Ana Sayfa Blog Sayfa 3584

Aydın Yılmazköy’de jeotermal enerji direnişi devam ediyor

 

Eylül ayında Yeşil Gazete’de Aydın Yılmazköy’deki jeotermal enerji direnişine katılarak oradan izlenimlerini, zeytin ağacı kesilen köylülerden dinlediklerini ve Jes’e dair araştırdıklarını harmanlayıp hazırladığı “Temiz enerji kirli mi?: Aydın – Yılmazköy jeotermal enerji santrali” başlıklı yazısını yayınladığımız Kenan Kahya, ilgili şirket Ken Kipaş Elektrik Üretim Tic. A.Ş.’nin Aydın’daki yerel gazeteye bir tekzip göndermesi üzerine bir yazı daha kaleme aldı.

Kenan Kahya’nın şirketin tekzip metnine yanıt niteliğindeki açıklamalarını aynen yayınlıyoruz;

19

“Kasım 2014’te, köylerinde Jeotermal Enerji Santrali (JES) kurmak için proje çalışmalarına başlayan Ken Kipaş Elektrik Üretim Tic AŞ ile Yılmazköylülerin başı dertte… Tüm gücün ekonomik varlıklarla ifade edildiği günümüz dünyasında, küçücük ekonomileriyle, dev bir holdingle mücadeleye giriştiler, bir yaşam mücadelesine! Oysa dertleri de çok basit: “Köyümüzü bize bırakın” diyorlar. Zarar verme ihtimali bile olan hiçbir şey yapmayın. Yapmayın ki, biz de dedelerimizden aldığımız gibi torunlarımıza bırakabilelim.

150 zeytin ağacı yok edildi

İşleri zor. Son durumu anımsayacak olursak, 22 Eylül gecesinde, şirket 150 zeytin ağacını daha, projesini inşa edilebilmek için yok etmişti. Zeytin arazisini satın almış olsa da, Zeytinciliği Koruma Kanunu sayesinde yasal olarak korunan zeytin ağaçlarının kesimini fark eden köylüler, bu yasadışı işlemi bir anda gündeme taşımıştı. Esasında, Yılmazköylülerin tek derdi kesilen zeytin ağaçları değildi. Şirketin hukuksuzca yaptıklarını kamuoyuna göstermek ve ileride yaşayacaklarına dair bir dayanışma çağrısıydı. Neyse ki karşılığını buldu ve hızlı bir şekilde, birçok yerel ve ulusal medyada haber olarak gündeme taşındı.

Bu durum elbette şirketi rahatsız etti ve bir karşı hamle olarak tekzip metni yayınlandı. Metnin girişinde, ağaç kesiminin yerel basına yansıması sonrasındaki itibar kaybından ve holdingin şeref ve haysiyetinin ihlal edilmesinden yakınılmış. Zeytin ağaçlarının 16kesilmediği, aksine sökülerek taşındığı belirtilmiş. Birkaç soru:

  • Zeytin taşıma işlemi neden gece yarısı bir saatte yapıldı?
  • Haberlere yansıyan görüntülerde olduğu gibi, niçin köylüden ve işlemi takip eden insanlardan, şirket çalışanlarınız kaçtı? Öyle ya, zeytinleri taşıyarak örnek olacak bir iş yapmıyorlar mıydı?
  • Zeytinler madem taşınacaktı, neden aylardır tüm dalları kesilerek kurumuş gibi bir izlenim verildi? Sahaya dair tüm fotoğraflar, şu an kalan zeytin ağaçlarının da neredeyse sadece köklerinin bırakıldığını açıkça gösteriyor.
  • Köylüler, arazide inşaat çalışmaları başlamadan önce 700 zeytin ağacının olduğunu söylüyor. Şu anda 100 tane dahi kalmadı. 600 zeytin ağacı da yine aynı yöntemlerle mi taşındı?
  • Aralık 2014’te, yine yerel ve ulusal gazetelere yansıyan ve yine sizin Yılmazköy’deki JES projeniz için kesim yaptığınız zeytinlere dair olan habere karşı, bir girişimde bulundunuz mu? Yoksa haberlerin içeriği doğru muydu?

Kiptaş Holding’e hassasiyetinden dolayı, çok teşekkür ediyoruz! Zira zeytin ağaçlarını kesmeden taşınmış olması çok sevindirici. Ayrıca, bu kadar güzel bir işleme dair tek bir fotoğraf yayınlamamış olmaları da bizi çok üzdü. Halbuki, diğer kar maksimizasyonu için gözleri hiçbir şey görmeyen şirketlere, güzel bir örnek olarak gösterebilirdik. Bu konuya dair son soru: Asırlık, güzel zeytin ağaçları nereye taşındı?

Tekzibin yayınlanma nedenlerinden diğeri de, haberlerde söz konusu arazinin köylünün olduğuna dair bir izlenim verilmiş olması ve köylülerin sanki buradan geçim sağladıkları algısının oluşturulması olmuş. Metinde yazan bu detay adeta bir itiraf gibi: Arazi benim arazim, ağaç benim ağacım…

Metinde, sahanın zeytinlik kapsamına girmediği iddia ediliyor. Dayanak olarak da, 26/05/2015 tarihli Aydın 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2015 / 45 D. İş kararı veriliyor. Mahkemenin, arazinin zeytinlik olmadığına dair verdiği kararın tarihi hayli üzücü: Mayıs 2015! Bahsi geçen zeytinler 1900’lerin başından bu yana oradalar. Tam bu noktada yine çok üzücü sonuçlara ulaştırabilecek bambaşka akla sorular geliyor:

17

  • Ocak 2015’te, Aydın Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne, Çevre Etki Değerlendirmesinden (ÇED) muaf olmak için sunduğunuz Proje Tanıtım Dosyasında neden arazinin tapularına yer vermediniz?
  • Proje Tanıtım Dosyasının dolayısıyla ÇED’den muafiyetinizin kabul olması için dosyaya eklemeniz gereken ama eklemeden ÇED’den muaf olmayı başardığınız tapularda, o tarihte arazinin vasfı ne olarak görünüyordu? Devraldığınız tapu örneklerini yayınlayabilir misiniz?
  • Yine Proje Tanıtım Dosyasında sunduğunuz ve dosyada çok defa gösterilen uydu görüntülerinde, arazinin neredeyse tamamını kaplayan ağaçlar, zeytin midir?
  • Şirketinizin Kasım 2014 tarihinde, Ay 11 ve Ay 12 isimleriyle jeotermal kuyu açmak için başvuru yaptığı ve Proje Tanıtım Dosyası ile tüm kamuoyunun ulaşabildiği, Yılmazköy’de bulunan, 665 Parsel, M19B31A Pafta nolu arazinin vasfı “Zeytinlik” olarak görülüyor. Bu konudaki açıklamanız nedir?
Kenan Kahya
Kenan Kahya

Yılmazköy’de JES mücadelesi, artık bir satranç maçı gibi hamlelerle ilerlemeye başlıyor. Yayınlanan tekzip bunun bir göstergesi. Ama Yılmazköylüler, 3 Ekimde bir araya geldiler ve basın açıklaması yaptılar. Dayanışmayı gösterdiler ve yaşadıklarını kamuoyuna anlattılar. Yılmazköy, Amerkan Yerlilerinde olduğu gibi ismini hakkıyla kazanıyor. Amerikan Yerlilerinde yeni doğan bir çocuğa isim verilmezmiş. Çocuk, kendi ismini kendi kazanırmış ve ismi onun onuru olurmuş. Yılmazköy de tıpkı Amerikan Yerlilerinde olduğu gibi ismini kendi kazanıyor ve yılmayacağını, mücadele edeceğini gerekirse de direneceğini gösteriyor.

Kiptaş Holding, mahkeme kararınınca, JES kurulumunu yapmak için köylünün görüşünü almak zorunda. Şirketin yayınladığı tekzip metnine genel olarak bakıldığında da, şirketin mağdur olan köylüleri pek anlamadığı görülüyor. Yılmazköylülerin tek derdi kesilen zeytinler değil. Açıklıkla görünüyor ki sadece Yılmazköy de değil çevre köyler dahi yakınlarda yapılacak olan bir JES istemiyorlar. Neden istesinler ki: havaları, suları, toprakları zehirleniyor. Etkileri şu anda bile yaşanıyor.

Kiptaş Holding’e son bir sorumuz daha var: Doğanın sesine bir kulak verir misiniz? Yılmazköylüyü de can kulağıyla dinler misiniz?”

(Yeşil Gazete)

 

 

Kanunsuz sokağa çıkma yasakları – Arif Ali Cangı

7 Haziran’dan bu yana olağanüstü uygulamalar yaşıyoruz, seçimlerden önce iktidar partisinin çoğunluğuyla ve kavgayla Meclisten çıkardığı “İç Güvenlik Paketi” içindeki yasa değişikliklerine dayanan valiler sıkıyönetim komutanı gibi oldular, sokaklara hendekler kazıldığı iddiası ile diledikleri yerlerde sınırsız süreli sokağa çıkma yasakları ilan ediyorlar.. Yapılan yasa değişikliklerinin yarattığı algı nedeniyle olsa gerek,yasaklama kararlarının hukuksal dayanağının olup olmadığı tartışılmıyor, kaygı verici bu “olağanüstü”lükler toplumda kanıksanmış gibi görünüyor, başta yaşam hakkı olmak üzere ağır insan hakları ihlali uygulamaları yeteri derecede gündem olmuyor.

13

En son; Diyarbakır Sur’da 10 -13 Ekim arasında uygulanan sokağa çıkma yasağı sırasında öldürülen 12 yaşındaki Helin Şen’in öldürülmesine ilişkin video-röportaj yayınlandı.

Anlatılanlar insanın kanını donduracak türden, üstelik bu olay tek değil. Bir haftayı geçen yasakla simgeleşen Cizre’nin yanı sıra Şırnak’ta, Diyarbakır’da, Mardin’deki  sokağa çıkma yasağı uygulamalarında savaşta dahi suç sayılan çocukların, kadınların, ambulans sürücüsünün öldürülmesine tanık olduk.

Valiler tarafından yayınlanan sokağa çıkma yasağı bildirilerinde kanuni dayanak olarak 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11 maddesinin C bendi gösteriliyor. Kanunun ilgili metnini birlikte okuyalım; “İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının,tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır. Bu hususta alınan ve ilân olunan karar ve tedbirlere uymayanlar hakkında 66 ncı madde hükmü uygulanır”. Kanunun 66.maddesi de “kararlara uymayanlara karşı Kabahatler Kanunu’na göre idari yaptırım uygulanacağını, kamu düzenini ve güvenliğini veya kişilerin can ve mal emniyetini tehlikeye düşürecek toplumsal olayların baş göstermesi hâlinde alınan ve usulüne göre ilan olunan karar ve tedbirlere aykırı davrananlara ise üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verileceğini” düzenliyor.

Kanun, Valilere “huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, kamu esenliğinin sağlanması için gereken önleyici kolluk karar ve tedbirlerini alma” yetkisi tanıyor.  Bu kanun metninden sokağa çıkma yasağı yetkisi  çıkartılamaz. Valiler ise bu kanundan kendilerine “sokağa çıkma yasağı” kararı alma yetkisi çıkartıp, istedikleri yerde diledikleri süre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edebiliyorlar. Sokağa çıkma yasağı ile onbinlerce insanın yaşadığı şehirlerde hayat duruyor, elektrik, su, gıda, iletişim  hizmetleri kısıtlanıyor, bütün şehir halkı katıksız ev hapsine  mahkum ediliyor. Bununla da kalmıyor çocuk, kadın demeden insanlar ateşli silahlarla öldürülüyor. Başta yaşam hakkı olmak üzere temel insan haklarının açıkça ihlal edildiği bu uygulamalarda sokağa çıkma yasağı kararları hiç bir şekilde denetlenmiyor, hak ihlallerine ilişkin tatmin edici soruşturmalar açılmıyor.

Sokağa çıkma yasağı bir sıkıyönetim uygulamasıdır, İl idaresi Kanunu’nun 11/C maddesinden  “sokağa çıkma yasağı” yetkisini çıkarmak bırakın hukuka uygunluğu, biçimsel kanunilik ilkesine dahi aykırıdır.

Yürürlükteki Anayasanın 2.maddesinde devletin niteliği “Hukuk Devleti” olarak belirtiliyor. Anayasa Mahkemesi kararlarında,  “hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da uyması gereken anayasa ve temel hukuk ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan devlet”  olarak tanımlanıyor, ama dinleyen yok.

Kendisini hukuk devleti olarak tanımlayan ülkelerde, suç ve cezada şahsilik ilkesi geçerlidir, suçu kim işliyorsa ona karşı yaptırım uygulanır, bir grup suç işliyor diye tüm şehir halkının hakları ortadan kaldırılamaz, kısacası hukuk devletinde  sokağa çıkma yasaklarına  yer yoktur.

