Ana Sayfa Blog Sayfa 3583

154 Dini Liderden, “İklim değişikliğine karşı harekete geçin!” çağrısı

Paris’teki iklim zirvesinden önceki son durak olan Bonn İklim Müzakerelerinin ikinci gününde, Dünya’nın dört bir yanından 154 dini lider, iklim değişikliği ile mücadele için hazırlamış oldukları deklarasyonu, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Genel Sekreteri Christiana Figueres’e teslim etti.

11

Ülkeleri etkin bir iklim anlaşması yapmaya ve emisyon azaltma tahaddüdü vermeye de çağıran dini liderler Türkiye’de yapılacak olan G20’ye de çağrıda bulundur. Dini liderler, Paris’teki iklim zirvesine katılacak ülkelerden yasal olarak bağlayıcı ve etkin emisyon hedefleri koymaları, İklim riskleri yönetim kriterleri geliştirmeleri ve özellikle ciddi tehdit altında olan kesimlere ve ülkelere etkin destek mekanizmaların geliştirilmesini istediler.

Paris İklim Zirvesi yaklaşırken, dini liderlerinin iklim değişikliği konusunda aktif bir biçimde etkin ve adil bir anlaşmanın çıkması için dünya liderlerine güçlü çağrılar yapmaya devam ediyorlar. Geçtiğimiz aylarda Papa’nın iklim genelgesi Laudato Si’, ve Dünya’nın dört bir yanından Müslüman liderleri İstanbul’da bir araya getiren İslam İklim Deklarasyonu da dini liderleri bir araya getirmişti

9Hristiyan Yardım Kuruluşları Birliği olan ACT Alliance, Dünya Lüteriyen Federasyonu, Barış için Dinler Girişimi ve Dünya Kiliseler Birliği’nin koordinasyonunda biraraya gelen dini liderlerin deklarasyonunda öne çıkan konular şöyle;

  • Küresel ısınmayı 1.5/2 Derece’nin altında tutmak için, yüzyılın ortasına kadar sera gazlarını azaltan ve %100 yenilenebilir enerjiyi hedefleyen bir uzun vadeli hedef ortaya konulmalı;
  • Tüm ülkelerin sıkı bir şekilde takip edeceği ve geliştireceği iklim değişikliği ile mücadele planlarına sahip olması gerekir;
  • Atılan mücadele adımlarının, en az beş yılda bir, kurallara dayalı, her ülkenin uygulayabileceği, şeffaf, hesap verebilir şekilde gözden geçiren bir sistem meydana getirilmeli
  • En az 100 milyar dolarlık bir uluslararası iklim finansmanı oluşturulmalı. Bu finansman, iklim için gerekli olan finansal desteği, teknoloji transferini, kapasite geliştirmeyi sağlayacak ve gelişmekte olan özellikle en çok tehdit altında olan ülkelere iklim değişikliğine adaptasyon konusunda fırsat sağlayacaktır.

Dini Liderlerin yayınladığı çağrının önemli bir bölümünün tüm ülkeleri kapsayan, etkin bağlayıcı ve adil bir küresel anlaşma hakkında olması Paris İklim Zirvesi Cop21 öncesi bağlayıcı bir kararın çıkması anlamında önem taşıyor.

154 dini liderin açıkladığı deklarasyonun ingilizce aslına ve deklarasyona katkı veren dini liderlerin isim listesine buradan erişebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

 

Akkuyu Nükleer Santral inşaatı alanında patlama iddiası

Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapılacağı iddia edilen bölgede bugün (20 Ekim Salı) öğlen saatlerinde büyük bir patlama meydana geldiği iddia edildi.

6

Sosyal Medya’da hızla yayılan bu iddia hakkında bilgi alabilmek için Mersin Nükleer Karşıtı Platform (NKP) üyesi ve Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan ile görüştük.

“Akkuyu’da yaşayan Mustafa Amca’dan bilgi aldım. Mustafa amcanın söylediğine göre şantiye alanında kot farkını azaltma amaçlı patlatmalar yapılıyormuş” şeklinde konuşan ve bu bilginin teyit edilmesi gerektiğini de ifade eden Uğurhan, Akkuyu Nükleer Santrali inşaatını üstlenen Rosatom firmasının nükleer santral inşaatına 2016 yılında başlanacağını ilan ettiğini. Şu anda devam eden çalışmaların Cengiz İnşaat tarafından yürütülen çevre düzenlemesi, liman inşaatı gibi faaliyetler olduğunu da sözlerine ekledi.

Mersin Nükleer Karşıtı Platform (NKP) üyesi ve Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan
Mersin Nükleer Karşıtı Platform (NKP) üyesi ve Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan

Ağustos ayında Büyükeceli’de Mersin NKP’nin gerçekleştirdiği Nükleer Karşıtı Kamp sırasında taşeron firmada görev yapanların da, “Burda nükleer santral yapılamaz” görüşünde olduklarını öğrendiklerini sözlerine ekleyen Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan, “Kamp sırasında edindiğimiz izlenim nükleer santralin hayata geçmeyeceği yönünde idi. Taşeron firmaların da bu yönde düşündüğünü Büyükeceliler vasıtasıyla öğrendik.” diye konuştu.

