Köşe Yazıları

Türkiye’nin İklim Hedefi Ne Olmalı? (1) – Uluslararası Süreç ve Türkiye

Üç bölümden oluşan bu yazı dizisinde 30 Eylül’de açıklanan Türkiye’nin iklim hedefi (INDC) ile İstanbul Politikalar Merkezi ile WWF Türkiye işbirliğinde hazırlanan yeni bir rapor ışığında Türkiye’nin belirlemesi gereken/mümkün olan INDC’si yorumlanacaktır. İlk bölümde uluslararası süreçteki son durumu kısaca aktararak başlıyoruz.

TÜRKİYE’NİN İKLİM HEDEFİ NE OLMALI? (1) – ULUSLARARASI SÜREÇ VE TÜRKİYE

Aralık ayında yapılacak olan Paris İklim Konferansı (COP 21) yaklaşıyor. Altı yıl önce Kopenhag’da yapılan 15. İklim Konferansı’ndan sonra bir kez daha dönüm noktası sayılabilecek bir zirveyle karşı karşıyayız. Hatırlanacağı gibi, 2009’da, Kyoto Protokolü sonrası dönemde yeni iklim rejiminin nasıl olacağı konusunda bir anlaşmaya varılması gerekiyordu. Bu karar 2007 Bali Konferansı’nda alınmıştı. Ancak Kopenhag tam bir kurtlar sofrasıydı. Obama da henüz ABD’nin iklim politikalarında anlamlı bir değişiklik yaratamamıştı. (Paris öncesi en önemli dönüm noktalarını ABD’nin iklim planını açıklaması ve geçen yıl Çin’le yaptıkları ikili anlaşma oluşturdu). Kapalı kapılar arkasında dönen dolaplar daha ilk günden ortamı alt üst etti. Ve neticede konferansın sonunda çıkan metin bir erteleme ya da zaman kazanma belgesinen ibaret kaldı. Bu sonuç sadece iklim hareketi aktivistleri tarafından değil, resmi delegasyonlar arasında da iklim müzakereleri sürecinin çökmesi olarak algılandı.

Peki aradan altı yıl geçtikten, bu arada ülkeler atmosfere hız kesmeden milyarlarca ton karbon salmaya devam ettikten sonra, Paris’in yeni bir Kopenhag olmayacağı söylenebilir mi?

Sanırım, evet. Çünkü Kopenhag’la Paris arasında önemli farklar var ve bu durum, Paris’ten yeni bir anlaşma çıkmasını büyük ölçüde garanti altına alıyor. Çıkacak bu anlaşmanın iklim değişikliğinin gidişatında yeterli düzeyde bir olumlu değişiklik yaratması zor, hatta emisyon azaltım hedeflerinin içeriğine bakarsanız şimdiden bunun imkansız olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yine de çıkacak anlaşmayı elimizin tersiyle bir kenara itmememiz gerekiyor. Önce bunun nedenlerine bakalım.

Paris’in Kopenhag’dan farkı

Kopenhag, Kyoto Protokolü’ndeki anlayışın üzerinde inşa edilmeye çalışılmıştı. Yani bütün ülkeler ortak bir hedef etrafında buluşacak ve “ortak ama farklılaştırılmış sorumluluklar ve ülkelerin kapasiteleri” çerçevesinde bu hedeften bir pay alacaklardı. Danimarka hükümetinin ilkesiz bir şekide ABD ve İngiltere’yle birlikte gizlice hazırlamaya kalktığı taslak metin, bu payı zengin ülkelerden yana yontuyor, yükü gelişmekte olan ülkelere yıkmaya kalkıyordu. Bu yaklaşım Kopenhag’da bir anlaşma çıkmasını imkansız hale getirdi. Son anda yapılan liderler zirvesi de zehirlenmiş müzakere masasını temizleyemedi ve geriye sadece birkaç sene sonra yeni bir anlaşma yapılması yolunu açık bırakacak şekilde müzakerelerin devamını sağlayacak bir kurtarma metni kaldı. (Ancak bir yandan da sadece hükümetlerin samimiyetsizliği değil, tam da bu Kyoto tarzı anlaşma yapma ısrarı ülkelerin üzerinde uzlaşabileceği bir anlaşmayı imkansız hale getiriyordu.)