Sokağa çıkma yasakları fiili sıkıyönetim halidir, yaşadıklarımız hukuk devleti uygulamaları değildir, hukuk devletinin olmadığı yerde hukuk güvenliğide yoktur, anayasada tanınmış hak ve özgürlüklerin hiç birisi kullanılamaz. Bugün tam da bunları yaşıyoruz, sessiz kalmamalı, susmak fiili sıkıyönetim halini sürekli hale getirir. Daha fazla demokrasi, daha fazla hak ve özgürlük ile hukuk güvenliği taleplerini yükseltmeliyiz, şiddet sarmalından da ancak böyle kurtulabiliriz. 1 Kasım seçimlerine en iyi hazırlık bu olsa gerek.

12

 

 

Arif Ali Cangı

[email protected]

 

Türkiye’nin İklim Hedefi Ne Olmalı? (2) – Resmi INDC’nin Değerlendirilmesi

Üç bölümden oluşan bu yazı dizisinde 30 Eylül’de açıklanan Türkiye’nin iklim hedefi (INDC) ile İstanbul Politikalar Merkezi ile WWF Türkiye işbirliğinde hazırlanan yeni bir rapor ışığında Türkiye’nin belirlemesi gereken/mümkün olan INDC’si yorumlanacaktır. İlk bölümde uluslararası süreçteki son durumu kısaca aktarmıştık. Okumak için tıklayınız.

İkinci bölümde Türkiye’nin resmi INDC’sini değerlendiriyoruz.

TÜRKİYE’NİN İKLİM HEDEFİ NE OLMALI? (2) – RESMİ INDC’NİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Türkiye 30 Eylül 2015’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) Sekreteryası’na iklim değişikliğiyle mücadeleye Ulusal Katkı Niyet Beyanı’nı (INDC) sundu.

INDC’lerin ağırlık noktasını sera gazı emisyon azaltım (mitigation) hedefleri oluşturuyor. Ancak 150 taraf ülkenin UNFCCC’ye sunduğu 123 niyet beyanı (çünkü AB 28 ülke adına tek INDC veriyor – bu bağlamda AB tek bir ülke olarak alınabilir) içerikleri açısından çeşitlilik gösteriyor. Örneğin 123 beyanın 103’ü azaltım hedef ve politikalarının yanı sıra uyuma ilişkin önlemleri de içeriyor. (Türkiye’nin INDC’si uyumla ilgili önlemler içermiyor.) Azaltım eylemleri de farklılık gösteriyor. 123 ülkenin 88’i sera gazı azaltım hedefi belirtirken, 16 ülke sera gazı azaltım hedefinin yanı sıra yenilenebilir enerji hedefi gibi doğrudan sera gazı azaltımını göstermeyen ancak buna hizmet eden hedefler de belirtiyorlar. Hatta 2 ülkenin INDC’si sadece bu tür sera gazı dışı hedeflerden oluşuyor. 12 ülkenin INDC’sinde ise sera gazı azaltımına yönelik veya sera gazı dışı herhangi bir hedef bulunmuyor ve metin sadece iklim değişikliğiyle mücadele için öngörülen bazı eylemlerden oluşuyor. Bu da INDC’lerin mutlaka sera gazı azaltım hedefleri içermesinin zorunlu olmadığını gösteriyor. Ancak tabii sera gazı dışı hedeflerden veya eylemlere yönelik sözlerden oluşan INDC’ler sadece toplam emisyonlardaki güncel ve tarihsel payı çok küçük olan azgelişmiş ülkeler tarafından verilmiş durumda (bu ülkeler Belize, Gambiya, Bolivya, Gine Bissau, Guyana, Laos, Malawi, Moğolistan, Mozambik, Myanmar, Siera Leone, Swaziland, Samoa ve Vanuatu).

Sonuç olarak, kendi grubundaki hızlı büyüyen gelişmekte olan ülkelerin hepsinin azaltım hedefi (ve bir kısmının ek olarak yenilenebilir enerji hedefi gibi sera gazı dışı hedefler) sunması nedeniyle bir azaltım hedefi belirlemek zorunda olan Türkiye, son gün olarak verilen 1 Ekim’den bir gün önce sera gazı azaltım hedefi içeren ve bu azaltımın nasıl yapılacağına dair bazı eylemlerin sıralandığı bir INDC’yi sekreteryaya sundu.

Türkiye için bir dönüm noktası

INDC’nin içeriğine gelmeden önce belirtmek gerekir ki, böyle bir azaltım hedefi belirlenmesi ve hedef içeren bir INDC verilmesi Türkiye’nin yirmi küsur yıllık iklim politikaları tarihinde bir dönüm noktasıdır. Eğer Türkiye’nin iklim politikalarını üç dönemde inceleyecek olursak, birinci dönemi, hükümetlerin, Türkiye’nin iklim değişikliğinde bir payı ve yükümlülüğü olmadığını savundukları, Kyoto Protokolü imzalanana kadarki 1990-2009 arası olarak belirleyebiliriz. Türkiye’nin Kyoto’ya taraf olmasının hemen ardından iki yıl önceye kadar geçen ikinci dönemdeki (2009-2013) pozisyonu ise iklim değişikliğiyle mücadelede sayısal bir emisyon azaltım hedefi almaktan bahsetmeksizin, sektörel eylemlere yönelik planlarla sürece katılmaktı. Ancak 2013 sonunda yapılan Varşova İklim Konferansı’ndan itibaren Türkiye koşullu olarak (yeterli sayıda ülkenin anlaşmaya katılmasıyla kritik kütlenin sağlanması ve anlaşmadaki hedeflerin her ülkenin kendisinin belirlediği esnek ve dinamik bir niteliğe sahip olması) bir azaltım hedefi belirleyerek Paris anlaşmasına katılacağını açıklamaya başladı. Bu pozisyonunu da 2014 Eylül’ünde en yüksek düzeyde (Cumhurbaşkanı’nın New York Liderler Zirvesi Konuşması’nda) belirginleştirdi. Zaten bu arada Türkiye’nin de istediğine uygun bir esnek niyet beyanı yöntemi üzerinde anlaşmaya varılıyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin Paris öncesinde azaltım hedefi içeren bir INDC sunacağını uzun zamandır biliyorduk. (Türkiye’nin aslında 2009’dan itibaren, daha düşük tonda da olsa, emisyon artış hızını sınırlandırmaktan söz ettiği söylenebilir. Hatta 2007’de yayımlanan Birinci Ulusal Bildirim bu tür bir senaryo içeriyordu. Ancak bana göre bu eğilimin kesinlik kazanması 2013 Varşova zirvesi öncesinde olmuştur.)

Öte yandan ülkelerin belirledikleri sera gazı azaltım hedefleri de çeşitlilik gösteriyor. Çoğu Ek 1 ülkesi baz yıl hedefi denen, emisyonlarını belirledikleri herhangi bir yıldaki düzeye göre (1990, 2005 vb.) net olarak azaltmayı hedef olarak belirlediler. Hatta kimi ülkeler 2030’a kadar salacakları toplam sabit bir miktarı hedef olarak açıkladılar. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu pek çok ülke ise baz senaryo hedefi adı verilen bir yöntemi benimseyerek, emisyonlarını 2030’a kadar artırmaya devam etmeyi öngören, ama bu artışta belli oranlarda azaltım vaat eden hedefler sundular. Ancak bu ülkelerin bazıları (Arjantin, Cezayir, Fas, Peru gibi) azaltım hedeflerini uluslararası finansal destek şartına bağladılar ya da INDC’leri şartlı ve şartsız hedeflerin bir araya gelmesinden oluştu. Türkiye’nin INDC’si ise emisyon azaltımı için şartsız baz senaryo (artıştan azaltım) hedefi içeriyor.

Türkiye’nin INDC’sinde sera gazı azaltım hedefi dışında kimi sektörel hedef ve eylemler de bulunuyor. Bunlar arasında enerji alanında 2030’a kadar güneşten enerji üretimi kapasitesinin 10 GW’a, rüzgârdan enerji üretimi kapasitesinin ise 16 GW’a çıkarılması (ki bu rakam Ulusal Enerji Stratejisi’nde 2023’e kadar 20 GW idi), su gücü kapasitesinin tamamının kullanılması ve nükleer santralların yapılması sayılabilir. Enerji alanında ayrıca devlete ait mevcut enerji santrallarının rehabilitasyonundan ve kojenerasyon sistemlerinin kurulmasından bir hedef belirlenmeden bahsediliyor. Enerji sektörü dışında da, sanayide enerji verimliliğinin artırılması, raylı sistemlerin ulaşımdaki payının artırılması, mera ıslahı, atık kontrolu gibi bir hedef belirtilmeyen kimi eylemler INDC’de sıralanıyor.

%21 azaltım hedefi ne anlama geliyor?

Türkiye’nin belirlediği sera gazı azaltım hedefi 2030’da emisyonlarını baz (referans) senaryoya göre %21 azaltmak olarak belirtiliyor. Aşağıdaki grafik Türkiye’nin resmi INDC’sinde yer alıyor. Buna göre baz senaryoya göre 2030’da 1 milyar 175 milyon tona çıkacağı öngörülen karbon dioksit eşdeğeri sera gazı miktarının aynı yıl 929 milyon tonda tutulması hedeflendiği görülüyor.

Türkiye'nin resmi INDC raporundan
Türkiye’nin resmi INDC raporundan

INDC’de verilen bu %21 rakamı, Türkiye’yle benzer nitelikteki ülkelerin planlarında yer alan baz senaryo hedeflerinde belirtilen rakamlara yakın veya bir kısmından düşüktür. (Örneğin Peru %20, Tayland %20, Meksika %22, Endonezya %29, Fas %32, Güney Kore %39, vb.) Türkiye, emisyonlarının belli bir yılda tepe noktasına çıkacağını ve ondan sonra düşüşe geçeceğini vaat eden Çin (en geç 2030’da), Singapur (2030’da), Meksika (2026’da) gibi ülkelerin yaptığı şekilde bir tepe yılı belirlememiş, dolayısıyla hem 2030’a kadar, hem de sonrasında emisyonlarının artmaya devam edeceğini ve yakın gelecekte bir azaltım eğilimine girmeyi düşünmediğini ilan etmiştir. Türkiye, 1990’dan bu yana fazla bir değişim göstermeden oldukça yüksek seyreden karbon yoğunluğunu azaltmaya yönelik bir hedef de belirlememiştir. (Ekonomilerindeki karbon yoğunluğunu azaltma hedefi veren ülkeler arasında Çin, Hündistan, Tunus, Şili, Gürcistan, Vietnam vb. sayılabilir.)

Peki, Türkiye’nin INDC’sinin temelini oluşturan %21 azaltım hedefi yeterli mi ve ne anlama geliyor? Rakamlar biraz derinlemesine incelendiğinde, bu hedefin ne yazık ki bir azaltım hedefi olmadığı, tam tersine Türkiye’nin beklenebilecek gerçekçi tahminlerden fazla bir artışı öngördüğü ortaya çıkıyor. Bunun başlıca nedeni resmi INDC’de verilen baz senaryodaki artış hızının beklenenden yüksek olmasıdır. Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Erinç Yeldan ve ODTÜ’den Doç. Ebru Voyvoda, İstanbul Politikalar Merkezi ve WWF Türkiye’nin ortak projesi olan Türkiye İçin Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri raporunun hazırlanması sırasında Türkiye’nin 2030’a kadar olası emisyon patikalarını hesapladılar. 7 Ekim’de yayımlanan raporda yer alan aşağıdaki grafik, Türkiye’nin yıllardır bütün hükümetlerin vazgeçilmez hedefi olan sürekli sabit yıllık %5 büyümeyi başarması halinde 2030’da ulaşılacak emisyon miktarının 1 milyar ton olduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye'nin emisyon artışında %5 büyüme patikası (üstte) ve gerçekçi büyüme (%3,45) patikası (altta) – Kaynak: Türkiye İçin Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri – İstanbul Politikalar Merkezi, WWF Türkiye, 2015
Türkiye’nin emisyon artışında %5 büyüme patikası (üstte) ve gerçekçi büyüme (%3,45) patikası (altta) – Kaynak: Türkiye İçin Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri – İstanbul Politikalar Merkezi, WWF Türkiye, 2015

Bu düzey, 2013’de 459 milyon ton olarak gerçekleşen reel düzeyin iki katından fazladır ve emisyonlarda yüksek bir artış olacağını öngörmektedir. Resmi INDC’de öngörülen 1 milyar 175 milyon ton, muhtemelen daha da yüksek bir büyüme, ya da daha yüksek bir enerji talep artışı tahmininden kaynaklanmaktadır. Elbette iki çalışma arasındaki metodolojik ayrımlar da bu farkı yaratmış olabilir. (Resmi projeksiyonun kaynağı olan model çalışmasının içeriği ve metodolojisi kamuoyuyla paylaşılmamıştır.)

