Ana Sayfa Blog Sayfa 4236

Kenevir beraat etmeli mi?- Nesrin Dabağlar

Bir dönümlük kenevir, 25 dönümlük orman kadar oksijen üretir. Bir dönüm kenevirden, dört dönüm ağaca eş kâğıt çıkar.  Bir ağaç 20-50 yılda yetişir, kenevir dört ayda… Kenevir 8 kez kâğıda dönüştürülebilir, ağaç 3 kere… Dönüşümlü ziraatta uygun yaz bitkisidir, dünyanın her yerinde kolaylıkla yetişir. Çok az suya ihtiyaç duyar. Kendisini böceklerden korumak için tarım ilacına ihtiyacı yoktur, dayanıklıdır. Tüm petrokimya ürünleri yenilenebilir olarak kenevirden daha ucuza üretilebilir.

kenevir_1

Dünyanın bizi üzerinden silkelemesine çok az kaldı. Bu nüfus artışıyla, bu tavırda tüketmeye devam edersek tekmeyi yiyeceğiz. Ağaçları yok ettik, dereleri kuruttuk, atmosferi kirlettik, plastik çöplerimiz biz gitsek bile milyon yıl yok olmayacak. Tüm dünyayı beton ve çelik ile ördük. Şehirlerimize gökyüzünden baktığımızda, yaşadığımız beton içinde nasıl nefes alabildiğimize şaşırmamak mümkün değil. 1974 yılında Almanya’da bir yıl yaşamıştım. Bulunduğumuz kasabayı planlayanlar, etrafını çember gibi orman ile örmüşlerdi. Ormanı gördüğümdeki şaşkınlığımı hala unutamam. Bu orman insan eliyle oluşturulmuştu ve inanılmaz büyüktü. Leylak ağaçlarını saymaya kalkmıştım umutsuzca. Lakin sayılmayacak kadar uçsuz bucaksızdı orman. Almanlar bizim yıllardır yok ettiğimiz doğal ormanlarımıza özenip, yapay ormanlar oluşturmuşlardı. Ormanın içinde dağ çileği ve yabani mantar bile vardı. Aileler hafta içi çalışır, hafta sonu bu  ormanın içinde toprakla haşır neşir olur, halk havuzunda yüzer, alışverişini yapıp evine dönerdi. Ve inanılmaz bir şekilde arkalarında tek bir çöp bırakmazlardı. Hafta sonları çilek, mantar toplamanın keyfini hala unutamam ve hatırlarım.

Batı ülkeleri sanayileşmeye ve şehirleşmeye bizden önce başladı. Biz de onları takip edip şehirleştik. Ama onlar şehirlerini ormanla çevrelerken, biz doğamızı bitirdik, ormanımızı kestik, yaktık, tarlalarımızı söktük. Sıra şehir ve doğal parklarımıza, dağlarımıza geldi. Bu arada, dünyanın tahıl ambarı olan Anadolu’muza şimdilerde buğday bile ithal ediyor-muşuz. Ne mutlu bize…

cvr

Şimdi, bizim iki-üç kuşaktır uyuduğumuz bu uykudan uyanma saatindeyiz. Yıllardır katlettiğimiz doğa, bizden öcünü almadan bir şeyler yapmalıyız.  Doğa katliamını engellemeliyiz, ağaçları kurtarmalıyız, tekrar doğal besin ve doğal ilaç kullanımına geçmeliyiz. Bu niyetle neler yapabileceğimize göz atmaya çalışırken, bilmediğim bazı şeyler keşfettim. Ben şaşırdım, amacım biraz da sizi şaşırtmak…

Konuğumuz Kenevir… Hani ekimi yasak olup, özel izinle üretilen, uyuşturucu sınıfından sayılan bu bitki, meğer masummuş… Hak etmediği bir sicil ile fişlenmiş emperyalizm tarafından. Kenevir, insanlık tarihini en eski bitkilerinden. Kenevir, dişisi ve erkeği gözle ayırt edilebilen tek bitki.

Kenevirin kullanıldığı sektörleri sıralayalım:

İlaç yapımında,

Kâğıt yapımında,

Yakıt yapımında, (bio yakıt)

Kumaş yapımında,

Otomotiv sektöründe,

Petrol ve petrokimyanın kullanıldığı her alanda alternatif,

Kozmetik ve sabun yapımında… hemp01

AİDS ve kanser tedavisinde kemoterapi ve radyasyon etkisini azaltma, glokom, artrit, romatizma, kalp, sara, astım, mide, uykusuzluk, psikoloji, omurga rahatsızlıkları gibi en az 250 hastalıkta kullanılan kenevirin etken maddesi olan THC’nin sentetiği, gerçeğinin yarısı kadar iyileştirebiliyor. Bazı doktorlar bilinçaltı temizliği için kenevirin tek yöntem olduğunu söylüyor. Eski yıllarda, eski medeniyetlerde bu gerekçe ile yoğun olarak kullanılıyordu. Kenevir bataklık kurutmada çok etkilidir. Radyasyon temizleyicidir. Olağanüstü miktarda Oksijen üretir. Bir dönümlük kenevir, 25 dönümlük orman kadar oksijen üretir.

Bir dönüm kenevirden, dört dönüm ağaca eş kâğıt çıkar.  Bir ağaç 20-50 yılda yetişir, kenevir dört ayda… Kenevir 8 kez kâğıda dönüştürülebilir, ağaç 3 kere… Dönüşümlü ziraatta uygun yaz bitkisidir, dünyanın her yerinde kolaylıkla yetişir. Çok az suya ihtiyaç duyar. Kendisini böceklerden korumak için tarım ilacına ihtiyacı yoktur, dayanıklıdır. Yani kenevir ile yapılan tekstil ürünleri yaygınlaşsa tarım ilacı sektörüne de gerek kalmaz!

Kanvas kelimesi kenevir ürünlerin adıdır, ilk kot pantolon kenevirden yapılmıştır. Sicim, ip, halat, çuval, çanta, halı, torba, döşeme, ayakkabı, şapka yapımında dayanıklı ve idealdir. Tohumunun besin değeri ideal, protein değeri çok yüksek, içindeki iki yağ asidi doğada başka hiç bir yerde yok ve kolesterol dostu. Omega 3-6-9 yağlarını taşıyor. Soyadan çok daha ucuza üretilebiliyor. Hayvan beslemekte ideal bir besin. Onunla beslenen hayvanlarda hormon takviyesine gerek yok. Şu anda hormonlarla ve kimyasallarla dolu fastfood reklamları serbest ama, kenevir kotunun reklamını yapmak yasak! Yani kimyasal olan yasal, doğal olan yasak… Yararlı olan hapiste, zararlı olan ise özgür ve serbest.

