile Occupy hareketlerini karşılaştırınca dikkat çeken farklılıklardan biri de Occupy belirlenmiş hedefe dönük bir analiz ve çıkışla yürürken Gezi’nin bir “Allahını Seven Defansa Gelsin Hareketi”1 olması. Açalım.



Occupy hareketinin sloganı “Biz %99″uz idi. 2008 krizinin de ardından ülkedeki (ABD) ekonomik adaletsizlikleri, gelir eşitsizliğini, fırsat eşitsizliğini deşifre etmek, ortaya koymak, tartışma konusu yapmak ve değiştirmeye yönelmek amaçlanıyordu. Bu yüzden de Amerikan ekonomisinde sömürücü yüzde 1’i hem en iyi temsil eden hem de pek çok üyesini bizzat barındıran Wall Street hedef seçildi. Zarar gören çoğunluğun kendine gelip baskın yapması ve eşitsizliği, sömürüyü egemenlerin yüzüne vurması, ve kendi içinde de bir dayanışma yaratması amaçlandı. Toplu hücuma çıkılan bir kontraatak oyunu hayal edildi. O yüzden de Wall Street’in mahallesine atak planlandı. Wall Street’te eylemler, yürüyüşler, devamında da işgaller organize edildi. İşgal formatı Tahrir esinli bir formattı. Sistemin kalbine, yüzde 1’in kalbine yüzde 99’u getirip oturtmak hedeflendi. Oturtuldu da ve kolay kolay da çıkartılamadı. Occupy ABD’deki siyaset söylemlerini etkiledi, gelir dağılımındaki eşitsizliği masaya getirdi. Bir şey planlandı ve o plan başarılı oldu; ABD ve dünya gündemine eşitsizlik ve adaletsizlikler karşıtı bir müdahalede bulunuldu ve bu meşruydu. Ulusal ve küresel adalet talebiyle plan yapıp uygulamanın meşru bir şey olmadığı algısı bizim sandık demokrasisi ortamımızda öne sürülebiliyor ama yok öyle bir şey elbette. Başka bir dünya hayal etmek ve bu başka dünyanın gerçekleşmesi için plan yapmak ve uygulamaya koymak meşrudur, ABD’de bile meşru oldu. Siz iktidarı değiştirmeyi planladınız, dünyayı değiştirmeyi planladınız, ayakların baş olmasını planladınız diye bir suç olmadığı için sadece somut kanunların ihlal edildiği yerler illegal sayılabildi. (İşlerine geldiğinde kanunları değiştirdikleri, iktidarın baskı ihtiyacına göre yasaları esnettikleri durumları da unutmayarak kuşkusuz2).
Eğer Gezi, Occupy benzeri bir hareket olsaydı, iktidarın komplo teorilerindeki gibi bir ayakları baş yapma daha doğrusu ayak baş hiyerarşisini bitirme girişimi olarak planlanmış olsaydı, hoş böyle olsa da meşru bir Occupy hareketi olurdu ama değildi, eğer öyle olsaydı, insanlar Ankara’daki AKP Genel Merkezi’nin dibindeki bir parkı işgal ederlerdi! İnisiyatif planda olurdu. Önceden hangi parkı hangi tarihte işgal edeceklerini ilan ederlerdi. OWS’nin (Occupy Wall Street) önceden ilan edilmesi gibi. Aylar öncesinden açıktan toplantılar yapar ve işgali örgütlerlerdi, AKP Genel Merkezi’ni işgal et afişleri, posterleri işgalden önce eleştirel dergilerce ilave olarak verilirdi, OWS’de Adbusters’ın yaptığı gibi. İlan edilen gün gelince de hem AKP Genel Merkezi’nin önünde eylemler yapar hem de hemen oracıktaki parkı işgal ederek seslerini duyururlardı. Türkiye’nin gündemine AKP iktidarının eşitsizliklerini, adaletsizliklerini sokana kadar da pes etmezlerdi, etmemeye çalışırlardı. Veya ‘iktidarın yeri’ AKP Genel Merkezi değil de başka bir yer olarak analiz edilirse aynı Wall Street tavrı oraya yönelirdi. Diyelim İstanbul Borsası’nın ülkedeki adaletsizliklerin, acıların, eşitsizliklerin müsebbibi olduğuna kanaat getirilirse oraya kurulurdu çadır kent.
Halbuki bizde olay sürekli bir zor durumda olana yardım etme telaşı şeklinde gelişiyor. Birilerinin başı sıkışıyor, masum birilerine acımasızca iktidar saldırısı gerçekleşiyor, bir yerde hak hukuk fütursuzca çiğneniyor, oradan bir “Allahını seven defansa gelsin” çığlığı yükseliyor ve insanlar işyerlerinden, yuvalarından, evlerinden, sokaklardan, kendi akışındaki hayatlarından kopup oraya yardıma koşuyorlar. O yüzden de koşulsuzca, neredeyse içgüdüyle taraftarlar yardım koşuyor. Taraftar ‘Allahını seven defansa gelsin’i iyi bilir. Gezi, önce hukuksuz bir inşaat girişiminin halka ait bir parkı, ağaçları yıkmaya kalkmasıyla başlıyor. Gece yarısı kimse görmeden yıkmaya çalışmaları kanunsuzluğun herkesce bilindiğini gösteriyor. O gece orada olan üç beş kişi kendilerini siper ediyorlar ve ‘Allahını seven defansa gelsin ağaçları kesip AVM yapacaklar’ diye bağırıyorlar. Duyan birileri geliyor. ‘Ağaçlar candır, biz de canız, hak hukuk da aynı fikirde, çekilin’ diyorlar saldırganlara. Biraz direniliyor, bu kez daha kötü bir saldırıya uğruyorlar. Daha kötü saldırıya uğrayınca daha yüksek sesle çığlık atıyorlar, yardım istiyorlar. Bu kez seslerini daha fazla kişi duyuyor. 31 Mayıs günü herkesin kendi kendine protestolara katılmayı ödev bilmesi bundandır, bu çünkü ahlaki bir ödev gibi hissedilmiştir. Çok düşünülerek yapılan birşey olmamıştır, OWS’deki gibi hazırlıklar da yoktur aynı sebeple. Gezi’yi korumak için aylar öncesinden imza toplayanlar, nöbet tutanlar dahi defans çağrısı örgütlenmeleriydi. Ama ne zaman ki darbe dümdüz geldi çığlık da kendiliğinden ve yüksek sesle yükseldi. Sonra Gezi sadece Gezi’deki ağaçların ve eylemcilerin yardım çağrısına koşma hareketi olmaktan çıktı. Mesele buzullar değil esprisi de buradan çıktı, mesele üç beş ağaç değil de buradan çıktı. Mesele üç beş ağaç değili Ezel dizisindeki Ramiz Dayı haliyle Tuncel Kurtiz’in sesinden hayal edemeyenler ne dendiğini anlamıyorlar tabii3. Neymiş mesele, mesele, her yerdeki her saldırıya karşı yardıma koşmakmış mesele, diye çınlamaya başladı böylece ses bombası yemiş bir Ramiz Dayı’nın sesi. Ve geriye dönük saldırılar da hatırlandı. Herkeste öncelikli motivasyon yardıma ihtiyacı olana yardıma koşmak oldu. Gaylere lezbiyenlere saldırı mı var, haydi hep beraber oraya, Kocamustafapaşa forumuna mı saldırmışlar, haydi oraya, Kürtlere ateş mi etmişler Her Yer Lice, Alevilere mi hücum var, Yavuz Sultan deyip göz mü korkutmaya çalışmışlar, haydi Alevi hatlarına takım olarak topun arkasına geçmeye. Kaotik, amatör ruhla oynanan ve başka türlü de oynanamayacak bir maç. Gezi ruhu bir baktık daha önce Kürtlere yapılan saldırılara kayıtsız kalmış kimilerinin bu kez Kürtlere yardıma koşmaya çalışmasına dönüştü. Öte yandan BDP ilk günlerde özellikle süreç engellenmesin diyerek harekete hiç destek olmamış olabilir ama ‘Tekil Kürtler’ sokaklardaki Türklerin yardım çığlığına koştular. Çünkü mesele buydu. Beşiktaş’ta yardım lazımmış arkadaşlar, haydi Dolmabahçe’ye, Fenerliler sıkışmış arkadaşlar haydi oraya, Avrupa yakasında durum kötüymüş haydi köprüyü geçelim yardıma gidelim, yeryüzü sofrasında bir tarafta az yemek var haydi oraya yemek aktarın, bir arkadaşımızı spamliyorlar haydi defansa herkes RT’lesin, Cihangir’de sıkıştırdılar kapıları açın otomatiklere basın, Kızılay’dakiler internet şifrelerini açın sıkıştık, kameranın ışığını kapat görmesinler, dünya duymuyor sesimizi çeviri lazım dil bilen bu tarafa koşsun, halk sokakta devlet kafasına biniyor müzik lazım müzik bilen çabuk stüdyoya, milleti gözaltına almışlar haydi oraya gözaltındakileri serbest bırakın demeye, limon lazım, sirke lazım, Talcid lazım, Rennie lazım, ekmek lazım, kitap lazım çocuklara haydi, ihtiyaç listesi hazırlamak, ihtiyaç listesi güncellemek lazım haydi! Bir şey lazımsa onu karşılamayı, defansı yardımsız bırakmamayı tek tek ödev bilen insanların ellerinden geldiğince bir ucundan tutması, bazen değişik formlarda, barikat kurulacak ben kamyonumla malzeme getirdim yettim, barikata malzeme mi lazım benim arabayı alın, gazeteciyi sokaklarda döve döve sürüyor musunuz Allah belanızı versin, küfürler ve eline ne geçirirse camdan atanlar, mahallesinden polisi kovup gençleri korumaya çalışanlar, önce yaralılara yardım için koşuşturan nereden yardım çığlığı gelse oraya yetmeye çalışan doktorlar, sonra doktorlara saldırı olunca doktorları korumaya çalışanlar, önce can derdine düşmüşlere camisini açanlar, can kurtaranlar, sonra propaganda makinesince dişlenen müezzine destek çıkma çabaları, derken arkadaşlar namaz kılacak aman koruyalım bir terslik olmasınlar, kendi kendine ödev bilip camda pencerede ekranda sokakta otelde revirde parkta bahçede yardıma ihtiyacı olan birisini arayanlar, neye gücü yetiyorsa onunla. Korner geliyor herkes adamını tutsun, adam tutmayan alanını tutsun, diren Gezi, diren Ankara, diren Adana, diren İzmir, diren Eskişehir, diren Iphone şarjı, diren antrikot, diren Gazi, diren Antakya, diren Armutlu, diren, etten kale ör, çünkü çok kötü saldırıyorlar. Özetle durmaksızın birbirini korumak için seferber olanların hareketi. Üstelik de dünya görüşleri hayli farklı insanlardan oluşabilmiş bir çokluğun. Şefkat, dayanışma, özen, dikkat devrede. Bu kadar çok duygu hissedilmesinin arkasında da bu var. Ve çok kötü saldırıyorlar derken şaka değil, metafor değil, bu harekette insanlar öldü, gözlerini kulaklarını kaybettiler. Ve gözlerini kaybedenlerin söyleşilerdeki vakur sesleri herkesin kulaklarında.
İnsanlar NBA takımına karşı kolej takımı gibi, savaş makinesinin karşısına direniş bedenlerini çıkarttılar. Silahlar, bütçeler, ordular, aldırılmayan yasalar karşısında birbirinin yüzüne solüsyon sıkanlar sanki okunmuş su sıkar gibiydiler. Gerçekten de fiziki etkisi çok tartışılırdı bu solüsyonların, limonların; psikolojik etkisi büyüktü ama. Her birini okunmuş Rennie, okunmuş Talcid, okunmuş limon, okunmuş solüsyon sayıyorum.
Her şey masalsı mı? Çatışmalar, iç çatışmalar, hırslar, egolar, itiş kakışlar yüzde yüz bitti mi? İyi de, masallarda bittiğini kim söyledi ki? Masallarda da var bunlar. Masalın farkı, iyinin mümkün olması…
BİZ YILLARDIR BURADAYDIK SİZ YENİ GELDİNİZ İNANIŞI
Kriz anında seçilecek iki an yol olduğu hep söylenir.
a)Krize bugüne kadar yanlış davranmam yol açtı, davranışımı değiştirmeliyim
b)krize mevcut yolumu yeterince radikal, yeterince yoğun tutmamış oluşum yol açtı, ne yaptıysam doğruydu, daha da arttırmalıyım, daha da yüklenmeliyim aynısını yapmaya.
Express dergisi, Gezi Özel Sayısı, Sosyal Haklar Derneği üyesi Can Atalay ile söyleşi. Atalay sözlerini şöyle bağlıyor: “…bir yurttaş hareketi var ortada, insanlar kendileri karar veriyor. Kitleler hakikaten kendi eylemlerinde öğreniyorlar. Solun bu meseleyi ciddi bir şekilde değerlendirmesi lazım.”4
Peki değerlendirebiliyor mu? Bir kısmı evet değerlendirebiliyor ve o yüzden de şu anda göze batmıyor, daha sonra olumlu birşey yaparken görülecekler. Bir kısmı değerlendiremiyor ve şu aşamada göze batıyorlar. Değerlendirememe refleksinin en net görünümü kriz anında b seçeneğine sapılmasıyla karşımıza çıkıyor. Biz zaten hep doğruyu yapıyorduk, her zaman bayrağı biz taşıdık, bugün de kitleler akıllandı, doğru yolu buldular, onlar da bizim dediğimize geldiler, sonunda haklı olduğumuz anlaşıldı, bize de şimdi bu uzun yıllar sürmüş kadri bilinmemişliğin ve sonunda teslim edilmiş büyük haklılığın kredisini toplamak düşüyor.
Bu yüzden kimi mevcut hareketlerin şu inanışı biraz sorunlu görünüyor: Herkes birden normalde arkadaki depoda çürüyen ürünlerimizle ilgilenmeye başladı! O tip bir ütopik an yaşanıyor, öncelikle herkes için değil öncelikle bizim için ütopik bir an sonra herkes için. Halbuki depodaki ürüne pazarda ansızın talep patlaması olmadı, köye yeni bir tohum gelmesinin heyecanıyla imece başladı!
Yani özetle, 40 yıldır söylenen şeyin doğru olduğunun sonunda herkesce anlaşıldığı günler değil, tersine 40 yıldır yanlış iş yapıldığını anlama zamanı.
Bu arada, bu saf ortodoks pozisyon değil, onu da not edelim. Saf ortodoks pozisyondakiler ortaya çıkan imecenin 40 yıldır vazettikleri şeyden farklı bir ürün olduğunu görüyor, tanıyor hatta ilan ediyor ve mahkum etmek için bekliyorlar. Aslında daha tutarlı.
Apolitik denilen gençler de yıllarca söylenenleri dinlemeyip sonunda abilerimiz haklılarmış diyen gençler değil. Aksine, kendi yollarında yeni bir politiklikle ortaya çıktılar. Bir politikayı ilk kez inşa etme mücadelesine katıldılar. O yüzden yeni ve heyecan vericiydi. O yüzden aşağıdan olanlar öne çıktı. Buradaki apolitika, bir politika sahibi olmamak anlamında değil mevcut politika yapma yordamlarını reddederek siyasi itaatsizlikle politika yapmak istemek anlamında apolitikadır. Yıllar önce, anarşistler Birikim benzeri -görünüşü, tasarımı dahi benzeyen- bir anarşist teori dergisi çıkarmaya giriştiklerinde adını Apolitika koymuşlardı. Hiç düşündünüz mü niye?
Şu olabilir mi sebep: çünkü devrimlerin yaptığı en temel şey “politikanın neyle ilgili olduğuna dair temel varsayımları dönüştürmektir.”5
Yine Express dergisi, aynı sayı, Müşterekler’den Foti Benlisoy ile söyleşide Benlisoy 2 Haziran günü alanda, Taksim Meydanı’nda gerçekleşen sol mitingi şöyle anlatıyor: “Şimdi karşı karşıya olduğumuz mücadele beklenmedik ve alışılmadık nitleikte, ama bütün bir kuşağı siyasallaştıran bir patlama bu. Bu kuşakla nasıl iletişim kurulacağı düşünülecek artık. Mesela Pazar günü (2 Haziran) alanda yapılan miting trajikti. Sloganıyla, türküsüyle, her şeyiyle geleneksel 1 Mayıs mitingi gibiydi. o alanda olanı yansıtıyordu aslında çünkü orada sol vardı, ama alan dışında olan biteni, direnişe dahil olan insanların havasını, ruhunu yansıtmıyordu.”6
Peki direnişe dahil olan insanların havası, ruhu neydi?
MESELE BİR YANDAN DA BUZULLAR ASLINDA
Gezi’nin OWS’den temel bir farkının altını yukarıda çizdik. OWS’deki iktidarın merkezine taarruzun tersine Gezi’de sürekli defans var. Ancak saldırının arkasında olduğu konusunda uzlaşılan bir figüre yönelik (küfürler, karikatürler ve istifa sloganlarında kendini gösteren) bir tür fiksasyon da mevcut (bu da kısmen Arap devrimleriyle benzeşen bir yanı). Ancak Gezi’nin farkları kadar diğer hareketlerle bağlarına, benzerliklerine, sürekliliklerine de dikkat etmek gerekir.