Eğer Yeldan v e Voyvoda’nın tahmini doğru kabul edilirse, öngörülen emisyonların artışını 929 milyon tonda sınırlama hedefi yaklaşık %7 artıştan azaltıma denk gelmektedir. İlginç bir şekilde bu rakam 2007’de yayımlanan Türkiye’nin 1. İklim Değişikliği Ulusal Bildirmi’ndeki Tahminler ve Etki Azaltma Senaryoları bölümünde yer verilen ve aşağıdaki grafikte göreceğiniz Talep Yönetimi Senaryosu’nda 2020 için öngörülen artıştan azaltım miktarıyla (%7,1) aynıdır. Bilerek ya da bilmeden, Türkiye hazırladığı ilk bildirimde bir ihtimal olarak telaffuz ettiği artıştan azaltım rakamını korumuş, ancak referans senaryonun daha yüksek hesaplanması sayesinde bu rakamı %21 olarak açıklamış gibi görünmektedir.

2007'de yayımlanan Türkiye'nin Birinci İklim Değişikliği Ulusal Bildirimi'nden
2007’de yayımlanan Türkiye’nin Birinci İklim Değişikliği Ulusal Bildirimi’nden

Öte yandan ister %21, ister %7 olsun, bu baz (referans) senaryoya göre daha düşük düzeyde azaltma (ya da artıştan azaltım) hedefinin gerçekte bir azaltım hedefi olmadığı da 2030’a doğru görülecektir. Çünkü Türkiye’nin 2030’a kadar sabit %5 büyümesi ve belki bu büyüme rakamının yaratacağından da yüksek bir enerji talep artışı mümkün görünmemektedir. Türkiye 2014’te %2,9 büyümüştür, bu yıl da büyümenin %3’ün altında kalacağı anlaşılmaktadır. OECD, IMF gibi uluslararası kuruluşlar, küresel ekonomik gelişmeler ışığında Türkiye’nin uzun vadede %3-4 arasında büyüyeceğini öngörmektedirler. %5 sabit büyüme (ya da ortalaması %5 olacak şekilde yüksek hızda büyüme) daha çok siyasi bir hedef gibi görünmektedir. Oysa emisyon azaltım hedefinin siyasi bir öngörüyle değil, teknik bir tahmine dayanarak belirlenmesi gerekir. Aksi takdirde büyüme hedefini örneğin %8 olarak almak, böylece artıştan azaltım hedefini örneğin %50’lerin üzerine çıkarmak da mümkündür. Ancak gerçekçi değildir.

Yine Yeldan ve Voyvoda’nın yaptığı çalışmada bu gerçekçi büyüme senaryosunun sonucu olabilecek emisyon artış patikası da belirlenmiştir. Bu çalışmaya göre IMF ve OECD gibi kuruluşların tahminleri doğrultusunda ortalama %3,45 yıllık büyüme tahmini altında Türkiye’nin 2030’daki emisyon miktarı 787 milyon ton karbon dioksit eşdeğeri sera gazına yükselmektedir. (Yukarıdaki Şekil 3 başlıklı grafiğe bakınız.) Eğer bu büyüme ve emisyon artış patikası geçerli olursa, Türkiye’nin resmi INDC’de 2030 için öngördüğü 929 milyon tona zaten çıkılamayacağı, böylece hiçbir önlem alınmayan gerçekçi baz patikayla, resmi INDC’de öngörülenden bile daha fazla bir “azaltım” yapılmış olacağı görünmektedir. Bir başka deyişle Türkiye eğer 15 yıl boyunca yılda ortalama %5 yerine %3,5 büyürse, azaltım hedefi diye 2030’da 142 milyon ton (ya da %18) daha fazla emisyon yapmayı hedef olarak bildirmiş olabilir. Bu da farklı hesaplama ve tahminlere göre verilen bir rakamın %21 artıştan azaltımla %18 mutlak artış arasında değişebileceğini göstermektedir. Demek ki önemli olan baz (referans) senaryoyu nasıl hesapladığınızdır.

Türkiye’nin %21 artıştan azaltım, ya da 2030’da 929 milyon ton emisyon hedefi başka şekillerde de yorumlanabilir:

– Bu hedef 2030’da 2013’e göre emisyonların %102 artmasını öngörmektedir. Yani azalması, ya da en azından artış hızı ciddi biçimde yavaşlaması gereken sera gazı emisyonlarının 17 yılda 2 katına çıkması hedeflenmektedir. Türkiye’nin emisyonlarının 1990’dan 2013’e kadar (23 yılda) %110 arttığı düşünülürse, artışın hızlanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. WWF Türkiye İklim ve Enerji Programı’ndan Mustafa Özgür Berke’nin yaptığı bir başka hesaba göre emisyonlarda 1991-2010 arasında görülen %83’lük artış eğilimi, resmi INDC’deki baz (referans) senaryoda %170’e, artıştan azaltım senaryosunda ise %115’e yükselmektedir.

WWF Türkiye İklim ve Enerji Programı'ndan Mustafa Özgür Berke'nin çizdiği grafik Türkiye'nin emisyon artış hızını artırmayı öngördüğünü gösteriyor.
WWF Türkiye İklim ve Enerji Programı’ndan Mustafa Özgür Berke’nin çizdiği grafik Türkiye’nin emisyon artış hızını artırmayı öngördüğünü gösteriyor.

– 2030’da Türkiye’nin emisyonları azaltılmış hedefe yükselirse, 2030 nüfusunun 88 milyon olacağı tahminine göre kişi başı emisyonları 10,5 tona yükselecektir. Bu rakam, 2013’de 6,04 ton olan kişi başı emisyondan yaklaşık %75 fazladır. Ancak daha önemlisi, küresel emisyonlar 2030’a kadar azalma eğilimine girerse, Türkiye dünyanın ortalama kişi başı emisyonunun çok üzerine çıkmış olacaktır. Aynı şekilde Türkiye’nin bir AB adayı olması açısından kişi başı emisyonları AB ortalaması ile karşılaştırmak da önemlidir. Türkiye azaltılmış hedefine (10,5 ton) yükselirse, 2030’a kadar emisyonlarını %40 azaltması, böylece kişi başı emisyonlarını yaklaşık 5 tona indirmesi beklenen AB’nin iki katından fazla kişi başı emisyona sahip olacaktır.

Sonuç: Olumlu yönler ve eleştiriler

Sonuç olarak Türkiye’nin UNFCCC’ye sunduğu INDC’nin olumlu ve eleştirilecek yönleri şöyle özetlenebilir:

Olumlu noktalar:

– Türkiye ilk kez sera gazı emisyon azaltımı (artıştan azaltım şekilden de olsa) yapma niyetini resmen beyan etmiş ve sekreteryaya sunmuştur. Bu da Türkiye’nin iklim değişikliği için emisyon azaltım sorumluluğunu resmen ve fiilen kabul ettiği anlamına gelmektedir.

– Türkiye böylece Sözleşme ve Kyoto süreçlerinin aksine güncel olarak Paris anlaşmasının tarafı olacaktır.

– Bildirilen artıştan azaltım hedefi herhangi bir finansal destek şartına bağlanmamıştır.

– Türkiye’nin INDC’sinde rüzgar ve güneşten enerji eldesinin artırılması için hedef bildirilmiştir.

Eksik ve yanlışlar:

– Tahmin edilen baz (referans) senaryo gerçekçi olmayan bir emisyon artış patikası öngörmektedir. Bu nedenle bildirilen %21 artıştan azaltım büyük olasılıkla yanlış bir referans senaryoya dayandığı ve gerçekçi patikaya göre artış öngördüğü için geçersizdir.

– Türkiye’nin INDC’de belirttiği emisyonlarını artırma öngörüsü çok yüksektir ve küresel ısınmayı 2 derecede sınırlamaya yönelik uluslararası hedefle uyumsuzdur.

– Türkiye bu hedefle tarihsel sorumluluğunun ve küresel emiyonlardaki mevcut payının gerektirdiğinden çok yüksek bir emisyon artışı öngörmektedir. 2030 için öngürülen kişi başı emisyon düzeyi çok yüksektir.

– INDC’deki enerji eylemleri arasında hidroeletrik potansiyelin tamamını kullanma ve nükleer enerji santralları kurma hedefi doğa tahribatına ve sosyal sorunlara yol açmaktadır. İklimi koruma hedefinin ekolojiye aykırı politikalarla gerçekleştirilmeye çalışılması yanlıştır.

– INDC’de enerji verimliliği ve karbon yoğunluğuyla ilgili bir hedef belirlenmemesi yanlıştır.

– Emisyonların tepe noktasına ulaşacağı bir yıl öngörmemesi, emisyonlar dünya çapında azalma eğilimine girdiğinde ve Çin gibi hızlı büyüyen ülkeler bile 2030’a doğru tepe noktasına ulaşıp azaltmaya başladıklarında, Türkiye’nin hala artışa devam etme niyetinde olduğunu göstermektedir. Bu tür bir yaklaşım Paris’te olmasa bile sonrasında Türkiye’nin uluslararası müzakerelerde yine yalnızlaşmasına neden olabilir.

– Bir Akdeniz havzası ülkesi olarak iklim değişikliğinden (kuraklık ve tarımsal üretimde azalma, deniz seviyelerinin yükselmesi, sıcak dalgaları gibi etkilerle) ciddi biçimde etkilenecek olan Türkiye’nin INDC’sinde uyumla ilgili bir hedef belirtmemesi ciddi bir eksikliktir.

– Belirlenen %21 artıştan azaltım hedefinin dayandığı projeksiyon ve modelleme kamuoyuyla paylaşılmamış ve gizli tutulmuştur. Bu nedenle referans senaryonun ve azaltım hedefinin nasıl bir öngörüye dayandığı ve kullanılan metodoloji belirsizdir.

– Hedefin belirlenme sürecinde uzmanlar, akademik çevreler ve sivil toplum müzakereye dahil edilmemiş, sadece kamu ve iş çevrelerinin dahil olduğu katılımcı olmayan bir süreç işletilmiştir.

Sonuç olarak önümüzdeki dönemde Türkiye’nin INDC’sini revize etmesi ve azaltım hedefini gerçekçi öngörülerle ve küresel hakkaniyet ölçüsünde yeniden beirlemesi; böylece gerçek anlamda bir düşük karbonlu kalkınma anlayışını temel almaya başlaması gerekmektedir.

Yazı dizisinin bir sonraki bölümünde Türkiye’nin INDC’sinin gerçekte nasıl olması ve ne düzeyde bir azaltım hedefi belirlemesi gerektiğini tartışmaya çalışacağız.

Birinci bölüm: Türkiye’nin İklim Hedefi Ne Olmalı? (1) – Uluslararası Süreç ve Türkiye

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

* Dr. Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim politikaları üzerine kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

DİNA, şarkılarını barışa söyledi

Farklı kültürleri müzikle yorumlamak, dil, din, ırk, cinsiyet farkı üzerinden ayrıştırılan ve öteki olarak adlandırılanlar arasındaki sınırları müzikle kaldırmak, çok sesli barış şarkıları söylemek için “Kadın’la Barış” mesajıyla Çanakkale’de bir araya gelen yedi kadın müzisyenden oluşan ve ilk konserini 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde veren Dina Etnik Ensemble grubu, şarkılarını bu kez Ankara’daki bombalı terör saldırısında hayatını kaybedenler için söyledi.

dina ercan adsız

Çanakkale Ece Ayhan Kültür Evi’nin açılışında verecekleri konseri, Ankara Tren Garı’ndaki patlamanın ardından iptal etmeme kararı alarak anma etkinliğine çeviren grup, seçtikleri şarkıları, barış mitingine katılmak için gittiği Ankara’dan geri dönemeyen EMEP Çanakkale İl Başkanı Ercan Adsız’a adadı.

bircan

Ece Ayhan Sivil Girişimi ve Dina Etnik Ensemble’ın  “Ercan Yoldaş’a Barış Şarkıları, Kedi Kara” ismini verdikleri anma etkinliğine katılanlar, şair Ece Ayhan’ın ‘Meçhul Öğrenci Anıtı’ şiiriyle selamlandı. “Bugün burada olan herkes, hayatta kalanlar, acının söyleyecek sözü tükettiği zamanlardayız. Şarkılarımız bu kez yasımız, isyanımız, acımız, kayıplarımız, ve herşeye rağmen tükenmeyen barış umudumuz için söylenecek. Hala hayattayız ve barış kazanacak.” sözlerinin ardından müzik başladı. Dina Etnik Ensemble, Türkçe, Zazaca, Makedonca, Hırvatça, İspanyolca ve Ladino dilinde söylediği şarkıları barış dileğiyle göğe yolladı.

dina konser

Dina Etnik Ensemble müzik grubu üyelerinden Çiğdem Ergun Güvenç, “Dina, kadın ve barış için çıktı yola. Kadına yönelik şiddete dikkat çekmek ve barışı haykırmak için çok dilde şarkı söylüyoruz, diller, dinler, ırklar, insanlar, renkler kardeştir diye. Biz öldürülen kadınların acılarını yaşayamadan insanlar yüzer yüzer öldürülmeye başladı. Bu acı hepimize çok fazla geliyor.  Müzik, sanat herkesi iyi ediyor ancak nedense bu gibi acılarda ilk susturulan şey müzik oluyor. Oysa ki müziğe her zamankinden daha çok ihtiyacımız var ve bundan hiç vazgeçmememiz gerekiyor. Yasımızı tutmaya şarkı söyleyerek devam etmek istedik. Bugün Ercan Adsız ve kaybettiğimiz bütün arkadaşlarımız için söyledik. Barış için, kadınlar için müziğe devam edeceğiz.” dedi.