Plastikten elde edilen ürünlerin tümü daha sağlıkla ve kolaylıkla kenevirden üretilebiliyor. Kenevir plastiği çok kolayca doğaya dönüşebiliyor. Plastik ise doğada bir milyon yılda yok olmayacak kadar zararlı. Gövdesi kenevirden yapılan arabaların dayanıklılığı çelikten on kat fazladır. Kenevir bazlı asfaltlar asırlarca bozulmadan kalabiliyor. Binaların yalıtımında kullanıldığında son derece dayanıklı, ucuz, esnek ve zararsız. Boya ve vernik üretiminde olağanüstü ucuz ve verimli, dayanıklılık etkileri var. Kenevirle yapılan sabunlar ve kozmetikler doğa dostu ve suları kirletmiyor. Bunları öğrendiğimde, sanayi ve ilaç sektörü, petrol ve suni kimyasallar ile kurulmasaydı dünya bugün hangi durumda olurdu diye hayal ettim ve gözyaşlarıma engel olamadım. Dünya anamız bizi affetsin…

Kenevirin bu özellikleri bilinmiyor muydu da biz petrole ve kimyasala dayalı bir medeniyet kurduk?

Elbette biliniyordu ve tüm yan ürünleriyle kenevir, bir zamanlar dünyada önemli bir üretim bitkisiydi, kullanım alanı çok genişti. Ekolojik, çok faydalı ve kullanım alanı saymakla bitmeyen bu bitkiye ne oldu da bugün yasak? Bugün üretimi yasak olan kenevir,18. yüzyılda Amerika’da zorunlu olarak yetiştiriliyordu. Kenevir üretmeyen çiftçi hapse bile atılıyordu. Bugünse üreten hapse atılıyor… Nasıl bu hale geldi, merak ediyorsanız bir bakalım öyküsüne: Bu öyküde tanıdığımız  isimler var yine…

* Amerika’da 1900’lü yılların altın madeni sahibi, siyasetçi, yayıncı, film yapımcısı W. R. Hearst, ülke çapında gazete, dergilerin ve medyanın sahibiydi.  Kâğıt üreticiliği yapıyordu ve ormanları vardı. Kenevirden yapılan kâğıt yüzünden milyonlarca dolar kaybedecekti.

* Rockefeller dünyanın en zengin adamıydı ve petrol şirketi vardı, bio yakıt kenevir yağı onun en büyük rakibiydi. İlaç sektöründeki kenevir bazlı doğal ürünler de düşman edilmişti Rockefeller tarafından.

* Dupont şirketi ana hissedarı Mellon, petrol ürünlerinden plastik üretmek için patentler almıştı. Plastik, selofan, naylon, metanol, rayon, dakron artık petrolden üretilecekti. Ama kenevir endüstrisi Dupont’un pazar payına yüzde seksen engel oluyordu. Derken, birden Andrew Mellon, ABD Başkanı Hoover’in hazine bakanı oluverdi. Yeğenini de Federal Narkotik Bürosunun başına atadı. Hearst, Dupont sahibi Mellon, Rockefeller ve ilaç firmaları, kendi aralarında yaptıkları toplantılarda, kenevirin milyonlarca dolarlık imparatorluklarını tehdit eden düşman olduğuna karar verdiler. Kenevir ortadan kalkmalıydı. Meksikalıların kullandığı argo bir kelime olan Marihuana sözcüğünü, Hearst’ün gazeteleri aracılığıyla en tehlikeli uyuşturucusu olarak beyinlere kazıdılar. Marihuana ismiyle kenevirin aynı şey olduğunu tüm insanlara unutturmak istiyorlardı ve başardılar. Marihuana’yı yasaklatmayı başardıklarında keneviri yasaklatmış oldular. Karar verildiğinde komitede olan doktor bile keneviri yasakladıklarını bilmiyordu.

Kitaplar, dergiler, filmler ile sürdürülen kampanyada, marihuana hakkında sahte raporlar ve veriler kullanıldı. 1930’lu yıllardı ve halk eğitimsizdi, subliminal yöntemler konusunda cahildi. Irkçılık henüz bitmemişti ve bu kişiler aynı zamanda ırkçılık üzerinden de kampanya yapıyorlardı. Kenevir ilaçları yasaklandı, kenevir en tehlikeli uyuşturucu olarak haksız yere fişlendi. Tek bir marihuana sigarası satmak bile ömür boyu hapis demekti. Kenevir ilaçları tıp dünyasından çekilerek yerine bugünün öldürücü kimyasal ilaçları geldi. Kâğıt, ormandan üretilmeye başlandı ve tüm dünyada ormanlar katledildi. Petrol yakıtı, egzoz gazlarıyla atmosferi geri dönülemez şekilde tahrip etti, zehirledi. Doğal rezervlerimiz hızla tükendi, dünyanın dengesi bozuldu.

kirli

Plastik ve naylon ürünler dünyayı ve denizleri çöplüğe çevirdi. Kenevir yerine kullanılan pamuk nedeniyle kullanılan tarım ilaçları ile zehirlenme ve kanser arttı. Bugün kenevir yasaklı olduğu için, yasadışı kenevir üretimi üzerinden kara para kazanan çok sayıda insan var. Bu paranın kullanıldığı yasadışı örgütler var. İnsanların bazen hayatlarına bile mal olan bu ticaret yüzünden kontrol edilemeyen çıkar ilişkileri ile uluslararası kaçakçılıklar var. Varlığının faydaları çok, yasaklanması nedeniyle ise ülke bazında ve global olarak inanılmaz derecede zarar var. Dünyayı petrokimya ve zararlı kimyasallar ile kirletmek yerine, kenevirin üretimini disiplinli bir kontrol ile yapabilseydik, bugün çok daha güzel bir dünyada yaşıyor olacaktık belki de… Hala da geç kalmış değiliz aslında. Dünyayı kurtarmak için neden olmasın?  Keneviri temize çıkarıp, beraat ettirsek mi acaba?

Nesrin Dabağlar – http://indigodergisi.com

 

Üçüncü Köprü’yü neden durdurmalıyız? (1)

Ağaçlı Kumulları (Kaynak: Doğa Derneği – Önemli doğa Alanları Kitabı) Fotoğraf: Ali İhsan Gökçen

Üçüncü Köprü’yü neden durdurmalıyız? (2)

Daha güzergahı bile tam belli olmayan Üçüncü Köprü’nün inşaatına başlayıp 2 ayda 250 bin ağaç kesmek tam bir katliamdır. Kesilecek toplam ağaç sayısının 2,5 milyon olması da yaşadığımız dehşet hissini artırıyor. Buna bir de %85’i ormanlık arazide kurulacak olan üçüncü havalimanı için kesilecek 657 bin ağacı eklerseniz kesilecek ağaç sayısı 3 milyonu geçiyor.

Bu katliamdan dolayı üzüntü ve öfke duymamız, o ağaçların, orman ekosisteminin ve o ağaçlarla birlikte yaşayan bütün canlıların haklarına duyduğumuz saygı pek çoğumuzun Üçüncü Köprü’ye karşı olmasına yetiyor. İstanbul Boğazı üzerine üçüncü bir köprü inşa edilmesine sırf bu yüzden, “bize bir faydası olacak bile olsa” karşı çıkıyor, mücadele ediyoruz.

