Ana Sayfa Blog Sayfa 4238

Atatürk Orman Çiftliği’nde “vahşi/evcil” hayvan mezatı

Ankara Büyükşehir Belediyesi, aralarında aslan, kaplan gibi vahşi hayvanların da yer aldığı Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan bazı türleri satacak. Satılığa çıkarılması planlanan hayvanlardan zürafa 220 bin TL değerle ilk sırada yer alıyor.

Büyükşehir Belediyesi, Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi’nde yaşanan ‘barınak sorunu’ ve ‘hayvan popülasyonunun artması’ gerekçeleriyle, bazı hayvan türlerini satışa çıkarmaya hazırlanıyor.

Büyükşehir Belediye Meclisi Hukuk ve Tarifeler Komisyonu’nun hazırladığı ve bu ayki Meclis gündeminde görüşülecek olan raporda, AOÇ Hayvanat Bahçesi’nde barınan bazı hayvanların satış gerekçeleri ve fiyatlarını belirledi.

Hayvan satışıyla ilgili hazırlanan komisyon raporunda şu bilgilere yer verildi:

SAYI FAZLASI VE YER SIKINTISI

“Hayvanat Bahçesi Şube Müdürlüğü’nce yürütülen 2013 yılı hayvanat bahçesi gelirleri kapsamında belirlenen hayvan satış listemizde bulunan bazı hayvan türlerinde talep yetersizliğinden, doğum nedeniyle sayı olarak sürekli çoğalmalarından ve yeni hayvanat bahçesinde planlanan tür koleksiyonundan dolayı barınaklarda yer sıkıntısı yaşanmaktadır. Bu nedenle bazı ihtiyaç fazlası hayvanların hazırlanan ve ekte sunulan fiyat tarifeleri ile satılması komisyonumuzca uygun görülmüştür.”

VAHŞİ TÜRLERDE ‘RUHSAT’ ZORUNLULUĞU

Vahşi hayvan türlerinin satışı ve takasının sadece hayvanat bahçesi ruhsatı bulunan yerler arasında yapılacağı belirtilen raporda hayvan fiyat listesi ise şöyle:

“Zürafa 220 bin TL, zebra 66 bin TL, kaplan 22 bin TL, aslan ve puma 11 bin TL, ayı 2 bin 420 TL, vaşak-iilki-çakal 2 bin 200 TL, maymunlar 2 bin 200 TL, kızıl geyik 4 bin 950 TL, Ankara keçisi 220 TL, lama 16 bin 500 TL, deve 3 bin 850 TL, rakun bin 375 TL, kanarya 50 TL, tavus kuşu 302 TL, akvaryum balıkları 6 TL, köpekler 150-440 TL.”

(Başka Haber)

Modernleşmenin dayanılmaz cazibesi: Büyüme fetişizmi – Bengi Akbulut, Fikret Adaman

“Bir ülke ne kadar fazla elektrik tüketiyorsa o ülke o kadar güçlüdür, kalkınmada o denli süratle ilerliyor demektir. Demek ki fabrikalarımızdaki çarklar işliyor, demek ki işletmelerimizdeki üretim artıyor, demek ki konutlardaki tüketimi artıyor, demek ki ülkenin tamamında teknoloji daha da yaygınlaşıyor. Dünyanın ileri, gelişmiş devletlerinde atılan kontrollü ve akıllı adımlarla büyük açıkları onlar kapadılar ve sıkıntılarını giderdiler. İnşallah biz de bu sıkıntıyı gidereceğiz. Onun için, biz şimdi yeni bir adım atıyoruz; ‘Su akar Türk bakar’ anlayışını, ‘Su akar Türk yapar’ anlayışıyla değiştiriyoruz ve bu açığı da inşallah kapatıyoruz.”1

Bu sözler, 2010 yılında, Türkiye’nin başbakanı tarafından, olası çevresel etkileri açısından son derece tartışmalı olan bir hidroelektrik santralinin açılışında sarfedilmiştir. Ekonomik büyüme, ya da daha doğrusu, ekonomik büyüme önderliğinde modernleşme takıntısı, çok yakın bir tarihe kadar bu kadar bariz ifade edilmemiştir. Elbette modernleşmenin gerçekleşmesi ve ekonomik ilerleme uzun zamandır Türkiye’nin yasa koyucularının istikrarlı amaçlarından biri olmuştur. “Batı”yı yakalamak, 18. yüzyılda Osmanlı’nın düşüşünden beri Türkiye’de siyasetin belkemiğini oluşturmuş, modern cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ise kurumsallaşmıştır. O gün bugün, modernleşme fikri başka hiçbir meseleyle kıyaslanamayacak kadar siyasî hayatı himayesi altına almıştır. Her ne kadar modernleşme / kalkınma2, ekonomiyi de içine alan bütünsel ve dönüşümsel bir süreç olarak ele alınmışsa da, büyümeye özsel bir görev biçilir: modern bilim ve teknolojinin ekonomik süreçlerde işlerlik kazanması ile erişilecek hızlı ekonomik büyüme, yeni kurulmuş siyasî ve toplumsal düzeni destekleyecek bir araç olacaktır. Ekonomi, geri kalmış ve geleneksel toplumun tüm hastalıklarının hem sebebi, hem de çaresi olarak görülmüştür, hâlâ da öyledir. Kısacası, bazen gecikmeyle de olsa toplumsal ve siyasî meseleleri de otomatik olarak çözeceği varsayımına dayanılarak kalkınma politikalarına öncelik verilmiştir.

Bu nedenle, ekonomik kalkınmanın nasıl teşvik edileceği etrafında dönen tartışmaların Türkiye siyasetinde her zaman önemli bir yer işgal etmiş olması şaşırtıcı değildir.3 Ancak bu tartışmalar hiçbir zaman “kalkınma alternatifleri” siyasetinden “kalkınmaya alternatifler” siyasetine doğru evrilememiştir. Bundan dolayı siyasî ortam, Gandhi’nin hind swaraj’ında ya da Nyrere’nin ujaama’sında rastlanabileceği üzere, proto-post-kalkınmacı önermeler içermez.4 Türkiye siyasetinde ideolojiler, kendi aralarında geniş bir çeşitlilik arz etse de, bir ilerleme saiki olarak ekonomik kalkınmaya olan inançları tamdır. Modern cumhuriyetin temel ilkeleri –laiklik ve üniter milliyetçilik– devrimci sosyalizmden İslamcı köktenciliğe kadar birçok siyasî unsur tarafından sorgulanmış olsa da, hızlı ekonomik büyümeyle kalkınma nosyonu ilerlemenin sine qua non’u olarak kabul edilegelmiştir. Özellikle 1980’lerden sonra, modernleşme projesinin sorgulandığı zamanlarda bile, bu eleştiriler kendi başına modernleşmeye yöneltilen eleştiriler olmaktansa, modernleşmenin tepeden inme doğasına, bazen de Batı modelinin bir taklidi olarak katı uygulanmış olmasına yönelik eleştiriler olmuştur.5

Kalkınma odaklı modernleşmenin hakimiyeti ve çekiciliğinin kökenleri, devlet-toplum ilişkisinin kurgulanış biçiminde yatıyor olabilir; bilhassa, Türkiye’de devlet, devletin gerekliliğine dair geniş oybirliğinden faydalanarak kendini sunmuş ve yönetim talebini meşrulaştırmıştır. Türkiye devleti, tarihsel olarak kendi gücünü ve meşruiyetini, öncelikli olarak modernleşme idealini tamamlama vaadiyle kurar. Modernleşme ve ekonomik kalkınma zorunluluğu, bir kolektif çıkar oluşturmuş, tüm ulusun kendini içsel bölünmelerden azade organik bir bütün olarak görmesine olanak sağlamıştır, ki geçerliliğini sorgulamak bile vatanseverliğe sığmaz. Türkiye devleti, modernleşme politikaları üzerinden kendisini, insanların kolektif iradesinin cisimleştiği tarafsız bir kurum olarak temsil edebilir hale gelmiş, böylece yönetme hakkını meşrulaştırmak için toplum rızasını alabilmiştir. Bu da demek oluyor ki, modernleşme/kalkınma fikri, devletin salt baskıyla değil, devamlılığı yönünde kurulan rıza ile yönetebilme kabiliyetine içkindir. Öte yandan, modernleşme hevesi, çeşitli sosyo-ekonomik eşitsizlik düzlemlerinde ayrışmış bir toplumu bir arada tutmanın formülü olmuştur.