MEÇHUL ÖĞRENCİ ANITI

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine! dir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

                                                                               Ece AYHAN, 1970

 

(Yeşil Gazete)

 

Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı’ nın Almanya değerlendirmeleri

Dünya Kitle İletişim Araştırma Vakfı’nın girişimi ve Avrupa Birliği’nin destekleriyle 5-11 Ekim arasındaki Çevre için Medya ve İletişim çalıştayı, Almanya ayağının da tamamlanmasıyla son buldu. Çalıştayın ilk aşamasını Karadeniz’de termik santrallere, Yeşil Yol Projesine, Karadeniz Sahil Yolu projesine, HESlere, Sinop’ta kurulması planlanan  nükleer santrale ve yaşam hakkını yok eden, hukuksuzluklara karşı yürütülen mücadelenin mevcut durum analizini yapmak ve mücadelenin aktörleriyle mücadeleyi basına yansıtanları bir araya getirmek oluşturmuştu. Çalıştayın ikinci aşamasını ise bugün dünyanın en endüstrileşmiş ülkeleri arasında yer alan Almanya’nın geçmişten bu güne geçirdiği enerji dönüşümünü  ve  gelecek enerji kaynaklarının neler olacağını uzmanlarından öğrendiğimiz inceleme gezisi oluşturdu .

Program başlıklarına göre detaylarını sizlerle 4 ayrı yazıda paylaştığımız inceleme gezisinin bitiminde istedik ki, Yeşil Gazete olarak size bir de katılımcıların görüşlerini aktaralım. İzninizle katılımcılardan biri olarak hem özet hem Türkiye-Almanya enerji kaynaklarına dair karşılaştırma niteliğinde sözü alıyorum :

Padernborn'da Rüzgar enerji santrallerinin önünde Westfalen Wind şirketinden temsilcilerle
Padernborn Rüzgar enerji santrallerinin önünde Westfalen Wind şirketinden temsilcilerle

 

Almanya 1980’ lerden itibaren 400 nükleer santral kurma planı yaparken bugün mevcut 18 nükleer santralini 2023 yılına kadar kademeli olarak kapatma kararı almış bir ülke . Almanya’nın nükleer santral sayısını sabitlemesinin sebebi 1986’da yaşanan Çernobil nükleer santral faciası iken enerji kaynağı olarak nükleer enerjiden çıkılması kararının altında Fukuşima faciasının yol açtığı toplumsal korku yatıyor. Türkiye’de ise Çernobil’in ülkemizde yol açtığı radyoaktif etkiler dikkate alınmadan nükleer santral hayallerinin kurulduğu hatta Fukuşima  faciasından sonra da facianın müsebbibi olan Japon hükümeti ile “hatalarından öğrenip daha kalitesini yapacaklardır” savunusu geliştirilerek anlaşma imzalanmıştır. Bununla beraber Almanya’nın nükleer santraller konusunda tepeden inme bir nükleer karşıtlığına büründüğünü söylemek mümkün değil. Dünyadaki nükleer kazaların yarattığı korku ile nükleer santrallerin 5 kilometre mesafede yaşayan çocuklarda görülen kanser vakalarındaki belirgin artış, nükleer karşıtı hareketlere halkın daha çok katılımını sağlamış . Uzun soluklu toplumsal inanç ve direniş neticesinde 1998 yılı itibariyle Yeşiller Partisinin siyasi iktidar olarak destek vermesiyle “nükleerden çıkış yasası” hazırlanmış. İzleyen süreçte ise Merkel iktidarının nükleer santrallerinin kapatılmasını geciktirmeye çalıştığını görüyoruz ki bu durum şirketlerin hükümetlerle kurduğu yakın ilişkilerin genel bir sonucu. Bugün Almanya’da yenilenebilir enerji kapsamında güneş, rüzgar ve biyogaz enerjileri ile toplam enerji üretiminin %30’u karşılanabilir durumda ve 2100 yılında bu oranın %90’a çıkarılmış olması planlanıyor, yine de bugün hedefledikleri düzeyi erken yakaladıkları için öngörülen %90 düzeyine de daha erken ulaşabilirler. Nükleer santrallerin sadece kapatılmasının bile 300 milyar dolar maliyeti olacağını hesap eden Almanya’nın daha fazla maddi külfet altına da girmeme tercihi de Almanya’nın rotasını yenilenebilir enerjilerden özellikle rüzgar ve güneşe çevirdiğini gösteriyor. Almanya’nın yılda 1000 saat güneş gören bir ülke olarak güneş enerjisini tercih edebilmesi yılda 1700 saat güneş gören Türkiye’nin nükleer ve fosil yakıtlardan yana olan tercihini sorgulatıyor. Lakin bunda halk tarafından güneşin benimsenmiş olması çok değerli zira Almanya’da vatandaşlar başlangıçta güneş panelinde üretilen elektriğin  alış ve satış fiyatları arasındaki fark üzerinden kar elde eden kullanıcılar iken aradaki fiyat farkının azalması neticesinde kendi elektriklerini üreterek elektrik maliyetinden kurtulmayı tercih edebiliyor bu sebepledir ki “Almanya’da enerji mücadelesi çatılarda kazanıldı”diyor Alper Öktem. Rüzgar enerji santralleri açısından da “yurttaş rüzgarı” ile ifade edilen 800-1000 kişinin kooperatif kurmasıyla enerjide otonominin yaratıldığı modele başvuruluyor olması dikkat çekici . Yine de bir enerji santrali ister yurttaş eliyle ister şirket yatırımıyla yapılsın bir kişinin bile bilimsel ve hukuki uygunluk çerçevesinde itirazı söz konusuysa dava açılarak değerlendirmeye alınıyor. Türkiye’de ise Çevre Etki Değerlendirme(ÇED) süreçlerinde bile hukuk dışı uygulamalara veya yargı kararının uygulanmadığını öğreniyoruz. Sadece Paderborn’da toplam 400 rüzgar santrali var, kurulması planlanan bir rüzgar santralinin birbirinden ve yaşam alanlarından 400-600metre mesafede olması gibi, canlı yaşamını tehdit etmeyecek yere kurulması gibi şartlar varken ülkede üretilen elektrik fazlası ihraç bile edilecek kadar yoğun. Diğer taraftan, elektrik enerjisinin üretildiği noktadan tüketildiği noktaya kadar transferinde yaşanan kayıpların önlenmesi çalışmaları ve  elektrik enerjisi elde edilirken ortaya çıkan çıktı kayıplarının ısı enerjisi olarak kullanılması için araştırma yapılması, bugün Türkiye’de yaşanan enerji kayıpları ve toplumsal bilinç kaynaklı tasarruf cahilliği ile karşılaştırılınca aradaki vizyon farkı ortaya çıkıyor. Almanya biyogaz ve jeotermal enerjilerine dönük yatırımlarını da arttırarak elektrik üretiminin %90’ını yenilenebilir enerjiden sağlamayı planlıyor ki bu biraz da karbon emisyonlarını azaltmak için başvurduğu yol. Bununla birlikte Almanya 2015’te taş kömürü üretimini, 2045’te de linyit kömürü üretimini bitirmeyi hedefliyor . Türkiye ise halihazırda 33 termik santrali olan ve 50 yeni termik santral kurma planı olan ayrıca birkaç gün önce Sinop ve Akkuyu’nun yanısıra bir de İğneada’ ya nükleer santral kurma planını açıklamış bir ülke . Diğer yandan hiç bahsetmemişsek de Almanya’da toplam HES sayısı yıllar içerisinde değişmemiş 7396 tesis var ve kurulu güç 5595MW ama sadece 50 adet mikro HES bulunuyor. Türkiye ise 2014 yıl sonu Elektrik Mühendisleri Odası Enerji Raporu verilerine göre 69 ilde 478 HES’ e ilaveten ve 538 adet daha HES kurmayı planlıyor.

Yukarıdaki veriler ışığında, rüzgar ve güneş potansiyeli Almanya’dakinden daha zengin olan Türkiye’de doğal kaynakların, fosil yakıtlar ve nükleer gibi artık dünyada korkuyla karşılanan: gelişmiş ülkelerin kullanmaktan imtina ettiği enerji kaynaklarına başvurulması  kabul edilebilir gibi değil . Almanya’nın endüstriyel kirliliğinden arınarak  izleyebileceği yegane yola Türkiye’nin de girmesi için önce kirlenmesi mi gerek ?

Almanya’daki enerji dönüşümü konusunda görüş bildiren katılımcıların değerlendirme ve yorumları  ise şöyle:

Trabzon Üniversitesi Öğretim Görevlisi Oğuz Kurdoğlu “Görülen şu ki Almanya sadece yenilenebilir enerji üretim oranını yükseltmek değil kendi sera gazı emisyonlarını da azaltmak derdinde. Yine görülen o ki orada nükleere, termiklere hayır diyenler bizim ülkemizdeki gibi  vatan haini ilan edilmiyor. Eğer bizdeki gibi etiketlenselerdi  Almanya’nın %80’i vatan haini demek olurdu.

Almanya’nın  %30 yenilenebilir enerji oranına gelmesi ise asla azımsanmayacak muazzam bir rakam. Almanya 650 milyar Kilovatsaatlik yıllık toplam tüketimin %30’unu yenilenebilir kaynaklardan karşılıyor ki bu miktar 195 milyar kilovatsaat  eder: Yani ülkemizin neredeyse yıllık tükettiği enerjidir”.

Karadeniz Ereğli, Önder Gazetesi yazarı Eyüp Bektaş: “Güneş açtıkça, rüzgar estikçe, yağmur yağdıkça, toprak ana bereketini sürdürdükçe, yani dünyada yaşam devam ettikçe asla tükenmeyecek, tüketilemeyecek olan yenilenebilir enerjiden kaçış yoktur. Önümüzdeki 10 yıl içinde şalterleri indirilecek olan nükleer ve termik santrallerine hayır demek bir yurttaşlık görevidir.

 

Artvin Arhavizyon Gazetesi  yazarı Mehmet Remzi Öncel: “Nükleer ve termik santrallere karşı düşünülen alternatif enerji şekilleri, gördüğüm kadarı ile Almanya’da  son 20 yılda gelişen bir sektör. Fakat ulusal enerji üretimindeki payının % 30 unu oluşturması şaşırtıcı ve gelecek için umut dolu”.

 

Evrensel muhabiri Hayat TV yapımcısı Özer Akdemir: “Almanya’daki enerji yöneliminde de sorunsuz, tıkır tıkır işleyen bir “devrim-dönüşüm” yok gördüğümüz kadarıyla. Almanya’da gördüğümüz RES’lerin ülkemizdekilerle kıyas kabul edilmeyecek derecede daha az ses çıkarması kullanılan teknoloji farkı ile açıklandı. Güneş enerjisi üretiminin bireylere, küçük kooperatiflere doğru yayılması politikasında belli bir başarı sağlanmış ve “çözüm çatılarda” sloganı da burada öne çıkıyor. Yine de Alman sermayesi bu bireysel enerji üretimi ve küçük enerji kooperatiflerinden hoşnut değil. Nükleer santrallerden kurtulma düşüncesi hükümetçe de kabul edilmiş görünüyor. RES’lerle ilgili bazı sıkıntılar olduğu, katı kurallara tabii kılındığı bize anlatıldı ama bu sıkıntılara çok fazla girilmedi”.