Ama tabii böyle düşünmeyenler de var. Üçüncü köprünün faydalarını ve zararlarını, bu kararın İstanbul halkı için yaratacağı avantaj ve dezavantajları, trafiği rahatlatıp rahatlatmayacağını, alternatiflerinin olup olmadığını, hukuksal açıdan nasıl bir durum yarattığını, İstanbul’un plan kararıyla uyumlu olup olmadığını, demokratik bir süreç işletilip işletilmediğini, kararın alınış biçiminin merkezi yönetim yerel yönetim dengesi üzerindeki etkilerini, projenin çevreye vereceği zararın biz insanlar için telafisi mümkün olmayan kötü etkiler yaratıp yaratmayacağını merak edenler ve tavırlarını buna göre belirleyenler çoğunlukta.

Üçüncü köprünün inşa edilmesine sadece ağaçların kesilmesini ve ormanlarda yaşayan canlıların zarar görmesini istemediğiniz için karşı çıkıp olaya doğa hakları açısından baksanız da, bu sorulara kayıtsız kalamazsınız. Bunun iki nedeni var: Birincisi herkes aynı şekilde düşünmek zorunda değil ve biraz daha farklı düşünenlerle aynı amaç uğrunda aynı yönde mücadele etmek için buluşabilmek harika bir şey. Böyle bir ittifak yapabildiğimiz ölçüde kazanma şansımız artar. İkincisi toplumun Üçüncü Köprü konusunda kararsız olan kısmını ikna etmek için bütün argümanlar çok değerli. Asıl önemli olan gerçekleri söylemek, iktidarın yalanlarını yanlışlarını ortaya dökmek, doğru argümanlarla tartışmak. Teknik tartışmalar bazen sıkıcı da olsa, gerçek aktivizm sadece devrim yaparken dans etmeyi değil, her türlü sıkıcı tartışmayı hakkıyla yapmayı da gerektiriyor.

Bu nedenle gelin senelerdir karşı olduğumuz, sakıncalarını saya saya dilimizde tüy biten ve yapımına başlandığı anda bütün dediklerimiz doğru çıkmaya başlayan Üçüncü Köprü nasıl bir musibet, bunu bir kez daha hatırlayalım. İnsan merkezci, doğa merkezci demeden bütün gerekçeleriyle neden Üçüncü Köprü inşaatını daha fazla zarar vermeden durdurmak gerekiyor bir bir sayalım. Hatta bu yazıda eksik bırakılan gerekçeleri de okurlar tamamlasın. Ne dersiniz?

Biz yine, hem doğanın hakları, hem de İstanbul halkı açısından önemi açısından doğaya bakarak başlayalım.

1- Kuzey ormanlarına yönelik taammüden cinayet

İstanbul’un Kuzey yakası, bu coğrafyada benzeri olmayan müthiş bir orman ekosisteminden, sulak alanlardan ve deniz kıyısındaki paha biçilmez kumullardan oluşuyor. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nin 13 Ekim 2009 tarihli raporuna göre İstanbul il sınırları içinde 540 bin hektar (5400 kilometre kare) ormanlık alan bulunuyor. Orman Mühendisleri Odası Başkanı Besim Sertok’un verdiği bilgilere göre Üçüncü Köprü’nün yapılacağı 260 kilometrelik güzergâhın 182 kilometresi ormandan geçiyor. Bu da, otoyolların iki yanındaki güvenlik amacıyla açılan 40×40 metre alan da eklendiğinde, 182 km uzunluğunda ve 125 metre genişliğinde yol yapımı anlamına geliyor. Toplamda sadece asfalt kaplı alan 2.275 hektar olacak. Üçüncü Köprü ve bağlantı yollarından doğrudan etkilenecek ormanlık alan İ.Ü. Orman Fakültesi Raporu’nda 5.000 hektar olarak (yaklaşık olarak bütün Belgrad ormanları büyüklüğünde bir alan)  veriliyor. Ama bu hesaba üçüncü havalaalanı ve diğer çılgın projeler ile yeni köprü ve yolların yaratacağı yapılaşmanın yaratacağı etki dahil değil.

İstanbul’un Önemli Doğa Alanları’ndan Boğaziçi. Üçüncü Köprü tam bu bölge sınırlarına yapılıyor. Kaynak: Doğa Derneği – Önemli Doğa Alanları Kitabı

Besim Sertok’a göre “yüzde 70’i orman alanlarından geçmesi planlanan proje sonucunda basit hesapla 85 bin hektar (850 kilometre kare) orman alanı, bu yolun çekim gücüyle oluşacak, orman ve hazine arazilerinin gasp ve işgal edilmesiyle ortaya çıkacak yeni yerleşimlere sahne olacak.” Bu büyüklük İstanbul ormanlarının önemli bir bölümünün yok edilmesi demek.

Yeşiller Partisi’nin 2010 yılında ele geçirdiği (o zamanki) Çevre ve Orman Bakanlığı’na ait bir resmi belgede Üçüncü Köprü nedeniyle kesilecek ağaç sayısı 1.610.372 olarak veriliyordu. Bu belgeye göre üçüncü köprünün ormanlık arazideki ana parçası 19,6 kilometre, tali yolları ise 17,86 kilometre idi ve yol için 110 metre genişliğinde bir alan açılacaktı. Ancak bağlantı yollarının inşaatı için bu belge yayınlanana kadar kesilmiş olan ağaç sayısı 896.780’i bulmuştu. Bir başka deyişle, toplamda 2,5 milyona yakın ağacın Üçüncü Köprü uğruna feda edileceği Bakanlığın yalanlamadığı resmi veriydi. Haziran ayı içinde (şimdiki) Orman ve Su Bakanlığı inşaat başladığından bu yana 2 ay içinde kesilen ağaç sayısını da açılladı: “İstanbul’un Anadolu yakasında 93.750, Avrupa Yakası’nda 151.371 ağaç kesilmiştir.” Yani toplamda 250 bine yakın ağaç kesilmişti bile!

Peki neyi kaybediyoruz?

Terkos havzası. Kaynak: Doğa Derneği – Önemli Doğa Alanları Kitabı

Kuzey ormanları ekosistemlerindeki tür zenginliği göz alıcı. Kayın, meşe ve gürgen ağaçlarından oluşan ormanlar ile kuş göçleri için büyük önem taşıyan sulakalanlar burada. Yüz binlerce sukuşu, yırtıcı ve ötücü kuş, küçük orman kartalı, yılan kartalı, küçük kartal, kara çaylak, leylek, kara leylek gibi kuşlar göç sırasında burada konaklıyor, besleniyor. Buralar binlerce karabatak, martı, gümüş martı ve küçük yeşil ağaçkakan için de üreme alanı.

İstanbul’un muhafaza ormanı olan, 7 adet su bendine sahip ve 5.500 hektar genişliğindeki Belgrad Ormanları başlı başına büyük bir biyolojik çeşitliliğe sahip. Toplam 402 bitki türü, 42 tür gündüz kelebeği, 146 kuş türü, yaklaşık 22 memeli türü, çeşitli kurbağalar ve sürüngenler, hatta 100 hektarlık bir koruma ve üretme sahasında sayıları artırılmış geyikler burada yaşıyor.