Gezi neden bütün dünyayı ilgilendirdi diye de soralım kendimize. Sadece seksi bir olay olduğu için mi? Çok hoş, çok güzel veya çok sert olduğundan mı sırf, yoksa dünyanın diğer yerlerindeki insanların hayatlarını da etkileme potansiyelini taşıdığından mı? Evet bizim için tarihi önemde, hem herkesin kişisel tarihinde eşi benzeri görülmemiş duygular, gerçeklikler, deneyimler yarattığı için; hem de yılların imparatorlukları, cumhuriyetleri, diktatörleri gelip geçerken ilk kez bu topraklar bir aşağıdan ayaklanma gördüğü, ilk kez Türkiye’de bir devletten çok bir toplum görünür olabildiği, ‘devlet ve güttüğü topluluğu’ hali ‘toplum ve yeniden biçimlendirmeye çalıştığı devleti’ne dönüşeyazdığı için. Yani herbirimizin kişisel tarihinde hem de toplumsal tarihimizde kilit bir moment olduğu aşikar, bir kırılmaya işaret ettiği ortada.
Gelgelelim, şu da unutulmamalı: Gezi aynı zamanda global bir devrimler çağının oyuncusu. Bu bir takım oyunu ve Gezi ile Türkiye de A takıma girdi. Birkaç olası okuma göze çarpıyor. Daha doğrusu şimdilik görebildiğim iki farklı ikinci raund teorisine varmak mümkün gibi.
Önce 2011 Devrimleri Sonra 2013 Devrimleri
Böyle bakarsak, Gezi, 2011 devrimlerinin 2013’deki İkinci Raundu’nun başlangıç gongu oldu diyebiliriz. 2011 devrimleri hem Tunus, Mısır gibi Arap ülkelerinde rejim değişikliklerine yol açmış, aşağıdan devrimcisiz devrimler örneklemiş, hem de Tahrir Meydanı’na yerleşen kitleler -‘halka açık’ mekanı halkın iradesine açan yerleşmeler- esprisinin Batı’ya da uyarlanması sonucunda Occupy hareketleriyle özellikle ABD’de etkili olmuş, Yunanistan ve İspanya’yı da katarak ve irili ufaklı pek çok ülkede bir ilk dalgalanma yaratarak küresel finansal kriz sonrası dünya kapitalizmini iyice bir sarsmıştı. Bu ilk raundda epey bir dağılan global sistem kendini hemen toparlamış, uluslararası askeri ve siyasi müdahalelerle Arap devrimlerini ele geçirmeye, onlara yön vermeye soyunmuş, Batılı ülkeler kendi içlerindeki muhalif hareketleri sertlikle bastırmış, Arap dünyasına da askeri manevralarla katılarak duruma hakim bir görüntü vermeye çalışmışlardı. Bizdeki her kötülüğü ABD’den beklecilerin büyüttüğü ABD algısı global iktidarın muktedirliğine hep gaz verip durur, ama biraz doğru olduğu ve epey muktedir gözüktükleri günler ortaya çıkmıştı. Bu muktedir küresel iktidarın kritik Ortadoğu’daki iki temel aktörünün, özellikle de Suriye devriminin ele geçirilmesi çabasında çok çok büyük rol oynayan, kendisi de emperyal iddialara sahip Türkiye ile Mısır’ın iktidarlarının aşağıdan halklarca sarsılması İkinci Raund’u başlatan ivme oldu.
İkinci raund ilk raundun aktörlerinden Rusya’da da başlayabilirdi, orada olmadı. Tekrar Yunanistan’da da başlayabilirdi, veya başka bir yerde. Bunlar olmadı, olaylar öyle bir gelişti ki sürpriz bir yerde, Türkiye’de başladı. Sürpriz çünkü Türkiye’nin tarihinde yok. Liberallerin bile ittihatçı reflekslerle yukarıdan aşağı toplumu dönüştürmek için iktidara yanaşıp devlet danışmanlığına soyundukları, tarihte bütün değişimlerin tepeden aşağı yaşandığı bir yer olarak biliniyor. Türkiye’yi hemen Brezilya izledi. Bulgaristan ve diğerleri kıpırdandılar. Mısır ise büyük oynadı: dünya tarihinin en büyük kitlesel protestosunu gerçekleştirdi. Devrimini sürdüren her yerin iktidarlarına da bir mesaj: isyanlarla halkın kondisyonu yükseliyor. Mısır aynı zamanda devrimcisiz devrimlerin devrime el koymaya çalışanlara karşı sabrettiğini ama sonra daha büyük devrimle hesap sorduğunu da ele güne gösterdi. Devrime bu kez de ordu el koymaya çalışıyor an itibarıyla. Kısa vadeli düşünmeye gerek yok. Mısır’ın kendi kendini isyanla erklendirmiş halkı orada, Mısır’da ayakta. Kendi kendini erklendirmeye de devam ediyor. Sizce Mısır’daki generaller rahat uyuyor mudur? Hiç sanmıyorum. Halkın aşağıdan olaylara nasıl bir hiza vereceğini göreceğiz. Mısır’ı herkes izliyor ve herkes ona göre değişmeye açık. İkinci raund sürüyor.
Önce Zapatistalar ve Seattle; Sonra Tahrir, Occupy ve Gezi
Böyle bakarsak 1994’de Zapatistalarla başlayan7 doğrudan demokrasi ve aşağıdan dönüşüm deneylerinin 2000’lerin başlarında aldığı Kürselleşme Karşıtı Hareket / Küresel Adalet Hareketi formunun Irak/Afganistan işgalleriyle kesilmesiyle küresel bir devrimler çağının birinci raundu kapanmıştı diyebiliriz. Aynı doğrudan demokrasi isyanlarının biraz daha küreselleşerek ve dünya halklarınca içselleştirilerek 2008 krizi (ve Wikileaks sızıntıları) sonrasında 2010’lardaki ikinci raundunu yaşıyoruz diye düşünebiliriz. Yani dünyanın farklı noktalarında benzer tatlarla görünürleşen 2011 ve 2013 ayaklanmaları tek bir küresel aşağıdan dönüştürme girişimi olarak okunmaya açıktır. Zaten çok fazla ortaklık barındırıyorlar.
Gezi’yi, daha ilk bakışta, Japonya’dan Norveç’e en uzak gözlemci için dahi, OWS’ye bağlayan noktalardan biri gene bir parkın çadır kente dönüştürülmesi ise diğeri de aynı parkta kolektif mutfakların, revirlerin ve özellikle de kütüphanenin kurulmasıydı. Kütüphane ile çadır aslında kafa karıştırıcı bir eşleşme. Çadır, göçebeliği çağrıştırıyor. Kütüphane ise yerleşmeyi. Göçebeler fırsat bulduklarında kütüphaneleri yakıp yıkarlarmış eskiden. Kütüphane bilginin, düşüncenin, araştırmanın biriktiği, hatta kurumlaştığı, oralı insanların sürekliliğine akıtıldığı bir yer. Kütüphaneyi yakmak uygarlığı yakmakla özdeşleştirilir hep. Kütüphaneyi imha etmek uygarlığı imha etmek gibidir. Belirli bir uygarlığı yok etmek için onun kütüphanesini yok etmeye girişir düşmanlar. Tersten bakarsak da belirli bir uygarlığın kurulduğunun bir işareti kütüphane. Uygarlık fazla bir kavram elbet, daha çok, bir sembol olarak bakmak gerek, bir yeni dünya, başka dünya fikri sembolü. Çadırın kentin en kentli öğelerince sahiplenilmesi de bir sembolün tersine çevrilmesi miydi acaba? İşte bu sembollerle kurumlaşma arasındaki gerilimlere bir bakalım.
İSYANIN KURUMLAŞMAYLA İMTİHANI ÜZERİNDEN GEZİ KÜTÜPHANESİ
29-30 Haziran 2013’de Gezi süreci olağanüstü bir haftasonu yaşadı. Takip eden 6-7 Temmuz ise pek içaçıcı olmadı. Öğreniyoruz ki bu iniş çıkışlar isyan denilen organizmanın nefes alıp verişleri imiş ve doğasında bulunurmuş. İsyan durdurulamıyor, geriletilemiyor ama hızlandırılamıyor da. 29-30 Haziran’ı olağanüstü yapan şuydu: Lice’den sonra ilk kez Gezi Kürt hareketiyle kaynaşmasını farklı bir seviyeye taşıdı. Hiç alışık olmadığımız sahneler yaşandı, ulusalcılarla BDP’liler karıştı, herkes bir günde yüzdeyüz değişmedi elbette, dahası hiç değişmemiş olanlar çoğunluktaydı, ama bir değişim olasılığını herkes görebildi ve gördüğünü kimse inkar edemedi. Kimse edemesin diye kimileri tamamen dönüşerek aşağıdan barış süreci olsa neye benzeri sembolik olarak örneklemeyi denediler. Yani devletle değil de halkla barışılsa nasıl olurdunun bir sembolik denemesi gibiydi. Pazar günü ise hem Türk hem Kürt tarafı için öteki olan LGBTT ile kaynaşma sahnesi muhteşemdi. Onur Yürüyüşü laf olsun diye değil gerçekten onur yürüyüşü olarak yaşandı. LGBTT bireyler hem kendileriyle onur duydular hem de herkes onlarla. Herkes varoldukları için onlara şükranlarını sundu -ki bu normalde gündelik hayatta karşılaşabildikleri varoldukları için lanetlenme tepkisinin tam tersiydi.