Ekonomik büyüme üzerinden modernleşme, iki ayrı ancak bağlantılı amaca da, Türkiye devletinin varoluşunu ve egemenliğini yeniden üreterek hizmet etmiştir. İlk olarak, bir amaç olarak modernleşme / kalkınmanın cazibesi, Türkiye devletinin toplumsal adalet ve varlıkların yeniden dağıtımı meseleleri etrafında mobilize olabilecek bir muhalefeti önceden engelleyebilmesine olanak sağlamıştır. Örneğin sınıf temelli eşitsizlikler, sınıfların zaten görünmez olmasından dolayı bir kenara itilmiştir; sınıf diye bir şey yoktur, olsa olsa her Türk vatandaşının ülkeyi Batılı medeniyetler seviyesine yükseltmek için üstüne düşeni yaptığı bir iş bölümünden söz edilebilir. Modernleşmenin kolektif bir çıkar olarak inşası, farklı grupların bu “evrensel amaç” etrafında bütünleşmesini sağlamış ve toplum-arası bölünmelerden doğabilecek hak arayışlarının formüle edilebilmesinin önünü tıkamıştır. İkincil olarak, ekonomik ilerleme üzerinden kalkınma şiarı, maddi imtiyazların dağıtımına izin veren bir gerekçe haline gelerek sınıfların itaatini ve rızasını temin etmiştir. Türkiye devleti, meşruiyetini büyük çapta cömertliğiyle korumuştur. Kentli küçük burjuvazi ve küçük taşra üreticisi desteklendiği, ve toplumun en yoksullaştırılmış kesimleri bile maddi ilerlemeyle yaşam standartlarının içine çekilebildiği müddetçe de devletin meşruiyeti sorgulanmaz.6

Kuşkusuz, devletin varoluşunun yapıtaşı haline gelen bu modernleşme / kalkınma takıntısı fiziksel çevreyi çeşitli şekillerde değiştirmiştir –bu açıdan Türkiye devletinin inşasını, çevrenin nasıl inşa edildiğine bakarak da okumak mümkün. Bu gibi dönüşümlere dolaysız örneklerden biri, Türkiye’de baraj yapımı ve bu stratejinin en tipik temsilcilerinden, Devlet Su İşleri müdürlüğünün ardından 1965-1980 yılları arasında kesintili olarak da olsa başbakanlık yapmış olan “baraj kralı” Süleyman Demirel. Görevi sırasında Demirel, birkaç düzine barajın yapımını öngörmüş, 50’nin üzerinde barajın inşasına önayak olmuş ve ayrıca büyük Güneydoğu Anadolu Projesi’ni (GAP) başlatmıştır. GAP’la ilgili sözleri açıklayıcı olmanın da ötesinde, kendi halkının rızasını temin etmek adına sürekli olarak yaratılan modernleşme getiren devlet imgesi retoriğine de mükemmel bir örnek niteliğinde: “GAP sevgisi Türkiye sevgisidir. GAP, Türkiye birliğinin çimentosudur; cumhuriyetin en büyük projesidir. (…) Bir mühendislik projesini aşan bir olaydır. (…) İnsanları, mutlu yapma kavgası vardır. Olay, sadece suları ırmaklardan alıp, ovalara götürme olayı değildir. O, olayın bir parçasıdır. Bunun içerisinde insanların eğitilmesi vardır; insanların yeni bir dünyaya, yeni dünyanın şartları için hazırlanması vardır.”7

AKP: “İstikrar sürsün, Türkiye büyüsün”

AKP, yukarıda yer alan bu en güncel seçim sloganın da beyan ettiği gibi,8 sadece modernleşme / kalkınmaya olan bu tarihsel olarak güçlü sadakati sürdürmemiş, aynı zamanda uygulanması yönünde kökten agresif bir gündem de benimsemiştir. Bu gündemin kılavuzu ise devlet destekli (devlet-merkezli olmasa da) inşaat patlaması ve sıcak para girişi tarafından finanse edilen yıkıcı enerji yatırımlarıdır. Tartışma götürse de, günümüzde hiç olmadığı kadar etkin olan modernleşme / kalkınma projesi, yönetilenlerin rızasının gerekli olduğu ve toplumun marjinalleştirilmiş kesimlerinin siyasî sistemin içine doğru çekildiği bir kolektif çıkar olarak kurulmaya devam ediyor; bir bakıma bu, siyasî sistemin yapısal krizlerine verilen imalı bir cevap.9

Modernleşmeci / kalkınmacı ajandanın AKP iktidarındaki bu özel uygulanışı, bir yandan da önceki uygulamalara kıyasla birden çok noktada farklılık gösteriyor. Artık iyice anlaşıldı ki, AKP farklı bir ticarî grubu mobilize ediyor; isim vermek gerekirse, son tahlilde benzer bir modernleşme idealine sahip olsalar da daha önceki egemen koalisyon tarafından dışlanan, küçük-orta büyüklükteki kapitalistler. Buna eşlik eden kaydadeğer ideolojik dönüşüm ise İslam etiğinin, Batı kapitalizmi için Protestanlık ne ise benzer bir yönde yeniden yorumu.10 Ancak daha da önemlisi, AKP’nin modernleşmeci / kalkınmacı fetişi, gözle görünür bir şekilde mekânsal. Bilhassa bu dönem, doğal çevrenin hızlı bir şekilde sermayeleşmesine tanıklık etti; buna daha önce kamusal mülkiyet altında olan araziler, ve kamulaştırma ve yeniden dağıtım yoluyla “yasal olarak” dönüşen kent mekânları da dahil.

Bu açıdan AKP, modernleşme / kalkınma fikrinin devamlılığını kaçınılmaz hale getirerek mekânsal siyaseti başarılı bir şekilde mobilize etti: Otoyollar, elektrik santralleri, İstanbul Boğazı üzerine inşa edilecek üçüncü köprü ve Marmara ile Karadeniz’i bağlayacak olan kanal projesi, sadece devletin varlığını yeniden üretip halkı için gerçekten çok çabaladığı görüntüsünü yaratmıyor, ayrıca bu projeler toplumun çeşitli kesimlerinden takdir toplamak adına modernleşme / kalkınma idealini en etkili biçimde cisimleştiriyor. Diğer bir taraftan, bu mekânsallaşmış, inşaat temelli modernleşme/kalkınma modeli, geniş toplum tabakalarının rızasını alabiliyor, ve bunu sadece kira gelirlerinin geniş kitlelere yeniden dağılımı ve yeni açılan yatırım alanları üzerinden değil, ayrıca konut mülkiyeti ve yeni tüketim fırsatları üzerinden orta-alt sınıfları etkili bir şekilde ikna ederek elde ediyor. Ekolojik yıkım ve kentsel dönüşüm karşıtı toplumsal mücadelelerin daha fazla inşaat ile sessizleştirilmesi ve itibarsızlaştırılması ise toplumsal imgelemdeki modernleşmeyle birleşerek bu stratejiyi pekiştiriyor. Neticede, farklı dışavurumlarla ve farklı katmanlarda da olsa modernleşme / kalkınma nosyonunun yeniden ve yeniden dolaşıma sokulması devlet egemenliğini yukarıda tartışıldığı üzere sağlamlaştırıyor.

Büyüme fetişizminin sosyo-çevresel sonuçları

Büyüme fetişizmi üzerinden modernleşme zemininde çevresel meseleleri ele alma yönündeki beceri ve istek çoğunlukla sınırlı kalıyor. Ekonomik büyümenin tekil amaç haline gelmesi, çevrenin niteliği ve toplumsal adalet gibi meseleleri önemsizleştiriyor. Türkiye devleti tarafından harekete geçirilen kalkınmacı stratejiler sadece çevreyi dara sokmakla kalmıyor, Türkiye devletinin yükümlülükleri arasında yer almasına rağmen çevre koruma politikalarının etkili bir şekilde uygulanışına da ket vuruyor.