Sadece ormanlar değil, kumullar da bu bölgenin önemli bir parçası. Ağaçlı kumulları* 7 km boyunca uzanıyor. Türkiye’nin Karadeniz sahil şeridinde en zengin biyolojik çeşitliliği barındıran kumullar bunlar. Kilyos kumulları da kısmen fundalık, mera ve asit karakterli baltalık ormanlarla sınırlanmış. Nesli küresel ölçekte tehlike altındaki sahil asperulası, Kilyos peygamberçiçeği, Karadeniz salkımı, sahil sığırkuyruğu, Kilyos moru bu ekosistemlerde yer alan türlerden bazıları.

İstanbul’un Kuzey Ormanları

İstanbul’un kuzeyindeki ormanlar, aynı zamanda kentin içme ve kullanma suyu gereksinimini karşılayan ve toplam su depolama kapasiteleri 817,6 milyon m3 olan Avrupa yakasındaki Terkos, Büyükçekmece, Alibeyköy ve Sazlıdere, Anadolu yakasındaki Ömerli ve Darlık barajları ile 110 milyon m3 lük Istranca ve 145 milyon m3 lük İsaköy ve Sungurlu derelerinin havzalarını içeriyor.

Bunlardan Terkos Havzası İstanbul’un en eski su kaynaklarından biri. Alanın büyük kısmı meşe ağırlıklı karışık ormanlarla kaplı.  Fundalıklar, tatlısu ve kumul ekosistemlerini birarada barındırıyor. Gölün suyu iyi korunmuş ve hâlâ kirlenmemiş durumda. Orta Bölgesinde ayrıca Danamandıra göllerini ve sığ sulakalanları da barındırıyor. Alanda nesli küresel ölçekte tehlike altında çok sayıda bitki var. Burası da sukuşlarının yaşam ve konaklama alanı. Kış aylarından 10 binden fazla sukuşu barınıyor. Pasbaş patka, küçük orman kartalı, küçük balaban, alaca balıkçıl, nesli dünya ölçeğinde tehlike altındaki Sibirya kazı, ak kuyruklu kartal, büyük orman kartalı, uzunayaklı yarasa, Akdeniz nalburunlu yarasası, beyaz kesicidişli körfare ve Avrupa gelengisi, kırmızılı kurbağa, pürtüklü semender, kız böceği burada barınıyor. Motor Deresi çevresinde su samuru da yaşıyor.

Askeri alan olduğu için bugüne kadar korunabilmiş olan Batı İstanbul Meraları ise küçükbaş hayvanların otladığı geniş meralar ve fundalıklardan oluşuyor. İstanbul’un bitkiçeşitliliğini temsil eden son habitatlardan. Pendik sarıotu, Boğaziçi keteni gibi türlerin yanı sıra İstanbul kekiği de dünyada sadece bu alanda yetişiyor. Nesli tehlike altında beyaz kesicidişli körfare, karagözlü mavi kelebek, büyük korubeni, büyük bakır, kara mavi kelebek türleri burada yaşıyor.

Yani öncelikle bu canlılar tehlike altında.

Taş ocaklarını da unutmamak gerekiyor. Orman Fakültesi raporundan alıntılayalım:

“Daha önceki köprü inşaatlarında olduğu gibi, bu köprü ve çevre yollarının yapımında da önemli ölçüde inşaat malzemesi (taş, mıcır, çimento vb.) gereksinimi olacaktır. Özellikle köprü ve yol inşaatı sırasında kullanılacak mıcır ve benzeri malzemeler İstanbul’daki taş ocaklarından sağlanacaktır. Taş ocaklarındaki yoğun üretim sırasında oluşacak gürültü ve toz çıkışı ile birlikte, taşıma sırasında oluşacak trafik yükü, hava kirliliğine neden olacaktır. Zaten taş ocağı ve taş ocağı tesisi adı altında İstanbul orman alanlarından verilen izinler 2005 yılı itibariyle 3 milyon m2 civarındadır. Otoyol inşaatları nedeniyle mevcut ve açılacak taş ocakları, orman alanlarındaki flora ve fauna tahribinin en önemli nedenlerinin başında gelmektedir. Bu taş ocaklarındaki yoğun üretimin orman ekosistemlerine ve su havzalarına ne yönde bir baskı oluşturacağı da dikkate alınmalıdır. Ayrıca, Ağaçlı kömür havzalarında olduğu gibi yapılan tahribatın giderilmesi oldukça güçtür. Söz konusu köprünün inşaatı sırasında ortaya çıkacak hafriyatın nereye götürüleceği konusu da ayrı bir sorundur.”

Kuzey ormanları İstanbul’da yaşayan (ziyaretçiler ve turistlerle birlikte) 15 milyonluk insan kalabalığının nefes almasını sağlıyor. Karadeniz üzerinden gelen tozu tutan, İstanbul’un hakim kuzey rügarları sayesinde havayı temizleyen bu ormanlar bir anlamda kentin doğal kliması görevini görüyor.

Küresel ısınma açısından kesilecek olan milyonlarca ağacın yaratacağı karbon emisyonunu ve karbon tutma kapasitesinin azalacak olmasını bir kenara not etmek kaydıyla, orman kaybının yerel iklim üzerine etkilerinin de ağır olacağını, ormanların yerini beton-asfalt örtüsünün almasıyla kentsel ısı adası etkisinin artacağını unutmamak gerekiyor. Ayrıca ormanlar içinden geçecek karayolları egzoz kirliliği ve gürültü ile hem hayvanlar, hem de ağaçlar ve diğer bitkiler üzerindeki stresi artıracak. Kirlilik ve stres ağaçların hava kirliliğinin bir nedeni olan polisiklik aromatik hidrokarbonları daha fazla salgılayacak, üstelik yolların yaratacağı trafik orman yangın riskini artıracak.

Tabii bütün bu etkilerin tek başına köprü ve otoyollardan kaynaklanmayacağını, yapılan yeni yollar, havalimanı ve Kanal İstanbul gibi projeler nedeniyle İstanbul’un kuzeyinin yapılaşmaya açılacağını, bu bölgede yeni kentler doğacağını bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Yani sadece köprü ve bağlantı yolları değil, bu trafiğin yaratacağı çekim etkisiyle yaşanacak yeni kentleşme ormanlara yönelik taammüden cinayetin asıl nedeni olacaktır. Zaten Üçüncü Köprü’de ısrarın nedeninin İstanbul’un kuzeyini yapılaşmaya açmak olduğu sır değil. 2011 genel seçimlerinden önce açıklanan çılgın projelerden birinin de kentin Avrupa ve Anadolu yakalarında Karadeniz kıyısında iki yeni “şehir” kurmak olduğunu unutmayalım. Bu korkutucu projenin varacağı yer ormanların ve kıyıların kentleşmeye açılması ve yok edilmesidir.