Daha sonraki yıllarda yapılan zirvelerde, Kyoto’daki tek tip azaltım hedefi yaklaşımından vazgeçildi ve esnek, her ülkenin kendi belirlediği, yaptırımla bağlanmamış bir hedefler karışımı anlaşmanın temeli haline getirdi. Sonuçta Paris’e bir buçuk ay kala, sözleşmeye taraf 150 ülke, öyle ya da böyle bir emisyon azaltım (ya da azaltırmış gibi yapma) hedefi belirleyip sekreteryaya sunmuş durumdalar. Bu 150 ülke toplam küresel emisyonların yüzde 85’inden fazlasından sorumlu ve bu rakam örneğin AB’nin önerdiği en az yüzde 80 sınırının aşıldığını gösteriyor. Dolayısıyla büyük olasılıkla Paris’teki müzakerelerde emisyon azaltım hedeflerine dair fazla bir tartışma yaşanmayacak. Alınan azaltım hedefleri derde deva olmaktan uzak da olsa, tartışmanın merkezi, son iki yıldır olduğu gibi, iklim finansmanına kayacak. Zengin ülkelerle hızlı gelişen ve azgelişmiş yoksul ülkeler arasında, yoksul ülkelerin azaltım yükümlülükleri ile uyum çabalarını yerine getirmelerini ve kayıp-zararlarının telafisini sağlayacak kaynağın nereden ve nasıl geleceği konusundaki kavga büyüyecek. Paris’ten bir anlaşma çıkmaması, ancak bu konuda bir anlaşmaya varılamaması halinde mümkün. Zira kayıp ve zararlar konusu da, uyum ve azaltım için finansman aktarımı da meselenin küresel adalet boyututla yakından ilgili, ancak zengin ülkeler sadece yeterli düzeyde para vermek istememekle kalmıyor, bu paranın kullanımı konusunda iplerin kendi ellerinde olmasını, kaynağın büyük kısmının özel sektörden gelmesini ve kendi kasalarından çıkacak paranın öncelikle kendi büyük şirketlerinin kullanacağı bir mekanizma içinde harcanmasını istiyorlar. Piyasacı yaklaşım iklim finansmanı tartışmasını da esir almış durumda.

Taahhütten, niyet beyanına

Biz yine azaltım meselesine dönelim. Sözünü ettiğim esnek, her ülkenin kendisinin belirlediği, yaptırımı olmayan hedefe INDC deniyor. Açılımı Intended Nationaly Determined Contribution olan bu “yaratıcı” yönteme Türkçe’de “niyet beyanı” demeye başladık. Ve buraya “taahhüt”ten geldik. Önce taahhüt (commitment) sözcüğü çok sert bulundu ve yerine söz (pledge) getirildi. Sonra o da fazla iddialı bulundu ve katkı (contribution)’da karar kılındı. Ancak o da yeterince esnek bulunmadığı için olsa gerek en başa her ülkenin dışarıdan bir dayatma olmaksızın hedefi kendisinin belirlediği (nationaly determined) hedefe niyet etme (intended) sözcüğü eklendi. Yani elimizde hükümetlerin belirlediği bir takım hedefler var, Paris metni bu niyet beyanlarının nasıl bir araya getirileceği, ne sıklıkta yenileneceği, nasıl bir ortak hedefte yuvarlanacağı gibi ayrıntılardan oluşacak. Ancak ülkelerin kendi yaptıkları niyet beyanlarına uymamaları halinde bir yaptırım uygulanacağına dair bir hükmün metne girmesi zor ihtimal. Dolayısıyla büyük ölçüce gönüllü olan bu azaltım hedefleri nedeniyle Paris’te bir sıkıntı yaşanmayacak.

Peki 150 ülkenin sunduğu azaltım hedefleri ne alemde? Öncelikle Ek 1 ülkelerinin, yani ABD, AB, Avustralya, Japonya, Rusya vb. ile Türkiye’nin ve emisyonlardaki payı hızla artan hızlı gelişen ülkelerin (Çin, Hindistan, Brezilya, Endonezya vb.) tümünün INDC’lerini sunduklarını belirtelim. Geriye sadece bazı Afrika ve Arap ülkeleriyle İran, Pakistan vb kalmış durumda. Bu ülkelerden önemli olanların aldıkları hedef aşağıdaki tabloda özetleniyor. Özetin özeti, hiçbir ülkenin tarihsel sorumluluğu ölçüsünde ve iklim değişikliğini gerçekten felaket noktasına gelmeden yavaşlatmaya hizmet edecek bir hedef belirlemedikleri. Bunu yaparken ülkeler açıkladıkları hedefi yüksek gösterecek şekilde işlerine gelen bir yılı baz yıl seçmek gibi taktikler kullanmış durumdalar. Yine de Kyoto’nun tersine bu kez sadece AB değil, ABD, Avustralya gibi ülkeler de yetersiz de olsa azaltım hedefi belirlemiş durumda.