Çevre kirliliğinden doğal kaynakların aşırı kullanımına ve nesli tükenen türlere kadar giden çevresel problemlerin kısa bir özeti bile büyüme fetişizminin çevreye nasıl bir darbe vurduğunu açıklar nitelikte: Deniz ve yer altı sularının kirliliği; tarımda gübrelerin, tarım ilaçlarının ve böcek ilaçlarının aşırı kullanımı; Türkiye’nin dünyada en fazla karbondioksit salınımı yapan ülkelerden biri olması; ev ve sanayi atıklarının dönüşümünde yaşanan sorunlar; madencilik faaliyetlerinin yarattığı ekolojik yıkım, çevresel sorunlardan sadece birkaçı. Çevresel nitelik değerlendirmeleri genellikle ölçüm ve sunum hataları içerse de, doğal kaynakların çeşitliliği, kirlilik seviyelerinin ve çevresel koşulların insan sağlığı üzerindeki negatif etkileri gibi bileşenleri hesaba katarak oluşturulan 2012 Çevresel Performans Endeksi’nde Türkiye’nin tüm ülkeler arasında 109. sırada yer alması genel manzarayı doğrular nitelikte.11 Ancak, bu gelişmeler, özellikle son yirmi sene içinde yükselen toplumsal muhalefeti ve direnişi de körükledi. Özellikle enerji sektörünün serbestleşmesiyle ve gittikçe görünür hale gelen hidroelektrik santral inşaatlarıyla alevlenen ve enerji yatırımları etrafında cereyan eden sosyo-çevresel mücadeleler, çevresel sorunlarının derinliğine işaret ediyor. Gerze elektrik santraline, Bergama, Ida ve Artvin altın madenlerine, Sinop ve Akkuyu nükleer santrallerine ve ülkenin her yerine dağılan onlarca küçük hidroelektrik santrali inşaasına karşı oluşan yerel direnişler, bu mücadelelere verilebilecek en önemli örneklerden bazıları.

Turizmden sanayiye, madencilikten tarıma birçok ekonomik faaliyet alanının sebep olduğu çevresel baskı, kalkınmacı emellerin çevresel meselelerden üstün kılınmasının bir sonucu. Örneğin 1980’lerde turizmin yeni büyüyen sanayi olarak teşvik edilmesiyle birlikte ekolojik dengenin bozulması ve yıpranması, bitki örtüsü ve faunanın yok olması, narin jeolojik oluşumların tahribi, lağımsuyu arıtması ve atık tasfiyesi için altyapı yetersizliği ile birleşerek felaketin boyutları genişledi.12 Sanayinin durumu ise çok daha endişe verici. Hava ve su kirliliğini önleme yönünde resmi raporlarda sürekli olarak dil dökülmesine rağmen, sanayi şirketlerinin kirletici faaliyetlerine sınır getirilmiyor ve şiddetli çevresel bozulma insan sağlığı için ciddi bir tehdit oluşturmaya devam ediyor. İstanbul’un 60 kilometre doğusunda yer alan Dilovası’nın durumu özellikle bahsetmeye değer. Altı tane organize sanayi bölgesini barındıran Dilovası’nda kanser kaynaklı ölümlerin oranı yüzde 33, bu da ülke ortalamasının üç katına tekabül ediyor.13

Türkiye devleti tarafından sürdürülen tarımsal büyüme politikaları ise modernist, büyüme odaklı fetişin çevresel yankılarına verilebilecek muhtemelen en gözle görünür örnek. 1950’lerde tarım sektöründeki hızlı ticarîleşme, Yeşil Devrim teknolojilerinin teşviği ve çoğunlukla devletin verimi arttırmak adına ana tedarikçisi olduğu tarım ilaçlarının kullanımı ile desteklendi. Tarımsal yoğunlaşma çeşitli planlamalar ve fiyatlandırma mekanizmalarıyla teşvik edildi. Arazi bölümünün artması  ve kırsal kesimlerde tarım dışı iş fırsatlarının eksikliği arazi kullanımını daha da yoğunlaştırdı. Aynı zamanda, birçok dere yatağında kurulan anıtsal sulama sistemleri, baraj yapımının önemini vurguladı. Büyük barajların yol açtığı yerinden edilmeler, bitki örtüsü ve faunanın yok olması, tuzlanma ve çamurlanma gibi sorunlar, artan sulama ve verimin getirdiği ekonomik kazanımları vurgulamak adına göz ardı edildi. Tarımsal modernizasyonun sosyo-çevresel bedelinin çok ağır olduğu aşikâr: Artan kimyasal kullanımı özellikle yeraltı suyu kirliliğine ve toprak verimliliğinin düşmesine sebep oldu; tarımsal yoğunlaşma ve kimyasal kullanımı uzun vadeli verimliliği tehlikeye soktu; ve büyük çaplı baraj yapımları sadece doğal hidrolojik döngüleri bozup biyoçeşitliliğin kaybolmasına sebep olmadı, aynı zamanda çevresel nitelik pahasına sulama tarımına teşvik sağladı.

Bu çevresel bozulma ve kirlenme süreçleri sosyo-ekonomik neticelerinden bağımsız olarak düşünülmemeli. Toplumsal alan farklı seviyelerdeki eşitsizliklerle örülü olduğundan, farklı türdeki çevresel dönüşümler çoğunlukla yoksulların ve toplumun imtiyazsız kesimlerinin omuzlarına yüklenen oransız bir yük olarak tecelli etti. Turizm işletmeleri, madencilik şirketleri, büyük arazi sahipleri ve sanayi kapitalistleri, çevre üzerinde baskı kuran bu uygulamalardan edinilen kârların keyfini sürerken, kırsal ve kentli yoksullar geçim kaynaklarını kaybetti, bozulan doğal kaynaklarla ve kirlenen yaşam alanlarıyla hayatını sürdürmek zorunda kaldı.

Başka bir kalkınma ihtimali:
Sınırlar ve umutlar

Son yirmi sene içinde, özellikle akademik ve yasa koyucu çevreler, kalkınma kavramını toplumsal adalet ve ekolojik nitelik yönündeki kaygılara cevap verecek şekilde yeniden tanımlama girişimlerinde bulundu. “Sürdürülebilir kalkınma” kavramının bu kadar popülerleşmesinin ardında da bu girişimlerin olduğu söylenebilir. Ancak, barındırdığı radikal bileşenlerden arındırılıp çağdaş neoliberal kalkınma paradigması içinde eritildiğinden, tartışmaların büyük bir kısmı sürdürülebilir kalkınmanın nasıl tanımlanacağı ve gerçekleştirileceği etrafında döndü. Bu tartışmaların derinlikli analizi ne bizim niyetimiz ne de bu makalenin kapsamında. Ancak, bu tartışmaların temel gerilim noktasının ekonomik büyümenin kalkınmadaki rolü olması kayda değer; büyüme nosyonunun nasıl olup da her türlü kalkınma fikrinin ana eksenini oluşturduğunu güzel bir şekilde açık ediyor. Kısacası kimileri, kaynakların verimli kullanımıyla elde edilecek ekonomik büyümenin ekolojik nitelik ve koruma kavramlarıyla tamamen uyumlu olduğunu öne sürerken, kimileri de sürdürülebilir teknoloji yatırımlarının ve ekolojik etkilerinden soyutlanmış ekonomik faaliyet alanının yenilgiye mahkûm olduğu fikrinde.

Bu ikinci görüş, “büyüme karşıtı” hareketi benimserken,14 kaynakların sınırlı olduğu ve çevresel olarak yıpranmış bir dünyada büyüme odaklı kalkınmanın doğal olarak sürdürülemez olduğunu savunuyor. Bu demek oluyor ki, güncel tüketim seviyeleri, kaynakların doğal yenilenme hızını aştığından, ekonomik büyüme kaçınılmaz olarak doğal kaynakların tükenmesiyle sonuçlanacak. Ancak, daha da önemlisi, “büyü-me-me, sadece aynı şeyi daha az yapmak gibi niceliksel bir mesele değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi, değerlerin paradigmatik olarak yeniden düzenlenmesi, özellikle toplumsal ve ekolojik değerlerin yeniden doğrulanması ve ekonominin yeniden siyasîleşmesi meselesi… Büyü-me-me, daha az üretmek ve tüketmek gibi niceliksel bir mesele olmak yerine, egemen ekonomik düşünceden daha radikal bir kopuş başlatmak için öne sürülen bir araç.”15

Bu gözleme dayanarak diyebiliriz ki, büyüme fetişizminden arındırılmış bir kalkınma vizyonu teknik bir meseledense siyasî bir mesele; kalkınma ve insanî koşulların iyileştirilmesi kavramlarında, toplum ve çevre tarafından da benimsenen radikal bir yeniden tanımlama gerektiriyor. Bu yeniden tanımlamanın güç eşitsizlikleri tarafından belirlenmiş var olan siyasi-ekonomik alanda gerçekleşmesi gerektiğini hesaba kattığımızda, steril, siyasileşmemiş bir süreç olmayacağını da tahmin etmeliyiz. Spesifik olarak, bu tür bir yeniden tanımlama ve yeniden düşünme, güç dengelerinde (“kazananlarıyla” ve “kaybedenleriyle”) ve de ekonomi, çevre, ve toplum arası ilişkilerde temel bir yer değiştirme anlamına geliyor.