Tabii Kuzey ormanları deyince çoğumuzun aklına nesli tükenmekte olan endemik türler değil ormanlarda yaptığımız yürüyüşler, bisiklet gezileri, yön koşuları, piknikler ya da sadece ağaçların altında tembel tembel yatışlarımız geliyor. İstanbul gibi dev bir metropolde yaşayan insanlar beton ve asfaltın içinde iyice kapana kısılıyor. Ormanlar tek kaçış noktamız haline geldi. Eskiden bu kentin deniz kıyılarından istediğimiz yerden denize girerdik. Boğaz kıyıları da koruluklarla kaplıydı. O günler çoktan geride kaldı. Deniz kirlendi. Koruluklar kesilip yerlerine siteler yapıldı. Eğer bu Üçüncü Köprü ve doğayı tahrip eden benzeri çılgın projeleri durduramazsak birkaç yıl sonra “eskiden kentin boğucu havasından kaçıp İstanbul’un kuzeyindeki ormanlara giderdik, ama artık onlar da yok” diyebiliriz.

Sadece bunu göze almak bile yeterince büyük bir delilik değil mi?

(Devam edecek)

Üçüncü Köprü’yü neden durdurmalıyız? (2)

* Doğa Derneği’nin sınıflamasına göre İstanbul ili sınırları içindeki şu alanların her biri birer Önemli Doğa Alanı: Boğaziçi, Terkos havzası, Kilyos kumulları, Ağaçlı kumulları, Batı İstanbul Meraları, Şile kıyıları, Ömerli havzası, Küçükçekmece havzası, Büyükçekmece gölü, Pendik vadisi ve İstanbul Adaları.

Kaynaklar:

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Doğa Hakları Çalışma Grubu – İstanbul’un Kuzey Ormanları Hakkındaki Bilgi Notu, Mayıs 2013, İstanbul

İstanbul Ünivesitesi Orman Fakültesi – Üçüncü Köprü ve İstanbul Ormanlarına Etkileri Konusunda Rapor – Hazırlayanlar: Prof. Dr Abdi Ekizoğlu, Prof. Erdal Selmi, Prof. Dr. Ahmet Hızal, Prof. Dr. Sedat Ayanoğlu, Prof. Dr. Ahmet Türker, Prof. Dr. Ömer Karaöz, Prof. Dr. Ayhan Koç, 13.10.2009, İstanbul.

Yeşiller Partisi – 2 Milyon istanbullu Kampanyası Bilgi Dosyası, Eylül 2010, İstanbul

Doğa Derneği – Önemli Doğa Alanları, 2006, İstanbul

Andrew Byfield, Neriman Özhatay, Sema Atay – Türkiye’nin 122 Önemli Bitki Alanı, WWF Türkiye, 2003, İstanbul

Büyük Atlayış yapıldı, #nehirler direniyor

Tüm Avrupa’da 2005 yılından bu yana Temmuz’un ikinci pazar günü aynı saatte binlerce insanın nehirlere atlamasıyla gerçekleşen Büyük Atlama etkinliği dün 30’dan fazla yerde gerçekleştirildi.

İnsanlarla nehirleri barıştırmayı hedefleyen Büyük Atlama ile halkın nehirlerini ve göllerini yeniden kazanmalarını sağlaması ve bu alanlarla insanlar arasındaki güçlü bağları yenilemesi amaçlanıyor.

14 temmuz Pazar günü bir çok Avrupa ülkesiyle birlikte Türkiye’de de Ergene’den, Alakır’a, Hasankeyf’ten Ölüdeniz’e kadar bir çok yerde Büyük Atlama yapıldı.

Büyük Atlama’nın coşkuyla kutlandığı yerlerden biri de Kazdağlarından gelip Ege ile buluşan ve HES tehditi altındaki Mıhlı Çayı oldu. 100’e yakın katılımcının atlayışında önce Kazdağı gönüllülerinin okuduğu bildiride şöyle denildi:

“Tabiat ana’yı insanların sömürüsüne amade bir kaynak olarak gören anlayış yerine bizler kendimizi doğa’nın efendisi değil O’nun anlamlı bir parçası olarak görüyoruz. Biz ormanların, dağların, denizlerin, derelerin bu muhteşem gezegenimizdeki hayatı sürdürmemizi sağlayan varlıklar olduğunu savunuyoruz. Doğa’nın da hakları olduğunu biliyor ve bu uyumlu dengenin insan eliyle bozulmasına yol açacak her türlü müdahaleye karşı çıkacağımızı ilan ediyoruz.

Kazdağlarındaki altın madenciliğine, toprağımızı kirleten endüstriyel tarıma, yaşam alanlarımızı tehdit eden kontrolsuz yapılaşmaya, Mıhlı çayında yapılması planlanan Hidroelektrik santarle karşı çıkarken başka bir dünyanın mümkün olduğu iddiamızı tekrarlıyoruz.

Biraz sonra, saat tam 16 00’da kendimizi Mıhlı çayının serin sularına bırakacağız. Bizim içinde yüzdüğümüz Mıhlı çayı özgürce Ege denizine akacak, Ege Akdeniz’le, Akdeniz okyanuslarla buluşacak.

Bizler de pek çok insanla paylaştığımız yeryüzünün derelerinin, denizlerinin, okyanuslarının sularında beraber olmanın zevkini ve heyecanını yaşayacağız.

Biliyoruz ki dereler özgür aktıkça hepimiz özgür olacağız.”

Yeşil Gazete

Russia Today: İsrail Suriye’yi vururken Türk üssü kullandı

Russia Today, İsrail’in Suriye’nin Lazkiye şehrinde bulunan askeri üsse düzenlediği hava saldırısını bir Türk üssünü kullanarak gerçekleştirdiğini ileri sürdü.

İsrail’in 5 Temmuz’da Suriye’nin Lazkiye şehrinde bulunan askeri üsse düzenlediği hava saldırısını bir Türk üssünü kullanarak gerçekleştirdiği iddia edildi.

Rusya’nın İngilizce yayın yapan resmi kanalı RT’ye konuşan “güvenilir” bir kaynak, İsrail’in Suriye’yi vurmak için Türkiye’ye ait bir üssü kullandığını öne sürdü.

RT’deki haberde, “Kaynağımız İsrail uçaklarının Türkiye sınırları içindeki bir askeri üsten havalandığını ve Suriye hava sahasına girmemek için Lazkiye’ye deniz üzerinden gittiğini açıkladı” denildi.

Haberde Türkiye’nin başka bir Müslüman ülkeye saldırılması için İsrail’e hava üssünü açtığı bilgisinin doğrulanması halinde, ülkede ciddi bir karmaşanın yaşanabileceği belirtildi.

Suriye’nin sahip olduğu Yakhont füzelerini imha eden 5 Temmuz’daki hava saldırısının hemen ardından Özgür Suriye Ordusu, saldırıdan kendilerinin sorumlu olmadığını açıkladı.

ABD’de şok beraat kararı

ABD’de siyah bir genci öldürmekten yargılanan George Zimmerman hakkında verilen beraat kararı tepkilere neden oldu.