Forumlar, 29-30 Haziran girişimleri, hep Gezi’nin Gezi olarak sürmesinin formlarını arayan denemelerdi. Gezi Kütüphanesi, veya daha doğru deyişle çeşitli Gezi/çapulcu kütüphaneleri, Gezi’de başlayıp tüm yurda yayıldılar ve pek çok yerde belirip kayboldular. Hala da bir yerlerde belirip kayboluyorlar. Lice’de öldürülen Medeni Yıldırım anısına da hemen bir kütüphane kurma girişiminin başlamış olması Gezi/Çapulcu kütüphaneleri dalgasının sürekliliğinin bir kanıtı. kalekol değil kütüphane, kışla değil kütüphane, AVM değil kütüphane, bilgiyi kendisine saklayıp bizi gözetleyen ve denetleyen militarist yapılar ve/veya finans yapıları değil bilgiyi bizim ellerimize verecek yatay yapılar. 2011 New York OWS eylemlerinde de kütüphane çok önemliydi. Ama işte o da her şey gibi küreselleşirken farklı formlar farklı işlevler üstleniyor.
David Graeber, OWS’de her şeyin merkezinde iki kurumun bulunmasının önemine dikkat çekiyordu: mutfak ve kütüphane. Mutfak kuşkusuz mühimdi. Graeber’i Marina Sitrin’e bağlarsak8, dünya isyanlarının Küreselleşme Karşıtı Hareketler raunduna rastlayan 2001 Arjantin krizinden sonra da komünal mutfaklar çok önemli olmuştu. Mesela o zaman biz Arjantin ile kriz kardeşiydik9, aynı sarsıntıları yaşamıştık ancak aynı refleksleri gösterememiştik, aynı şekilde devrimci bir cevap verememiştik krize. Ailelerimize sığınmıştık. Belli ki zamanımız gelmemiş.
Zucotti Park’taki kütüphaneyi, Graeber aynı zamanda mekanda çok sayıda öğrenci olduğu için pratik de bir çözüm olarak anıyor. Ama daha önemlisi sembolikliğiydi elbet. OWS’deki kütüphane bedava kitap ödünç veren, kitap geç getirince ceza ödemediğin, üyelik aidatı ödemediğin bir kütüphane olmakla fark yaratıyordu. OWS polis tarafından dağıtıldığında yaklaşık 5500 kitabın kaydı yapılmıştı kütüphanedeki. Gezi/Çapulcu kütüphanesi ise parkta-kütüphane fikrine yenilikler ekledi. Hayli değişik bir deneydi ve geçicilik-kurumlaşmama üzerine kurulu gibiydi. Gezi Kütüphanesi’nde ödünç verme politikası yoktu, takas şenliği vardı. Bedava alıyor ve veriyordun. Nasıl bedava sandviç alıp veriyorsan aynı şekilde bedava kitap da alıp veriyordun. Bu kimilerine göre kitapların yağmalandığı bir yerdi. Ve çok ilginçti çünkü yağmalama davranışı neredeyse serbestti. Bir iki sahafa müdahale dışında sağduyuya bırakıldığı durumlar çoğunluktaydı. Ayrıca insanlara alın diye ısrar etmek de bazen gerekiyordu çünkü kimileri sadece vermek istiyorlardı. Gezi nasıl sembolikse kütüphanesi de sembolikti. Ve 5500 kitaptan çok çok daha fazlası el değiştirdi. Belki 1 milyon kitap el değiştirmiştir deniyor. Tekil olarak tek başına aynı kitaptan 1000 adet getiren insanlar oluyordu, günün neredeyse her saati insanlar evlerinden kitaplar taşıyorlardı, yayıncılar kitaplar taşıdılar, dergiler taşıdılar, ve arı kovanı gibiydi önü. İnsanlar kitapları incelediler, seçtiler, beğendiler, aldılar. Bazen gönüllüler çuvallardan çıkardıkları kitapları pazardaymış gibi ya da bir açık arttırmadaymış gibi bağırarak tanıtıyorlardı bir el uzanıp bana diyene dek. Kütüphanedeki kitaplar her bir çapulcudan bir diğer çapulcuya giden bağ oldu. Kütüphaneye defter açıldı ve insanlar bu anı defterlerinde kendilerini ifade ettiler. Kütüphane bir de insanların Gezi’den birşeyleri eve götürmelerine izin verdi ve bu şey kitap oldu. Ki kitap zaten önemliydi baştan beri Gezi direnişinde. Gezi’den bir nesnenin evlerde olması gibiydi eve götürülen kitaplar. Ve de çoğu kez bir başka çapulcunun gönülünden kopup gelmiş bir nesne -ki kitabın anlam evrenini, anlam yükünü de doğrudan taşıyarak. garip bir yerleşiklik -durmaksızın el değiştiren kitaplar asla tipik bir kütüphane görüntüsü değil. Raflarıyla bir yandan da en ‘inşa edilmiş’ görünen yerlerden biriydi bütün Gezi’de. Eğer Taksim Komünü günleri biraz daha devam etseydi, pek çok öğesi gibi kütüphanenin de kurumlaşması gerekecekti. 15 günlük süre her şeyin sembolik olarak işlemesinde bir sorun yaratmadı.
Sürekli saldırı altında ve sürekli ‘Allahını seven defansa gelsin’ modunda olmaktan dolayı sembolik ve ütopik bir deney olarak Taksim Komünü günleri üzerinde tartışma aralığı pek bulamıyoruz. Normal. Gene de birkaç not, başlık düşmeye çalışalım. Taksim Komünü deneyinin en büyük özelliklerinden biri sanırım ölçekti ve kurumsallaşma baskısıyla en fazla çarpışılan yerlerden biri de buydu. Taksim, halka ait olduğu süre boyunca hem halka hem de üniformasız olmak kaydıyla devlete açık oldu. Elini kolunu sallayan geldi. Barikatlar da sembolikti. Bekçileri kapısında beklemedi. Kimlik kontrolü yapılmadı. Devletlşemeye kimse kalkışmadı. Osmanlı zamanında olsa padişah kılık değiştirerek gelebilirdi Gezi’ye o günlerde. Devletin parkı ele geçirip halka kapatmasının tam zıttıydı yani. Ancak bu müthiş bir kalabalığın Gezi’ye ve Taksim’e akmasıyla sonuçlandı. Böyle büyük bir kalabalık normalde büyük de kargaşalar yaratmaya meyyaldir. Ancak Gezi’de büyük bir kargaşa yaşanmadı, dahası hiç kargaşa olmadı. Tek sorun, kısmi tıkanmalardı denebilir. Kalabalık öyle büyüktü ki. Ayrıca örgütlenme sorunları da doğuruyordu. Gezi’ye o günlerde gelen insanların sadece İstanbullular olmadığını da akılda tutalım. Farklı kentlerimizden insanlar geldiler, yerinde incelediler ve döndüler. Farklı ülkelerden insanlar da aynı şekilde geldiler, yerinde incelediler ve döndüler. Ama hepsi incelerken bir yandan da oluşturuyorlardı. Açıklık, güvenlik, kurumlaşma baskısı gibi sorunların ileride, bir kez daha böyle bir otonomi yakalanırsa daha tecrübeli bir şekilde ele alınacağını tahmin edebiliriz. Şu da var ki halk Taksim’deki geçici otonom bölge günlerinden10 sonra forumlarda ve zihniyet devrimlerinde çok deneyim kazandı. çok ufuk açtı.
ZİHNİYET DEVRİMLERİ VE ÇOKLUK
Zihniyet devrimleri ile kastettiğim erklenen Türkiye insanının kendi cemaati dışında bir ilişkisellik kurabileceğini farkettiği çeşitli anlar. Çokluk konusuna ise mutlak dönmemiz gerekecek. Gezi, Çokluk’un tüm dünyada somut olarak ilk belirişi miydi diye soruyor insanlar. Bu sorunun yanıtını aramak gerekiyor. Ayrıca 2011 İsrail’indeki çadır kentler hareketinin aşağıdanlığından alıp İspanya’daki Öfkelilerin yaklaşımlarına, Şili’deki Ankara metro eylemlerini andıran toplu öpüşme eylemlerine uzanmak; 2000’lerin başlarında küreselleşme karşıtı hareketin yaygınlaştırdığı doğrudan demokrasi formatlarının, el işaretleriyle evet hayır demelerin, forumların vs 10 yıl sonra birden kitleselleşmesini de incelemek gerekiyor. Yıllar önce okuyup unutmaya terkettiğimiz Seattle kitaplarını geri karıştırmanın sırası geldi.
İlkokuldan itibaren yoğun çevrecilik eğitimi almış bir kuşakla karşı karşıya olduğumuzu da bir türlü tam idrak edemiyoruz biz ve daha yaşlılar gibi de geliyor. Yani meselenin üç beş ağaç ve eriyen buzullar kısmı da iyi bir replikle söylenmeyi hakediyor kesinlikle.
Daha konuşacak çok şey var. Şimdilik duralım. Açıkçası, yoruldum, sabahtan beri yazıyorum. Canım Allahını seven defansa gelsin demek istiyor! :)
Süreyya Evren -http://surmetinler.blogspot.com/2013/07/bir-allahini-seven-defansa-gelsin.html

1Gezi’nin akılda kalıcı duvar yazılarından biriydi “Allahını Seven Defansa Gelsin”. Daha çok amatör maçlarda, halı sahada, sokak aralarında duyulan bir futbol çığlığına referansla.
2ABD polisinin sertliği ve demokrasi hareketlerinin mücadeleleri hakkında David Graeber’in kitabı çok sayıda örnek ve tartışma içeriyor: The Democracy Project, A History, A Crisis, A Movement, David Graeber, Allen Lane, Penguin Books 2013.
3Ezel (2009-2011) dizisindeki Ramiz Dayı’nın ‘mesele’leri meşhurdu. Aransa çok sayıda örnek arka arkaya getirilebilir. Ben şunu bulabildim: http://www.youtube.com/watch?v=deghs-a9mU8. veya http://www.youtube.com/watch?v=GEPsVpkzxlc. Gerçekten de Tuncel Kurtiz’in sesinden ‘mesele üç beş ağaç değil’ diye başlayan, ‘mesele buzulların erimesi de değil salt’ diye devam eden bir konuşma Ezel günlerini garip bir politizasyonla geri getirirdi!
4“Hukuksuzluğa Karşı Yurttaş Hareketi”, Can Atalay ile söyleşi, Yiğit Atılgan, Express, sayı 136, Haziran-Temmuz 2013, s.30
5Graeber, s.275
6“Anti-otoriter Ayaklanma”, Foti Benlisoy ile söyleşi, Siren İdemen, Express, sayı 136, Haziran-Temmuz 2013, s.41
7Bizde bu başlangıç tarihini 1992 Los Angeles ayaklanmalarına kadar geriye çekme eğilimi de o günlerde vardı. Bknz. 1992 Los Angeles Ayaklanması, çev: Erden Kosova, Karaşın, 1998.
8Marina Sitrin’in şu iki yazısı özellikle bağlara odaklı: ‘Occupy: Making Democracy a Question’, Marina Sitrin, What We Are Fighting Fo: A Radical Collective Manifesto içinde, haz. Federico Campagna &Emanuele Campiglio, Pluto, Londra 2012, s. 85-94. ve ‘One No Many Yeses, Marina Sitrin, Occupy!, Scenes From Occupied America içinde, haz. Astra Taylor, Keith Cessen, ve n+1, Dissent, Triple Canopy ve The New Inquiry dergilerinin editörleri, Verso 2011, s. 7-11. Bu yazının başlığındaki ‘bir tek hayır ve pek çok evet’ vurgusu 90’larda Zapatistalar tarafından epey yayılmıştı. Gezi’de de, en iyi anlarda, tek bir hayırın altında birleşen çok sayıda evet, yani çok sayıda farklı şeyden yana olan ama tek bir aynı şeye karşı olanlar hareketi hissediliyor.
92000’lerin başlarında Arjantin’e imrenerek bakarken altını çizdiğimiz şeyler şimdi Türkiye’de el eriminde. Bknz. Arjantin Potlaçı, Süreyyya Evren, Bianet, 18 Ocak 2002, http://bianet.org/bianet/ekonomi/7446-arjantin-potlaci. Erişim 13 Temmuz 2013. ve Güzel Arjantin, Bizim Kriz Kardeşimiz, Süreyyya Evren, Radikal Kitap, 25 Ocak 2002, http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=886. Erişim 13 Temmuz 2013.

 

10Hakim Bey’in (Peter Lamborn Wilson) teorisi TAZ (Geçici Otonom Bölge) hiç bu kadar elle tutulur olmamıştı herhalde! Hem geçiciliğiyle, hem de otonom bölgeliğiyle. Bknz. T.A.Z., Geçici Otonom Bölge, Ontolojik Anarşi, Şiirsel Terörizm, Hakim Bey, çev. İnan Mayıs Aru, Altıkırkbeş Yayın, İstanbul 2009.

Türkiye’nin ve Kaz Dağı yöresinin önemli doğal afetlerinden biri: Orman yangınları*

Yeşil Gazete’de başlattığımız “İklim Değişikliği Bilimi” köşesinde, özgün bilimsel makalelerin yazarları tarafından Yeşil Gazete için kısaltılmış özetlerine de yer vermeye başlıyoruz. Prof. Dr. Murat Türkeş’in geçtiğimiz haftaMurat Türkeş yayınladığımız İklim Değişikliği’yle ilgili makale özetinin ardından, bu hafta da Kazdağları yöresindeki orman yangınlarıyla ilgili önemli bir çalışmayla devam ediyoruz.

***

Orman yangınları, bitki topluluklarının Yerküre üzerinde var olduğu ilk günden beri doğada bulunur. Yerküredeki bitki örtüsü – yangın ilişkisi, insan türünün yeryüzündeki varlığından çok daha eski bir geçmişe sahiptir. Bu nedenle milyonlarca yıldır süren bu ilişki sayesinde, yangınların yoğunlaştığı yerlerdeki bitki toplulukları çoğunlukla yangınlara uyum sağlar.

 

TÜRKİYE’DE ORMAN YANGINI RİSKİ

Türkiye orman alanlarının kapladığı alana ve yoğunluğuna göre, idari olarak 27 orman bölge müdürlüğüne ayrılmıştır. Bu bölge müdürlükleri ormanlık alanların yoğun olduğu batı Anadolu, Akdeniz, Marmara ve Karadeniz bölgelerinde daha küçük alanlar kaplarken, ormanlık alanların çok sık ve yoğun olmadığı İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ise daha geniş alanlar kaplar. Bu dağılış ve idari bölünüşler orman bölge müdürlükleri içerisindeki orman işletme müdürlükleri ve orman işletme şefliklerinde de bu ölçütler dikkate alınarak belirlenir.

Akdeniz Havzası’nın en önemli ekosistemleri arasında yer alan ormanlar, içerdiği biyolojik zenginlik ve kaynak aracılığıyla pek çok ekolojik hizmetin kaynağı konumundadır. Günümüzde egemen olan aşırı kaynak tüketimi, yanlış arazi kullanımı etkinlikleri, plansız gelişim ve değişim süreçleri vb. pek çok etmen, doğal yaşam ortamlarının bozulmasına ve yok olmasına neden olur. Ayrıca, gözlenen iklim değişiklikleri ve iklimsel değişkenlikte oluşan değişiklikler (aşırı hava ve iklim olayları ve afetleri) de denetlenemez bir sürece doğru hızlı bir şekilde gitmektedir. Sıcak hava dalgaları, sellere neden olan kuvvetli sağanak yağışlar, kurak dönemler, şiddetli fırtınalar gibi hava olayları iklimde oluşan bu değişikliklerin bazılarıdır. Bu tür değişiklikler ile değişikliklerdeki sıklıkların ve şiddetlerin artışı ormanlık alanların dış etkilere karşı direncini, uyumunu ve kendiliğinden gençleşme gücünü önemli ölçüde azaltır.

Şekil 1: Orman İşletme Müdürlüklerine göre Türkiye orman yangını risk haritası (OGM, 2008 ve Altan, 2011’e göre yeniden düzenlendi).

 

 

Türkiye’de yıllık ortalama yangın sayısı 10 orman yangınından fazla olan işletme müdürlükleri orman yangınları için birinci derecede hassas grubu oluşturur. Orman yangını açısından riskli bölgelerin genellikle Türkiye’nin batı bölgelerinde ve Akdeniz Bölgesi’nde yoğunlaştığı görülür. Çanakkale, Muğla, Antalya, İstanbul, Adana ve Ankara orman bölge müdürlükleri ve bunlara bağlı bulunan işletme müdürlüklerinde birinci derecede yangına hassas bölgeler yer alır (Şekil 1).

Türkiye’de orman yangınlarının % 96’sı insan kaynaklıdır. Kahramanmaraş’tan başlayıp Akdeniz ve Ege kıyılarını içine alarak İstanbul’a kadar uzanan 1700 kilometrelik sahil şeridinin 160 km iç kesimlerine kadar sokulan bazı bölümleri de dahil olmak üzere 12 milyon hektarlık alan orman yangınları açısından birinci ve ikinci derece hassas bölgeleri oluşturur (OGM, 2008). Türkiye’de ormanlık alanların % 58’ini yangına birinci (% 35) ve ikinci derece (% 23) hassas alanlar oluştururken, % 22’si üçüncü, % 15’i dördüncü ve % 5’i de beşinci derece yangına hassas bölgeleri meydana getirir. Akdeniz ikliminin iyi bilinen özelliğine bağlı olarak, kurak ve sıcak yaz döneminde özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde her yıl oluşan yangınlarda geniş orman alanları olumsuz etkilenir. Akdeniz ve Ege bölgelerindeki 0–400 metre yükseltiler arasında yer alan ormanlık alanlar yangına birinci derece hassas bölge içerisinde bulunur. Bu ormanlık alanlarda maki ve kızılçam meşcereleri yerleşme, tarım ve turizm amacıyla insanlar tarafından yoğun olarak kullanılır.