Patlamaların bugün öğle saatlerinde başladığını da Mustafa amca kanalı ile öğrendiğini dile getiren Uğurhan. İlk patlamanın ardından bölgede yaşan bir kişinin nükleer karşıtı aktivist bir tanıdığına durumu ilettiğini, kendisinin de bu duyumu alır almaz Akkuyu’yu arayarak bu bilgilere ulaştığını kaydetti.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Nafarat: Türkiye’den Almanya’ya yolculuk. Bölüm 2.2 Yunanistan: Atina. Ve Makedonya’ya yolculuk

Bu 11 Suriyeli ve 1 Fransız dostun hikayesi. 15 Temmuz-15 Ağustos tarihleri arasında, Türkiye’den Almanya’ya olan yolculukları sırasında, sınırları geçerken, tuttukları günce.

***

(Arapça’da Nafar isimsiz olan, hakları bulunmayan, kalabalık arasında yalnızca bir numarayı ifade eden anlamına geliyor ve kaçakçılar müşterilerini Arapça böyle adlandırıyor. “Sadece bir para kesesi”).

Bölüm 2: Yunanistan

Atina. Ve Makedonya’ya yolculuk (2/2)

Güncenin önceki bölümleri için burayı tıklayınız.

For English, click here

Sabah feribotla Atina’ya vardık. Pireus limanında tren garına giden bir otobüs yola devam etmek isteyen yüzlerce göçmen tarafından kelimenin tam anlamıyla istila edildi. Bizim başka bir planımız vardı. Çoğumuz Brüksel’e giden bir uçağa binmek istiyordu.

Harika arkadaşlarımız sağolsun o gün çok güzel bir evde kalıp biraz dinlenebildik. Hava sıcaklığı 40 derece civarında olduğu için hareket etmek neredeyse imkansızdı. Uçağa binebilmek için bize sahte Avrupa vatandaşı kimliği hazırlayabilecek bir kişiyle iletişime geçtik. Aramızdan iki kişi “Balina”yla (takma ismi) kendi işlettiği kafede buluşmaya gitti. Bize, İtalyan ya da İspanyol kimlikleri çok fazla kullanıldığı ve daha şüpheli hale geldiği için Çek Cumhuriyeti Kimliği almamlızı tavsiye etti.

Akıllı telefonlarımızla basit birer vesikalık fotoğraf çekindik ve her birimiz için 90 Avro ödedik. Aynı günün gecesinde kimliklerimiz hazırdı. Sonucu gördüğümüzdeyse sahte kimliklerin ne kadar kötü yapılmış olduğunu farkettik. Örneğin ülke ismi “Czeck Republica” harflerin üzerindeki hiç bir işaret konulmadan yazılmıştı, ayrıca hepimizin anne ve baba ismi aynıydı: SPECIMEN Jan ve Anita. Anlaşılan o ki, “Balina” kendini çok da zorlamamıştı ve sadece internette bulduğu örnekleri kopyalamıştı. Polis sadece ufak bir göz atmayla bunların sahte olduğunu fark ederdi. Ama yine de, başka bir sürü kişi aynısını yapmış olduğu için, biz de denemeye karar verdik.

Internetten bulunmuş bir Çek Cumhuriyeti kimlik kartı
Internetten bulunmuş bir Çek Cumhuriyeti kimlik kartı

Ertesi sabah aramızdan üç kişi Brüksel’e uçak biletlerini aldı ve havalimanına gitti. Yunanistan Schengen bölgesinde olduğu için zorunlu bir polis kontrolü yok. Sadece uçuş kartları kontrol edilirken orada bir polis memuru bulunuyor ve eğer sizden şüphelenirse kimliğinizi kontrol etmek isteyebiliyor. Daha sonra uçağa biniş kapısında uçuş firması çalışanları biniş kartındaki isimle uyuşuyor mu diye kimliğinize bakıyor. Burada da bir polis memuru bulunuyor. Üç arkadaşımız bu kontrolleri sorunsuz olarak geçti. Ardından Belçika’ya sağ salim ulaştıklarını ve Almanya ve Hollanda’ya doğru trene bindiklerini öğrendiğimizde hepimiz çok heyecanlandık. Ertesi gün, bir kutlama partisinden sonra beş arkadaşımız daha aynı yoldan gitmeyi denedi. Fakat bu sefer geçen seferki kadar şanslı değildik. Kimse geçemedi. Bir kısmımız ilk kontrolde yakalandı, diğerleri kapıda. Bir saatlik bir zaman diliminde 20 başka Suriyeli de yakalanmıştı. Her birinin farklı bir kimlik kartı ve varış noktası vardı. İçlerinden biri bunun sekizinci denemesi olduğunu söyledi. Yunan havalimanı polisi hepimize çok nazik davrandı, bazıları işi şakaya vurdu (“Nerelisiniz?” “Fransa” “Yani eğer siz Fransızsanız ben de Japon’um”), bazıları bize gelecek sefer için bol şans diledi ya da üzgün olduğunu söyledi. Sadece elimizdeki sahte belgeleri aldılar ve başka bir prosedüre sokmadan bizi serbest bıraktılar.

Ardından biz de yaya gitmeye karar verdik ve aynı gece Selanik’e, Yunanistan’ın Kuzeyine doğru yola çıktık. Bütün trenler dolu olduğu için otobüse bindik. Otobüs terminali göçmenlerle doluydu ve ilk defa burada (adadaki durumdan farklı olarak) bütün milliyetler karışmıştı. Bizim otobüsümüz  dışında bir tane bile Yunanistanlı yolcu yoktu.