ABD’nin Florida eyaletinde Trayvon Martin adlı 17 yaşındaki siyah bir genci öldürmekten 2012 yılından beri yargılanan George Zimmerman’ın ‘meşru müdafaa’ hakkını kullandığı gerekçesiyle suçsuz olduğuna hükmedildi.

Son üç haftadır 50 görgü tanığının dinlendiği ve Amerikan medyasının canlı yayınlarla aktararak yoğun ilgi gösterdiği davada jüri heyeti, 29 yaşındaki Zimmerman’ın hakkındaki tüm suçlamalardan beraat etmesine karar verdi.

Olay 2012’de meydana geldi

Olay, 2012 yılının şubat ayında Florida eyaletinde bulunan Stanford kasabasında meydana gelmişti. Babasını ziyaret etmek için Stanford’daki bir yerleşim yerine giden Trayvon Martin, orada mahalle bekçisi olarak devriye gezen George Zimmerman’la karşılaşmıştı.

Üzerinde kapüşonlu bir mont olan Martin’den şüphelenen ve ardından Martin’i silahıyla vuran Zimmerman, mahkemede verdiği ifadede ise meşru müdafaa hakkını kullandığını söylemişti. Ancak iddia makamı ve davaya katılan müdahil avukatlar, Zimmerman’ın silahsız Martin’den ten rengi nedeniyle şüphelendiği ve bu nedenle ateş ettiğini savunuyordu.

Irkçılık tartışmaları

Ülkede ırkçılık tartışmalarına yol açan ve ömür boyu hapis istemiyle yargılanan Zimmerman hakkında verilen karar ülkede tepkilere neden oldu. Martin’in ırkçı bir cinayete kurban gittiğini savunanlar mahkeme binasının önünde kararı protesto ederken, sivil toplum kuruluşları kararı kınadı.

ABD’deki Afro-Amerikan kuruluşlarından NAACP, olayla ilgili yeni bir soruşturma açılmasını talep ederek “Adalet Bakanlığı’ndan Trayvon Martin’in vatandaşlık haklarının ihlal edilmesiyle ilgili inceleme başlatmasını talep ediyoruz” açıklamasını yaptı.

Aile üzüntülü

Martin Ailesi’nin avukatı Benjamin Crump da mahkemenin aldığı karar nedeniyle derin üzüntü duyduklarını belirterek ailenin acı çektiğini dile getirdi. Karar açıklanırken duruşma salonunda bulunmadıkları belirtilen Martin Ailesi, daha sonra Twitter üzerinden yazdıkları mesajda, kalplerinin kırık olduğunu ve oğullarına büyük sevgi duyduklarını belirtti.

Zimmerman’ın avukatı Mark O’Mara ise alınan karardan memnuniyet duyduklarını belirterek “Sonuç, beni çok ama çok mutlu etti” şeklinde konuştu. Zimmerman ise kararla ilgili bir açıklama yapmadı. Ancak yakınları Zimmerman’ın can güvenliğinden kuşku duyduklarına dair açıklamalar yaptı. Zimmerman’ın erkek kardeşi Robert Zimmerman “O artık hayatının geri kalanını dikkat ederek geçirmek zorunda” diye konuştu.

Obama da tepki göstermişti

Olay Stanford Emniyet Müdürü’nün de görevden alınmasına neden olurken iki kız babası ABD Başkanı Barack Obama da “Bir oğlum olsaydı, Trayvon gibi görünüyor olacaktı” diyerek tartışmalara müdahil olmuştu.

(DW)

Müslüman Kardeşler’in mal varlıkları dondu

0

Mısır’da yasal kaynaklar, savcılığın 14 İslami liderin mal varlıklarını dondurduğunu bildiriyor.

Müslüman Kardeşler’in başı Muhammed Badie ve yardımcısı Hayrat el-Şater’in mal varlıkları dondurulanlar arasında olduğu öne sürülüyor.

Devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin gözaltında tutulduğu bir dönemde Badie ve el-Şater için hali hazırda tutuklama emri bulunmaktaydı.

Bu sırada Pazar günü kameraların karşısına geçen Genelkurmay Başkanı General Abdülfettah el Sisi, Mursi’yi devirme kararını bir kez daha savundu.

General konuşmasında, devrilmeden önce İslamcı cumhurbaşkanının iktidarını referanduma sunmasını istediğini, ama aldığı cevabın “tam anlamıyla ret” olduğunu söyledi.

General el Sisi aynı konuşmada hiçbir grubun siyasetten men edilmeyeceğini ekledi: “Her siyasi hareket bilmelidir ki siyasi hayatta her gruba yer var. Hiçbir ideolojik hareket dışlanmayacak.”

Mısır’da iktidarda olan geçici hükümet, sivil iktidarın tesisi için ordunun tasarladığı “yol haritası” altında ülkeyi yönetmekle görevli.

Savcı Hişam Barakat’ın Müslüman Kardeşler liderlerinin mal varlıklarını dondurma kararı, Cumhurbaşkanı Mursi’nin devrilmesinden bu yana patlak veren ölümcül çatışmaların soruşturulduğu bir döneme denk geldi.

(BBC)

Mısır’da hükümet kurma çalışmaları ilerliyor

Mısır’da cumhurbaşkanı yardımcılığına getirilen  liberal muhalefet lideri Muhammed ElBaradey yemin ederek göreve başladı.
Eski  BM Nükleer Dairesi başkanı ve Nobel barış ödülü sahibi ElBaradey, geçici cumhurbaşkanı Adli Mansur’un önünde yemin etti.

Öteyandan dışişleri bakanlığı görevi Mısır’ın eski Washington büyükelçisi Nebil Fehmi’ye önerildi. Fehmi, geçici başbakan Hazım el-Beblavi tarafından yapılan öneriyi kabu ettiğini açıkladı.  Hükümet kurma çalışmalarını sürdüren El-Beblavi’nin önümüzdeki günlerde çok sayıda bakan adayını onaya sunması bekleniyor.

Bu arada Muhammet Mursi yanlıları, devrik cumhurbaşkanı göreve iade edilinceye kadar Kahire’nin Adeviye Meydanı’nda gösterilerini sürdürmeye etmeye kararlı.
Müslüman Kardeşler destekçileri geçen hafta Mursi’nin bir askeri darbe sonucu devrilmesinden bu yana aynı meydanda gösterilerine devam ediyor.  Grup Pazartesi günü de gösteri çağrısında bulundu.

Mursi yanlıları cuma günü büyük bir gösteri düzenlemişti. Göstericiler eski Anayasa Mahkemesi başkanı Adli Mansur’un geçici devlet başkanlığına atanmasının meşru olmadığını savunuyor. Göstericiler oruçlu halde tüm gün aşırı sıcaklara karşı meydanda bekledi ve oruçlarını aynı meydanda açtı.

Mursi karşıtlarıysa gösterilerini her zamanki gibi Tahrir Meydanı’nda sürdürdü ve hafta başında yaşanan şiddet olaylarından Müslüman Kardeşler’i suçladı. Mursi karşıtları da Tahrir’de kendi iftarlarını düzenledi. İki kesimin de cuma günkü gösterileri olaysız geçti.