 

KAZ DAĞI’NIN EKOLOJİK BİYOCOĞRAFYASI VE ORMAN YANGINLARI

Akdeniz Havzası’nda ve Türkiye’de iklim değişikliğinin olası sonuçlarını ortaya koyabilecek bölgesel iklim modellerinin konu edildiği yeni çalışmalarda (örn. Altınsoy ve ark., 2011), gelecekte (2071-2100 döneminde) bugünkü iklime (1971-2000 klimatolojisi) göre Akdeniz Havzası kış ortalama hava sıcaklıklarında genel olarak 2.5-5 °C aralığında artış olması beklenirken, Türkiye’deki sıcaklık artışı 2.5 °C kadar olacaktır. İlkbahar ve sonbahar mevsimleri için görece daha yüksek olmakla birlikte, benzer bir artış deseni görülür. Aynı zamanda büyük orman yangınlarının sıklığının ve etkisinin en çok olduğu yaz mevsimindeyse, güney Avrupa’da ve Türkiye’deki ısınmanın daha kuvvetli olacağı, sıcaklık artışlarının 5-7 °C’ye ulaşması kestirilmektedir kadar ulaşır. Bu durum gelecekte Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde, hidrolojik sistemler ve su kaynakları, tarımsal üretim ve ormancılık, ekosistemler ve biyoçeşitlilik, enerji üretimi vb. açısından olumsuz sonuçlar doğurabilecektir. Günümüzde Türkiye’nin farklı bölge, bölüm ve yöreleri için gözlenen iklimsel değişimlere ve eğilimlere ilişkin yapılan pek çok bilimsel çalışmada, öngörülen bu ısınma ve kuraklaşma sürecinin ilk ve önemli etkilerinin görülmeye başladığı belirlenmiştir. Biga Yarımadası ve Kaz Dağı yöresini de içeren yazı kurak subtropikal Akdeniz iklim bölgesi, gözlenen bu olumsuz iklim değişikliklerinden gelecekte de en fazla etkilenecek bölgelerden birisidir (örn. Türkeş, 2010; Türkeş ve Altan, 2012bc, vb.).

Kaz Dağı zengin ve nadir bitki çeşitliliği ile Türkiye’deki 140 Önemli Bitki Alanından (ÖBA) birisidir. Aynı zamanda sınırlarında bulunan bir Milli Park (Kaz Dağı Milli Parkı) ve bir Tabiatı Koruma Alanı (Kaz Dağı Göknarı Tabiatı Koruma Alanı) ile de, öteki eşsiz özelliklerine ve zenginliklerine ek olarak, Türkiye’nin ekolojik biyocoğrafya ve biyoçeşitlilik açısından ender alanları arasındadır. Yapılan çok sayıda bilimsel çalışmanın sonuçlarına göre, Kaz Dağı yöresinde yaklaşık 800 bitki çeşidinin yayılış gösterdiği ve çok sayıda nadir ve endemik bitki taksonunun varlığı bilinmektedir. Örneğin, çok yeni bir çalışmada Satıl ve Dirmenci (2012), Yörede yürütülen arazi çalışmalarına ek olarak, alanda yapılmış floristik çalışmaları ve Türkiye Florası’nı tarama sonucunda yörede 83 endemik bitkinin varlığını belirlemiştir. Endemik bitki taksonları özellikle dağın güneye dönük yüksek yamaç ve doruklar bölümünde ve orman kuşağı üzerinde yer alan açık alanlarda yayılış göstermektedir. Sözü edilen bu yeni çalışmada, ayrıca, Kaz Dağı yöresindeki endemik bitki taksonları, Dünya Doğa Koruma Birliğinin (IUCN) risk kategorilerine göre de değerlendirilmiştir. IUCN risk kategorilerine göre; yöredeki endemik bitkilerin 13’ü Çok Tehlikede (CR), 13’ü Tehlikede (EN), 13’ü Hassas ya da Zarar Görebilir (VU), 12’ü Tehdit Altına Girebilir (NT), 30’ü En Az Endişe Verici (LC) ve 2’si Yetersiz Veri (DD) sınıfına girmektedir.

Madencilik etkinlikleri, taş ocakları, artan yollar ve motorlu taşıt trafiği, orman açılması, kaçak ağaç kesimi ve avcılık, sıcak hava dalgaları, kuraklık, şiddetli yağışlar, fırtınalar ve orman yangınları gibi, Kaz Dağı yöresindeki faunayı, endemik ve nadir bitki türlerini ve doğal habitatlarını tehdit eden birçok insan kaynaklı ve doğal etmen, olay ve afet vardır. Bu nedenle yöredeki fauna ve floranın, özellikle de endemik ve nadir bitki türlerinin ve bu yörede yaşayan hayvanların korunması ve onlara güvenli yaşam alanları (habitatlar) oluşturulması için, bilimsel ölçütler, var olan (bilinen, gözlenen) ve olası (beklenen, öngörülen) tehditler ve tehlikeler dikkate alınarak ekolojik kuşaklama (zonlama) çalışmalarının yapılması bir zorunluluktur. Bu amaçla, özellikle Baba tepe, Sarıkız, Karataş, Kartalçimen, Nanekırı, Susuz tepe ve Kapıdağ gibi endemizm açısından zengin olan alanlar mutlak koruma ve güvenli yaşam kuşağı ve habitatları olarak belirlenmelidir (Satıl ve Dirmenci, 2012).

Buraya kadarki kısa değerlendirmelerimizden de anlaşılabileceği gibi, Kaz Dağı ve yakın çevresinin Akdeniz iklim bölgesi içerisinde yer alması nedeniyle, yörede büyük orman yangınlarının oluşma sıklığı çok fazla olmasa da, yöredeki orman yangını riski büyüktür. Bu yüzden, Akdeniz ikliminin tipik özelliği olan yaz kuraklığı iklim değişikliği sonucunda süre ve şiddet açısından kuvvetlendiğinde ve büyük orman yangınlarıyla birleştiğinde, Kaz Dağı ve yakın çevresindeki önemli ekolojik ve biyoçeşitlilik alanlarına ve buralardaki zengin fauna ve floraya büyük kayıplar verdirebilir, soylarının tükenmesine neden olabilir. Orman yangınları, Kaz Dağı’nda bulunan çok sayıda bitki taksonunun yanı sıra, çoğunlukla orman üst sınırında ve doruklar bölümündeki doğal habitatlarda yetişen nadir ve endemik otsu-tek yıllık bitkiler ile önemli bir Kaz Dağı endemiği olan Kaz Dağı göknarının (Abies equi-trojani), saf ya da karaçam ve/ya da doğu kayınlarıyla karışık meşcereler oluşturan üretken toplulukları için de çok büyük bir risk ve ciddi bir tehlikedir (Altan, 2011; Türkeş ve Altan, 2012bc).

Kaz Dağı’nda geçmiş dönemdeki yangın durumlarını ortaya koyabilmek için, Balıkesir’e bağlı Edremit Orman İşletme Müdürlüğü ile Çanakkale’ye bağlı Bayramiç Orman İşletme Müdürlüğü yangın verilerinin dikkate alınması gereklidir. Bu durumda; Orman Genel Müdürlüğü’nün 2011 yılı yangın sıralaçlarından elde edilen verilere göre, 2011 yılında Ekim ayına kadar geçen 10 aylık sürede 12 önemli orman yangını oluşmuştur. Bu yangınlarda, genellikle kızılçam (Pinus brutia) ağaçlarından oluşan 103.34 hektar orman alanı zarar görmüş ve yangınlar çoğunlukla yaz kuraklığının ve yüksek hava sıcaklıklarının gözlendiği Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleşmiştir.

 

SONUÇ VE ÖNERİLER

Türkiye’de ormanlarda ve dağlık alanlarda meteorolojik gözlemlerin yapılmamasına bağlı olarak bu alanların klimatolojik ve meteorolojik özelliklerini olması gerektiği düzeyde yansıtacak veriler bulunmamaktadır. Ayrıca, Türkiye‘de yangına hassas bölgelerde yeterli sayıda yangın meteoroloji istasyonunun olmaması orman yangınlarının önlenmesini olumsuz etkiler. Buna bağlı olarak, orman ekosistemlerini anlayabilmek ve yangın rejimini eksiksiz yansıtabilmek için ormanların iklim özelliklerini doğrudan yansıtacak verilere gereksinim vardır. Kaz Dağı gibi önemli ekolojik özelliklere ve orman alanlarına sahip bir dağlık alanda da meteorolojik gözlem ağının iyi bir şekilde kurulması sağlanmalıdır. Kaz Dağı’nın yakın çevresinde bulunan ve kapatılan Bayramiç, Çan ve Ayvacık meteoroloji istasyonlarının yeniden ölçüm yapabilir hale gelmesi gereklidir.

Türkiye’de 2011 yılının Ekim ayında Orman Genel Müdürlüğü tarafından yapılan değişikliklerle orman arazisi Türkiye ortalamasının oldukça üzerinde olan bölge müdürlüklerinden bazıları öteki bölge müdürlükleri ile birleştirildi. Çanakkale ve Sinop orman bölge müdürlükleri sırasıyla Balıkesir ve Kastamonu orman bölge müdürlüklerinin sorumluluk alanına sokuldu. Çanakkale, Akdeniz iklim bölgesinde olması ve şiddetli yaz kuraklıklarına maruz kalması nedeniyle, her yıl çok fazla sayıda olmasa da en az bir büyük orman yangınında çok geniş orman alanlarını olumsuz etkileyen yangınlarla karşılaştı. Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğünün Balıkesir Orman Bölge Müdürlüğüne bağlanması ile Çanakkale’de orman yangınlarıyla savaşım daha az kaynak ve daha az personel ile yürütülmeye çalışılacaktır. Bu durum Çanakkale’de yangınlarla savaşım için son derece olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

*Bu yazı, Aynalı Pazar Dergisi’nde 2 Haziran 2013 tarihinde yayınlanmıştır.

 

Murat TÜRKEŞ, İstatistik Bölümü Bağlantılı Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

Gökhan ALTAN, Sivas Karşıyaka Kız Teknik ve Meslek Lisesi Coğrafya Öğretmeni

 

(Yeşil Gazete)

 

 


 

Kaynaklar

Altan, G. 2011. Muğla ve Çanakkale illerinde 2000-2008 döneminde gerçekleşen büyük Orman yangınlarının klimatolojik ve meteorolojik analizi. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. 364 s.

Altınsoy, H., Öztürk, T., Türkeş, M. ve Kurnaz, M. L. 2011. Projections of future air temperature and precipitation changes in the Mediterranean Basin by using the global climate model. In: Proceedings of the National Geographical Congress with International Participation (CD-R), ISBN 978-975-6686-04-1, 7-10 September 2011, İstanbul, (in Turkish with an English abstract).

Ertuğrul, M. 2010. Orman Yangınlarının Yerleşim Alanlarına Etkisi ve Koruma Yöntemleri. Bartın Orman Fakültesi Dergisi 12 (17): 101 – 109.

Küçük, Ö. 2009. Yangın ekolojisi. İçinde: TC Çevre ve Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü, I. Orman Yangınları ile Mücadele Sempozyumu Bildiriler Kitabı: 50-56. 07-10 Ocak 2009. Antalya.

OGM, 2008. Çanakkale-İntepe Yanan Alanların Rehabilitasyonu ve Yangına Dirençli Ormanlar Tesisi Projesi. TC Çevre ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü, Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğü, Silvikültür Şube Müdürlüğü. 50 sayfa.

Özkazanç, N. K. ve Ertuğrul, M. 2011. Orman Yangınlarının Fauna Üzerine Etkileri. Bartın Orman Fakültesi Dergisi 13 (19): 128 – 135.

Satıl, F. ve Dirmenci, T. 2012. Kazdağlarının endemik bitkileri ve tehlike kategorileri. İçinde: Uluslararası Katılımlı Kazdağları III. Ulusal Sempozyumu Bildiriler Kitabı: s.23-27. 24-26 Mayıs 2012, Edremit-Güre, Balıkesir.

Tavşanoğlu, Ç. 2009. Akdeniz Havzası ormanlarında yangın sonrası kendiliğinden gençleşme. TC Çevre ve Orman Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü, I. Orman Yangınları ile Mücadele Sempozyumu Bildiriler Kitabı: 310-317. 07-10 Ocak 2009. Antalya.

Türkeş, M. 2010. Klimatoloji ve Meteoroloji. Birinci Baskı, Kriter Yayınevi – Yayın No. 63, Fiziki Coğrafya Serisi No. 1, ISBN: 978-605-5863-39-6, 650 + XXII sayfa, İstanbul.

Türkeş, M. ve Altan, G. 2012a. Muğla Orman Bölge Müdürlüğü’ne bağlı orman arazilerinde 2008 yılında oluşan yangınların kuraklık indisleri ile çözümlenmesi. Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi 9 (1): 912-931.

Türkeş, M. ve Altan, G. 2012b. Çanakkale’nin 2008 yılı büyük orman yangınlarının meteorolojik ve hidroklimatolojik analizi. Coğrafi Bilimler Dergisi 10 (2): 195-218.

Türkeş, M. ve Altan, G. 2012c. Kaz Dağı Yöresi’nde Orman Yangınlarının Kuraklık İndisi ile Analizi ve İklim Değişimleriyle İlişkisi. İçinde: Uluslararası Katılımlı Kazdağları 3. Ulusal Sempozyumu Bildiriler Kitabı: 83-96. 24-26 Mayıs 2012, Akçay-Güre/Balıkesir.


 

Hasan Hüseyin Küçükaydın: “Sadece engelliler konusunda değil, partinin sözünün olduğu her alanda katkım olsun istiyorum”

Hasan Hüseyin Küçükaydın

Bu haftaki söyleşimizi Yeşiller ve Sol Gelecek Parti Meclisi üyesi Hasan Hüseyin Küçükaydın ile yaptık. Cerebral Palsy nedeniyle konuşma güçlüğü çeken Küçükaydın ile Barış süreci ve Gezi direnişini ve bir engelli olarak politika yapmanın ne demek olduğunu konuştuk.

Sizi tanıyabilir miyiz? Ne iş yapıyorsunuz, ne zamandan beri siyasetle ilgileniyorsunuz? Yeşiller ve Sol Gelecek Parti Meclisi’nde yer alan engelli arkadaşlarımızdan biri olarak konuşma güçlüğü çektiğinizi biliyoruz. Sizi daha yakından tanıyabilmemiz için bu engelinizin hikayesini de anlatabilir misiniz?

Hasan Hüseyin Küçükaydın

1974 yılında Giresun’da doğdum. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Giresun’da tamamladıktan sonra, 1993’de Marmara Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümünü kazanınca okumak için İstanbul’a geldim. 97’de mezun olduktan sonra bir süre ailemle ticaret yaptım. Rehber öğretmen olmak için Mili Eğitim’e de başvurduysam da konuşma engelimi gerekçe göstererek atamamı yapmadılar. Gerçi çok da istemiyordum, biraz baba baskısıyla başvurmuştum.