Selanik'e doğru yolda, otobüs terminalinde
Selanik’e doğru yolda, otobüs terminalinde

Sabah Selanik’e vardığımızda Evzonoi’ye, Makedonya sınırındaki en son Yunanistan kasabasına bilet almak istedik. Otobüs terminali Evzonoi’ye bilet satan şirket dışında neredeyse bomboştu. Oradaysa, biraç yüz göçmen stresli ve kaotik bir atmosferde sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Herkes öyle ya da böyle ofise ulaşmaya çalıştıkça çalışanların da sinirleri geriliyordu. Bileti almak için Yunan otoritelerinin adada verdiği belgeyi göstermeniz gerekiyor. Fakat bazılarımıza bir randevu tarihini belirten, bazılarımızaysa ülkeden çıkmayı yasaklayan bir belge verilmişti (bu fark ilk varılan adaya bağlı olarak ortaya çıkıyor). Bu belgelerle otobüse binemezlerdi. Bu durumda yapabileceğiniz tek şey ya kaçak bir taksi tutmak ya da sınıra kadar yürümek (15 saatlik bir yürüyüş). Aramızdan iki kişi bu durumdaydı. Kişi başı 50 Avro verdikleri takşi şoförü onları dolandırarak sınırdan 50 km uzak bir yerde bıraktı. Daha sonra sınıra ulaşmak için iki taksi daha tutmak zorunda kaldılar.

Grubun geri kalanı otobüsle gitti. İronik bir şekilde, otobüs firması çalışanları grubumuzdaki Fransız kadına bilet vermekte çekindiler, muhtemelen pasaportundan şüphe duydukları için. Avrupa vatandaşı pasaportu olan bir kişinin diğerlerinden daha çok zorlukla karşılaşması bizi daha sonra çok güldürdü. Birkaç farklı kontrolden sonra en sonunda o da otobüse binebildi. Otobüs şoförleri otobüse kimin binip kimin binemediğini kontrol etmek için baya uğraşıyordu. Öte yandan, oldukça riskli bir iş olsa da, üç çocuklu Afrikalı bir ailenin doğru belgeleri olmamasına rağmen otobüse binmesine göz yumdular. Bu durum çok güzel bir insanlık örneğiydi. Otobüsün Evzonoi kasabasına gitmesi gerekiyordu, ama aslında doğrudan Makedonya sınırına gidiyordu.

***

11 Nafar ve 1 İnsan”

Biz 12 kişilik bir grubuz. Türkiye ya da Suriye’de tanışmış ve Avrupa’ya beraber gitmeye karar vermis 12 umut ve hayalle dolu genç insan. Grubumuzda bir doktor, bir hakim, iki mimar, bir avukat, bir ressam, bir tasarımcı, bir sinemacı, bir sosyal çalışmacı, bir aşçı ve bir ilkyardımcı bulunuyor. Grubun yarısı eğitimini savaş yüzünden tamamlayamadı. Çoğumuz Türkiye’ye, denizi geçmekten yana şansını denemeye karar vermeden birkaç sene önce geldi. Fakat Türkiye’de kalmak demek, yasal olarak çalışma ya da okuma şansının hiç olmadığı bir yerde kalmayı kabul etmek demek. Durum değişsin diye beklemeyi kabul etmek, sadece beklemek demek. Ancak gençliğimiz uzun sürmeyecek. Grubumuzda on bir Suriyeli var. Bir de Fransız. Onun için, pasaportu sayesinde, bütün sınırlar açık. Bu sistemde o bir insan, onun nerede isterse orada olma hakkı ve imkanı var. Farklı sebeplerden dolayı, fakat ortak olan bu deneyimi hep beraber yaşama arzusuyla İstanbul’u terkettik ve şu anda “nafarat”ların da tekrardan insan olabileceği bir ülkeye doğru yola koyulduk. Amacımız bu, en azından.

(Yeşil Gazete, Göçmen Dayanışma Mutfağı)

Nafarat: trip from Turkey to Germany – Part 2.2. Athens, and the way to Macedonia

This is the story of 11 Syrian and 1 French friends. The journal from their trip, from July 15 to August 15, passing the borders, from Turkey to Syria.

***

(Nafar in arabic is the one without name, without right, a number in the mass, and it is how the smugglers are calling their clients, in arabic. “He is only a pocket of money”).

Part 2: Greece

Athenes, and the way to Macedonia (2/2)

For previous parts of the journey click here.

Güncenin Türkçesi için burayı tıklayınız.

We arrived in the morning by ferry to Athens. In the port of Pireus, a bus going to the train station got literally invaded by hundreds of migrants continuing their journey. We had another plan, most of us wanted to try to get in a plane to Brussels.

Thanks to great friends, we could stay in a very nice flat and have some rest. The temperature was around 40 degrees and it was almost impossible to move.

We contacted a guy who makes fake European ID cards, which we needed to get into the plane. Two of us went to meet “The Whale” (his nickname) in a cafe that he owns. He recommended us Czech Republic IDs, arguing that the Italian and Spanish ones were too much used and thus more suspicious. We took basic pictures with our smart phones, and paid 90 Euros each.