Türkiye bağlamında ekonomik büyüme üzerinden kalkınma nosyonu, devletin kendini toplumsal alanda kurma ve varlığını meşrulaştırma yönündeki yaygın pratiklerine derinlemesine işlemiş vaziyette. Buna paralel bir şekilde, büyüme-odaklı modernleşme ideali, toplumsal tahayyülü kolayca göz ardı edilemeyecek şekilde boyunduruğu altına alıyor. Bir başka deyişle, ekonomik büyüme üzerinden kalkınmaya bağlılık, ekonomik / maddi sorunların da ötesine geçerek, devlet-toplum ilişkisinin tarihsel olarak nasıl kurulduğu ve birbirlerini nasıl şekillendirdikleri ile ilgili bileşenlere doğru da uzanıyor. Buna dayanarak denebilir ki, ekonomik büyümeyi fetişleştirmeyen bir kalkınma anlayışını gerçekleştirmenin ötesinde, bunu tahayyül edebilme ve arzulayabilme imkânları yaratabilmek için Türkiye’de devlet-toplum ilişkisinin radikal bir şekilde yeniden düzenlenmesi ve demokratikleşmesi gerekiyor.

Bengi Akbulut, Fikret Adaman – Perspectives http://www.tr.boell.org/web/111-1695.html

 

Dipnotlar

1.         http://www.sabah.com.tr/Gundem/2010/08/11/erdogan_akarsular_satilmiyor

2.         Makale boyunca modernleşme/kalkınma, hem devlet hem de toplumsal tahayyül nezdinde aynı anlama geldiğini vurgulamak adına birbirleri yerine kullanılmıştır.

3.         Parlamenter siyasetin iki ana partisi de, Cumhuriyet Halk Partisi – ordu-bürokrasi elitinin geleneksel partisi – ve yeniden dirilişçi Demokrat Parti – 1950’lerde iktidara gelen ana muhalefet partisi – kalkınmacı siyaseti desteklemiştir. Bu iki parti arasındaki çekişmeler, modernleşmeyi gerçekleştirmeye yönelik kalkınmacı emellerin geçerliliği üzerinde dönmez ve toplumsal adalet ve gelir dağılımıyla ilgili olmaktansa, büyüme stratejilerinin devlet kontrolünde mi yoksa liberal bir yörüngede mi seyredeceğiyle ilgilidir.

4.         Arsel, Murat (2005): Reflexive Developmentalism? Toward an Environmental Critique of Modernization, in: Environmentalism in Turkey: Between Democracy and Development? (Fikret Adaman and Murat Arsel, eds).

5.         Keyder, Çağlar (1997): Whither the Project of Modernity?, in: Rethinking Modernity and National Identity in Turkey (Sibel Bozdoğan and Reşat Kasaba, eds).

6.         Keyder, Çağlar (1997): Türkiye’de Devlet ve Sınıflar.

7.         http://arsiv.sabah.com.tr/1997/05/30/r11.html

8.         “Turkiye Hazir Hedef 2023: Istikrar Sursun, Türkiye Büyüsün”

9.         Madra, Yahya: Yapısal Krizin Sınırları Üzerine Düşünmek, in: Özgür Gündem, http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=58041&haberBaslik=Yapısal%20krizin%20sınırları%20üzerine%20düşünmek&action=haber_detay&module=nuce

10.      Çavuşoğlu, Erbatur (2011): İslamci Neo-Liberalizmde İnsaat Fetişi ve Mülkiyet Üzerindeki Simgesel Hale, Birikim, Ekim.

11.      http://epi.yale.edu/epi20

12.      Tosun, Cevat and Alan Fyall (2005): Making Tourism Sustainable: Prospects and Pitfalls, in: Environmentalism in Turkey: Between Democracy and Development? (Fikret Adaman and Murat Arsel, eds).

13.      http://politikekoloji.org/tehlikeli-dayanikli-endustriyel-atiklar

14.      http://www.degrowth.eu

15. Fournier, Valérie (2008): Escaping from the economy: The politics of degrowth, in International Journal of Sociology and Social Policy, 2008, 28(11/12). Fournier, ayrıca büyüme karşıtı yaklaşımlar üzerine kapsamlı bir makale taraması da sunuyor.

Darbe karşıtlığı demokratlık için yeterli midir? – Oya Baydar

Türkiye’nin kendi sorunlarını Mısır’daki gelişmeler üzerinden tartıştığı şu günlerde darbe ve demokrasi kavramları gündeme yeniden oturdu. İyi de oldu, çünkü demokrasi yolunda adımlar atabilmek için bu kavramların dile pelesenk olmuş ezberlerden çıkarılıp derinleştirilmesi gerekiyor. Özellikle de “darbe karşıtlığı, eşittir demokratlık” ve “sandık, eşittir demokrasi” türünden  denklemler üzerinde düşünmemiz lazım. Çünkü sık tekrarlanan bu önermeler bence sadece eksik değil aynı zamanda yanlış. Öte yandan, bu konular kestirip atılamayacak kadar girift ve karmaşık, çünkü -çağın gereği- demokrasi acendalarıyla siyasî tarih sahnesine çıkan/sürülen yeni güçler, örneğin Müslümanlar var; ve gelişmelerin tam ortasında duruyorlar. Demokrasi ve İslam 21. yüzyılın büyük bilmecesi veya deneyimi olarak ortaya çıkıyor.  Yüz yıl sonrasından bakabilseydik çok daha net görebileceğimiz resim şimdilik karışık bir çiziktirme, flu bir görüntü. Bu yüzden de bu konuda yazacaklarım; birlikte düşünelim, tartışalım demenin ötesine geçmiyor, başka bir iddia taşımıyor.

Barış, darbe, demokrasi “ama”lı olmaz.

Bazı kavramlar ama kaldırmaz. Barış, darbe karşıtlığı, demokratik hak ve özgürlükler konusunda ama’lara sığınmaya başladınız mı o sulardan ayrıldınız demektir. Siyasal, ideolojik bakış, iktidar bakışı, her zaman ama’lı ve çifte standartlıdır. “Savaş kötüdür ama millî çıkarlar ya da bölge çıkarları için gereklidir”, “darbeler kötüdür ama istikrar için gereklidir” veya “ askerî müdahale kötüdür ama iktidarın (meselâ) komünistlere, (meselâ) İslamcılara, (meselâ) bölücülere teslim edilmemesi için başvurulabilir bir yoldur”, “demokratik hakların kısıtlanması kötüdür ama halkın birliği, ülkenin bölünmez bütünlüğü, asayişin ve düzenin sağlanması için ucundan kenarından sünnetlenebilir”, “inanç özgürlüğünün kısıtlanması kötüdür ama irticayı engellemek için zorunlu olabilir”, vb…vb…

Kendimizi bu konularda açık yüreklilikle sorguladığımızda, siyaseten doğruluk adına yüksek sesle söyleyemesek bile içimizden ama’lar geçtiğini itiraf ederiz. Meselâ komünistler olarak proletarya diktatörlüğünü savunurken, laikler olarak örtünme özgürlüğüne karşı çıkarken, hatta örtülü kadınların öğrenim haklarının kısıtlanmasını alkışlarken, Müslümanlar olarak herkesin Kuran’ın emrettiği şekilde yaşamasını dayatırken, Sünnîler olarak Alevîlerin inanç özgürlüklerine set çekilmesini ama’larla gerekçelendirirken, Türk milliyetçileri olarak Kürt halkının eşit yurttaşlık taleplerini Türklerden koparılmak istenen imtiyazlar olarak algılayıp çözüme direnirken, vb. hep ama’lara sığınmıyor muyuz? Kaçımız böyle bir testten tam numara alabiliriz ki! Ama’lar işe karıştığı andan itibaren de çifte standarttan, yani kendine demokrat, kendine barışçı, kendine Müslüman olmaktan kurtulmak mümkün değildir.