2002 yılında Sabancı Üniversitesi’nde Toplumsal Duyarlılık Projeleri görevlisi olarak işe başladım, halen de bu görevi sürdürüyorum. Kısaca anlatmak gerekirse; üniversite öğrencilerine sosyal sorumluluk kavramını öğretmeyi amaçlayan bir saha dersinin yürütücülüğünü yapıyoruz. Her sene yaklaşık 1000 civarında üniversite öğrencisiyle 75’e yakın proje gerçekleştiriyoruz.

Siyasi konulara çok küçük yaşlardan beri ilgi duyuyorum. 83 seçimleriydi sanırım, oturup Özal ve Cindoruk’un katıldığı açık oturumları izlediğimi hatırlıyorum. O günden bu güne siyasete ilgim hiç azalmadı. Üniversite yıllarında öğrenci hareketlerinin içinde pek yer almadım, bunda o dönem daha kendi içime dönük bir psikoloji içerisinde olmam da etkili oldu. Kendi ayaklarımın üzerine basabildiğim yaşamımın belli bir düzene girdiği günden itibaren de aktif siyasetin içinde olmak istedim. Bir süre de bana uygun parti beklentisi içine girdim, sonra önce EDP’yi fark ettim ve takip etmeye başladım. Sonra da EDP+Yeşiller birleşme sürecini görünce de “tamam artık, olmam gereken yer burası” diye düşündüm.

Normal hamilelik süresine göre geç ve oldukça zor bir evde doğumla dünyaya gelmişim. Doğum sırasında bir süre oksijensiz kaldığım için beynin hareket merkezinin bir kısmı zarar görmüş, bu nedenle Cerebral Palsy’liyim (spastik). Konuşma güçlüğüm de bu durumun bir tezahürü. Çocukken yürüme anlamında da konuşma anlamında da çok daha fazla güçlük çekiyordum. Zaman ilerledikçe birçok yetim gelişti ve bence gelişmeye de devam ediyor. Konuşmamı ilk duyanlar anlamakta güçlük çekseler de bir süre sonra alışıyorlar.

Bir insanın hele hele beni yeni tanıyan bir insanın benim konuşmamı anlamaması olabilecek bir şey, bunu anlayabilirim.  Ancak bu durumda o kişinin yapması gereken anlamış gibi kafa sallamak yerine “anlamadım, söylediğini tekrarlar mısın?” demek olmalı bence.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nde aktif çalışan, PM toplantılarına düzenli katılan ve katkı veren bir insansınız. Bir engelli olarak parti içinde ne gibi güçlük ve engellerle karşılaşıyorsunuz?

Sanrımı katıldığım 2. PM toplantısıydı, o an konuşulmakta olan gündemle ilgili merak ettiğim bir iki konuyu yakınımda oturan birkaç arkadaşa sormaya yeltendiğimde, söylediklerimi anlamadıklarını ve anlamadıklarını bana belirtmek yerine de sanki anlamış gibi kafa salladıklarını gördüm. Bir insanın hele hele beni yeni tanıyan bir insanın benim konuşmamı anlamaması olabilecek bir şey, bunu anlayabilirim.  Ancak bu durumda o kişinin yapması gereken anlamış gibi kafa sallamak yerine “anlamadım, söylediğini tekrarlar mısın?” demek olmalı bence. Bu rahatsızlığımı da partinin PM mail grubunda açıkça dile getirdim. Mailimi gören birçok arkadaş, bana hak verdiklerini yazdılar. Zaten sonraki toplantıların hiçbirinde benzer bir sıkıtı yaşamadım. Mesaj alınmış bence:)   Bu olay dışında partide bir sıkıntı ya da engelleme yaşamadım, aksine arkadaşlarımdan hep ilgi ve destek gördüm ve görmekteyim.

Siyasette öncelikli ilgi ve çalışma alanınız konusunda bilgi verebilir misiniz?

Tabi ki öncelikle engelliler için bir şeyler yapmak, yaşam koşullarımızı iyileştirecek bir şeyler başarmak istiyorum. Ancak sadece bu konuda siyaset yapmak istemiyorum. Partinin söz söylediği her alanda katkım olsun istiyorum.  Barış süreci şu anda kuşkusuz önümüzdeki en önemli ve en öncelikli süreç. Benim de önceliklerim arasında tartışmasız birinci sırada.

3 ay evvel yan yana gelmekten imtina eden farklı kesim ve siyasi görüşlerden insanlar ne oldu da bugün aynı eylemlilikte bir araya gelip benzer sloganlar atabiliyorlar? Bunun iyi irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Gezi direnişine katıldınız. Süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Gezi direnişi Türkiye’de neleri değiştirecek?

Gezi direnişi Türkiye’de yeni bir dönemin kapılarını araladı bence. İnsanlar yaşamlarına ve düşüncelerine sahip çıkma anlamında önemli bir eylemlilik ortaya koydular ve halen de koymaya devam ediyorlar. Bu çok ama çok değerli.  Bunun karşısında ise bu makul talepleri ısrarla göz ardı eden ve ürettiği türlü komplo teorileri ile bu hareketi bertaraf edebileceğini sanan bir tek adam diktası var.  Ama bence bu iş sürecek. İnsanlar hakları yendiğinde, ya da talepleri yerine gelmediğinde sokağa çıkmaya devam edecekler.

Tahlil etmek anlamındaysa, Gezi direnişi tam olarak anlayacak veri ve bütüncül bir değerlendirmeye henüz sahip olmadığımızı düşünüyorum. Yaygın olan “İnsanların yaşam tarzlarına yapılan müdahalelere ve kendi taleplerini bu kadar görmezden gelen iktidara karşı birikmiş tepkilerinin açığa vurumu” tespitine ben de katılıyorum. Ancak bu yeterli değil, 3 ay evvel yan yana gelmekten imtina eden farklı kesim ve siyasi görüşlerden insanlar ne oldu da bugün aynı eylemlilikte bir araya gelip benzer sloganlar atabiliyorlar? Bunun iyi irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bence Gezi direnişi seçmenin partilerden beklentilerini de çok artırdı. Şu anda direnişlere katılanların büyük çoğunluğunun hiçbir partinin onları tam temsil edemediğini düşündüğünü gözlemliyorum. Buna mukabil Yeşiller ve Sol Gelecek olarak, bu beklentilerin hemen tamamına cevap verebilecek yeterlilikte olduğumuzu düşünüyorum. Aynı zamanda son parti toplantımızda gündeme gelen il ve ilçe kongrelerimizi parklarda yapma ve hatta büyük kongremizi de mümkün olursa parklarda yapma karar önerisini de çok önemsiyorum. Bunu yapabilirsek, parklardan yükselen taleplerin de ışığında partimizi bir anlamda yeniden kurma iradesini göstermiş olacağız.

Bakın elimizi vicdanımıza koyalım, ülkenin bir yerinden ölüm haberleri gelmeye devam etseydi bizler burada Gezi direnişini gerçekleştirebilir miydik? Bence kesinlikle hayır.

Türkiye’de Gezi direnişi büyük ölçüde gündemi değiştirse de barış süreci, özellikle yerelde devam eden ekoloji mücadeleleri, yeni anayasa yapımı gibi çok ciddi ve ağırlıklı gündemler var. Siz yeni durumda bu konulara nasıl yaklaşılması ve hangilerine öncelik verilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Önceliğimizin kesinlikle Barış süreci olması gerektiğini düşünüyorum. Saydığınız konuların hepsi çok önemli ve üzerinde titizlikle durulması gereken konular. Ancak Barışın önceliği var, hepsinden daha fazla bir önemi var. Bakın elimizi vicdanımıza koyalım, ülkenin bir yerinden ölüm haberleri gelmeye devam etseydi bizler burada Gezi direnişini gerçekleştirebilir miydik? Bence kesinlikle hayır.

Belki farkında olmadığımız bir konu var; Barış süreci tamamlanabilirse bizler hepimiz ilk kez “normal” şartların olduğu bir ülkede yaşamanın nasıl bir şey olduğunu deneyimleme fırsatı bulacağız.  Cumhuriyetin kuruluş aşaması, darbe ve muhtıra dönemleri ve nihayetinde 30 yılı aşan bir savaş sürecinin sonucunda bizim ya da bizden evvelkilerin olağan şartlarda yaşama fırsatı olmadı. Anayasa sürecinde BDP’ye destek verecek politik bir duruş sergilemenin yararlı olacağı düşüncesindeyim ama Barış sürecinden sonra en fazla ağırlık verilmesi gereken konu kesinlikle ekolojik mücadele. Dünya ekolojik bir yıkıma doğru hızla gidiyor. Ülkemizde de kalkınma kisvesi altında, kapitalizmin tüm yıkıcı ve talan edici enstrümanlarını çekinmeden kullanan bir iktidar var.

Biz burada Gezi’ye bakarken, bakmadığımız yerlerde HES, termik santral, üçüncü köprü inşaatları devam ediyor.  Nükleer santral inşaatı için hazırlıklar sürüyor. Gezi direnişinde oluşan enerjiyi doğru bir şekilde buralara yöneltebilirsek, etkili bir ekolojik mücadele başlatabiliriz.

Bence bir partinin engelliler alanında yapabileceği çok şey var; öncelikle üye olmak isteyen engelliler teşvik edilmeli, partinin imkanları elverdiği ölçüde parti il ve ilçe örgütlerinin büroları engellilerin kolay erişebilecekleri binalarda tutulmalı.

Parti içinde engellilerle ilgili politikalar konusunda da çalıştığınızı biliyoruz. Sizce bu konuda neler yapılmalı? Bir parti engellilerin hakları ve yaşamı için neleri değiştirebilir?

Partimizin politika üreten birimleri olarak çalışma grupları var. Gerekli talep olduğu takdirde hemen her konuda çalışma grubu kurulabiliyor. Biz de yaklaşık 10 arkadaşımla Engelliler ve Dezavantajlılar Çalışma Grubunu kurmuş bulunuyoruz. Bence bir partinin engelliler alanında yapabileceği çok şey var; öncelikle üye olmak isteyen engelliler teşvik edilmeli, partinin imkanları elverdiği ölçüde parti il ve ilçe örgütlerinin büroları engellilerin kolay erişebilecekleri binalarda tutulmalı.  Siyasi partiler engelli bireylerin sorunlarının neler olduğunu araştırmalı, konu hakkında çalışan sivil toplum kuruluşlarıyla sürekli dirsek teması içinde olmalı.  Ve tabi bu sorunlara çare olacak politikalar üretmeli..

Teşekkür ederiz.

Bana düşüncelerimi ifade etme şansı verdiğiniz için asıl ben çok teşekkür ederim.

Röportaj: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

“Her yer Taksim” mi acaba? – Berkay Atik

Parktaki olayların patlak vermesiyle bir süre ertelediğim Kuzey Anadolu çiftçi ziyaretlerime, parkın sakinleşmesi üzerine 11 Haziran sabahı yola çıkaracak başladım. O gün parka polis tarafından ikinci şafak baskını yapıldı. Aklımı ve kalbimi İstanbul’da bırakarak çıktığım yolculukta Zonguldak’tan Kars’a uzanan rotamı zor da olsa tamamladım. Bu yazıda çiftçilerle tarım üzerine konuştuklarımı değil, Gezi olaylarının kırsaldaki yansımalarına dair izlenimlerimi anlatacağım.

Ben köy köy dolaşırken İstanbul’da, Ankara’da kıyamet kopuyordu. Kastamonu’nun bir köyünde misafir olduğum evde biz sofranın başındayken televizyonda tahmin edebileceğiniz renkte Gezi haberleri dönüyordu. Buraya kadar çok şaşırtıcı değildi ama durumun vehametinin ilk sinyalini sofrayı kuran sevimli ev sahibesinin ağzından çıkan şu dikenli kelimelerde gördüm: Terörist bunlar, terörist! Eşi de farklı düşünmüyordu; dış mihraklar, düzeni bozanlar, kaldırım taşları, vs. Ertesi gün oradan ayrılıp doğuya doğru yola koyuldum, köy kasaba ilerledim. Ne acı ki gittiğim hemen hemen her yerde manzara aynıydı, dillerde hep aynı kelimeler:

“ağaç bahane, bunların derdi başka!”

“ülkenin gelişmesini istemiyorlar, ülkeye zarar veriyorlar, kırıp döküyorlar”

“3. köprü, havalimanı, kanal İstanbul projesi yabancıların işine gelmiyor, bu eylemciler onların maşası”

“dış mihrakların oyunu”

Kısacası, gittiğim köy kahvelerinde okunan gazeteler, evlerde hiç kapanmayan televizyonlar, minibüslerde açık radyolar ve her gün her yerde aynı mesajları yineleyen Başbakan olayları nasıl anlatıyorsa köylü de olayı öyle kabul ediyor, çevresindekilere aynı cümlelerle aktarıyordu. Üstelik bahsettiğim köylüler arasında AK Parti’ye oy vermeyen, hatta Başbakan’ı sevmeyenler de vardı ama bu eylemlerden hepsi bıkmıştı ve alternatif bir ses olmadığı için duyduklarına inanıyorlardı.

Ethem’den, kırmızılı kadından, Kordon’da durup dururken polis dayağı yiyen genç kız ve oğlandan, evlerin içine kadar atılan gaz fişeklerinden, kask numarası kapalı polislerden, eli sopalılardan, tacizlerden, yaralamalardan, yerde tekme tokat dövülenlerden, keyfi gözaltılardan, işkenceden, Dolmabahçe’de camide yaşananların gerçek yüzünden ve daha nice gerçekten haberleri yoktu. Çünkü sosyal medya buralara uğramamıştı. Bir süre kendimi inanılmaz çaresiz, üzgün ve öfkeli hissettikten sonra silkelendim ve “bundan sonraki duraklarımda medya ben olacağım” dedim. Girdiğim her ortamda Gezi gerçeğini anlatmaya çalıştım. “Şöyle olmuş, böyle olmuş” diye kulaktan kulağa çarpıtılarak ve şişirilerek anlatılan lafları duydukça “durun, ben oradaydım, size ilk ağızdan anlatayım” diyerek konuştum da konuştum. Anlattıklarım genelde kafaları karıştırdı, çünkü şimdiye kadar kimse bu abilerime Gezi bostanını, parktaki teyzeleri, çocukları, şenlik havasını anlatmamış, göstermemişti. “Hayır” dediğimiz AVMleri, HESleri, madenleri, nükleer santralleri, köprüyü, havalimanını, vs niye sakıncalı bulduğumuzu kimse onlara tam olarak açıklamamıştı. İşte bu yüzden bu projelere hayır diyenler, kırsaldaki insanımızın gözünde kalkınmaya, gelişmeye, refaha karşı duran, sokağa döküldüğünde ise kutsal devlet nizamına tehdit unsuru içeren kaka insanlar hâlâ…

“Her yer Taksim”i gerçek kılmak, dönüşümü kitleselleştirmek istiyorsak İstanbul dışına, Anadolu şehirlerine, kasabalarına, köylerine bizzat gidip olanı biteni, dış mihrakların, faiz lobisinin veya partilerin değil sadece ve sadece doğanın haklarının savunucusu olduğumuzu, “hayır” dediğimiz projeleri neden ülkemiz ve doğamız için doğru bulmadığımızı herkesin anlayacağı bir dilde anlatmak zorundayız.