Amerika Mısır’daki müdahaleyi resmen darbe diye nitelemiyor, ancak Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki ev hapsinde tutulan Mursi’nin serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Reklamın kötüsü: Yiğit Bulut dile düştü

İngiliz Guardian gazetesi, Başbakanlık Başdanışmanlığına atanan Yiğit Bulut’un’Başbakan’ı telekinezi (uzaktan etkileme) yöntemiyle öldürmeye çalışıyorlar’ açıklamasını sayfalarına taşıdı.
Guardian yazarı Fiachra Gibbons ‘Başbakan’ın Başdanışmanı Gezi Parkı protestolarının nedenini biliyor –telekinezi’ başlığını kullandığı yazısında, hükümetin Alman havayolu şirkeyi Lufthansa’dan CIA’ye kadar çok sayıda komplo teorisiyle Gezi Parkı protestolarını açıklamaya çalıştıklarını yazdı.

AKP hükümetinin Gezi Parkı olaylarının arkasında CIA, gelişen ekonomiyi kıskanan Avrupa, teröristlerle işbirliği yapan belirlenemeyen dış güçler, faiz lobisi ve uluslararası Yahudi komplo teorisi gibi nedenler gösterdiklerini yazan Gibbons şöyle devam etti: ‘artık, cevabı biliyoruz. Başbakan’ının arkasında onu gözden düşürmek için karanlık güçler tarafından planlanan dev bir telekinezi saldırısı var. Çünkü Başbakan, Türkiye’yi dünya için bir model yaptı. Yiğit Bulut, yakın zaman içinde Başbakan’ın Başdanışmanı oldu. Hayır, bu bir şaka değil. Telekinezi, fark etmiş olabilirsiniz, Yunanca bir sözcük.’

Bakanların ve medyanın büyük bir bölümünün protestoların arkasındaki komplo teorileri üretme üzerinde birbirleriyle yarıştıklarını ifade eden yazıda, AKP’nin protestoların BBC, CNN ve Reuters işi olduğunu iddia ettiğini hatta gözlerin bazılarının işlerine medya patronlarının son verdiği liberal gazetecilere çevrildiğini aktardı.

Yazar sözlerini şöyle sürdürdü: ‘TV sunucusu ve yorumcu protestoların Alman hava yolu şirketi Lufthansa tarafından ödendiğini çünkü, İstanbul’a 3. havaalanı projesinin 100 milyon yolcuyu Almanya’dan Türkiye’ye çekeceği korkusu taşıdıklarını söyledi. Bulut, Türkiye’nin düşmanlarının telekinezi yöntemiyle Erdoğan’ı öldürmeyi planladıklarını iddia ediyor. Geçen ay bir televizyonda bunları söyledi. Bu hafta Bulut, Erdoğan’ın en yüksek resmi makamına getirildi.

Gibbons, protestolar sırasında Erdoğan’ın kendini idam edilen Adnan Menderes ile karşılaştırdığını o günden bu yana Başbakan’ın köprüleri kurmak yerine kontrol altında tutmak ve öç almakla meşgul olduğunu savundu.

DHA’dan Gonca Yağcı’nın haberine göre; yazar yazısını şöyle noktaladı: ‘Erdoğan’ın en büyük tehlikesi kendisi ve etrafındakiler. Emlak patronu damadından her yere birlikte gittiği Kasımpaşa’dan eski arkadaşları. Sadece beş yıl önce Erdoğan’ın yeni başdanışmanı ona ve partisini Atatürk’ün laik cumhuriyetine faşist bir tehlike diyerek eleştirmişti. Osmanlı için umutsuz bir nostalji. Erdoğan, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bir çok sultanın savaştan daha çok etrafındaki uşaklar yüzünden öldüğünü hatırlayacak kadar akıllıdır.’

Ali İsmail Korkmaz’a saldıranlar gözaltında

Eskişehir’de Gezi Parkı eylemleri sırasında saldırıyauğrayan ve 38 günün sonunda yaşamını yitiren Ali İsmail Korkmaz’ın ölümüyle ilgili saldırganların gözaltına alındığı bildirildi.
Eskişehir’de 2 Haziran’da Gezi Parkı protestoları sırasında sivil kıyafetli 5-6 kişi tarafından dövülen ve 38 gün komada kaldıktan sonra ölen Ali İsmail Korkmazolayında, polisin saldırganları tesbit ederek gözaltına aldığı bildirildi.

Yer sofrası ve sınır ihlalleri – Nilüfer Göle

Gezi meydan hareketi yeni bir vatandaşlık provasını sahneye koydu. Görmezden gelenler için sadece bir kereyle yetinmediler.  Farklı kent mekanlarında,  yeni oyuncularla Gezi süreklilik kazanmaya başladı. Semt parklarındaki akşam forumları, ve Ramazan’la birlikte Beyoğlu’nda kurulan “yeryüzü iftar sofrası” Gezi Park hareketinin izinde yaratıcı mekan siyasetinin en güzel örnekleri. Yeni bir vatandaşlık yazılımı bu mekanlarda doğaçlama yöntemiyle deneniyor. Akşam forumları semt sakinlerinin bir araya geldiği, meselelerini tartıştığı, antik Yunan demokrasisini çağrıştıran bir agora oluşturdu. Katılımcılar aralarında söz eşitliğini sağlamak ve  çevreyi rahatsız etmemek için alkış yerine el kol işaretleriyle bir çeşit pandomim becerisiyle kendilerine has kurallar ve kolektif iletişim biçimleri geliştirmekteler. Demokrasilerin agora ideali Gezi hareketinin meydan ruhunda kendine yeni bir mecra buldu.

Antikapitalist Müslüman gençlerin çağrısıyla sokak ortasında boydan boya uzanan iftar sofrası seküler Müslümanlarla dindar Müslümanları biraya getiren yeni bir kültürel havzanın habercisi. Gezi Park hareketinin taşıdığı “cool” ile “ilahi” ruh ortaklığı. Seküler ile dindar olanın yan yana, diz dize çömeldiği, bağdaş kurduğu, rızkını paylaştığı iftar sofrası, birbirinin kültürel kodlarıyla tanışıklık-bağışıklık kazanmaya başladığı bir praxis. Türkiye coğrafyası ve tarihinden yükselen ve demokratik muhayyileyi dönüştüren bir pratik. Sanmıyorum küresel darbeci-komplocu el kitaplarında yer alsın. Bir ilk.

İftar sofrasına oturan Gezi Parkı gençliğinin birçoğu belki hayatlarında hiç oruç tutmamışlardır. Yer sofrası geleneği çoktan yok olmuş, bağdaş kurmayı unutmuş, anneanneleri ya da babaları vasıtasıyla dini vecibelerle tanışıklık kazanmamıştır. Birçoğunun yaşam alışkanlıkları seküler kodlar etrafında oluşmuştur. Bağdaş kurma becerilerini, Ahmet Hakan’ın hınzır sosyolojik gözünden kaçmadığı gibi, olsa olsa yoga pratiklerinden elde etmişlerdir. Bugün Müslüman akranlarıyla empati kurarak, onların vasıtasıyla Ramazan ayında belki de ilk defa hayatlarında iftar sofrasına oturdular, hatta oruç tutmaya heveslendiler.