On the same night, the cards were ready. When we finally saw the results, we realized how bad those fake IDs were. For example the country Czeck Republic was written without any accents, we all had the same father and mother names, which was SPECIMEN Jan and Anita. “The Whale” obviously didn’t work hard for any strain, and just copy pasted the examples he could find on the Internet. The police would only need to give a quick look to realize it was a fake. But still, as many others passed this way, we decided to try it.

A Check Republic ID Card, found from internet
A Check Republic ID Card, found from internet

On the next morning 3 of us booked a flight to Brussels and went to the airport. As Greece is part of Schengen, there is no automatic check from the police. There is a boarding pass control where some policemen are waiting and can decide to check your identity cards if they suspect you. Then on the gate to the plane, a company employee looks at your ID to see if it has the same name with the one on the ticket. A police officer is also present.

The three friends passed those controls without any problems, and all of us got very excited when we learned that they arrived safely in Belgium and were on the train to Germany and Holland. On the next day, after a celebrating party, five more friends tried to pass. But this day wasn’t as lucky as the previous one. None of them passed. Some got checked in the first control, others in the gate. In one-hour time, around 20 other Syrians got caught. All of them had different ID cards and destinations. One of them explained that it was his 8th attempt already. The Greek policemen of the airport have been really kind to all of us, some were making jokes (“where are you from?” “France” “Well, if you are from France, I’m from Japan”), some wished us good luck for the next time or said they were sorry. They only took our fake papers and released us without other procedures.

We decided then to go on to the walking road, and left on the same night to Thessaloniki, in the north of Greece. The trains were all full, so we took a bus. The bus station was full of migrants, finally all the nationalities were mixed there (which was not the case in the island). Except on our bus, there wasn’t one single Greek passenger.

On the way to Thessaloniki, at the bus station
On the way to Thessaloniki, at the bus station

We arrived in the morning in Thessaloniki and tried to book a ticket to Evzonoi, which is the last Greek town before the border with Macedonia. The bus station was almost empty, except for the only office selling tickets to Evzonoi. There, hundreds of migrants were waiting for their turn, in a very stressful and chaotic atmosphere. The employees were loosing their temper, as everyone was trying to reach the office in a way or another. To get a ticket, you need to show the official paper that the Greek authorities gave you in the island. But while some of us got a document, which is a date of an appointment, others received a paper that forbids them to leave the country (the difference depends on which island you arrived). With this document no one can enter in the bus, your only choices are then to pay for an illegal taxi or to walk until the border (15 hour walk). Two of us were in this situation. They paid 50 Euros each to a driver who cheated them and left them 50 km from the border. They had to pay two other taxis to arrive.

The rest of the group went by bus. In an ironic way, the employees hesitated to give a ticket to the French girl of the group, probably because they got suspicious about her passport. We had to laugh a lot about this situation, where the one person with a European passport got more difficulties than the others. After different controls, she finally got in. The bus drivers were struggling to check who could get in or not. But even if they took a big risk while doing it, they let an African family with three children enter the bus even though they didn’t have the right documents. That was a very nice example of humanity. The bus was supposed to go to the town of Evzonoi, but it was actually going directly to the border with Macedonia.

***

“11 Nafar and 1 human”

We are a group of 12 people, 12 young persons full of hope and dreams, that met in Syria or in Turkey, and decided to go together to Europe. In the group, there is a doctor, a judge, 2 architects, a lawyer, 1 painter, 1 designer, a film maker, a social worker, a cook, an actor and a first-aider. Half of the group couldn’t continue their studies because of the war. Most of them escaped to Turkey some years before the decision to try their chance and cross the sea. But staying in Turkey means accepting to stay where there is no opportunity to work legally or to study. It means accepting to wait, only wait, for the situation to change. But our youth won’t last that long. In the group there are 11 Syrians and one French. For her, with her passport, the borders are open. In this system she is a human, she has the right and the possibility to be wherever she wants to. For different reasons, but with the common will of living this experience all together, we left Istanbul and are now on our way to a country where the nafarats could be humans again. At least, this is the goal.

(Yeşil Gazete, Migrant Solidarity Kitchen)

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali başlıyor

Aynı gökyüzü altında direnenlerin hikayeleri, Çanakkale’nin dört tarafı sularla çevrili, bereketli bağlarının üzümü lezzetli, o bağlar betona dönüşmesin diye mücadele eden şirin ilçesi Bozcaada’da bir araya geliyor. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BİFED) için geri sayım hızla sürüyor. 22 – 25 Ekim tarihleri arasında ikincisi gerçekleşecek olan festivalde, konularına göre yediğimiz nedir, enerjinin bedeli, turizmin bedeli, yerel yaşam – yaşam hakkı, yerleşimler, geriye bakmak, iş, çatlamalar, yaşamın gölgeli alanları ve duyuların sınırları olarak on kategoride özetlenen belgeseller, dünya üzerinde benzer sorunlarla mücadele edenlerin ortak ve farklı mücadele yöntemleriyle ilham taşıyor.

bifedd

Bu yıl 45 ülkeden 180 filmin başvuruda bulunduğu BİFED’in yarışma bölümünde 13 ülkeden 16 film yer alacak. Kömürlü termik santraller, nükleer santraller, HES’ler, doğayı talan eden, bir çevre felaketine ya da yaşam hakkı müdahalesine dönüşecek her türlü girişime karşı yaşamdan yana duranlara umut vermek, birlikte ve güçlü olduklarını hissettirmek, hem dünyadaki diğer felaketlerden, gelişmelerden, hem de birbirlerinden ve mücadelelerinden haberdar etmek amacındaki festival boyunca beyaz perdeye altmış beşten fazla film yansıyacak.