Berkay Atik

Yabancı Sermayenin Türkiye Lobisi AKP Hükümeti – Murat Güney

turkiye_toplam_dis_borc_stoku
AKP iktidarının Türkiye’yi içine sürüklediği gerilim ortamında zaten pamuk ipliğine bağlı olan ekonomik dengeler de bir bir alt üst olmaya başladı. Günlerdir yükselen dolar kuru 1.80 liradan 1.95 liranın üzerine kadar yükseldi. İstanbul borsası çok kısa bir sürede %20’den fazla değer kaybederken devlet iç borçlanma senetleri yani devlet tahvili ve hazine bonosundan ciddi bir yabancı sermaye çıkışı söz konusu oldu. Bu ani ve şiddetli yabancı sermaye çıkışından kaynaklanan Türk lirasındaki hızlı değer kaybına müdahale Merkez Bankası’ndan geldi. Bu yazının yazıldığı tarih itibariyle Merkez Bankası, doların değerini düşürmek ve Türk lirasının değerini yeniden artırmak için elindeki rezervlerin yaklaşık %6’sına denk gelen 6 milyar 350 milyon doları bir ay gibi kısa bir sürede satarak tüketmiş bulunuyordu. Ne var ki, bu miktarda bir müdahale bile Türk lirası karşısında doların değerini bir kuruş dahi düşüremedi. Çünkü Türk lirasının değer kaybı, ani ve hızlı yabancı sermaye çıkışından kaynaklanıyor. Bu çıkış tersine döndürülemedikçe Merkez Bankası’nın döviz satışları Türk lirasının değer kaybını belki sadece yavaşlatabilir.

Türkiye Mayıs 2013 itibariyle 53.6 milyar dolara ulaşarak Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın neredeyse %7’sine ulaşan ve hızla artan döviz açığını (cari açık) kapatmak için yabancı sermayeye muhtaç hale getirilmiş durumda. Muhtaç olduğu yabancı sermayeyi bu çıkıştan alıkoymak için Türkiye’nin acil olarak bugün sunabileceği/satabileceği yegâne araç ise maalesef yüksek faiz. Aslında bugün Türkiye’yi faizden başka satacak bir şeyi olmayan bir ülke haline düşüren AKP iktidarının yıllardır sürdürdüğü ekonomi politikası. Her ne kadar bugünlerde başbakan Erdoğan’ın Gezi Eylemleri’ne dair komplo teorisinin meşhur baş aktörü ne olduğu pek de belli olmayan bir “faiz lobisi” olsa da aslında başbakan ve başında olduğu AKP hükümeti yıllardır dışarıya borçlanma ve ithalatı artırma modeliyle şişirdikleri ekonomiyi yabancı sermayeye uygun döviz kurundan yüksek faiz satarak idare ediyorlar.

Evet, AKP iktidara geldiğinden beri dış borca ve ithalata dayalı bir büyüme modelini uyguladı. Bu ithalata dayalı büyüme modeli sonucu Türkiye’nin 2002 yılında 129 milyar dolar olan dış borcu 2012 sonunda 336 milyar doları aştı. Hazine Müsteşarlığı resmi verilerine göre toplam dış borç stoku 2013 Mart ayında 350 milyar dolara ulaşmış durumda. Yani AKP iktidara geldiğinden beri Türkiye’nin dış borcu 3’e katlandı. Dış borç ve ithalata dayalı bu büyüme modelini sürdürülebilir kılacak yurtiçi tasarruflar ise çok düşük seviyelerde. Dolayısıyla AKP hükümeti finansal sistemi “kısa vadeli” yabancı sermaye girişlerini cezbedecek hale getirdi. Bu noktada kısa bir not düşerek “uzun vadeli” ve kalıcı “doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının” (Türkiye’de fabrika kurmak gibi) bu kısa vadeli finansal kâr amaçlı yabancı sermaye girişi yanında önemsiz derecede az kaldığını vurgulayalım.

bono_borsaya_gelen_yabanci_para_2002-2012Türkiye’ye “sıcak para” olarak tabir edilen kısa vadeli finansal kâr amaçlı sermaye girişi iki ana kanaldan olmakta: Bunlardan birincisi İstanbul Borsası, diğeri de sabit getirili menkul kıymetler (SGMK) yani banka mevduatları ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) yani devlet tahvili ve hazine bonosu. AKP hükümeti sermaye girişini teşvik etmek için yaptığı düzenlemelerle borsayı tamamen vergisiz hale getirdi. Evet, İstanbul Borsası’nda sermaye geliri elde eden hem yabancı hem de yerli hissedarlar ne stopaj ne de gelir vergisi öderler. Hatırlatmak gerekirse İstanbul Borsası’nda işlem gören hisselerin yaklaşık %65’i az sayıdaki yabancı sermaye grubunun elinde. Dolayısıyla bu yabancı finansal kurumlar borsada istedikleri gibi spekülasyon yapmakta, bu spekülasyondan elde ettikleri gelirden vergi ödemedikleri gibi borsadaki manipülasyonlarından dolayı da ciddi bir takip ve denetime maruz kalmamakta. Sabit getirili menkul kıymetlere gelince yine AKP hükümeti 2006 yılında geçirdiği açıkça ayımcı bir kanunla, bu kez sadece yabancı sermaye için devlet tahvili ve hazine bonosundan elde edilen geliri vergiden muaf hale getirdi. Yerli tahvil ve bono alıcıları ise elde ettikleri sermaye gelirinden %10 oranında stopaj ödemeye devam ediyor. Devlet iç borçlanma senetlerinde yani devlet tahvili ve hazine bonosunda yabancıları kayırmak sadece vergi muafiyetinden ibaret değil. Yabancı sermayeyi esas cezbeden nokta devletin tahvil ve bonoya ödediği yüksek faiz. Her ne kadar bir zamanlar %20’lerin üzerinde seyreden tahvil faizleri 2008 krizinden sonra %7-8 seviyelerine düşmüş olsa da, bu oran yine de bugün %1-2 aralığında faiz veren ABD ve Avrupa ülkeleri tahvillerine göre yabancı sermaye için çok cazip üstelik vergisiz kazanç imkanı sunmakta. Şüphesiz Türkiye’nin tek başına yüksek faiz vermesi yabancı sermayeyi çekmek için yeterli değil. Aynı zamanda yabancı sermayenin Türk lirasının değerinin en azından azalmayacağına da ikna edilmesi gerekiyor. Böylece örneğin 1.80 liradan dolarını bozdurarak devlet tahvili alan bir yabancının dönem sonunda elde edeceği faiz gelirinin bugün olduğu gibi dolarını 1.95 liradan geri almak zorunda kalarak sıfırlanmayacağının garanti edilmesi şart. Yoksa bugün olduğu gibi yabancı sermaye Türkiye’yi hızla terk ediyor.

Eğer 2002 yılından bu yana döviz kuru hareketlerine bakacak olursak AKP’nin en azından bu son aya kadar döviz kurunu baskı altına alarak yabancı sermayeye bu güvenceyi vermeyi başardığını söyleyebiliriz. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında (bugünkü parayla 6 sıfırı attığımızda) dolar kuru yaklaşık 1.5-1.6 lira aralığına ulaşmıştı. AKP iktidarı geçmiş hükümetler döneminde döviz kurunda yaşanan aşırı dalgalanma ve değer kayıplarını kuru baskı altına alarak dengeledi. Zira geçmiş hükümetler döneminde de oldukça yüksek faiz vardı, buna karşın Türk lirası da hızla değer kaybediyordu ve yabancı sermayedarlar yüksek faizden elde ettikleri kazancı Türk lirasının değer kaybından dolayı aynen geri veriyorlardı. AKP hükümeti ise son on sene içinde birtakım kısa süreli sapmalar olsa da doları kabaca 1.35 ila 1.85 lira arasında tutmayı başardı, yani yüksek enflasyona ve faize rağmen Türk lirası ciddi bir değer kaybına uğramadı.

Peki aynı dönemde devlet tahvili faizi ne kadardı dersiniz? TÜİK verilerine göre 2002-2012 yılları arasında devlet tahvilinin toplam bileşik faizi %720 civarında gerçekleşti! Yani örneğin AKP’inin iktidara geldiği 2002 yılında 1,000 dolarını 1.5 liralık kurdan bozdurup 1,500 liralık devlet tahvili alan bir Amerikalı sermayedar 2012 yılı sonuna kadarı 10,800 lira faiz geliri elde ederek parasını 12,300 liraya çıkardı. 2012 sonunda 1.78 civarındaki döviz kurundan tekrar dolar alan sermayedar Amerika’ya 6,900 dolarla döndü! Yani parasını neredeyse 7’ye katladı ve elde ettiği sermaye geliri için hiç vergi ödemedi. Üstelik 2002-2012 yılları arasında Amerika’daki toplam enflasyon Amerikan Çalışma Bürosu istatistiklerine göre sadece %27 idi. Hâlbuki aynı dönemde (2002-2012) TÜİK verilerine göre Türkiye’de toplam enflasyon %300 civarındaydı. Yani yerli tahvil alıcısının faiz gelirinin yaklaşık yarısı enflasyon karşısında erirken Amerika’daki görece bir hayli düşük enflasyon yabancı yatırımcının reel kazancını oldukça yükseğe taşıdı. Amerika’daki bu %27’lik enflasyonu da hesaba kattığımızda 2002 yılında 1,000 dolarlık Türkiye devlet tahvili alan Amerikalı yatırımcının 2012’ya gelindiğinde Amerika’daki alım gücü yaklaşık 5,400 dolara çıkmıştı.

Durumu daha iyi anlamak için aynı yabancı sermayedar parasını Amerika’da değerlendirseydi ne olurdu buna da bakmakta fayda var. Aynı sermayedar 2002 yılında 1,000 dolar karşılığında 10 yıllık Amerikan hazine bonosu alsaydı yıllık en fazla %5 faizden on yılda bileşik olarak maksimum %62’lik bir faiz geliri elde edecekti. Üstelik elde edeceği faiz geliri üzerinden her yıl %30’lara varan gelir vergisi ödemek zorunda kalacaktı. Vergi de düşüldükten sonra 10 yıllık bileşik kazancı %40’lara düşecek yani 2002’deki 1,000 doları 2012’de 1,400 dolar olacaktı. Bu dönemde Amerika’da gerçekleşen %27’lik enflasyonu da hesaba katarsak aynı sermayedarın on yıllık reel kazancının %10 civarında olacağını yani 2002 yılındaki 1,000 dolarının Amerika içindeki alım gücünün 2012’de 1,100 dolar civarına çıkacağını söyleyebiliriz.

Görüldüğü gibi Türkiye’de 2002 yılında 1,000 dolar karşılığı devlet tahvili alan Amerikalı bir sermayedar 2012 yılında parasını enflasyondan önce 6,900, Amerika’daki enflasyon da hesaba katılınca 5,400 dolara çıkarabiliyorken, aynı parayı Amerikan hazine bonosuna yatırdığında 10 yıl sonra 1,400 dolar sahibi oluyor ve enflasyondan sonra da alım gücü ancak 1,100 dolara çıkabiliyor.

Yukarıdaki bu basit karşılaştırma bile Türkiye’nin AKP hükümeti tarafından yabancı sermaye için nasıl bir faiz cennetine dönüştürüldüğünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermekte. Dolayısıyla illa bir faiz lobisi aranıyor ve Türkiye’de yabancı sermayenin taşeronluğunu kimin üstlendiği soruluyorsa bunun aslında AKP hükümetinin ta kendisi olduğu ortada.

Yükselen Dış Borç, Azalan Tasarruflar ve Yatırımlar
tr_tasarruf_oranlari_2000-2011 Peki, nasıl oldu da Türkiye faizden ve borsasından başka dünyaya sunacak bir şeyi olmayan bir ülke haline getirildi?

Bu sorunun cevabı da yine AKP hükümetinin ekonomi politikasında gizli. Üretime, teknolojiye ve yaratıcılığa değil yurtdışında halihazırda üretilmiş olanı ithal edip pazarlamaya dayalı bir ekonomi modelini “ekonomik büyüme” olarak lanse eden AKP, Türkiye’yi Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın %35’ine varan dış borç ve %7’sini aşan cari açıkla baş başa bıraktı. Bu yüksek dış borç ve cari açık sorununu çözecek yapısal hiçbir yatırım ve plan ortaya koymadı. Onun yerine dış açığı kısa vadeli yabancı sermaye ile kapatma-örtbas etme yolunu seçti. Hâlbuki dünyada 80’li yıllarda Türkiye ile aynı noktada başlayıp bugün hem ekonomik hem insani gelişmişlik anlamında çok öteye giden birçok ülke mevcut.

Dünyada cari açık vermeyen hatta cari fazla veren ülkeler bunu iki şekilde başarır. Birincisi petrol, doğal gaz ve değerli madenler gibi zengin doğal kaynaklara sahip olup bunları satarak, ikincisi ise eğitime ve ileri teknolojiye yatırım yapıp katma değeri yüksek ürünler üretip satarak. Türkiye’nin zengin petrol ve doğalgaz kaynakları olmadığına göre dış borç ve cari açık sorununu kökünden çözmek için başvurabileceği yegâne yol tıpkı birçok Uzakdoğu ülkesinin 80’li yıllarda yaptığı gibi eğitim ve ileri teknoloji yatırımları olabilirdi. Gel gör ki, AKP hükümeti döneminde Türkiye’deki tasarrufların da o tasarruflarla yapılabilecek yatırımların da Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya oranı artacağına azaldı.

AKP iktidara geldiğinde %19 civarında olan yurt içi tasarrufların GSYH’ye oranı 2012’de %13’e kadar düştü. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse tasarrufların GSYH’ye oranı bu dönemde Çin’de %54’e, Hindistan’da %34’e ve Güney Kore’de %31’e çıktı. AKP hükümeti ise Türkiye’de bu dönemde yapısal yatırımlar için tasarruf etmek yerine yurt dışından gelen kısa vadeli hazır sıcak parayla günü kurtarmaya çalıştı. Yani satacak petrolü veya ileri teknoloji ürünü olmadığı için faiz satarak cari açığını kapattı.