 

Merzifon Çevre platformunun dönem sözcüsü Eylem Oktay: “Üstünde güneş paneli olmayan ev yoktu”

 

Yeşil Gerze Çevre Platformu Sözcü’sü Şengül Çalışkan Şahin: “2050’ye kadar elektrik üretiminde yenilenebilir enerji kaynakları payını %25’ten %80’e çıkarmayı hedefleyen Türkiye’de ise halen termik-nükleer diye ısrar edenlerin arkasındaki gerekçeyi merak ediyor insan! Almanya’nın en fazla güneş alan bölgesi, bizim Karadeniz bölgesi kadar güneş ışığı alıyor. iki ülkeyi karşılaştırdığımızda Almanya ,Türkiye’nin %40’ı oranında güneş ışığı alıyorken bizim ülkemizde ciddi yatırımların yapılması gerekiyorken neden bu konuda Almanya lider”?

Sinop NKP Koordinatörü Zeki Karataş: “Özellikle Güneşi olmayan Almanya’nın neleri nasıl başardığını görmüş olmam açısından önemliydi”.

Almanya’da yaşayan Yeşil Gazete’ de “Güneş Gönüllüsü” adıyla yazılar yazan Dr. Alper Öktem: “ “Birincisi ,bir başka ülkenin tecrübelerini öğrenmek çok önemli. Bizim için yeni olan şeyler, rahatlıkla Türkiye’de de pratiğe geçebilir. Birincisi yenilenebilir enerji tekellere karşıdır ve yurttaş eliyle demokratik temelde şekillendirilebilir

İkincisi Büyük Türkiye’ ye giden yol küçük tesislerden geçiyor, dünyanın gidişatı bu.

Üçüncüsü damlaya damlaya göl olur sözü hem bir kere daha doğrulanmış  hem de bunun ne büyük bir potansiyel taşıdığını görmüş olduk. Tüketicilerin kendi kendilerinin üreticisi  olması  tüm süreçle ve sürecin sonuçlarıyla ilgilenmesini sağlar”.

IMG_0781
Çevre için Medya ve İletişim çalıştayının katılımcıları Bielefeld’de  nükleer karşıtı  aktivistlerle

 

Almanya’daki çalıştayın tüm katılımcıları: Dünya Kitle İletişim vakfı Proje Koordinatörleri İnci Demirkol, Yeşim Ekim, kamera çekim Yusuf Özlük, Aktivistler: Yeşil Gerze Platformu sözcüsü Şengül Şahin , Merzifon Çevre Platformu dönem sözcüsü Eylem Oktay , Sinop Nükleer Karşıtı Platform dönem koordinatörü Zeki Karataş, Öğretim Görevlisi Oğuz Kurdoğlu , Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan, Gazeteciler:  Zonguldak’tan Arhavizyon Mehmet Remzi Öncel, Çağdaş Gazeteciler Derneği Zonguldak Şube Başkanı Ali Ayaroğlu, Karadeniz Gazetesi Yazarı Ahmet Şefik Mollamehmetoğlu, İz Tv belgesel ve program yapımcısı Nazım Alpman, Karadeniz Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Turgut Özdemir, Sinop Haber 57 gazetesinin sahibi Osman Aksu , Önder Gazetesi yazarı Eyüp Bektaş , Evrensel muhabiri, Hayat TV programcısı Özer Akdemir, Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan.

Almanya’da yaşayan çalıştay programının organizasyonunda ve çevirilerde emeği geçenler: Dr Alper Öktem, Dr Angelika Claussen, Almanca’dan çeviri desteği Fikret Güneş.

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

Türkiye’nin İklim Hedefi Ne Olmalı? (1) – Uluslararası Süreç ve Türkiye

Üç bölümden oluşan bu yazı dizisinde 30 Eylül’de açıklanan Türkiye’nin iklim hedefi (INDC) ile İstanbul Politikalar Merkezi ile WWF Türkiye işbirliğinde hazırlanan yeni bir rapor ışığında Türkiye’nin belirlemesi gereken/mümkün olan INDC’si yorumlanacaktır. İlk bölümde uluslararası süreçteki son durumu kısaca aktararak başlıyoruz.

TÜRKİYE’NİN İKLİM HEDEFİ NE OLMALI? (1) – ULUSLARARASI SÜREÇ VE TÜRKİYE

Aralık ayında yapılacak olan Paris İklim Konferansı (COP 21) yaklaşıyor. Altı yıl önce Kopenhag’da yapılan 15. İklim Konferansı’ndan sonra bir kez daha dönüm noktası sayılabilecek bir zirveyle karşı karşıyayız. Hatırlanacağı gibi, 2009’da, Kyoto Protokolü sonrası dönemde yeni iklim rejiminin nasıl olacağı konusunda bir anlaşmaya varılması gerekiyordu. Bu karar 2007 Bali Konferansı’nda alınmıştı. Ancak Kopenhag tam bir kurtlar sofrasıydı. Obama da henüz ABD’nin iklim politikalarında anlamlı bir değişiklik yaratamamıştı. (Paris öncesi en önemli dönüm noktalarını ABD’nin iklim planını açıklaması ve geçen yıl Çin’le yaptıkları ikili anlaşma oluşturdu). Kapalı kapılar arkasında dönen dolaplar daha ilk günden ortamı alt üst etti. Ve neticede konferansın sonunda çıkan metin bir erteleme ya da zaman kazanma belgesinen ibaret kaldı. Bu sonuç sadece iklim hareketi aktivistleri tarafından değil, resmi delegasyonlar arasında da iklim müzakereleri sürecinin çökmesi olarak algılandı.

Peki aradan altı yıl geçtikten, bu arada ülkeler atmosfere hız kesmeden milyarlarca ton karbon salmaya devam ettikten sonra, Paris’in yeni bir Kopenhag olmayacağı söylenebilir mi?

Sanırım, evet. Çünkü Kopenhag’la Paris arasında önemli farklar var ve bu durum, Paris’ten yeni bir anlaşma çıkmasını büyük ölçüde garanti altına alıyor. Çıkacak bu anlaşmanın iklim değişikliğinin gidişatında yeterli düzeyde bir olumlu değişiklik yaratması zor, hatta emisyon azaltım hedeflerinin içeriğine bakarsanız şimdiden bunun imkansız olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yine de çıkacak anlaşmayı elimizin tersiyle bir kenara itmememiz gerekiyor. Önce bunun nedenlerine bakalım.

Paris’in Kopenhag’dan farkı

Kopenhag, Kyoto Protokolü’ndeki anlayışın üzerinde inşa edilmeye çalışılmıştı. Yani bütün ülkeler ortak bir hedef etrafında buluşacak ve “ortak ama farklılaştırılmış sorumluluklar ve ülkelerin kapasiteleri” çerçevesinde bu hedeften bir pay alacaklardı. Danimarka hükümetinin ilkesiz bir şekide ABD ve İngiltere’yle birlikte gizlice hazırlamaya kalktığı taslak metin, bu payı zengin ülkelerden yana yontuyor, yükü gelişmekte olan ülkelere yıkmaya kalkıyordu. Bu yaklaşım Kopenhag’da bir anlaşma çıkmasını imkansız hale getirdi. Son anda yapılan liderler zirvesi de zehirlenmiş müzakere masasını temizleyemedi ve geriye sadece birkaç sene sonra yeni bir anlaşma yapılması yolunu açık bırakacak şekilde müzakerelerin devamını sağlayacak bir kurtarma metni kaldı. (Ancak bir yandan da sadece hükümetlerin samimiyetsizliği değil, tam da bu Kyoto tarzı anlaşma yapma ısrarı ülkelerin üzerinde uzlaşabileceği bir anlaşmayı imkansız hale getiriyordu.)

Daha sonraki yıllarda yapılan zirvelerde, Kyoto’daki tek tip azaltım hedefi yaklaşımından vazgeçildi ve esnek, her ülkenin kendi belirlediği, yaptırımla bağlanmamış bir hedefler karışımı anlaşmanın temeli haline getirdi. Sonuçta Paris’e bir buçuk ay kala, sözleşmeye taraf 150 ülke, öyle ya da böyle bir emisyon azaltım (ya da azaltırmış gibi yapma) hedefi belirleyip sekreteryaya sunmuş durumdalar. Bu 150 ülke toplam küresel emisyonların yüzde 85’inden fazlasından sorumlu ve bu rakam örneğin AB’nin önerdiği en az yüzde 80 sınırının aşıldığını gösteriyor. Dolayısıyla büyük olasılıkla Paris’teki müzakerelerde emisyon azaltım hedeflerine dair fazla bir tartışma yaşanmayacak. Alınan azaltım hedefleri derde deva olmaktan uzak da olsa, tartışmanın merkezi, son iki yıldır olduğu gibi, iklim finansmanına kayacak. Zengin ülkelerle hızlı gelişen ve azgelişmiş yoksul ülkeler arasında, yoksul ülkelerin azaltım yükümlülükleri ile uyum çabalarını yerine getirmelerini ve kayıp-zararlarının telafisini sağlayacak kaynağın nereden ve nasıl geleceği konusundaki kavga büyüyecek. Paris’ten bir anlaşma çıkmaması, ancak bu konuda bir anlaşmaya varılamaması halinde mümkün. Zira kayıp ve zararlar konusu da, uyum ve azaltım için finansman aktarımı da meselenin küresel adalet boyututla yakından ilgili, ancak zengin ülkeler sadece yeterli düzeyde para vermek istememekle kalmıyor, bu paranın kullanımı konusunda iplerin kendi ellerinde olmasını, kaynağın büyük kısmının özel sektörden gelmesini ve kendi kasalarından çıkacak paranın öncelikle kendi büyük şirketlerinin kullanacağı bir mekanizma içinde harcanmasını istiyorlar. Piyasacı yaklaşım iklim finansmanı tartışmasını da esir almış durumda.

Taahhütten, niyet beyanına

Biz yine azaltım meselesine dönelim. Sözünü ettiğim esnek, her ülkenin kendisinin belirlediği, yaptırımı olmayan hedefe INDC deniyor. Açılımı Intended Nationaly Determined Contribution olan bu “yaratıcı” yönteme Türkçe’de “niyet beyanı” demeye başladık. Ve buraya “taahhüt”ten geldik. Önce taahhüt (commitment) sözcüğü çok sert bulundu ve yerine söz (pledge) getirildi. Sonra o da fazla iddialı bulundu ve katkı (contribution)’da karar kılındı. Ancak o da yeterince esnek bulunmadığı için olsa gerek en başa her ülkenin dışarıdan bir dayatma olmaksızın hedefi kendisinin belirlediği (nationaly determined) hedefe niyet etme (intended) sözcüğü eklendi. Yani elimizde hükümetlerin belirlediği bir takım hedefler var, Paris metni bu niyet beyanlarının nasıl bir araya getirileceği, ne sıklıkta yenileneceği, nasıl bir ortak hedefte yuvarlanacağı gibi ayrıntılardan oluşacak. Ancak ülkelerin kendi yaptıkları niyet beyanlarına uymamaları halinde bir yaptırım uygulanacağına dair bir hükmün metne girmesi zor ihtimal. Dolayısıyla büyük ölçüce gönüllü olan bu azaltım hedefleri nedeniyle Paris’te bir sıkıntı yaşanmayacak.

Peki 150 ülkenin sunduğu azaltım hedefleri ne alemde? Öncelikle Ek 1 ülkelerinin, yani ABD, AB, Avustralya, Japonya, Rusya vb. ile Türkiye’nin ve emisyonlardaki payı hızla artan hızlı gelişen ülkelerin (Çin, Hindistan, Brezilya, Endonezya vb.) tümünün INDC’lerini sunduklarını belirtelim. Geriye sadece bazı Afrika ve Arap ülkeleriyle İran, Pakistan vb kalmış durumda. Bu ülkelerden önemli olanların aldıkları hedef aşağıdaki tabloda özetleniyor. Özetin özeti, hiçbir ülkenin tarihsel sorumluluğu ölçüsünde ve iklim değişikliğini gerçekten felaket noktasına gelmeden yavaşlatmaya hizmet edecek bir hedef belirlemedikleri. Bunu yaparken ülkeler açıkladıkları hedefi yüksek gösterecek şekilde işlerine gelen bir yılı baz yıl seçmek gibi taktikler kullanmış durumdalar. Yine de Kyoto’nun tersine bu kez sadece AB değil, ABD, Avustralya gibi ülkeler de yetersiz de olsa azaltım hedefi belirlemiş durumda.