bifed bifed

Japonya, Myanmar, Şili, Meksika, Kore, Fransa, İtalya, Türkiye, İsveç yapımı belgesellerle oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan festivain yarışma bölümünde gösterilecek filmlerin konuları nükleer felaketlerden dijital kirliliğe, küçük ve yöresel tarımdan küresel gıda üretimine, göçten yoksulluğa ve su kaynaklarının tükenmesine, tarım işçilerine, kırsaldan şehre yaşam mücadelesine ve direnişlere uzanıyor. Dayanışma hareketleri, kırsal nüfusun hayatta kalma hikayesi ve sürdürülebilir-yenilenebilir enerji üretimi mücadelelerinin hükumetler ve çok uluslu şirketlerin engellerine takılarak nasıl çevresel bir kabusa dönüştüğü sorgulanıyor.

TOHUM TAKAS ŞENLİĞİNDE YEREL DİRENİŞ HİKAYELERİ

BİFED’in festival başkanlığını Bozcaada Belediye Başkanı Hakan Can Yılmaz, festival koordinatörlüğünü yönetmen Ethem Özgüven, festival yönetmenliğini ise Petra Holzer Özgüven üstleniyor. Daimi teması ekoloji olan ve bu alandaki sanatsal üretimleri desteklemek, ödüllendirmek, adanın ve yörenin ekolojik sorunlarıyla ilgili bilim insanlarını, sanatçıları ve yerel üreticileri bir araya getirmek niyetiyle geçen yıl oluşan BIFED, bu yıl da film gösterimlerinin yanı sıra sergiler, atölyeler, üzüm ve bağcılık üzerine paneller ve tohum takas şenliği ile çeşitlenecek. Geçen yıl zeytin nöbetiyle tanıdığımız, Manisa’nın Soma ilçesinde köylerine bölgenin ikinci termik santralinin kurulmasını engelleyen Yırca köyünün kadınlarının termik santral direnişinden sabun üretimine evrilen hikayeleri ve kendilerine alternatif bir geçim kaynağı yaratan “Kömürün İsi, Sabunun Misi” girişimleri de festivalde dillendirilecek.

Belgesel izleyicisiyle dünyanın ekoloji hikayelerini Ada’da bir araya getirecek olan festivalde Fethi Kayaalp Büyük ödülü için yarışacak ve ilk üçe girecek filmlere toplam 15 bin TL ödül verilecek.

FESTİVAL JÜRİSİ

Bu yılki Festival Jürisi yapımcı ve senarist Funda Alp, ABD’li belgesel yönetmeni ve insan hakları aktivisti Liz Miller, Yunan sinema yazarı Maria Chalkou, belgesel yönetmeni ve yapımcı Manou Khalil, gazeteci ve belgesel yönetmeni Banu Güven, yönetmen Özcan Alper, belgesel yapımcısı Gaye Günay ve Cinemambiente Festivali Yönetmeni, GFN kurucusu ve sinema yazarı Gaetano Capizzi’den oluşuyor.

ÖĞRENCİ FİLMLERİNE DESTEK İÇİN GAİA ÖDÜLÜ

Bu yıl BIFED’in öğrenci filmlerini desteklemek ve farklı bir yarışma alanı sağlamak için eklenen bölümünde Gaia Ödülü için yarışacak öğrenci filmleri,  İşçi Filmleri festivali kurucularından fotoğraf sanatçısı Alaattin Timur, Eurocup Moskova Çevre Filmleri Festivali kurucu yönetmeni Anastasia Laukannen ve sinema yazarı Janet Barış’tan kurulu jüri tarafından değerlendirilecek. İstanbul Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali’nin işbirliğiyle gerçekleşecek Anka Atamer Çocuk Filmleri bölümü, küçük izleyicilerin dikkatini çekecek.

22-25 Ekim tarihleri arasında Bozcaada, hem belgesel film festivalinin hareketliliği, hem kendiliğinden anlatacağı üzüm bağları, havası ve el değmemiş kıyıları için neden ‘gelişmemeye’ direndiğinin hikayesi, hem de bir film karesi tadındaki sokakları, köşe başlarını tutan ada kargaları ve sonbahar renkleriyle festivale gelenleri karşılayacak.

BIFED 2015  Yarışma Finalistleri:

A Lullaby under the Nuclear Sky / Nükleer Gökyüzü Altında Bir Ninni, Kana Tomoko, Japan,  2014,  69’
A River Changes Course / Yönünü Değiştiren Nehir, Kalyanee Mam, Cambodia, 2012, 83’
Aftermath, the second flood / Sonuç-İkinci Taşkın, Raphael Barth, Austria/ Germany/Ireland, 2014, 82’
Bikes vs Cars / Bisikletler Arabalara Karşı, Fredrik Gertten, Sweden, 2015, 88’
Figures in the Water / Sudaki Suretler, Erkal Tülek, Turkey, 2011, 74’
Good Morning Taranto / Günaydın Taranto, Paolo Pisanelli, Italy, 2014,84’
I am the People / Ben Halkım, Anna Roussillon, France, 2014,111’
Land Grabbing / Arazi Kapışması, Kurt Langbein,  Austria, 2015, 94’
Metamorphosis / Metamorfoz, Sebastian Mez, Germany, 2013, 84’
Microtopia / Mikrotopia, Jesper Wachtmeister, Sweden, 2013,
Reed / Çibik Turkey, Turgay Kural, Turkey, 2014, 22’
Sunu, Mexico, Teresa Camou Guerrero, 2015, 85‘
Surire, Bettina Perut, Iván Osnovikoff, Chile, 2014, 80’
The Messenger / Ulak, Su Rynard, Canada/France, 2015, 90’,
This land is our land / Bu Topraklar Bizim Topraklarımız, Sai Kong Kham, Myanmar, 2014, 30’
TURAB, Hasan Basri Özdemir, Musa Ak, Turkey, 2015, 26’
Wind on the Moon / Ay’daki Rüzgar, YI Seung-Jun,  Rep of South Korea, 2014, 100’