AKP döneminde gerçekleştirilen düşük orandaki yatırımlar ise altyapı, inşaat ve turizmden ibaret kaldı. Bir dönem hızlı nüfus artışı ve büyük kentlere göç ile hızla büyüyen inşaat sektörü, bugün krizin eşiğinde. İstanbul başta olmak üzere büyük kentler kimsenin satın almadığı onbinlerce boş daire ve kimsenin gitmediği onlarca alışveriş merkezi ile doldu. Konut ve alışveriş merkezleri boş kalınca bu defa gereksiz ve anlamsız altyapı projelerine yönelindi. Örneğin İstanbul’da hâlihazırdaki havalimanlarına ek pistler yapılarak 45 milyonluk yolcu kapasitesi iki katına çıkarılabilecekken gerçek ihtiyaç hesaplaması yapılmadan 150 milyon gibi uçuk bir kapasiteye sahip yeni havaalanı projesi ihale edildi (karşılaştırma için dünyanın en yoğun havaalanı olan Amerika’daki Atlanta havaalanının kapasitesi 95 milyon.) Kanal İstanbul gibi çok büyük çaplı ancak anlamı ve amacı belirsiz projeler ortaya atıldı. Tüm bunlar ekonomiyi canlandırmak için kaldırım taşlarının sökülüp yeniden yerine dizildiği dönemleri hatırlatıyor ve AKP iktidarı altındaki ekonominin krizinin iyice yaklaştığını bizlere haber veriyor.

Keza AKP döneminin imalat sanayii verileri de yine Türkiye’nin bu düşük tasarruf ve yatırım ortamında neden başlıca dış satım kaleminin faizler haline geldiğini gözler önüne seriyor. AKP iktidara geldiğinde imalat sanayiinin GSYH içindeki payı %18 iken on yılın sonunda imalat sanayiinin milli gelir içindeki payı %15.6’ya indi. Türkiye dünya imalat sanayi üretimi sıralamasında 1990’da 13., 2000 yılında ise 15. sıradayken AKP döneminde 2010 yılında dünyanın en büyük 15 imalat sanayi ülkesi sıralamasının dışında kaldı.

Böylesi bir ekonomik anlayış karşısında Türkiye’nin AKP’nin öngördüğü gibi 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmesi söz konusu bile değil. Hatta Türkiye’nin şu anki sırasını bile koruyup koruyamayacağı meçhul.

AKP iktidarında ciddi anlamda büyüyen bir tek sektör oldu, o da finans ve bankacılık sektörü. Yabancı sermayeye sattığı başlıca şey borsası ve faizi olan bir ekonomide buna şaşırmamak gerekiyor elbette.

Böylesi bir ortamda başbakan Erdoğan’ın “faiz lobisi” diye bir grup icat edip bunu ülkenin baş düşmanı olarak ilan etmesi bizlere George Orwell’in 1984 romanının karanlık dünyasında insanlara “savaşı barış, köleliği özgürlük ve cehaleti erdem” diye gösteren iktidarları hatırlatıyor. Zira Erdoğan hükümeti iktidara geldiği günden beri yabancı sermaye girişini teşvik etmek için vergisiz, sorgusuz, sualsiz düşük kurdan yüksek faiz vermek üzerine kurduğu düzeni bugün bizlere “faiz lobisi karşıtlığı” olarak göstermeye çalışıyor.

Murat Güney – www.davetsizmisafir.org

Ölüme karşı hayat – Onur Orhan

Çok yeni bir şey değildir, insan hayatı söz konusuyken bile para pul hesabı yapmak.

Canlar bu dünyadan göçerken, bedenler sakatlanıp ruhlar ezilirken bile yapılabildiğini kanıtlamıştır tarih ve dünya şimdiye dek. Üstelik defalarca. Üstelik hızla.

Ve bazısının adına rasyonalite diyebileceği bir tür yarı sarhoşlukla ve yanlış ve dahası çarpıtılmış önermeler üzerinden kurulan eksiği gediği bol bir mantıkla yapılır bu para pul hesabı.

Ve böylece “zihnî hilelerle” sıralanır mallar kamuya karşı.

Yani eşya insanın önüne konur; bir duvar, bir set olsun diye. Cansız, cana karşı tutulur. Alıp satılabilenler, yani yerini eninde sonunda doldurabilenler, yeri doldurulamaz olanın; her biri kendi başına bir mucize olan insan hayatının karşısına çıkarılır.

Hülasa ölüm, hayata karşı durur.

Aslında insanın, geride bıraktığı onca tarih ve bunca rezalet varken yaşamın bu denli değersizleştirilmesine şaşırmaması beklenebilirdi belki de. İnsanın, insanı yaşarken öldüren tüm zehirli fikirlere alışmış olması gerektiği de düşünülebilirdi yine.

Ama alışmaz insan.

Alışamaz! Hâlâ şaşırır, hâlâ karşı gelir ve yediği her silleyle bilincini bileyler ve keskinleştirir.

Çünkü insan, ölümden çok hayattır.

Ve bilir insan; evet, ölüm vardır ama asla hayattan büyük değildir.

Fayda Değerini Hayat Değeri Üzerine Çıkarmak

Malların kamuya karşı sıralanması, sadece çarpıtma yahut konuyu sulandırma meselesi değildir. Öyle olsaydı, insanın işi daha kolaydı. Malların kamuya karşı sıralanması, besbelli bir perspektif hatası, bir zaviye kaybı ama dahası ve en önemlisi, bir ruh noksanlığıdır.

Çünkü bu fikrin ve bu fikri dillendirmenin altında, işlevi olan her şeyi öne çıkarma ve önemseme, işlevsiz gibi görüneniyse ayıklama, eksiltme, gözden çıkarma eğilimi vardır. Yani altında besbelli ticari bir hesapçılık vardır. Böylece toplum, “verimlilik” ve “süreklilik” sözcükleri üzerinden koskoca bir üretim tesisine dönüştürülür. Değerlerse son derece mekanik bir bakış altında aşınır, un ufak olur.

Ve bir kez topluma yayıldı mı bu hastalıklı mantık, bir kez tüm yönetim organlarına sızdı mı, işi güçtür insanlığın. Çünkü “Hınç”ta da dediği gibi Max Scheler’in, fayda değerini hayat değeri üzerine çıkaranlara göre, “eğer biri kendini faydacı medeniyet mekanizmasına” uyarlamamışsa, “yaşamsal değeri ne kadar büyük olursa olsun yok edilmesi” gerekir, en azından bir başkasına dönüştürülmelidir.

Ve dolayısıyla bir amaca, bir çıkara hizmet etmediği düşünülen insan kıymetli görülmez artık. Siz istediğiniz kadar “Ama insandır!” diye haykırın, fark etmez; kulaklar sağır, gözler kördür. Çünkü bu düşünceye göre, insan faydalı değilse, yani yönetenin istediği bir işe koşulamıyorsa ya da direniyorsa sürüye katılmaya, yani çarkın dişlerinden biri olmak istemiyorsa, o zaman pekâlâ ezilebilir çarklar arasında.

Böyle düşünür, faydayı hayatın üzerine çıkaranlar.

İşte o zaman göçüp giden hayatlar değil, kırılıp dökülen mallar sıralanır.

Yani artık mallar, kamuya karşıdır.

Şirket Aklı Hayata Sızarsa

Joel Bakan, “Şirket” adlı kitabında faydacı mantığın tehlikelerine karşı çok çarpıcı bir örnek verir. General Motors tarafından üretilen Malibu markalı otomobilin, kâr ve maliyet analizleri öyle diyor diye, nasıl insan hayatını riske atacak şekilde tasarlandığını anlatır bize.

1993 yılında gerçekleşmiş bir kaza sonucu ortaya çıkar ki General Motors, Malibu’nun taşıdığı yüksek riskten haberdardır aslında. Ancak yakıt tanklarının yerini değiştirmenin maliyeti, kaza ve ölümler karşısında ödeyeceği tazminattan yüksek olduğu için şirket kendi savunmasına göre “rasyonel bir karar almış” ve kaza riskini göze alarak yakıt tanklarını arka tampona çok yakın tasarlamış ve öyle de bırakmıştır. ABD Ticaret Odası da General Motors’u heyecanla savunur ve “yüksek kaza ve ölüm oranlarını göze alırkenki” tutumun, “iyi şirket davranışına özgü bir kalite işareti” olduğunu söyler.

Ama jüri onlarla aynı fikirde değildir.

İyi ki de değildir.

Gelin, bir an için şunu tasavvur edelim: Ya General Motors ve ABD Ticaret Odası gibi kurumların düşünce eğilimi toplumun geneline bulaşırsa ya da geneline bulaşmasına gerek kalmaksızın “jürisiz” yönetilen bir hayata geçiş yapılırsa, halkın devre dışı olduğu bir hayata yani?

Sadece kâr ve maliyet analizlerinin olduğu, fayda değerinin hayat değeri üzerine çıktığı bir hayata, demek istiyorum.

O zaman sadece mallar kamuya karşı olmakla kalmaz ve sadece şirket aklı hayata sızmaz.

Ölüm hayata sızar ve dahası ölüm hayata egemen olur.

İmkansız bir takas: Ölümle hayatın takası

Norman O. Brown’ın enfes kitabının adıdır “Ölüme Karşı Hayat”.

Ve Brown, Erich Fromm’un da “ölümseverlik” diye tanımladığı tutumdan yola çıkıp ölümseverlikle mal mülk edinme arasındaki ilişkiyi anlatır tüm detaylarıyla. İnsan hayatının ve bedeninin değerden düşmesine, insana ve onun hayatına maddi ölçüler getirmenin sakıncasına dikkat çeker Brown.

Cansız şeylerin üzerine, yani eşyanın ve malların üzerine yığılan bir hayat, yavaş yavaş ölen bir hayattır aslında. Rekabet düşüncesini yoğunlaştırır, şiddeti artırır ve insanların arasını açtıkça açar. Çünkü insanla malların arasını yapmaya kalkarken insanla insanın, insanla hayatın arasını açmak gerekir.

Ve böylece mallar ve mülkler, gittikçe daha fazla, kaçırılan hayallerin ve ulaşılamayan hazların yerine geçirilir. İmkânsız bir takastır bu. Canlı olanla cansızın takasıdır çünkü.

Ve bu sakatlanmış düşünce kamuya yerleştikçe, hayallerini kovalayan ve hayatı hazlarıyla beraber yaşamaya çabalayan insanlar değersizleşir egemenlerin gözünde. Çünkü sonunda o insanlar, sırf insan oldukları için mal mülk gibi kolay elde edilemiyor, para gibi biriktirilemiyor, sadık kullar gibi her işe koşulamıyor ve bir ıslıkla da hizaya girmiyorlardır. Basit sloganlarla da yönlendirilemez onlar. Hasılı, onlar hayattan çok şey bekliyor, dahası hayattan yana duruyor ve ona karışmak istiyorlardır.

Oysa faydacı değer hayat değerini ezip geçti mi, yönetenler de en çok mallardan yana durur. Mallar hareketsizdir, cansızdır çünkü. Mallar ses çıkarmaz, itiraz edemez, en fazla gıcırdarlar biraz. Mecburen itaatkârdırlar. Bir işe kolayca sürülürler. Nesnedirler sonuçta ve “öznelik” peşinde de değillerdir, öznellik peşinde de. İşlevsellikleri açıktır, paraca bir karşılıkları, bir maliyet kalemi olarak yeryüzünde ağırlıkları vardır.

Ölümseverlik böylece yayılır, artar. Faydacılık onu besler, o da faydacılıktan beslenir. Bir bakmışız ki mallar her yanımızı sarmış ama ortada yaşanacak bir hayat kalmamış!

Kamu yok yani.

Oysa mallar, kamuya tabidir. Öyle olmalıdır.

Ve ne zaman ki ölümler varken mallardan söz etmeyi aklından bile geçirmez insanlar, işte o zaman derin bir nefes alabiliriz.

Çünkü o zaman işler yoluna giriyor demektir.

Yani kamu değer kazanıyor ve malların hükmü azalıyor demektir.

 

Onur Orhan – http://egoistokur.com/onur-orhan-yazdi-olume-karsi-hayat/

 

 


#Dirennehir için Büyük Atlayış 2013

0

Büyük Atlama (Big Jump), nehirlerin yaşaması için tüm Avrupa’da 2005 yılından bu yana Temmuz’un ikinci pazar günü aynı saatte binlerce insanın nehirlere atlamasıyla gerçekleşen bir etkinlik.

Geçtiğimiz yıl Büyük Atlama Avrupa’nın birçok ülkesinde 115 farklı alanda düzenlendi.

www.rivernet.org/bigjump

Büyük atlama, insanlarla nehirleri barıştırmayı hedefliyor. Bu organizasyonile halkın nehirlerini ve göllerini yeniden kazanmalarını sağlaması ve bu alanlarla insanlar arasındaki güçlü bağları yenilemesi amaçlanıyor.

Organizasyon 2002 yılında pilot bir “Büyük Atlama” ile “Uluslararası Elbe Yüzme Günü”

olarak düzenlendi. Avrupa’nın en meşhur nehri Elbe’nin yeniden keşfedilişinin kutlanışı için 100.000 kişi bu etkinlikle bir araya geldi.http://www.rivernet.org/elbe/general/badetag_e.htm

Elbe Nehri’nin Çek Cumhuriyeti’ndeki kaynağından, Doğu Almanya’ya, Hamburg’daki halice kadar 55 yüzme noktası 200’den fazla yerel grup tarafından belirlendi ve yüzme günü organize edildi. Elbe nehri gibi diğer nehirlerde, havzalarda, ülkelerde, her yerdebu etkinliğin gerçekleşmesi için daha büyük çaplı bir organizasyon başlatıldı.

Böylece gitgide büyüyen “Büyük Atlama” özetle; insanların doğayı korudukları ve tekrar temiz ve yaşayan nehir isteklerini duyurdukları, nehirler yüzme günüdür.

Büyük Atlama etkinliğinin Avrupa’daki tüm nehir havzalarında gerçekleşecek “Avrupa Nehir

Yüzme Günü” organizasyonları ile doruğa çıkması hedefleniyor.

Bu organizasyonlarda nehirlerin kutlaması daha da büyük katılımlarla yapılacak, herkes yine

aynı gün, aynı saatte, kaynağından okyanusa kadar tüm Avrupa nehirlerinde yüzecek.

İlk sene Alakır, Burdur, Halfeti ve Hasankeyf’te gerçekleştirdiğimiz bu keyifli ve anlamlı etkinliğin yapıldığı alanlara, 2012’de Akyaka, Ankara Tahtacıörencik, Antalya Köprüçay, Aydın, Urfa Birecik, Bursa, Cunda Adası, Çanakkale, Edirne, Ergene, Hatay, İstanbul, Balıkesir, Kazdağları, Köyceğiz, Kuşadası, Manisa, Maraş, Mardin, Ölüdeniz, Van ve Yuvarlakçay da katıldı.

Bu sene de yaklaşık 40 değişik noktada #dirennehir sloganıyla Büyük Atlama geçekleşecek.