Bazı ülkelerin INDC hedefleri - Kaynak: Türkiye İçin Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri - İstanbul Politikalar Merkezi, WWF Türkiye, 2015
Bazı ülkelerin INDC hedefleri – Kaynak: Türkiye İçin Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri – İstanbul Politikalar Merkezi, WWF Türkiye, 2015

2,7 derece ısınma garanti

CAT_thermometer_151001_300dpi
Kaynak: Climate Action Tracker

Bu hedeflerin ne kadar yetersiz olduğuna gelince: Climate Action Tracker’ın yaptığı ve World Resoruces Institute’un verilerine dayanan hesaplara göre mevcut emisyonlar aynen sürerse yüzyıl sonuna kadar ulaşılacak ısınma miktarı 4,8°C (bu tabii IPCC’nin yaptığı tahmin, ya da baz senaryo), Kyoto sonrası alınan mevcut hedefler yerine getirilirse (özellikle AB’nin ve ABD’nin açıkladığı azaltım hedeflerinden bahsediyoruz) bu ısınma 3,6°C’de kalıyor ve Paris önce sunulan INDC’lerdeki son hedefler tutturulursa 2,7°C ısınmayı garanti ediyoruz. Tabii bu rakamlar bir olasılık bandı içinde yer alıyor. Mevcut INDC’lerle ısınmanın 2,7°C’de kalma ihtimali yüzde elli, ama 3,4°C’ye kadar da yolu var. Şekildeki termometrede sol tarafta mevcut INDC’lerin bizi götüreceği ısınmayı, sağda ise mevcut senaryoları görüyorsunuz.

Aşağıdaki grafikte ise asıl hedeflenmesi gereken 1,5-2°C hattında yapılması zaruri olan azaltımın çok daha fazla ve hızlı olması gerektiği açıkça görülüyor. Dolayısıyla bu INDC’ler üzerine kurulacak bir Paris anlaşması küresel ısınmayı güvenli sınır sayılan 2°C’nin altında tutamadığı gibi, önlem almak için geç kalınmasına, yeterli azaltımın yapılmamasına, hatta elimizde büyük ölçüde gönüllü bir mekanizma kaldığı için söylenenin bile yapılacağı konusunda kimsenin emin olamamasına neden olacak. Böylece Paris’te kesinleşmesi beklenen hedeflerle yetinirsek yüzyıl sonuna kadar 2°C’den daha fazla ısınmış ve iklim değişikliğinde geri dönüş olmadığı için bugünkü insan uygarlıklarının üzerinde yaşaması imkansız hale gelmiş bir gezegeni neredeyse garanti ediyoruz. Üstelik değil 2,7°C, hatta 3,4°C’nin, ülkelerin ğüzerinde birleştiği 2°C’nin bile felaket anlamına geldiği ve gerçekten güvenli sınırda kalmak istiyorsak hesapları 1,5°C’ye göre yapmamız gerektiği bütün iklim bilimcilerin uyarısı.

Grafikte en alttaki koyu yeşil hat, emisyonların 1,5 derece hedefi için, hemen üstündeki açık yeşil çizgi ise 2 derece için inmesi gereken düzeyi gösteriyor. Kırmızı çizgi mevcut INDC'lerin sağlayacağı (%50 olasılıkla 2,7 dereceyi garanti eden) azaltımı gösteriyor.
Grafikte en alttaki koyu yeşil hat, emisyonların 1,5 derece hedefi için, hemen üstündeki açık yeşil çizgi ise 2 derece için inmesi gereken düzeyi gösteriyor. Kırmızı çizgi mevcut INDC’lerin sağlayacağı (%50 olasılıkla 2,7 dereceyi garanti eden) azaltımı gösteriyor.

Yine de, Paris’i ve bütün iklim müzakereleri sürecini çöpe atmanın ya da itibarsızlaştırmanın dizginlerinden boşalmış şekilde artan karbon emisyonları anlamına geldiğini unutmamak, bu yetersiz hedefleri geliştirmek için mücadele etmek ve uluslararası müzakerelerle yetinmemek gerekiyor. Zira iklim değişikliğiyle mücadele hayatın her alanını, mevcut fosil yakıtlara bağımlı sistemi ve tüketim toplumunu değiştirmekle mümkün. Ve yetersiz de olsa emisyonları aşağı çekecek bir yola girilirse, bunun yaratacağı yeni ekonomik etkinlikler ileriki yıllarda çabaları daha da güçlendirecek bir ortamı kolaylaştırabilir, en azından bugünkünden daha iyi bir noktada olabiliriz.

Ayrıca eklemek gerek: Alışageldiğimiz bu emisyon azaltımı sisteminin yetersizliği ve asıl yapılması gerekenin fosil yakıtların çıkarılmasını önleyecek bir uluslararası anlaşma olduğu neyse ki giderek daha fazla dile getiriliyor. Çünkü azaltım hedefleri ve uluslararası anlaşma ne olursa olsun kömür ve petrolü şirketler çıkarıyor ve bunların durdurulmaları işi sadece piyasaya bırakarak mümkün olmayacak.

Türkiye’ye gelince… INDC’sini vermiş olmakla birlikte Türkiye aslında hiçbir emisyon azaltımı yapmayacağı ve fosil yakıta dayalı kalkınma stratejisini fazla değiştirmeyeceği bir hedefle yetinmiş durumda. Türkiye’nin bu denklemdeki yerini bir sonraki yazıda ele alacağım.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

* Dr. Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim politikaları üzerine kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

ExxonMobil biliyordu – Bill McKibben

Şu anda Burlington, Vermont’ta bir ExxonMobil benzin istasyonunun önünde oturmuş, tutuklanmayı bekliyorum ve dürüst olmak gerekirse kendimi biraz da gülünç hissediyorum.

Ama bunu insanların iki haberi okuması ve paylaşmasını istediğim için yapıyorum ve bu ufak eylemimim birkaç kişinin bunları yapmasını sağlamak için yeterli olacağını düşünüyorum. Haberler,  Los Angeles Times, Columbia Journalism School ve Pulitzer ödüllü Inside Climate News’un muhabir ekiplerinin haberleri: dünyanın en büyük ve güçlü şirketi ExxonMobil’in 1970’ler, 1980’ler ve 1990’larda iklim değişikliği hakkında bilgi sahibi olduğunu dehşet verici, etraflıca ve inkar edilemeyecek bir şekilde gösteriyorlar.  Şirket, dünyanın ne kadar hızla ısınacağını gösteren sofistike bilgisayar modellerine sahipmiş ve en üst yöneticiler bunun gezegen için ciddi bir problem olacağının alenen farkındalarmış. Hatta bu bilgiyi hızla erimekte olan Kuzey Kutbu’nda petrol arama ihalelerine girmek için kullanmışlar.

Ancak kimseye söylemediler. Bunun yerine, yalan söylediler – iklim değişikliğini inkar eden kuruluşlara fon yardımında bulundular ve iklim hareketine karşı mücadele eden politikacıları finanse ettiler. Araştırmanın büyük bir kısmını yöneten ExxonMobil CEO’su, 1997’de Çin liderlerine dünyanın soğumakta olduğunu ve “tam gaz” fosil yakıtlara yönelmeleri gerektiğini söyledi.

56

Bu iklimimiz hakkında bir dizi yeni acıklı öykünden ibaret değil. Küresel ısınmayı takip ettiğim 28 yıl içinde, bu gazeteciler tarafında açığa çıkarılan en şoke edici haber. ExxonMobil, eşsiz ağırlığı sayesinde – ki bir kez daha vurgulayayım, dünyanın en büyük şirketiydi- tarihin akışını daha iyi bir yöne doğru değiştirebilirdi. “Uyarı alarmını çalsaydı”, sadece “şirket içi araştırmalarımız bilim adamlarının haklı olduğunu gösteriyor” bile deseydi, yirmi beş yıl boyunca boşa kürek çekilmesini engellerdi. Kuzey Kutbu erimeden, mercan resifleri beyazlaşmadan, kuraklık ve sel döngüleri sabitlenmeden önce dünyaca bir şeyler yapmış olabilirdik. 

Bunun yerine, sadece para kazanmaya devam etmek için korudukları sessizlikleri ve söyledikleri yalanlar dünyanın en kritik sistemlerinin bozulmasına yardımcı oldu. İnsanoğlu gezegenimizin mahvolmasına nasıl olur da izin verebildi diye sorulduğunda, bu muhabirler tarafında ortaya çıkarılan iç yazışmalar cevabın çok büyük bir kısmını veriyor. Biz gezegeni mahvettik, ve bunda  gezegenin en güçlü şirketlerinin bize yalan söylemiş olması büyük rol oynuyor.

Ve bunun için, şimdi burada oturuyorum. Bu eylemimim pratikte bir şey değiştireceğine dair büyük umutlarım yok. Kimsenin Exxon’u yargılamaya cesaret edemeyeceğinden korkuyorum, Exxon fazla büyük ve fazla güçlü. Ve bu zaten verdiği zararı düzeltemez. Exxon’u boykot etmek için yeterince Amerikalıyı bir araya getirebilsek bile,  Exxon’un bitmek tükenmek bilmeyen kârına bir sembolik çentik atmaktan öteye gidemeyeceğimizi ve bunu başarsak bile o kârların henüz yaptıkları açığa çıkarılmamış bir diğer petrol devine kayacağını biliyorum. Exxon ya da Mobil tabelalı benzin istasyonlarının çoğunun şirkete bile ait olmadığını da biliyorum. Bunun yerel bayilerin suçu olmadığını da biliyorum; oturma eylemine başlamadan önce bu istasyonu işleten kişilere, küçük protestomun onları fazla zarar uğratmayacağını umarak, yüz dolar verdim.

Bu haberleri “tabii, biz bunu en başından biliyorduk. Dünyanın işleyişi böyle” diyerek umursamayacak zeki ve alaycı insanların olduğunu da biliyorum. Ya da “bu Exxon’un hatası değil, hepimiz fosil yakıt tüketiyoruz” diyecekler. Bu zeki kişiler bir anlamda ExxonMobil’de çalışan alaycı kişilerin kuzenleri; bilgi sahibi olmaları eylemsizliklerinin kılıfı. Exxon tarihin akışını değiştirebilecekken harekete geçmedi; Exxon’un dışındaki bizler için öyle olmadı.

Tek umudum eylemimin bu haberlerin, eşimin haklı ve ümitsizce dijital kültürümüzün baskın patırtısı olarak tanımladığı yerde, yok olmadan önce birkaç kişi tarafından daha okunmasını sağlaması. Sizden imza atmanızı, bir e-posta listesine adını eklemenizi, bağış yapmanızı istemiyorum. Sadece okumanızı istiyorum. Sanırım bazılarının “birisi için tutuklanmayı göze alacak kadar önemliyse, haberi okumak için on dakikamı ayırabilirim” diyeceklerini umuyorum.

Belki bu anlayış daha çok kişinin, fosil yakıtlardan yatırımların geri çekilmesi (divestment), yeni dev petrol projelerine karşı, ya da hükümet teşviklerinin kirli enerjilere verilmemesi hareketlerine katılmasını sağlar. Bu güzel olur – hayatımın büyük bir kısmını bu mücadelelerde geçirdim ve 350.org’daki meslektaşlarım ve iklim adaleti hareketi içerisinde mücadele vermeye devam edeceğim. Exxon gibi şirketlerin güvenirliliği ve gücünün azalmasının her önemli mücadeleye yararı olur.

Bu haberler, pratikte herhangi bir sonuç vermeden sadece bilginin daha çok paylaşılmasına yol açsa bile buna değer. Halihazırda iklim değişikliği yüzünden dünyanın dört bir yanında hayatlarında bir litre petrol tüketmemiş insanlar ölüyor. Bizden sonra gelen herkes, bizim doğduğumuz gezegenden çok daha az canlı bir gezegeni miras almış olacak. Kızım bu bahar üniversiteden mezun oluyor, ve mahvolmasında Exxon’un büyük payı olan bu dünyayı miras alıyor Onların ve hepimizin, en azından gerçekleri bilme hakkı var.

Bahsettiğim haberlerin link’leri:

http://graphics.latimes.com/exxon-arctic/

http://insideclimatenews.org/content/Exxon-The-Road-Not-Taken

 

Yaxzının İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ayşe Bereket

55

 

Saygılarımla,

Bill McKibben

 

 

Adalılar gözünden #İğneada – Cana Tülüş

Huzur dediğinizde gözünüzün önüne bir resim gelir; eviniz, annenizin kolları, sevgiliniz… Benim için huzur, bir Temmuz akşamı saat 7 buçukta İğneada’da arkamda orman, denizi izliyor olmaktır; gözüm maviye boyalı, sırtıma yeşil bir yelek giymiş gibi.

Bilirim ki her Temmuz’da o huzur beni karşılayacak. O resmin hayaliyle hayatımdan yeni mekanlar, insanlar geçecek; her seferinde ayrı bir ben olarak yine her Temmuz o noktada denize bakıyor olacağım. Birçok yere gittim ve hiçbir zaman İğneada’ya gitmeden o yaz benim için “tam” olmadı.