Gaia Ödülü Adayları:

Ben alemin biberini yemem / I don’t eat anybody’s pepper, Şeref Pehlivan, Turkey, 2014, 23’
Çırak / Apprentice Ramazan Dinler, Turkey, 2015, 20’
Çoban / Shepherd, Murat Haksever, Turkey, 2013, 20’
Dream of San Juan / San Juan’ın Hayalı, Jan Paweł Trzaska, Joaquin del Paso, Poland, 2015, 48’
Invisible / Görünmez, Zofia Pregowska, Poland, 2014, 22’
Komorebitatchi, Sophie Perrier, Switzerland, 2014, 15’
Ter / Sweat, Elif Çerrahoğlu, Turkey, 2015, 10’
The Archipelago / Takımada, Benjamin Huguet UK/France, 2015, 40’
Tyres / Lastik Tekerlekler, Kyaw Myo Lwin, Myanmar, 2013, 30’

www.bifed.org

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

 

Tahir Elçi gözaltında

tahir elci-Katıldığı TV programında “PKK terör örgütü değildir” dediği için hakkında yakalama kararı çıkarılan Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, gece geç saatlerde Diyarbakır Barosu’nda gözaltına alındı. Elçi’nin gözaltına alınmasının gerekçesi ise “soruşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacı ile yurt içinde saklanması” gösterildi.

CNN Türk’te yayınlanan Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge programında ‘PKK terör örgütü değildir” dediği için hakkında açılan soruşturma kapsamında yakalama kararı çıkarılan Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi gözaltına alındı.

Yakalama kararı haberinin duyulması üzerine çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi, bölge barolarının başkanları, Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak Tahir Elçi’yi Baro Başkanlığı binasında ziyaret ederek destek sundu. Diyarbakır Barosu’na bağlı avukatlar da gece boyu binada bekleyerek Elçi’ye destek verdi.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak’ın da binada bulunduğu saat 02.00 sıralarında Diyarbakır Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, zırhlı araçlar ve çevik kuvvet ekipleri ile birlikte Baro Adli Yardım binasına gelerek Baro Yönetim Kurulu üyelerine Sulh Ceza Hakimliği kararını tebliğ etti.

Baro yöneticilerinin talebi üzerine sivil polisler kimliklerini göstererek mahkemenin yakalama kararını gösterdi. Kararın Tahir Elçi’ye götürülmesi sırasında polislerin baro binasına girmek istemesi üzerine kısa süreli gerginlik yaşandı. Avukatlar Baro binasında herhangi bir arama kararı olmadığını söyleyerek, polislerin içeri girmemesini istedi. Bunun üzerine gelen polisler Tahir Elçi’yi kapıda bekledi.

Kapıda bir konuşma yapan Tahir Elçi, “Bir ifade, bir söz nedeniyle bir Baro Başkanı tutuklanıyor. Türkiye’de ifade özgürlüğü ve demokrasinin geldiği boyut açısından çarpıcı bir uygulama yaşıyoruz. Bir Baro binasından Baro Başkanı ifadeleri nedeniyle tutuklanıyor şu anda” dedi.

Konuşmanın ardından binaya gelen polisler Tahir Elçi’yi gözaltına aldı. Elçi’nin binadan çıkarılması sırasında da avukatların ‘Tahir Elçi yalnız değildir’, ‘Baskılar bizi yıldıramaz’ sloganları ve alkışlar eşliğinde binadan çıkarıldı.

Polis aracına bindirilen Elçi, “Türkiye özgür bir ülke midir, demokratik bir ülke midir bu manzara bunu çok iyi ortaya koydu “dedi.

Kararda tüm aramalara rağmen Elçi’ye ulaşılamadığı ve tebligat yapılamayacağı anlaşıldığından hakkında yakalama kararı çıkarıldığı belirtildi.

Kararda Elçi’nin yakalandığında 24 saat içerisinde Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nda hazır edilerek ifadesinin alınmasına hükmedildiği belirtildi.

Tebliğ edilen yazının son kısmında Elçi’nin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifadesi alındıktan sonra tutuklanmak üzere sevk edilmesi halinde nöbetçi hakimlikçe değerlendirme yapılması belirtildi. Kararda tutuklama yönelik yakalama yapılmasına ve şüphelinin yakalanmasına karar verildiği ifade edildi.

Elçi ne demişti?