 

Batı-doğu ikiliği ve ters yüz olan hiyerarşi

Bugüne kadar batı ile doğu yaşam biçimleri arasında kurulan zıtlık, Peyami Sefa’nın romanlarında dile getirdiği ikilik, hatta hiyerarşik yapılanma, yani birinin diğerinin üstünde kurduğu egemenlik bugün ters yüz olmakta.  Ancak bu sadece siyaset ekonomisiyle, siyasi seçkinlerin dönüşümüyle anlaşılabilecek bir olgu değil. Yaşam biçimlerine ilişkin kültürel kodlar ve alışkanlıkların oluşturulması, aktarılması, içselleştirilmesi uzun zaman dilimlerine yayılır.  Nesilden nesile aktarılır, genç yaştan itibaren aile hanesinde başlamak üzere disiplinli bir eğitim ve sosyal sınıf bilinciyle elde edilir. Yaşam biçimleri piyasa ekonomisinin tercihlerinden ve tüketim kalıplarından ibaret değildir.  Yaşam biçimleri “habitus” dediğimiz bir var oluş biçimiyle, zihin kalıplarıyla, gövde dilimizle ilintilidir.  Kökleri derinlerde, geçmiş tarihe uzanan, tortusu bugünde, farkında olmadan üstümüzde, kişilerin davranışlarında ortaya çıkan bir kültürel hazineye işaret eder.

Çocukluktan itibaren eğitime ve pratiğe dayanarak disipline ettiğimiz nefsimiz, gövde dilimiz, birbirimizle selamlaşma biçimlerimiz, yeme içme adetlerimiz, kültürel referanslarımız habitus’umuzun bir parçasıdır, gündelik yaşam içinde öğrenerek aşinalık kazandığımız, otomatiğe bağladığımız bir kültürel hazine işlevi görür.

Türkiye’nin modernleşme serüveni İslami habitus yerine seküler ve batılı bir habitus’ü tesis etmek istemiştir. Kadınların erkeklerle aynı sofralara oturduğu, piyano çalmayı öğrendiği, pozitivist bilimin dini bilgilerin yerini aldığı, sanat ve sporun batılısının tercih edildiği bir modernlik anlayışını. Batı’ya özentilik, “mon cher” tiplemeleri edebiyatçılar tarafından tasvir edilmiştir.  Bugün gülünç gelmekle, küçümsenmekle birlikte, “mon cher” deyip geçmeyelim. Yabancı dil bilgileri, spor alışkanlıkları, şarap kültürleri, sofra adetleri, uluslararası diplomasi bilgileri, bağcıklı ayakkabıların gün boyu çıkarılmadığı salon adamlığı öyle bir günde edinilebilen bir donanım değildir. İçselleştirilememiş batılı habitus birçoğunun üstünde kolayca sırıtır.

Bugün artık modern habitus sadece Avrupai bir yaşam biçimini ifade etmiyor. Türkiye’nin kültürel kodlarıyla giderek melezleniyor ve yerlileşiyor. Gezi gençliği İstanbul modernliğinin bir parçası, markası.

 

Değişen İslami habitus ve dini sınırları ihlal eden seküler gençler

İslami habitus de Türkiye’deki modernliğin serüvenine ilgisiz kalmadı, değişime uğradı. Kırsal çevre kültüründen kentlere taşındı, İslamcılık bilinciyle birlikte yeni bir entelektüellik ve farkındalık kazandı, kendi burjuvazisini ve seçkinlerini yaratırken ister istemez seküler eğitim ve kapitalist tüketim kodlarını içselleştirdi. Bugün İslami Müslümanların çoğunluğu çifte kültürel sermayeye sahip, hem seküler sosyal bilim, hem din tedrisatından geçtiler; hem muhafazakar, hem modern iletişim kodları ile aşinalar. Üniversite kampüsleri, sınıflar bu karşılaşmaların ilk provasıydı. Benim öğrencilerim bugün melez sermayeli meslektaşlarım oldular.

Yeryüzü iftar sofrası böylesine bir karşılaşma ve içiçe geçiş dinamiğinin içinden çıkıyor, ama aynı zamanda yepyeni bir aşamaya işaret ediyor. Seküler Müslümanlar ile dindar Müslümanların biraradalığını, dahası birincisinin ikincisinden öğrenme arzusunu gösteriyor. İslami habitus’ü edinmek de kolay değil. Kitabi bilgi kadar, pratik ister. Çocukluktan oruç tutmaya alışkın, Kuran kurslarına gitmiş, imam-hatip/ilahiyat mezunu, İslami dünya literatürüyle donanımlı gençlere doğal ve bilindik gelebilir. Bugün çoğunlukla tek sermayeli,  yani ağırlıklı olarak batı yabancı dilleri ve seküler habitus içinde kendini yetiştirmiş sınıflar, beyaz Türkler için İslami habitus bir günde, tek provayla edinilecek bir şey değil. Ama bugün İslam’ı hor görmek şöyle dursun, yeniden öğrenmeye “niyetlendiler.” Bu gençler benzer bir biçimde Kürtçe dilini kullanıyor ve tarihini öğrenmeye çalışıyorlar. Ulus devletin tekçi kültür kodlarını terk ediyorlar.

Meydanı, kaldırımı, iftar sofrasını paylaşarak yeni bir mekan siyaseti kurguladılar. Herkesin Tanrı misafiri olduğu bir iftar sofrası, sokakta yer sofrası etrafında yeni bir ortaklığı yaşama koydular. Beyoğlu’nda. Çok katmanlı, çok kültürlü, çok dinli Türkiye’nin “mon cher”lerinin mekanı, Markiz pastaneli, kostümleri, terzileri, dükkanlarıyla kozmopolit Pera, bugün de yeni bir karşılaşmaya,  yeni bir kozmopolitliğe sahne oluyor. Eskiyi yerle bir etmeden, belleklerimizden kazımadan, birbirini inkar etmeden.

Yeryüzü iftar sofrası yeni bir mekan siyasetiyle seküler dinsel sınırları ihlal ediyor. (Nilüfer Göle, Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar, Metis Yayınları, 2012). Son otuz yılda nasıl ki Müslüman gençler, inançlarından vazgeçmeden, örtüleriyle seküler sınırları ihlal ettiler, bugün de seküler gençler dini sınırları ihlal ediyorlar. Seküler yaşam bilgileriyle, iftar sofralarına oturuyorlar. Muktedir değil itiraz edebilen Müslümanlar tarafından misafir ediliyorlar. Bir zamanlar seküler aydınların Kemalizme itiraz ettikleri ve Müslümanları üniversitelerde bilgiye ortak ettikleri gibi.

Kısacası yaşam biçimleri ve kimlik mağduriyetleri üzerinden yapılan siyasetin hükmü kalmamıştır.

Nilüfer Göle – www.t24.com.tr