54

Ada salaştı, herkes sevmezdi, bilmezdi. Doğrusunu söylemek gerekirse bu çok iyiydi, çünkü “Ada bize kalırdı.” Öğretmen Evi müdavimlerine, çadırcılara. Hatta bir yıl, köylü tarladaki yılanları zehirlediği için minik farelere kaldı -ki en çok eğlendiğim yıllardan biriydi…

Ormanla aramızda, iki arabanın zor sığdığı bir yol vardı sadece, akşam yemeği öncesi ateş yakmak için odun toplamaya gidilirdi. Ormanın içinden cümbür cemaat Fransız Feneri’ne yürünürdü. Hava ne kadar sıcak olursa olsun akşam battaniyeyle uyurduk, börtü-böcekten çekinmeden. Yıldızlar hep orman üzerinden kayardı.

Son üç yıldır, güzelliği dışında birçok sebeple gündem olması, insanların İğneada’yı konuşuyor olmaları inanın beni ve Adalıları rahatsız ediyor. Duygusal olmamaya çalışarak dönüşümünü anlatmaya çalışacağım, aslında dönüşümün birkaç yıl önce başladığını, şu an bizim “Ada”mızın “zaten” zarar gördüğünü…

52

Önce yazlarımızı geçirdiğimiz Öğretmen Evi Kampı kapandı. “Efes” basketbol çalışsınlar diye tesis yapılacakmış dendi. Yenilenecek, yeniden açılacak derken deniz kamptaki evleri yutmaya başladı. Ellerimizle büyüttüğümüz salkım söğütler yok oldu, bakımsızlıktan 3. sırada kalan prefabrik evler bile ufalanmaya başladı. Kamptaki Ercan Abi, İğneadaya her gidişimizde kilitli kapıdan bizi içeriye aldı. Başka yerlerde kalsak da müdavimler olarak birkaç yıl daha, alıştığımız noktadan denize girmeye devam ettik. 5 yıldızlı Otel açıldı, küçücük köy 34 plaka son model arabalarla dolmaya başladı. İki arabanın zor geçtiği dağ yolu genişletildi. Bir bayram günü, kalabalıktan ekmek yetişmedi. “Artık şehirliler Ada’yı keşfetmişti.” Sonra Kampın limana doğru tarafında olan Özel İdare kapandı.

Dağ yolunda farklılaşmalar başladı, ormanda taş ocakları yapılsın diye ağaçlar kesildi. Yenice ve Demirköy etrafında orman yer yer kelleşti. İlk önce nükleer santral ortaya atıldı, sonra termik santral, sonra çimento limanı, ardından yine nükleer.

Samimi olarak söylüyorum; son yazdığım ihtimallerin hiçbiri yapılamayacak. Ormanın niteliği ve ekosistemin korunması gerekçesiyle izin verilmesi imkansız. Ama İğneada artık bizim eski Ada’mız değil; denize baktığımız nokta aynı güzellikte olsa da o salaşlığı kalmadı. Kıymetinin bilinmemesi yüzünden son yıllarda sağdan soldan zedelendi. Ayrıca, eski Öğretmen Evi Kampından limana kadar olan alanın akıbeti belirsiz, bu sene 5 yıldızlı otelin sahiplerinin orayı aldığı söyleniyordu, tatil köyü ihtimali söz konusu.

Velhasılıkelam, son yıllarda söylentilerle küçücük bir köyü bu kadar hırpaladılar, kötüsünü göstererek diğer yağmaları meşru kıldılar. Ada, 5 yıldızlı oteli zor kaldırırken ne başka bir tatil köyünü, ne de daha fazlasını kaldırabilir.

Gelecek Temmuz yine Ada’da olacağım. Gözümün önündeki mavi hep aynı olacak ama sırtımı döndüğümde göreceğim şeyden emin değilim. Biz Adalılar olarak direnerek elimizden geleni yapacağız, ancak sizlerin desteğiyle…

50

 

 

Cana Tülüş

Araştırma Korordinatörü
İstanbul Politikalar Merkezi

[FotoÖykü] Mabel

— MABEL —

Kuyu ile karşılıklı oturuyoruz Alkım Kitabevi’nin cafe’sinde
Pencere kenarında masamız
“Aşağıda Mabel Matiz gibi giyinen biri var” diyor
Ben de bakıyorum
“Mabel’in kendisi zaten o” diyorum

İyice dikiyoruz gözlerimizi sokağa
Mabel ya da ona benzettiğimiz kişi tam altımızda telefonu ile ilgileniyor.
Sırtı bize dönük durduğu için ikimiz de öngörülerimiz ne kadar tutarlı heyecanı içerisindeyiz

34

FLASHBACK / 1,5 SAAT ÖNCESİ

Kuyu ile Çengelköy’deki Çınaraltı Kahvesi’nden çıkıp otobüs durağına geliyoruz
Bildik pazar günü sahil trafiğinde İstanbul saat henüz 14:00 bile olmamışken
“Aaa, arabada Mabel Matiz çalıyor” diyor Kuyu
“Ben Mabel’in kendisini gördüm” diyorum.
“Esentepe’nin oralarda
2,5 ay kadar önce
telefonda konuştuğu için rahatsız etmek istemedim” diye de ekliyorum

— PRESENT TIME, ALKIM KİTABEVİ CAFE’Sİ

Derken yavaş yavaş bize doğru dönüyor aşağıda telefonu ile meşgul olan kişi
Kendine has sakalı, derken yan profilden siması beliriyor Mabel’in
Ardından da yavaş yavaş ilerleyip kayboluyor

https://youtu.be/nYaCHLrycpU

28 Şubat 2012 Salı
Beşiktaş

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

34

 

 

ÖYKÜ: Kuyu ve Evliya

FOTOĞRAF: Alkım Cafe’deki çocuk

Diyarbakır yazısını görenler akın akın barış tohumları getiriyorlardı – Göknur Yazıcı

Göknur Yazıcı, 1. Urla Tohum Takas Şenliği hikayesini tüm yönleri ile Yeşil Gazete için kaleme aldı

***

2006 yılında Tarım Bakanlığı 5555 sayılı Tohumculuk Kanunu ile ülkemizde yerel tohumların alınıp satılmasını yasakladı. Gerekçe olarak ta bunların sertifikasız olduğunu ve hastalık riski taşıdıklarını öne sürdü. Oysa bu tohumlar yüzyıllardır bir süreklilik gösteriyorlardı ve hiçbir sorun çıkmadan bu günlere kadar gelmiş di .

Küreselleşen dünya da  çok uluslu şirketler sınır tanımıyorlar.  Her alanda onlar hegemonya kurmuşlar. Tarım alanında da bir kaç  şirket genel politikaları belirliyor ve dünyanın en ücra köşesinde bile ulaşıyor.

1. Urla Tohum Takas Şenliği'nde Diyarbakır standı
1. Urla Tohum Takas Şenliği’nde Diyarbakır standı

İşte bu yüzden diğer bir çok gelişmekte olan ülkede olduğu gibi bizim de yerel tohumlarımız yasaklandı. Bir çok ülkede tohum şirketlerine dur demek için yerel tohum hareketi başlamıştı. Ülkemizde de tohumların yasaklanmasını sağlayan kanun çıktıktan sonra yerel tohum hareketi örgütlenmeye başladı. Ve tohumların el değiştirerek çoğaltılması için Tohum Takas şenlikleri  yapılmaya başlandı.

ilk şenlik İzmir-Torbalı  Karaot köyünde yapıldı. Daha sonra Çankaya, (Ankara) Muğla ,Antalya, Fethiye, Bursa, Bayramiç, Seferihisar vs. bir çok yerde yapılmaya başlandı. En son 4 Ekim 2015 Pazar günü 1. Urla Yerel Tohum Takas şenliği yapıldı. Fakat   Doğu Anadolu’da hiçbir örgütlenme olmamış ve tohum takas şenliği yapılmamıştı.

Batı Anadolu’daki çalışmalar Ege Üni.Tarım Ekonomisi Öğretim Gör. Prof. Dr.Tayfun Özkaya’nın öncülüğünde başladı. Ve halen Takas şenliklerine danışmalık yapmakta ve panellerde katılımcı olmaktadır.

Her şey iki yıl önce ilk kez katıldığım Bayramiç Tohum Takas Şenliğinde başladı . Takastan bir gün önce çalıştay vardı.  Çalıştaya Elliye yakın grup ve STK katılmıştı. Ama Doğu Anadolu’dan gelen ne bir grup ne de bir tek doğa dostu vardı. Ve işte o günden sonra Doğuda da yerel tohum hareketi örgütlenmesi yapılmasının  gerekli olduğunu  düşündüm. Çünkü bu hareket sadece kıyı Ege de  örgütlenerek başarıya ulaşamazdı. Mutlaka önce ulusal bilinçle ülke genelinde;  sonrada uluslarası düzeyde güç birliği yapılarak ancak tohum şirketlerinin hegemonyası kırılabilirdi. Bu konuyu arkadaşlarımızla sürekli görüşüyorduk.

Bu doğrultuda birkaç ay önce Tayfun hoca ve Dr.Füsun Tezcan, Diyarbakır’da  bir konferans verdiler. Konferans çok ilgi gördü. Oradaki doğa dostlarıyla dostluklar kuruldu. Diyarbakır’da da bir   tohum takas yapılabileceği ve  yakın tarihteki bir takasa katılım olması konusunda görüş birliğine varıldı.

Bu Yerel Tohum Hareketinin Doğu illerinde de örgütlenmesinin başlangıcı olacaktı.1.Urla Yerel Tohum Takas Şenliğine Diyarbakır’daki doğa dostları davet edildi.

Urla etkinliğine Diyarbakır’dan temsilci olarak Mezepotamya Ekoloji Hareketi Yerel Tohum Komisyonu  Genel Basın Yayın Koordinatörü Erkan Özgen katıldı.

Az önce İMC de Yeşil Bülten programında 1. Urla Tohum Takas Etkinliği  haberi vardı. İzmir ve Diyarbakır’dan doğa dostlarının karşılıklı barış tohumlarını birbirlerine ulaştırdıklarını gördüm. Lice Domatesiyle Çeşme kavunun kardeş olduğunu gördüm. Çok duygulandım. Gözlerim doldu mutluluktan .Doğa bize tohumlar aracılığıyla barış ve kardeşliği öğretmişti .Öylece daldım  Tohum Takas şenliği sabahına gittim..

Erkan Özgen ile
Erkan Özgen ile

O gün sabah erkenden uyandım. Gece bölük börçük uyumuştum .Sanki bu gün bayram vardı. Küçük bir çocuk gibi  heyecanlıydım. Giysilerimi giydim acele kahvaltımı yaptım Erkan’ı almaya gittim.

Telaştan arabanın dikiz aynasını düzeltmeyi unutmuşum . Işıklarda fark ettim. Coşkuluydum ama   bir yanım tedirgindi. Urla’da geçen yıl yaşanan  olayları düşününce içimi bir sıkıntı kaplıyordu. HDP  seçim bürosu açtırılmamış ve olaylar çıkmıştı .Ya yine olay çıkarsa .Ya Erkan’a bir şey olursa. Daha bir buçuk yaşında bebeği vardı. Her gün yaşayabileceğimiz ve önceden kestiremeyeceğimiz şeyler bizi paranoyak yapıyordu. Bu durum Suruç katliamıyla başlamıştı.

Erkan bir önceki günü çok yoğun geçirmişti. Tohum paketleme, Seferihisar belediye başkanını ziyaret Akşamda EGEÇEP’li doğa dostlarıyla buluşma falan derken bitap düşmüştü. Ona deniz kenarında bir kahve ısmarlayamadım . Önce  Sahil evlerine gittik. Kahvesini deniz kokusunu içine çekerek içti. Çok mutlu olmuştu. Acelemiz vardı fazla oturamadık.

Yola koyulduk. Otobandan kısa bir sürede Urla’ya vardık.

Arabayı Necati Cumalı’nın anı evinin önüne park ettik. Ev kapalıydı. Erkan’a evi gezdiremedim.

Sanat sokağından geçerek tarihi Malkaca pazarına ulaştık. Burası daire şeklinde etrafı birkaç küçük lokanta ve dükkanla çevrili küçük sayılabilecek bir alandı. Sol da Seferihisar standını gördüm. Şevket yanındaki standı bize ayırmıştı.Şenliğe ilk kez katılan konuğumuza  yardımcı olacaktı. Ben tertip komitesinde olduğum için diğer stantları dolaşacak biraz da şenliği sosyolojik olarak gözlemleyecektim. Henüz okul bitmemişti ama ben sosyolojik çalışmalarıma  başlamıştım bile.