Tahir Elçi, Ahmet Hakan’ın sunduğu “Tarafsız Bölge” programında, “PKK terör örgütü değildir. Bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile, PKK silahlı siyasal bir harekettir. Siyasal talepleri olan, toplumda çok ciddi bir desteği olan bir siyasal harekettir,” demiş ve bu sözleri nedeniyle hedef alınmıştı.

Bu sözleri nedeniyle Tahir Elçi hakkında, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcı Vekili İdris Kurt res’en soruşturma başlatmıştı. Elçi’nin, kullandığı ifadeler ile ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçu işlediği savunulmuştu.

Diyarbakır’da gözaltına alınan Elçi’nin sabah uçağıyla İstanbul’a  getirildiği ve ifade vermek üzere Vatan Caddesinde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğüne götürüldüğü öğrenildi.

 

Yeşil Gazete – imc.tv

Tarımda kadın emeği – Göknur Yazıcı

Her dönemde canlıların yaşayabilmesi için beslenme ve gıda temel ihtiyaçtır. Bu ihtiyaçların karşılanması görevi genelde kadınlara düşmektedir. Gıdaya erişim ve beslenme sürecinde ki yaşam pratikleri aile içi ve toplumsal ilişkileri şekillendirmektedir . Günümüzde işte bu ilişkiler özellikle kırsalda kadın emeğini görünmez kılarak sömürü ilişkisini derinleştirmektedir.

32

Yerleşik hayata geçildikten sonra var olan tarımsal faaliyetler hem üretimde hem de tüketimde coğrafyalara ve kültürlere göre farklılık göstermektedir. Ancak tarımsal üretim sürecinde tohumun saklanmasından  ürünlerin yetiştirilmesine ve hasadına kadar tüm çalışmalar bütün coğrafyalarda kadın emeği olarak ortak paydadır. Bugün Türkiye’de tarımsal üretimde en çok kadınlar isdihdam edilmektedir. Türkiye’de daha çok küçük ölçekli çiftçilik yapıldığı için genelde aile içi emekle üretim yapılmaktadır. Bu üretim modeliyle kırsalda kadın, ücretsiz aile işçisi ve güvencesiz çalışan iş gücüdür. Ayrıca kırda geçim sıkıntısından dolayı erkekler başka işlerde çalışmaya başlayınca geçimlik tarım faaliyetleri tamamen kadınlara kalmıştır. Kadının tarımda görünmeyen emeği bugün üretimden tüketime en yoğun kullanılan emektir. Ancak bu gerçeklik pek dile getirilmemektedir.  Tarımda kadın emeği ile ilgili Türkiye’de gerek sivil toplum örgütlerinde gerekse akademik olarak  (örneğin sosyoloji alanında) pek çalışma yapılmadığı görülmektedir. Feminist çevrelerin de daha çok kentteki kadınların sorunlarıyla ilgili çalışmalar yaptığı görülmektedir. Oysa tarımda  çalışan çok fazla kadın bulunmaktadır. Bir kadın olarak yaşadıkları zorluklara bir de tarım da çalışmaktan dolayı  sorunlar eklenince bu kesimdeki kadınların yaşamları oldukça  güçleşmektedir.

Türkiye tarımı, özellikle neoliberal  politikaların uygulanmasından sonra gelir getirici özelliğini yitirmiştir. Tarımda yaşanan bu olumsuzluk tarımın her alanında çalışan kadınları etkilemektedir. Tarımsal istihdamda kayıt dışılığın yüksekliği ve kadın emeğinin görünmezliği de bu gerilemeye eklendiğinde kadınların üretimden aldıkları pay istihdam verilerindeki yüksek işgücüyle örtüşmemektedir.  Kırsalda yaşayan kadınların ücret eşitsizlikleri, işteki durumları,  kayıt dışı  istihdamları ve mülksüzlükleriyle emekleri iyice görünmez hale gelmektedir.

31

Kırsalda kadınların yapacakları işler geleneklere göre belirlenmiştir. Evdeki çocukların ve hayvanların bakımları, evin bütün işleri ve tarımsal işler hep kadınlar tarafından yapılmaktadır. Seralarda yoğun olarak kadınlar çalışmaktadır. Seralarda yoğun olarak kimyasal ilaçlar kullanıldığı için ayrıca kadınlar sağlık açısından da büyük risk altındadır. Mevsimlik işçi olarak evlerini köylerini terk edip başka bölgelerde çadırlarda zor koşullarda yaşamakta ve çok az ücretle güvencesiz olarak yine daha çok kadınlar çalışmaktadır.

Kırsalda iş dışındaki zamanlarda çocukların bakımı yemek çamaşır vs. hep kadınların sorumluluğundadır. Erkekler akşamları kahvelere giderek kendilerine zaman ayırırken kadınlar işten eve döndüklerinde de bütün gece ev işlerini yapmaktadırlar. Sabah çok erken saatlerde tekrar  tarımsal işlerde çalışmaya devam etmektedirler.  Ama ne ev içi emekleri ne de tarımda yaptıkları işler karşılığında sarf ettikleri emek hiç görünmemektedir.

Türkiye’ de kadınlar genelde mülksüzdür. Ataerkil yapı ve geleneklerden dolayı mülksüzlük kırda daha çok yaygındır. Kadının mülksüzlüğü emeğin görünmezliğini artırmaktadır. Araziler genelde hep erkeklerin üzerine tapulu olduğu halde bu arazilerde yoğun olarak çalışanlar hep kadınlardır. Bazı bölgelerde geleneklerden dolayı hala kadınlar mirastan pay alamamaktadır. Kadınlara  erkekler mirastan feragat sözleşmesi imzalatarak yasal olarak bu haklarını ellerinden almaktadırlar. Kadınlar yıllardır bu gelenekler uygulandığı için bu durumu olağan karşılamakta ve hak talep etmemektedirler.