Günün konularından olan darbelere karşı tavırda bu çifte standart büsbütün ortaya çıkar. Meselâ benim kuşağım ve içinden geldiğim laik cumhuriyetçi sol kesimler için 27 Mayıs 1960 müdahalesi ilericiydi. Zaten o zamanlar darbe değil “ihtilâl” zaman zaman da “devrim” denirdi. 12 Mart 1971 müdahalesi ise sola vurduğu için kötü darbeydi, Kürtlerin, solun ve bütün Türkiye’nin üstünden silindir gibi geçen 12 Eylül faşist darbesi hayal kırıklığına uğrattığı Ülkücüler açısından bile kötüydü. Peki 28 Şubat? Müslüman muhafazakâr kesimlerin kendilerine yönelik olduğu için en önemli, en büyük darbe saydıkları bu süreçte laik kesimler ağırlıklı olarak 28 Şubat’ı desteklemediler mi? İslamcıların iktidara yerleşmelerinin önünü kestiği için, post-modern darbeye karşı çıkmak yerine susmadılar mı? AK Parti iktidara geldiğinde, bugünlerde karara bağlanacak olan Ergenekon, Balyoz, vb. davalarında darbecilik yargılanmaya başladığında, bir de baktık ki 12 Mart’ta, 12 Eylül’de mağdur olanlar da dahil laik ve ulusalcı sol kanatların (tabii ki tümü değil) önemli bölümü, CHP, milliyetçiler, sivil-asker vesayetçi oligarşi ve türevleri darbe heveslilerini korumak, kollamak, gerekçelendirmek için yarışıyorlar. Hatırlayalım: davaların açıldığı o ilk günlerde sonraki çok vahim hukuksuzluklar, adaletsizlikler, intikamcı kararlar, delil manipülasyonları, haksızlıklar henüz ortada yoktu. Tepkiler AKP Hükümeti’ne, özünde de Müslüman muhafazakârların iktidarı almasına yöneliyordu. Ordu ile yüksek yargı, AKP’nin önünü kesebilecek tek güç olarak görülüp müdahaleye çağırılıyordu.

Anlatmaya çalıştığım: demokrasiye ve topluma karşı büyük suç olan darbe ve müdahaleler karşısında, “düşmanıma vurulan darbe iyidir, bana dokunan darbe kötüdür” anlayışının demokratlıkla ilgisi olamayacağı. Her türlü darbeye ve diktatörlüğe ama’sız karşı çıkmadan demokrat olunmaz. Benim nacizane ölçülerime göre, herhangi bir darbeyi, darbeciyi, darbe teşebbüsünü desteklemiş, daha da önemlisi hâlâ açıktan veya içinden desteklemekte olan bir kişi ya da bir siyasal çizgi kendisine demokrat diyemez. Darbe karşıtlığı ve demokratlık ne “ama” ne de çifte standart kaldırır. Evet, bazen meşru ve demokratik yollarla gelmiş bir iktidarın meşruiyet sınırlarını aşan, demokrasiyi tehlikeye sokan gidişatı karşısında çaresiz kalındığı olur. Bu çaresizliği aşmanın yolu ise herhangi bir dışardan müdahale, darbe, vb. değil halkın demokratik direnişi ve mücadelesidir.

Erdoğan darbe karşıtı mı?

Gelelim Başbakan Erdoğan’ın darbe karşıtlığına… Erdoğan, Mısır’daki askerî darbeyi hiç gecikmeden kınarken bugüne kadarki darbe karşıtı söylemini korudu. Gezi sürecinde yaşadığımız, halen de sürmekte olan devlet şiddetinin, hukuksuzluğun ve demokratik hak ihlâllerinin bir numaralı sorumlusu olan Erdoğan’ın, Mursi’yi deviren darbeye tepkisinin temelinde, Gezi-Tahrir ve İhvan-AKP benzetmesi olduğunu; haksız sayamayacağımız darbe fobisi ve travmasıyla Mısır’daki darbeyi kendisine ve partisine karşı yapılmış gibi algıladığını, paralellik kurduğunu düşünüyorum.

Evet, Erdoğan darbe karşıtıdır ama, o da tıpkı vesayetçi ulusalcı sol gibi, bütün müdahalelere değil, kendi iktidarına yönelik olanlara karşıdır. İktidara darbeyle gelmiş, insanlık ve savaş suçu işlediği uluslararası planda tescilli diktatörleri kırmızı halılar sererek ağırlarken, nice darbeciyle can ciğer kuzu sarması görüntüler verirken Mısır’daki darbeye gösterdiği hassasiyetten çok uzaktır. Mısır’da ordu Mursi’yi demokratik-laik muhalefete karşı korumak ve İhvan iktidarını pekiştirmek için müdahale etseydi, Erdoğan’ın darbeyi kınamak için bu kadar istekli ve aceleci olacağını hiç sanmıyorum. Belki yanılıyorumdur ama son günlerde demokrasiyi sandığa indirgemiş olan Erdoğan’ın bu konudaki çifte standardına bakınca, meselâ Suriye’de (pek demokratik olmasa da) sandıkta çoğunluğu kazanan Beşşar Esad’a karşı, Türkiye’yi Suriye batağına sokma pahasına Sünni ağırlıklı Cihatçı radikalleri desteklediğini hatırlayınca, ama’sız darbe karşıtlığından da pek emin olamıyorum doğrusu. Ama’sız darbe karşıtı olmadan demokrat olunamayacağı gibi, tam demokrat olmadan da darbe karşıtı olunamaz.

Gerçek demokratlığa gelince…

Bu konuda, son zamanlarda çok yazıldı ve güzel yazıldı. Benim kısaca ekleyebileceğim; “sandık, eşit demokrasi” denkleminin tümden yanlış olduğu. Sandık demokrasinin şeklî kılıfıdır, olmazsa olmaz ilk adımıdır; ancak özü değildir, içi demokratik hak ve özgürlüklerle ve bunların korunması güvencesiyle doldurulmazsa sandık sandukadan farklı olmaz. Öte yandan, değil yüzde 50, yüzde 90 çoğunluğunuz da olsa demokrasi tam olarak işlemeyebilir. Rosa Luxemburg’un sözleriyle: “Ne kadar büyük çoğunluğa sahip olursanız olun özgürlük çoğunluğun değil farklı düşünenlerin özgürlüğüdür.” Özgürlüklerin, o özgürlükleri tek tek bütün bireyler için garantiye alan yasaların, adaletin, yasalar karşısında eşitliğin tam olarak sağlanmadığı, muhalefetin bir şekilde bastırıldığı bir toplumda demokrasi henüz yerleşmemiş demektir. Üstelik son günlerde peşpeşe şahit olduğumuz, iktidar partisinin sandıktaki çoğunluğuna dayanarak çıkardığı antidemokratik ve ayrımcı yasalar, mevcut yasalara rağmen artarak süren keyfî uygulamalar, en önemlisi her türlü kitlesel muhalefete karşı kullanılan şiddet, iktidar ve Başkan Baba yağcılığını ikbâl basamağı sayan kişilere dağıtılan mevkiler, ulufeler; medyadan iş dünyasına, Başbakan’a ve iktidara biat etmeyen, bağımsız kalmaya çalışan bütün odaklara açıkça veya arkadan dolanma yöntemleriyle sinsice uygulanan baskılar, insanların yaşam biçimlerini, Müslüman muhafazakâr kalıplara uydurmaya yönelik müdahaleci buyrukçuluk, demokrasi hedefinden hâlâ ne kadar uzak olduğumuzun somut kanıtları. İktidar bu uygulamaların meşruiyetini, millî irade adını verdiği ve yüzde 50 civarında olduğunu varsaydığı oy çoğunluğuna dayandırıyor. İktidar meşruiyetini yüzde 50 oydan alıyor ama antidemokratik uygulamaları, yani icraatı meşru değil. Öteki yüzde 50’nin istemlerine, hak taleplerine, tepkisine gözlerini, kulaklarını kapatmakla yetinmeyip şiddetle bastırmaya çalışırken demokratik meşruiyetten uzaklaşıyor.  Günümüzde, çağdaş demokrasilerde artık sandık tek başına meşruiyet sağlamıyor; katılımcı demokrasi, yerinden yönetim, vb. yöntemleri tartışılıyor, hatta uygulanıyor.