Bazı ülkelerin INDC hedefleri - Kaynak: Türkiye İçin Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri - İstanbul Politikalar Merkezi, WWF Türkiye, 2015

Bazı ülkelerin INDC hedefleri – Kaynak: Türkiye İçin Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri – İstanbul Politikalar Merkezi, WWF Türkiye, 2015

2,7 derece ısınma garanti

CAT_thermometer_151001_300dpi

Kaynak: Climate Action Tracker

Bu hedeflerin ne kadar yetersiz olduğuna gelince: Climate Action Tracker’ın yaptığı ve World Resoruces Institute’un verilerine dayanan hesaplara göre mevcut emisyonlar aynen sürerse yüzyıl sonuna kadar ulaşılacak ısınma miktarı 4,8°C (bu tabii IPCC’nin yaptığı tahmin, ya da baz senaryo), Kyoto sonrası alınan mevcut hedefler yerine getirilirse (özellikle AB’nin ve ABD’nin açıkladığı azaltım hedeflerinden bahsediyoruz) bu ısınma 3,6°C’de kalıyor ve Paris önce sunulan INDC’lerdeki son hedefler tutturulursa 2,7°C ısınmayı garanti ediyoruz. Tabii bu rakamlar bir olasılık bandı içinde yer alıyor. Mevcut INDC’lerle ısınmanın 2,7°C’de kalma ihtimali yüzde elli, ama 3,4°C’ye kadar da yolu var. Şekildeki termometrede sol tarafta mevcut INDC’lerin bizi götüreceği ısınmayı, sağda ise mevcut senaryoları görüyorsunuz.

Aşağıdaki grafikte ise asıl hedeflenmesi gereken 1,5-2°C hattında yapılması zaruri olan azaltımın çok daha fazla ve hızlı olması gerektiği açıkça görülüyor. Dolayısıyla bu INDC’ler üzerine kurulacak bir Paris anlaşması küresel ısınmayı güvenli sınır sayılan 2°C’nin altında tutamadığı gibi, önlem almak için geç kalınmasına, yeterli azaltımın yapılmamasına, hatta elimizde büyük ölçüde gönüllü bir mekanizma kaldığı için söylenenin bile yapılacağı konusunda kimsenin emin olamamasına neden olacak. Böylece Paris’te kesinleşmesi beklenen hedeflerle yetinirsek yüzyıl sonuna kadar 2°C’den daha fazla ısınmış ve iklim değişikliğinde geri dönüş olmadığı için bugünkü insan uygarlıklarının üzerinde yaşaması imkansız hale gelmiş bir gezegeni neredeyse garanti ediyoruz. Üstelik değil 2,7°C, hatta 3,4°C’nin, ülkelerin ğüzerinde birleştiği 2°C’nin bile felaket anlamına geldiği ve gerçekten güvenli sınırda kalmak istiyorsak hesapları 1,5°C’ye göre yapmamız gerektiği bütün iklim bilimcilerin uyarısı.

Grafikte en alttaki koyu yeşil hat, emisyonların 1,5 derece hedefi için, hemen üstündeki açık yeşil çizgi ise 2 derece için inmesi gereken düzeyi gösteriyor. Kırmızı çizgi mevcut INDC'lerin sağlayacağı (%50 olasılıkla 2,7 dereceyi garanti eden) azaltımı gösteriyor.

Grafikte en alttaki koyu yeşil hat, emisyonların 1,5 derece hedefi için, hemen üstündeki açık yeşil çizgi ise 2 derece için inmesi gereken düzeyi gösteriyor. Kırmızı çizgi mevcut INDC’lerin sağlayacağı (%50 olasılıkla 2,7 dereceyi garanti eden) azaltımı gösteriyor.

Yine de, Paris’i ve bütün iklim müzakereleri sürecini çöpe atmanın ya da itibarsızlaştırmanın dizginlerinden boşalmış şekilde artan karbon emisyonları anlamına geldiğini unutmamak, bu yetersiz hedefleri geliştirmek için mücadele etmek ve uluslararası müzakerelerle yetinmemek gerekiyor. Zira iklim değişikliğiyle mücadele hayatın her alanını, mevcut fosil yakıtlara bağımlı sistemi ve tüketim toplumunu değiştirmekle mümkün. Ve yetersiz de olsa emisyonları aşağı çekecek bir yola girilirse, bunun yaratacağı yeni ekonomik etkinlikler ileriki yıllarda çabaları daha da güçlendirecek bir ortamı kolaylaştırabilir, en azından bugünkünden daha iyi bir noktada olabiliriz.

Ayrıca eklemek gerek: Alışageldiğimiz bu emisyon azaltımı sisteminin yetersizliği ve asıl yapılması gerekenin fosil yakıtların çıkarılmasını önleyecek bir uluslararası anlaşma olduğu neyse ki giderek daha fazla dile getiriliyor. Çünkü azaltım hedefleri ve uluslararası anlaşma ne olursa olsun kömür ve petrolü şirketler çıkarıyor ve bunların durdurulmaları işi sadece piyasaya bırakarak mümkün olmayacak.

Türkiye’ye gelince… INDC’sini vermiş olmakla birlikte Türkiye aslında hiçbir emisyon azaltımı yapmayacağı ve fosil yakıta dayalı kalkınma stratejisini fazla değiştirmeyeceği bir hedefle yetinmiş durumda. Türkiye’nin bu denklemdeki yerini bir sonraki yazıda ele alacağım.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

* Dr. Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim politikaları üzerine kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.