Yeşil Gazete

Köprü bahane; imar, rant şahane – İkbal Polat

Karayolları Genel Müdürü Mehmet Cahit Turhan’ın, 3. Köprü projesi ile ilgili Bakanlığa gönderdiği ve Bakan Binali Yıldırım’ın 11 Haziran tarihinde imzaladığı yazıda köprünün yanlış güzergahta yapıldığını anlatan yazı sosyal medyada dolanıyor.

“Genel Müdürlüğümüzce ihale edilen Kuzey Marmara Otoyolu güzergahının imarlı kesimlerine ait 1/5000 ölçekli Nazım ve 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı Değişiklikleri Bakanlık Makamınızın ilgide kayıtlı olur’u ile 6001 sayılı kanunun 19. maddesi uyarınca onaylanmıştır.

Ancak, söz konusu imar planlarına esas onaylı güzergah projesinde yapılan değişiklikler neticesinde revizyon yapılması gerektiğinden mevcut imar planlarının iptal edilmesi uygun görülmektedir.

Makamlarınca da uygun görülmesi halinde Bakanlık Makamınızın 04.06.2012 tarih ve 1007 sayılı oluruna istinaden onanan imar planlarının iptalini olurlarına arz ederim.”

Bakanlık 15 ilçeye göndererek 3. Köprü için yapılan plan tadilatlarının iptal edilerek eski planlara dönüşmesini istemiş. Binlerce ağaç kesildikten hafriyatlar yapıldıktan sonra…

Yanlışlıkla 250 bin ağaç kesilmiş…

Şaka gibi…

Rezalet…

Skandal…

Daha ne diyelim bilemedim.

Hatırlatalım.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planını hazırladı. Planın yapılması için İstanbul Metropolitan Planlamayı kurdu. Başına da Prof. Dr. Hüseyin Kaptan’ı getirdi. Beğenelim beğenmeyelim, eksik bulalım bulmayalım, demokratik ve katılımcı süreçlerin işletilmediğini ve planda yanlış kararlar bulunduğunu söyleyelim, öyle ya da böyle kamu kaynakları kullanılarak bu plan yapıldı. Ve bu planda 3. Köprü yoktu. 3. Köprü yeni bir olay değil, İstanbul’un uzun süredir tartıştığı bir konu. Ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kamu kaynaklarını kullanarak kurduğu, akademisyenlerin ve uzmanların çalıştığı bu planlama ofisi 3. Köprünün planda yer almasını istemediler.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi de planı yapanlar da 3. Köprünün, 1/100.000 ölçekli planda yer almasını istemediler. Ve bu plan 2009 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde onaylandı.

Sonra Başbakan Tayyip Erdoğan ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, bir helikoptere binerek İstanbul üzerinde turladılar. Ve 3. Köprünün yerinin Garipçe-Beykoz hattında olacağını söylediler.

Ardından hemen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, bir gecede yapılan kanunlarla verilen yetkilerle, 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planını tadil etti. Plan notuna 3. Köprü ile ilgili karar eklendi. Ve tabii arkasından alt ölçekte 15 ilçenin planlarında tadilatlar yapıldı. 3. Köprünün bağlantı ve yan yolları için.

15 ilçeyi 1 büyükşehiri ilgilendiren bir karar merkezden oldu bittiyle alındı.

Hep söylediğimiz gibi merkezin yerel üzerindeki vesayet rejiminden kaynaklı oluyor bunlar. Malum Anayasa’nın 127. Maddesi, İmar Kanunun 9. Maddesi var.

Dönelim plana. Bir plan yapılırken dikkat edilmesi gereken birçok şey var. Önce analizlerinizi yaparsınız, sonra sentezinizi geliştirirsiniz, daha sonra bir planlama yaklaşımınız olur ve plan yaparsınız. Ve tabii burada olmazsa olmazsanız nüfus projeksiyonudur. Siz planınızı nüfus öngörünüze göre yaparsınız. Ve de planlama yaklaşımınızda bir vizyon öneriniz olur. Kentin gelişimini nasıl yönlendireceğinize dair. Dolayısıyla 3. Köprü tüm bu nüfus öngörüsünü, kentsel gelişme vizyonunu değiştirecek bir karardır. Basit bir plan tadilatı olarak ele alınamaz.

Köprü ile ilgili yapılan tartışmalar meselenin sadece bir karayolu, otomobil ve ağaç kesimi ile ilgili olarak ele alınıyor. Halbuki sorun daha derindir.

3. Köprü sadece bir köprü meselesi değildir.

İstanbul kentinin kuzey ormanlarına büyüyüp büyümemesi sorunudur.

Vakti zamanında 1. Köprüye karşı çıkış sebeplerinden biri de buydu. Eğer İstanbul’a köprü yaparsanız, kent tek merkezli büyür ve bu doğru bir kentsel gelişim değildir. Çok merkezli bir gelişim daha doğrudur denmiştir. Ve haklıda çıkmışlardır. 1. Köprüden sonra kent tek merkezli büyümüş, Maslak tarafı MİA olmuş, Anadolu yakası konut alanı, Avrupa yakası çalışma alanı olarak kent bölünmüş ve bunun faturasını da yıllardır İstanbullular ve doğa ödemektedir.

Şimdi de aynı hata yapılmaktadır. Üstelik bu sefer daha da felaket sonuçları olacaktır. İklim değişikliğini düşündüğünüzde Marmara’nın en önemli yağmur ormanlarını yapılaşmaya açarak büyük felaketlere neden olunacaktır.

3. Köprü, İstanbul kentinin nasıl gelişeceği ve nasıl yönetileceği üzerine bir sorundur. Ve hükümet bu gelişim sürecini planlı yapmak istemiyor. İşine gelmiyor. Çünkü sermaye birikim süreçleri kendini yeniden üretmenin aracı olarak kentsel mekanı seçti ve bu durum AKP’nin işine geliyor. Bunun için rant projeleri yapması gerekiyor, sermayenin ilgisini çekecek yeni mekanlar üretmesi gerekiyor ve bunların sorunsuz, elverişli bölgelerde olması gerekiyor. AKP bu ranttan besleniyor. Çünkü iktidarını konsolide ediyor. Bu başıbozuk düzen onların çıkarına. Ne yönetimin demokratikleşmesini ne de kentlerin planlanması derdi değil. Bugün ortaya çıkan rezaleti de umursamayacak, ne de olsa yanlış kesilen ağaçların olduğu yerleri imara açmak değil mi ana amaç. Dolayısıyla işine gelen bir skandaldır bu.

Ne diyelim, geriye işine gelmeyenlerin birliğini kurmaktan başka bir yol kalmıyor….

İkbal P

İkbal Polat

olat

Adatepe Taşmektep’te ziller yeniden çalıyor

Adatepe Taşmektep

Kazdağları eteklerindeki Adatepe köyünde 14 senedir faaliyetini sürdüren Taşmektep bu seneki programına 18 Temmuz günü Kürşad Demirci’nin vereceği Şamanizm semineriyle başlayacak. Perşembe akşamı başlayacak seminerlere Cuma, Cumartesi ve Pazar sabahları devam edilecek.

Adatepe köyünün terkedilmiş ilkokul binasının restore edilmesiyle kurulan Taşmektep’te 1998 senesinden beri tarih, felsefe, sanat tarihi, edebiyat seminerleri yapılıyor. Ayrıca uygulamalı sanat atölyeleri gerçekleştiriliyor.

Adatepe Taşmektep, günlük hayatlarında uğraştıkları işlerin dışında farklı ilgi alanları olan, bilgilerini derinleştirmek ve deneyimlerine yenilerini eklemek isteyen, şehirlerin yorucu ve zaman tanımayan ortamından çıkarak, yeni bilgiler edinerek tatillerini verimli hale getirmek ve hayata yeni bakış açıları eklemek isteyen insanları bir araya getirmeyi amaçlıyor.

Bu seneki programda Marianna Yerasimos’un vereceği “ Osmanlı mutfağı ve balık kültürü”, Fatih Usluer’in vereceği “Hurufi metinlerin Türk edebiyatına katkısı”, Bülent Bilmez’in vereceği “ Osmanlı İmparatorluğu ve Balkanlar” gibi ilginç seminerler var.

Bu seneki atölye programında Burcu Büyükünal ve Selen Özus’un yönetiminde “takılabilir sanat” bulunuyor.

Adatepe Taşmektep bu sene bir ilk olarak kışa hazırlık programı başlatıyor. Buğday Derneği işbirliğiyle yürütülecek etkinlikte Adatepe köyü kadınlarıyla birlikte kışa erzak hazırlığı yapılacak. Organik buğday ile ekmek yapılacak ve köyün taş fırınlarda pişirilecek, köy keçilerinin sütünden taze peynir ve yoğurt, meşhur Çanakkale domatesinden domates salçası, biber salçası, tarhana, erişte yapılacak.

Adatepe Taşmektep katılımcıları köy içindeki ve civardaki tesislerde konaklayabiliyorlar ve seminerler dışındaki zamanlarda isterlerse denize girme veya Kazdağlarında yürüyüş yapma imkanı bulabiliyorlar.

Taşmektep’le igili ayrıntılı bilgi ve başvuru www.tasmektep.com adresinde bulunabiliyor.

 

 

Yeşil Gazete

 

Enerji üretimi ABD’de büyük depremlere yol açıyor

ABD’li bilimkurgu yazarı Richard A. Lovett imzasıyla Nature.com’da yayınlanan nakaleyi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Onur Babacan ve Özde Çakmak‘ın ortak çevirisiyle sunuyoruz.

Richard A. Lovett

***

Bilim insanları, Science dergisinin bu haftaki sayısında yayınlanan üç makalede doğal gaz çıkarımı, jeotermal enerji üretimi gibi yeraltına sıvı zerkeden aktivitelerin Amerika Birleşik Devletleri’nde birçok depreme yolaçtığını gösterdiler.

Bu depremler çoğunlukla küçük olsa da, bazılarının büyüklüğü 5.0’ı geçiyor. Menlo Park, Kaliforniya’daki ABD Jeolojik Araştırma Kurumu’nda deprembilimci olan William Ellsworth’ün makalesinde gösterdiği üzere, 6 Ekim 2011’de Oklahoma’da 14 evi yıkan 5.6 büyüklüğündeki deprem de bunların arasında.

 

Kuyulara zerkedilen sıvılar fay hatlarının kaymasını kolaylaştırıyor.

Ellsworth, geçen on yılda, orta ve batı ABD’de büyüklüğü 3.0’ı geçen yıllık deprem kayıtlarının sayısının neredeyse on kat arttığını söylüyor – bu sayı 1967-2000 yılları arasında ortalama 21 iken, 2011’de 188’e yükseldi. Kolombiya Üniversitesi’nin Lamont-Doherty Yerküre Gözlemevi’nde deprembilimci olan Nıcholas van der Elst’in bulgularına göre, son on yılda orta ABD’de büyüklüğü 4.5’i geçen depremlerin en az yarısı enjeksiyon kuyularının yakınında gerçekleşti.

Ellsworth, doğalgaz kuyularındaki artan etkinliğin, yeraltı kayalarındaki boşluk suyu basıncını arttırarak gerilmeleri değiştirdiğini, varolan fayları kayganlaştırarak kırılma ihtimallerini arttırdığını öne sürüyor.

Daha önceki araştırmalarda bu kuyularda uygulanan “hidrolik kırılma” veya “fracking” yönteminin çevredeki depremlerle bağı kurulmuştu. Ama Ellsworth’e göre, yüksek basınçlı sıvılarla kayaları kırıp sıkışmış doğalgazı açığa çıkaran bu tartışmalı yöntem 3.6 şiddetinden daha büyük bir depreme yol açmadı. Büyük depremlerin sayısını arttıranın “fracking”in kendisi değil, süreçte ortaya çıkan atık suyun bitişik kayalara tasfiyesi olduğuna inanıyor.

Şili'nin Pelluhue bölgesinde 2011'de yaşanan 8.8 şiddetindeki bu gibi depremlerin yarattığı büyük yırtılmalar, ABD'deki kuyu ve enjeksiyon bölgelerinde depremlere neden olabilirler. Foto: IVAN ALVARADO/REUTERS

 

Arazideki gerçek

Birleşik Devletlerde bu tür 30,000’den fazla atık kuyusunun sadece küçük bir bölümü sorun yaratmışa benziyor. Van der Elst’e göre, risk teşkil eden bölgeleri bulmanın bir yolu, son yıllarda Japonya, Şili ve Sumatra’yı etkileyen – 8 ve üstü şiddette – büyük depremlerden sonra olanları gözlemlemek.

Bu tür olaylar, dalgaları gezegen yüzeyi boyunca küçük dalgacıklar halinde gönderiyor. Kuyu alanlarının çoğunda bunun fazla bir etkisi olmuyor, ama bir iki durumda aylar sonra daha büyük, lokal olarak oluşan depremlere neden olan küçük sarsıntılar meydana getiriyorlar. Van der Elst, bu tür sismik sarsıntıların bir enjeksiyon-kuyu bölgesinin yakınlardaki faylara aşırı yüklenmesine ramak kaldığına, potansiyelinde tahrip edici bir deprem barındırdığına yönelik bir uyarı niteliği taşıyabileceğini söylüyor.

Bu yöntem kusursuz değil. Oakland, Kaliforniya’da bir URS Corporation adında bir danışmanlık şirketinin başkan vekili olan deprembilim uzmanı Ivan Wong, van der Elst’in çalışmasının çığır açıcı olduğunu söylüyor. Fakat, bazı durumlarda kuyu hareketinin hiçbir uyarıcı sarsıntı olmaksızın büyük depremlere yol açtığını belirtiyor. Tenessee, Memphis Üniversitesi’nde deprembilim uzmanı olan Stephen Horton bunun, enjeksiyon kuyularının en az iki farklı biçimde deprem meydana getirebildiği izlenimini uyandırdığını söylüyor.

Bugün yayınlanan bir başka araştırmada, Santa Cruz, Kaliforniya Üniversitesi’nden deprem fizikçisi Emily Brodski, yeryüzünün ısısıyla buhara dönüştürmek ve elektrik üreten türbinleri çalıştırmak üzere Kaliforniya’nın San Andreas Fayı’nın güney ucuna su enjekte edildiği Salton Denizi Jeotermal Alanı’na baktı. Güç üretimi sırasında suyun kaybolma oranı ile depremin etkisi arasında ilişki olduğunu ortaya koydu.

Sonuç olarak, bu tür bölgeye özel verilerin deprem riskini azaltma arayışında olan kuyu operatörleri ve düzenleyicilerinin kararlarında önemli bir kılavuz sayılacağını söylüyor. “Bu olmadan, muğlak genellemelere tabiyiz.”

 

Yeşil Gazete için çeviren: Onur Babacan, Özde Çakmak

Haberin özgün metni (ingilizce)

(Nature.com, Yeşil Gazete)