Demokrasiyi sadece seçim sandığı ve (kendine yönelen) darbe karşıtlığı olarak görürseniz demokrat da, darbe karşıtı da olamazsınız. Nitekim sözde olsa da özde olunamıyor: Şekil 1’de görüldüğü gibi…

………………….

Çok uzamış bu yazı, “Dünyanın ve bölgenin şiddetli bir alt üstlük ve geçiş dönemi yaşadığı şu günlerde ne yapmalı, nerede durmalı? Siyasal İslamın iktidara aday güç olarak siyaset sahnesine çıktığı ülkelerde düğüm nasıl çözülebilir, askeri darbeler çözüme yardımcı olur mu, demokrasi İslamla bağdaşır mı? sorularına cevap niteliğinde değil, sadece birlikte düşünme önerisi. Belki gelecek yazılarda biraz daha açma ve tartışma imkânı olur. Bu tartışmanın verimliliği içinse kalıplarımızı, önyargılarımızı ve birbirimizi mat etme, hırpalama alışkanlığımızı bir yana bırakmamız gerekiyor. Aslında herkes, hepimiz daha iyi bir dünya, daha iyi bir toplum aramıyor muyuz?

Oya Baydar – www.t24.com.tr

Akkuyu’da ÇED bilmecesi, NGS Şirketi “raporu verdik” diyor, ÇED Genel Müdürlüğü ise “almadık”

Mersin’in Akkuyu beldesinde yapılması planlanan Nükleer Santral ile ilgili ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporunun 9 Temmuz 2013 Salı günü ilgili kurumlara teslim edildiği Akkuyu NGS şirketinin sitesinden açıklanmış olmasına rağmen ÇED Genel Müdürlüğü ile Mersin Çevre İl Müdürlüğü bu konuda henüz resmi bir açıklamada bulunmuş değil.

paylaşmak için tklynz / click for to share

8 Temmuz Pazartesi günü TRT Habere konuk olan  ÇED İzin ve Denetim Genel Müdürü Çağatay Dikmen, Akkuyu ile ilgili ÇED raporunun henüz teslim edilmediğini ancak birkaç gün içinde kendilerine ulaşmasının beklendiğini söyledi. Dikmen’in konuk olduğu programı buradan takip etmek mümkün.

ÇED İzin ve Denetim Genel Müdürü Çağatay Dikmen

Konu ile ilgili Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtlayan Tarım Orkam-Sen Mersin Şubesi’nden Yılmaz Kilim, kendilerinin de şifai olarak ilgili kurumları durumu netleştirmek için aradıklarını ancak henüz bir yanıt alamadıklarını söylüyor.

Kilim, ÇED İzin ve Denetim Genel Müdürü Çağatay Dikmen’in Pazartesi günü TRT canlı yayınında “Rapor bize ulaşmadı” bilgisini kamuoyu ile paylaştıktan bir gün sonra Nükleer Santral’i yapacak olan Akkuyu NGS şirketinin sitesinde “Akkuyu NGS Projesi`ne ilişkin ÇED raporu Çevre Bakanlığı`na sunuldu” başlığı bir açıklama yapıldığını belirtti.

Tarım Orkam-Sen Mersin Şubesi’nden Yılmaz Kilim, 9 Temmuz’daki bu açıklamanın üzerinden üç gün geçmiş olmasına rağmen ne ÇED Genel Müdürlüğü’nün sitesinde ne de Mersin Çevre İl Müdürlüğü’nun sitesinde buna ilişkin bir açıklamanın yer almamış olduğunu belirterek duyurunun bir an önce yapılması gerektiğini vurguluyor.

Kilim, kendisini konu hakkında ayrıntılı bir rapor hazırladığını, ve bir çevre mühendisi olarak Akkuyu NGS ÇED Raporu’nu detaylı bir şekilde inceleyip görüş sunabilmek için en az bir ay ek süre talep ettiğini belirtiyor.

Çevresel Etki Değerlendirmesi süreci 17.07.2008 tarih 26939 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Yönetmelik esaslarına göre yürütüldüğünü belirten Kilim,sSüreç boyunca üç rapor hazırlandığını ifade ediyor.

Bu üç rapor hakkında da gazetemize bilgi veren Yılmaz Kilim, durumu şu şekilde özetliyor.

Tarım Orkam-Sen Mersin Şubesi'nden Yılmaz Kilim

1- İlk aşamada hazırlanan ÇED Başvuru Dosyası 2 Aralık 2011 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunuldu. Özensiz hazırlandığı her halinden belli olan içerik ve kapsam bakımından zayıf olan bu rapor ile ilgili 29 Mart 2012 tarihinde yapılan Halkın Katılımı Toplantısı da aynı şekilde katılımcılıktan uzak bir şekilde gerçekleşti.

2- Bugünlerde Çevre ve Şehircilik Bakanlığına sunulması beklenen veya Akkuyu NGS şirketinin Bakanlığa sunulduğunu iddia ettiği ise hazırlanması gereken ikinci rapordur. Bu aşama hazırlanan ve ilan edilerek incelemeye açılan ÇED Raporu ile ilgili görüş ve öneriler Valiliğe veya Bakanlığa iletilir. Komisyon sunulan görüşler ve Rapor üzerinde yaptığı incelemelere göre bir değerlendirme yapar.

3- Komisyonun değerlendirmesi üzerine hazırlanan Nihai ÇED Raporu da üçüncü rapordur. Yine Çevre ve Şehircilik Müdürlüğünde ve Bakanlıkta on işgünü görüşe açılır.

Bu son aşamadan sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı “ÇED Olumlu” veya “ÇED Olumsuz” kararını vereceğini söyleyen Yılmaz Kilim,

“Birinci aşamada Akkuyu NGS A.Ş. Uluslar arası Sözleşmenin gereğini yerine getirmek adına özensiz bir rapor hazırlamıştı. Sözleşmeye göre bir yıl içinde başvurularını tamamlamak zorundaydı. Süre dolmadan prosedür yerine getirildi. Yönetmeliğe göre üç iş gününden yapılması gereken işlemler için 60 iş günü ek süre kullanıldı.

İkinci aşamada hazırlanacak Raporun ise 21 Mayıs 2013’den önce teslim edilmesi gerekiyordu. Burada da ek süre kullanıldığı görülüyor.

Sonuç olarak bugün Şirket Raporu teslim ettiğini, Bakanlık ise teslim almadığını söylüyor. Bakanlık Şirkete kimseye vermediği ek olanaklar sunarken, Şirketin bu konuda beceriksiz bir tavır içinde olduğunu söylemek mümkün” diye konuşuyor.

“Diğer taraftan Akkuyu NGS A.Ş. şirketinin internet sitesinde yayınlanan habere göre 3 bin sayfalık bir rapor hazırlanmış durumda. Bu rapor hakkında sağlıklı bir görüş oluşturabilmemiz, detaylı olarak inceleyebilmemiz için acaba Bakanlık bize de yeteri kadar zaman veya ek süre verecek mi?” sorusu ile de bir çevre mühendisi olarak kaygılarını dile getiriyor.