Erkan, Mezeoptamya Ekoloji Hareketi Yerel Tohum Komisyonu yazan afişi  masanın önüne iliştirdi. Çok güzel hazırlamış olduğu  renkli ve yörelerinin sebzelerinin olduğu broşürleri masaya yerleştirdi. İkimizde çok telaşlıydık. Şöyle bir masaları dolaştım. Tertip komitesindeki arkadaşların masalarına ve uzaklardan gelen katılımcı yerel tohum gruplarına merhaba dedikten sonra Diyarbakır Standına geri döndüm. Planım  Erkan’a biraz yardımcı olmak sonrada kendi işlerimi yapmaktı. Biraz paketlenmeyen tohum kalmıştı. Onları küçük torbalara koyup etiket yapıştırmaya başladık. Ziyaretçilerde yavaş yavaş gelmeye başladılar. Takas saat on ikide başlayacaktı. Bizim masaya çok ilgi vardı .Her gelen bir şeyler soruyordu.

Bir ara bir genç geldi masamıza .20-25  yaşlarında bir erkek. Broşürdeki karpuz resmini gösterdi’. Bu Diyarbakır yöresi değil !Ben bilirim’ dedi. ‘Sen nerelisin ki ‘dedim. Ben Türküm dedi. Niyetini anlamıştım. Çok sevimliydi. Temiz bir yüzü vardı. Diyarbakır masasının  varlığından  rahatsız olmuştu sanırım. ’Tamam dedim sen haklısın buraya yanış yazılmış olabilir düzeltiriz sağ ol uyardığını için’. Bir şey demedi yüzüme baktı öylece masum masum ve çekti gitti yanımızdan. Erkan bunu görmemişti. Ona söylemedim. Üzülebilirdi.

Erkan şaşkındı. İlk kez katılıyordu bir takas şenliğine. Çok yoğun ilgi vardı kendisine ve gelen tohumlara. Hele de masada kanlı canlı duran kocaman Lice domatesi ilgi odağı olmuştu. Her gelen onun tohumundan istiyordu. Öyle kalabalıktı ki masamız ne yapacağımızı şaşırdık. Bir taraftan gelenlere bilgi veriyordu Erkan bir taraftan tohum dağıtıyorduk. Tohumlarımız yetmiyor hazırladığımız poşetleri iki kişiye tekrardan pay ediyorduk. Ben beni tanıyanlar, arkadaşlarım ,dostlarım geldikçe iyice telaşlanıyordum. Onlarla ilgilenemiyordum.25 yıldır görmediğim bir dostum geldi ona sadece hoş geldin diyebildim. Nereye yetişeceğimi şaşırmıştım. Tohum verenler alanlar başımı kaşıyacak zaman yoktu.

Ege’den Diyarbakır’a götürülmek üzere barış tohumları

Bademler köyünden bir bisküvi kutusu dolusu çeşitli tohumlar  geldi. Bir kısmını aldık geri kalanını dağıttık. Erkan’ın sırt çantası çeşit çeşit tohumlarla doldu taştı. Çeşme kavunu, börülce,kınalı bamya, şevketi bostan (yöresel çok pahalı bir ot)  vs.gibi  İzmir yöresine  ait tohumlardı hepsi.

Çok şaşkındık. Hiç böyle bir şey beklemiyorduk. Kendiliğinden gelişen  bir durumdu bu. Diyarbakır yazısını görenler akın akın barış tohumları  getiriyorlardı . Ne çok barış isteyen, özleyen güzel insan varmış meğerse İzmir’de. Bu takasta bunu gördük. Kalabalık epey dağılmıştı. Şöyle  bir nefes alalım dedik. Hiç bir şey izleyememiştik. Masamıza olan yoğun ilgiden çok yorulmuştuk. Ben başka hiçbir sdanta  gidemedim. Çok yoğun olduğu için Erkan’ı  yalnız bırakamadım çünkü. Bir ara Tayfun hocanın konuşmasında aramızda ta Diyarbakır’dan gelen konuklarımız var dediğini duydum .Birde çocukların birer sebze oldukları gösterileri. Onun dışında sanki şenlikte değildim. Bu aşırı ilgiden dolayı etrafı görecek halim yoktu.

43

Kısa bir sürede vereceğimiz tohumlarda bitmişti. Hepsi kapış kapış  gitmişti.

Sonra  bir kadın geldi. Elinde bir ayakkabı kutusu. Kapağı açtı içi ağzına kadar Çeşme kavunu tohumu dolu. Yediği kavunların çekirdeklerini hep kurutup biriktirmiş. Birde yeni dünya erik kayısı falan çekirdekleri var başka kavanozda.

Hepimiz çok şaşırdık. Bu kadar çok tohum getiren olmamıştı .’Alın bunların hepsini Diyarbakır’a götürün. Bunlarda bizim barış tohumlarımız’ dedi. Büyük bir kısmını Erkan aldı çantası iyice dolmuştu bunları da sıkıştırdı. Geri kalanını dağıttık.

Alan tamamen boşaldı. Çok yorulmuştum. Menüsküs olan dizim iyice ağrımaya başlamıştı. Bu kadar uzun süre ayakta kalmamam gerekiyordu. Ama ne gam. Öyle mutluydum ki. Yıllardır özlemini çektiğimiz tohum kardeşliği gerçekleşmiş Lice domatesi ve Çeşme kavunu kardeş olmuştu.

Urla’da yaşayan doğa dostları akın akın barış tohumları getirmişler adeta Diyarbakır’a tohum göndermek için yarışmışlardı. Bacağımın ağrısını takas bitince fark ettim. Oradaki kahveye oturduk. Erkan’ı Türkiye de yerel tohumlar konusunda ilk tez çalışması yapan Zerrin’le tanıştırdım .Koyu bir sohbete daldılar .Zaten Erkan hem Mezepotamya Ekoloji hareketini hem de tohum çalışmalarını ha bire anlattı soranlara. Erkanın artık konuşacak hali kalmamıştı. Zerrin gitti.

Son bir işimiz kaldı Erkanın raporuna yardım edeceğim. Raporu da  hazırladık. Akşam olmaya başladı. Çok acıkmışız. Bütün gün telaştan yemek yemeği unuttuk. Kahvenin bitişiğindeki köftecide yemelerimizi yedik.

İşyeri sahibi kadın da masayı toplarken Erkan’a sorular sordu. Erkan onunla da epey sohbet etti  ; çalışmalarını anlattı. Herkes bu yabancı konuğu ve çalışmalarını çok  merak ediyordu. Erkan’da bıkıp usanmadan heyecanla anlatıyordu. Bu yoğun ilgiden çok mutlu olduğu her halinden belliydi .Erkan Çocuklarına Urla’dan oyuncak giysi falan aldı. Birde köprübaşında ki balıkçıdan balık aldı.

42

Akşam  dönecek. Hemen yola koyulduk. Narlıdere Sahilevlerinde gün batımı bir çay ısmarladım Erkana. Çok keyif aldı.10 dakika kadar oturabildik ancak sahilde. Doğru hava alanına. Erkan gitti. Saat sekiz olmuştu.

Eve gelince dinlenmeden İMC haberini ve Yeşil gazete haberlerini hazırladım. Yerel Tohum Derneğinden arkadaşım Hakan Tohum Takas Şenliğinde  çekimler yapmıştı. Ama Aydın’a düğüne gitmişti takastan sonra. Montaj yapamayacaktı yarına kalmıştı. Yeşil gazeteye haberi ve fotoğrafları yolladım ve iyice ağrımaya başlayan dizime merhem sürerek yattım. Takası ve Diyarabakır standtındaki ilgiyi düşündükçe gülümseyerek ve baharda Diyarbakır’da yapacağımız takasın hayalini kurarak uyudum.

Sabah ilk iş Hakanı aradım. Uyandırabilene aşk olsun .Öğleye doğru anacak kalktı. Hemen montajı yapıp  verdiğim mail adresine yollamasını istedim. ’Yok hocam öyle kolay değil biraz sürer’ dedi. ‘Kısa bir şeyler ayarla’ dedim ‘bakalım’ dedi. İMC’ yi  aradım. ‘Bu gün yeşil bültene yetişmez yarında haber için geç olur’ dediler. ‘Ama yarın yeşil bülten dışında bir haberde olabilir belki ‘ dediler.

Türkiye deki tek yeşil bülten bizim haberi veremiyordu. Barış tohumlarımızı göremeyeceklerdi milyonlar. Çok üzüldüm . Gözlerim doldu. Yaptığımız çalışma yarım kalmıştı .Doğa bize farkında olmadan barışı öğretmiş ama biz bunu başka Doğa dostu güzel insanlara  gösterememiştik. Öyle üzgün akşam oldu. Ertesi gün bir telefon. Sevgili Özlem bu gün Sizin haberi Yeşil bültende vereceğiz dedi.

Meşhur Lice Domatesi
Meşhur Lice Domatesi

Çok sevindim. Harika   bir sürpriz oldu bu benim için. Hiç beklemiyordum. Mutluluktan kanatlanıp uçuyordum sanki mavi gökyüzünde. Üç buçuğu zor ettim. Program başladı. Sanki izlediklerimi hiç bilmiyormuş gibi pür dikkat izledim. ‘Aaaa Fatma ana domates tohumu ve onun ölmeden önce yaptığı tohum çıkınları da ekranda’. Çok duygulandım bu güzel kadını hatırlayınca. Kendisi kanserden öleceğini biliyordu ama yine de her yıl olduğu gibi tohumlarını almış kurutmuş ve rengarenk bez parçalarına sarıp bağlayarak saklamıştı. Fatma Ana öldü ama tohumları yüzyıllarca yaşayacak.( Çıkınlardaki bir domatesin adını okuyamadık. Fatma ananın yazısını sökemedik. Bizde tohum toplayan kadınlar olarak o domatese ‘Fatma Ana Domatesi’ ismini verdik. )

Tayfun hoca ve Erkan telefonla habere bağlandılar. Tayfun hoca genel yerel Tohum çalışmalarından ve takas şenliklerinin öneminden konuştu. Erkan’ın o heyecanlı coşkulu ve sevinç dolu sesini hiç unutmayacağım. Şöyle diyordu: ’İzmir’e barış tohumları götürdük! Meşhur Lice domatesi tohumu ve Meşhur Çeşme kavunu kardeş oldular. Şenlikteki halk bize çok ilgi gösterdi. Bize pek çok barış tohumu verdiler. O kavun tohumlarını Lice’de yetiştirip bir daha ki sene şenliğe getireceğiz ve beraber yiyeceğiz. Seferihisar belediyesi bize destek olacak Diyarbakır’da Yerel Tohum Şenliği yapacağız.’ Sesi titriyor ama mutluluktan uçuyordu. Program bitti.

Derin bir nefes aldım. Çok mutluydum. Çünkü ülkenin kan gölüne döndüğü bu karanlık günlerde uzaklarda bir ışık görünüyordu. Hep beraber o ışığa doğru koşmalıyız barışı örgütlemeliyiz dedim içimden.

Doğa bize barışı ve kardeşliği öğretmişti. Onca barış sever güzel insan akın akın masamıza barış tohumları getirerek Diyarbakır’a yollamışlardı. Bu kendiliğinden gelişen çok güzel bir sürprizdi. Ben olay çıkacak Erkan’a bir şey olacak bebeği okuldaki öğrencileri öksüz kalacak diye paranoyakça şeyler düşünürken o sırt çantası tepeleme dolu barış tohumlarıyla dönmüştü evine.

Güzel insanlar ayakkabı kutularında para değil barış tohumları taşımışlardı.

Bu satırları dizimde buz torbasıyla yazıyorum. Menüsküs ağrım dayanılmaz oldu .Bu gün gidip MR çektirdim .Doktor dizine çok yüklenmişsin küçük bir operasyon yapalım dedi. Yaptırmadım. Topallayarak evin içinde dolaşıyorum. Ama hiç umurumda değil. Çok mutluyum. Yüzlerce barış tohumu ekilecek  baharda topraklarımıza. Taa izmir’den Diyarbakır’a. Birazdan yatağımda baharda Diyarbakır’da yapacağımız  tohum takas şenliğinin hayalini kurarak uyuyacağım. Düşümde Sümerpark ‘ta( 10 dekarlık alana sahip bir çok sosyal aktivitenin ve devasa bir kütüphanenin olduğu harika bir yer.)  büyük bir halaya durmuşuz. İzmir’liler halay başına dikkatlice bakarak halayı öğrenmeye çalışıyorlar.Diyarbakır’lılar onlara gülüyorlar. Az öncede Egenin zeybek oyunları oynanmış. Müzikle coşuyor kahkahalar atıyoruz. Gülüşmelerimiz gökyüzünde yankılanıyor. Halaydan sonra kocaman bir sofrada iştahla yemeklerimizi yiyeceğiz. Dicle nehri kıvrılarak akarken bize gülümsüyor, Hevsel bahçeleri hafifçe salınarak selam veriyorlar….

46-goknur-yazici

 

 

Göknur Yazıcı