Haber: Alper Tolga Akkuş / #anavarrza

(Yeşil Gazete)





Yaşasın Bağzı şeyler: “Hasankeyf’te Permakültür atölyesi”, “Dersim – Erbil arası bisiklet turu”

12 Temmuz’da Hasankeyf’te düzenlenecek permakültür atölyesi, 9 Ağustos’ta başlayacak Dersim-Erbil bisiklet turu ve Kürt illerinde yükselen ekolojik hareketi Eko Jîn Kolektifi ve Jîn Ekolojik Yaşam Derneği’nden Miraz Ruspi anlatıyor


Eko Jîn Kolektifi’nin Doğama Sahip Çıkıyorum ve “Yeni Bir Hayat İçin Pedalla” sloganlarıyla 9-26 Ağustos tarihleri arasında Dersim’den Erbil’e düzenleyeceği bisiklet turu Dersim kent merkezinde baraj karşıtı mücadelelere dair film gösterimiyle başlayacak. Katılımcılar yol boyunca kum ocakları, GDO’lu tohumlar, kimyasal ilaçlar, barajlar, petrol endüstrisi ve termik santrallerin çevreye verdiği zararlara, talan edilen nehirlere tanıklık edilecek. Yolculuk Irak Kürdistan’ında, Erbil’de son bulacak.

12-16 Temmuz arasında ise Jîn Ekolojik Yaşam Derneği, Hasankeyf’te permakültür atölyesi düzenleyecek.

Ayrıntılı bilgi ve Jîn Ekolojik Yaşam Derneği’nin kurucularından Miraz Ruspi ile bisiklet turu, permakültür atölyesi ve Kürtler arasında yükselek çevrecilik üzerine yapılan söyleşiyi okumak için onurerem.com/

(Onur Erem.com)

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi, “Tarihi bostan ve Rekreasyon Projesi iç içe yaşatılabilir”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Yedikule Kapı ile Belgrad Kapı Arasında Kara Surları İç Koruma Rekreasyon Projesi projesi nedeniyle yıkılma tehdidi ile karşı karşıya bulunan Yedikule Bostanları ile ilgili Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi bir basın açıklaması yayınladı

İstanbul suriçinin son bostanları “Yedikule Kapı ile Belgrad Kapı Arasında Kara Surları İç Koruma Rekreasyon Projesi” inşaatı ve dolgu toprağı altında kalmak üzere; oysa yüzlerce yıllık geçmişi olan bu tarihi bostanlar parkla birlikte iç içe yaşatılabilir

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, “Yedikule Kapı ile Belgrad Kapı Arasında Kara Surları İç Koruma Rekreasyon Projesi” adıyla uygulamaya başladığı park projesini sadece tadil ederek, İstanbul’un Osmanlı mirasının önemli ve neredeyse tümüyle yok olmuş bir boyutunu koruyabilir.

Surdibinin rekreasyonunu hedefleyen proje, Yedikule ve Belgrad Kapı bölgesinin yeşil alan ihtiyaçları gözetilerek tasarlanmıştır. Tarihi Yedikule bostanları ise şehir ile tabiatın iç içe yaşayabildiği çok nadide ve başarılı modellerden biridir. Maalesef bu modelin İstanbul’da son örneklerindendir. Fatih Belediyesi’nin rekreasyon projesini tadil ederek bu değerli kültürel mirasa sahip çıkabileceğini düşünüyor ve park tasarımının surdibinde varolan tarihi dokuyu da koruyacak şekilde yeniden ele alınmasını öneriyoruz.

Yedikule bostanları olarak anılan kent içi tarım alanının tarihi, surdibindeki diğer bostanlar gibi Bizans dönemine uzanır. İstanbul yüzlerce sene şehircilikle tarımı birleştirmiş ve hâlâ, gerçi çoğu efsane haline gelmiş olsa da isimleriyle yaşayan bir çok ürünle kendine has bir biyoçeşitlilik barındıran bir şehirdir.

Sur etrafındaki bostanlar İstanbul’un organik bütünlüğünün önemli bir parçasıdır. Şu günlerde moloz dökülerek niteliksizleştirilen, Yedikule’nin hemen kuzeyindeki bostanın tarihi ise zirai faaliyetler açısından özellikle önemli bir dönem olan 18. yüzyıla uzanmaktadır. Ahşap bostan evi, ahırı, kuyusu, su havuzu ve buradan bostana uzanan su kanalları ile burası, Osmanlı İstanbul’unun kentsel tarihinin, özellikle de kent içi tarım alanı mirasının günümüze ulaşabilmiş tek örneğidir. Dünya şehircilik tarihinde de kent içi tarım alanlarının örnekleri yok denebilecek kadar azdır. Bu bahçeyi İsmail Paşa ismi ve sınırları ile gösteren en eski harita 1786 tarihlidir. Bütünlüğü ile korunmuş, surla ve suriçi ile bağlantısı açısından tekil bir kent mirası olan bu tarihi alanı muhafaza etmek muazzam bir fırsattır.

Bu mirası hatırlamak, korumak, bostanı tarihi ve bugünkü kullanımı ile mahallenin ve şehrin gündelik hayatı içerisinde yaşatmak istiyoruz. İsmail Paşa bostanının ve yakınında, tasarlanan park alanı içinde kalan diğer küçük bostanların, işlevlerini sürdürerek benzersiz bir eğitim alanı ve kültürel değer olabileceğine inanıyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın başlatmayı planladığı çevre derslerinin öğretilebileceği ve uygulanabileceği en güzel laboratuvarlar bu tür yerlerdir; çünkü çevre dediğimiz şey her zaman kültürel mirasla iç içedir. Yedikule’de o birlikteliğin, hem şehir ile tabiatın hem de çevre ile kültürel mirasın iç içeliğinin en güzel örneklerinden biriyle karşı karşıyayız. Ecdad yadigarından konuşacaksak, Yedikule’de çok kıymetli bir ecdad yadigarının, birikiminin bakiyesinin hemen yanıbaşındayız.

Park projesi planlandığı şekliyle uygulanırsa İstanbul’un tarihsel mirasının önemli bir unsurunun son izi de bizzat şehrin yönetimi tarafından yok edilmiş olacaktır. Bunun sorumluluğu da tarihsel olarak şimdiki yöneticilerin üzerinde kalacaktır.

10 Temmuz itibariyle bahsi geçen bostan alanının iş makineleri tarafından kalın bir moloz tabakasıyla tamamen kaplanmış olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen önümüzdeki günlerde projede tadilata gidilip bostan alanının temizlenmesi, münbit zeminin yeniden kazanılarak parka dahil edilmesi, ve bu benzersiz kentsel değerin tarihi dokusunu koruyarak yeniden değerlendirilmesi mümkündür. Elimizde gerçekten büyük bir fırsat var, bu fırsatı kaçırmayalım.

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi

(Yeşil Gazete)

 

[Güncelleme] Mersin’de tutuklama istemi ile Adliye’ye sevk edilen 7 kişi serbest bırakıldı

Mersin’de dün sabaha karşı 05:00’de polis tarafından önceden tespit edilen evlere yapılan müdahale ile gözaltına alınanlardan 7 kişi adliyeye sevkedildi.

Adliye’de savcıya ifade veren Ayhan Yerden, Barış Perçem, SDP üyesi Ahmet Agris,  Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi üyesi Ali Sesal, Erdi Çalışkan, SDP üyesi Ahmet Ölmez ve Muhittin Turan Turgut, ifadelerin alınmasının ardından Nöbetçi 6. Sulh Mahkemesi’ne sevk edildiler. Mahkeme 7 kişiyi de tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı.

Mersin’de, Deniz Sonuvar, Dilara Akgöz, Hatice Aydoğan, Harun Nebi Yıldız ve sabah saatlerinde gözaltına alınan Hazal Diyaroğlu adliyeye sevkedilmeden önce serbest bırakılmıştı. Bu kişiler için dava açılmadığı öğrenildi.

Savcı, daha önce serbest bırakılan 5 kişinin ‘adli denetimle’ serbest bırakılması talebini hakim reddetti ve serbest bıraktı. Avukatların 1 saate kadar tümünün serbest bırakacağı umudu taşıdığı bildiriliyor.

Mersin’de yapılan ev baskınlarının gerekçesi olarak Akdeniz Olimpiyatları’nın kapanış etkinlikleri sırasında “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet” , “polise ve görevli memura mukavemet ve yaralama”, “bilerek ve isteyerek yangın çıkarma ve kundaklama” iddiaları gösteriliyor

(Mersin Yaşam, Yeşil Gazete)

Altı otopark üstü yeşil alan projesine Kuşdili Platformu’ndan itiraz

Dün gazetemizde de çıkan “Kuşdili yeşil alan oluyor, Büyükşehir’den AVM’ye  iptal” haberi üzerine Kuşdili Platformu bir açıklama yaptı.

Platformun yaptığı açıklamada “Kadıköylüler, daha önce kesilmiş tescilli ağaçların yerlerine dikilmesini beklerken, 45 dönümlük alanın altının yarısı da olsa çok katlı otopark yapılacağının ilanı, çayırın gerçek bir yeşil alan olma umutlarını ortadan kaldırmaktadır. Kuşdili Çayırı, Kadıköy’ün Gezi’sidir ve bölgesinin tek boş alanı olarak, üstünde ulu çınarları boy verdiği, altı toprak bir yeşil alan olması, tartışmasız talebimizdir” denildi.

Açıklamanın tamamı şöyle:

“Kadıköy’ün doğal SİT alanı olan tarihi Kuşdili Çayırı’na altı otopark, üstü AVM yapılması yönünde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ikinci planına 14 Haziran 2013 günü 5 bin 500 imza ile itiraz etmiştik.

İtirazımıza yanıt beklerken, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde Kuşdili Çayırı alanının yarısının altına otopark yapılacağı şeklinde plan kabul edilmiştir.

Bu plan, AKP’li üyelerin kabul, CHP’li üyelerin ret oylarıyla Meclis’ten geçerek onanmak üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na gönderilmiştir.

Bu plan ile Kuşdili Çayırı’nın kurtulduğunu ifade ediyorlarsa da, bize göre aksine Kuşdili Çayırı kaybedilmektedir.

Kadıköylüler, daha önce kesilmiş tescilli ağaçların yerlerine dikilmesini beklerken, 45 dönümlük alanın altının yarısı da olsa çok katlı otopark yapılacağının ilanı, çayırın gerçek bir yeşil alan olma umutlarını ortadan kaldırmaktadır.

Kuşdili Çayırı, Kadıköy’ün Gezi’sidir ve bölgesinin tek boş alanı olarak, üstünde ulu çınarları boy verdiği, altı toprak bir yeşil alan olması, tartışmasız talebimizdir.

Kuşdili Platformu olarak bu talebimizin takipçisi olacağız.

Kuşdili Platformu”

Haber: Yeşil Gazete Haber Merkezi

 

TEMA: 3. Köprü Kaçak Demiştik. Haklı Çıktık!

TEMA, 3. Köprü ile ilgili bugün ortaya çıkan iddialara yönelik olarak açıklama yaptı. Açıklama şu şekilde:

3. Köprü Kaçak Demiştik. Haklı Çıktık!

Asya ve Avrupa kıtalarını ‘kaçak’ olarak birbirine bağlayacak olan 3. Köprü’nün temeli 29 Mayıs 2013 tarihinde atılmıştı. İstanbul’un Anayasası olarak nitelendirilen 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda yer almayan ve Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu olmayan 3. Köprü güzergâhı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından değiştirildi. Buna göre, Köprünün 1/1.500 ölçekli Nazım ve 1/1.000 ölçekli Uygulama İmar Planı iptal edilerek yeni güzergaha göre tekrar yapılacak. Bu durum bir kez daha gösteriyor ki; bölgesel ve hatta ülkesel öneme sahip bu kadar geniş çaplı bir proje; plansız, ÇED’siz ve kaçak olarak yapılamaz!

3. Köprü, Esastan da Usulden de Yanlış!

İstanbul’un anayasası olarak kabul edilen, İstanbul 1/100.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı Raporu’nda, 1. ve 2. köprülerin kent makroformu (şekli) üzerindeki olumsuz etkileri ortaya konulmuş ve kentin kuzeye doğru gelişmemesi gerektiği açıklanmıştı. Hatta rapor, 3. Köprü’yü İstanbul ulaşımı için tehdit olarak değerlendiriyordu. Buna rağmen uyulması zorunlu olan planın tüm kararları hiçe sayılarak;  plana, şehircilik ve planlama ilkelerine aykırı şekilde, “ilave boğaz geçişleri alt ölçekli planlarda değerlendirilecektir” notu eklendi.

Onaylanan 1/25.000 ölçekli İstanbul İli Kuzey Marmara Otoyolu Nazım İmar Planı incelendiğinde ise ilgili plan kararlarının geliştirilmediği, sadece harita üzerine yol izlerinin işlendiği görüldü. TEMA Vakfı olarak defalarca, yapılan işlemlerin kesinlikle planlama olmadığını;  aynı zamanda uyulması zorunlu olan 1/100.000 ölçekli plana da aykırı olduğunu belirttik. Uyarılarımıza rağmen, 3. Köprü’nün inşaatı yüz binlerce ağaç keserek ve İstanbul’un kuzey ekosistemlerini yok edecek şekilde başlatıldı. Şimdi karşılaştığımız 3. Köprü’nün güzergahının değişmesi ve imar planlarındaki revizyon; bölgesel ve hatta ülkesel ölçekte öneme sahip bir projenin plansız ve ÇED’siz yapılmaya çalışılmasının sonucudur. Peki bu durumda kesilen yüz binlerce ağacın, yok edilen doğal yaşamın açıklaması nedir?

Gelecekte Nasıl Bir Türkiye Hayal Ediyoruz?

3. Köprünün güzergâhının inşaat başladıktan bir buçuk ay sonra değişmesi; ülkenin kaderini ilgilendiren büyük projelerin planlamalarında en başından itibaren yaşanan eksikliklerin göstergesidir.

TEMA Vakfı olarak, 3. Köprü meselesini sadece İstanbul’un ulaşımı ile ilgili bir konu olarak değil, gelecekte nasıl bir Türkiye hayal ettiğimizle ilişkili olarak görüyoruz. İstanbul, hızlı bir mekansal dönüşüm süreci ile birlikte çok ciddi kentsel sorunlarla boğuşuyor. 3. Köprü’nün yanı sıra, yine plansız yapılan 3. Havaalanı, Kanal İstanbul gibi projelerle; kentsel sorunlar derinleştiriliyor ve İstanbul’un kuzey ekosistemi yok ediliyor.

Plansız, ÇED’siz ve güzergahı sürekli değişen  ‘Kaçak 3. Köprü’ ve planlara aykırı diğer projelerin İstanbul’un ekosistemleri ile birlikte geleceğimizi de tehdit ettiğini görmemiz ve doğaya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. İstanbul için ön görülen sözü edilen projelerin çok yakında daha fazla kuraklık ve daha fazla sel, daha az temiz içme suyu demek olduğu unutulmamalıdır. Geleceğimiz için, plansız bir kalkınma anlayışından vazgeçilmeli ve doğanın insana değil; insanın doğaya muhtaç olduğunu hatırlayan bir bakış açısı ile planlama yapılmalıdır.

TEMA Vakfı

 

3. Köprü’de skandal iddiası!

Sarıyer gazetesi’nin iddiasına göre 3. Köprü, projede belirtilen güzergahın dışında yanlış bir yere yapıldı. Bakan’ın imzasıyla o bölgedeki tüm imar planları iptal edildi.

3. Boğaz Köprüsü’nün projede belirtilen yerin dışında yanlış bir noktada yapılmaya başlandığı ortaya çıktı, köprüyle ilgili tüm imar planları Bakan Binalı Yıldırım imzasıyla iptal edildi. Köprü ve bağlantı yolları nedeniyle kesilen yüz binlerce ağacın da yok yere katledildiği anlaşıldı. Bakanlığın şok kararı, Büyükşehir Belediyesi ile 15 ilçe belediyesine resmen bildirildi…

Sariyergazetesi.com’un haberine göre temeli geçtiğimiz aylarda atılan ve ismi tartışma konusu olmaya devam eden 3. Boğaz Köprüsü’nün (Yavuz Sultan Selim Köprüsü) imar planlarında ve projede belirtilen yerde yapılmadığı, yanlış bir güzergahta yapılmaya başlandığı ortaya çıktı. Yanlışlığın ortaya çıkmasından sonra Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binalı Yıldırım, köprü ve köprü güzargahıyla ilgili yapılan mevcut imar planlarının tamamını iptal etti. 11 Haziran 2013 tarihinde Bakan Binalı Yıldırım imzasıyla yapılan iptal kararı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere köprü güzergahının geçeceği bölgede sınırları bulunan tam 15 ilçe belediyesine gönderildi.