Tarımda  kendi işlerinde çalışmayan kadınlar gündelik işlerde kayıt dışı olarak çok az ücretlerle emek yoğun olarak başkalarının arazilerinde  çalışmaktadır. Nitekim yakın tarihte çok kötü koşullarda tarımsal işlerde çalışan onlarca kadının bir minibüste insanlık dışı koşullarda taşınırken geçirdikleri trafik kazasında öldüklerine tanık olduk.

33

Türkiye de giderek gerileyen ve tarım istihdam politikalarının ülkedeki kırsal yoksulluğu artırdığı ve durumun kadın yoksulluğunu daha fazla körüklediği ve kadın emeği sömürüsünü artırdığı görülmektedir. Kapitalist üretim ilişkilerinde kadın emeğinin değeri hem üretim sürecinde hem de hane içinde yok kabul edilmektedir.

Tarımda şirketleşme ve tekelleşmeyi dayatan küresel kapitalizm köylülüğü bitirmek istemektedir. Tarım politikaları bu yönde gelişmektedir. Bu doğrultuda köylerden kentlere yoğun göç yaşanmaktadır. Bu insanlar kentte bir çok sorunla karşılaşmaktadır. Eğitimden yoksunluk, mülksüzlük, ataerkil ilişkilerin yarattığı kadının üzerindeki toplumsal baskının artması gündelik yaşamı daha da olumsuz etkilemektedir. Bu etkilenme zaten tarımsal yapı içerisinde ücretsiz çalışmaya alışkın olan kadını göç ettiği kentte düşük ücretli kayıt dışı ve güvencesi olmayan işlerde çalışmaya itmektedir.

Tarımda çalışan kadınların sorunları için çözüm önerileri getirilebilir. Bu alanda çeşitli çalışmalar yapılabilir.

Kadın emeğinin işgücü içerisindeki görünmezliğini kaldıracak politikaların  geliştirilmesi gerekmektedir. Ayrıca cinsiyetler arası ücret eşitsizliğinin de uygulanacak eşit işe eşit ücret politikalarıyla ortadan kaldırılması için çaba gösterilmesi gerekir.

Kadın çalışmaları gerek akademik olarak gerekse diğer alanlarda çok gereklidir. Türkiye gibi ülkelerde bir boşluğu doldurduğu söylenebilir. Ancak kadın emeği üzerine literatürde yeni araştırmalar bulunmakla birlikte özellikle tarımda kadın emeği konusunda geride kalındığı görülmektedir. Bu alanda çalışmalar yapılabilir.

Eğitim yetersizliği, yoksulluk ve ataerkil yapının etkisiyle tarımda kadının kendi sorunlarını dile getirmek ve çözüm üretmeye dair zeminlerinin olmadığı bilinmektedir. Buna kadın emeğinin yok sayılması da eklenince araştırmacıların bu konuya daha fazla katkı koyarak yeni politikalar üretilmesi için çaba göstermesi gerekir. Kadın sorunlarıyla ilgilenen ve   bir çok çalışmalar yapan, kazanımlar elde eden STK’ların da bu konuda da çalışmalar yapması gerekir. Özellikle seralarda yoğun çalışan kadınların aralıklarla sağlık taraması yapılmalıdır.

Tarımda çalışan kadınların küçük ölçekli üreticiler veya aile çiftçiliği içerisinde temsiliyetlerini geliştirici örgütlenmelerin önünün açılması gerekmektedir. Kentteki kadınların örgütlülüğü kırdaki kadınlara nazaran daha iyi durumdadır. Çeşitli STK’larda örgütlenerek kendilerini ifade edebilmekteler. Ama kırdaki kadınlar gerek gelenekler ve gerekse ataerkil yapının etkisiyle ayrıca  yeterli bilinç düzeyine erişmediklerinden dolayı örgütlenme ve haklarını arama konusunda çok yetersiz kalmaktadırlar. Bu alanda son yıllarda çok azda olsa örgütlenme kadın kooperatifleri aracılığıyla olmaktadır. Ayrıca kooperatifler aracılığıyla kadınlar ekonomik özgürlüklerini de azda olsa elde etmekteler. Bunların desteklenerek yaygınlaştırılması sağlanabilir.

 

Yararlanılan kaynaklar: Tarım Ekonomisi Dergisi, Kent sosyolojisi ( Anadolu Üni. Yayınları)

34

 

 

Göknur Yazıcı

Avrupalı Yeşiller mülteciler ve Kürt sorunu için Türkiye’de

Ska_Keller_(11511908386)_Fotor_Collage_1Avrupa Yeşiller Partisi eşbaşkanı Monica Frassoni ve Avrupa parlamentosu üyesi ve Türkiye – AB  karma parlamento komitesi üyesi Ska Keller üç günlük bir ziyaret için İstanbul’a geldiler. Frassoni ve Keller  HDP, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi yetkilileri ve bazı STK temsilcileri ile görüşecekler.

Görüşme programında sığınmacılarla dayanışma faaliyetleri sürdüren ASAM ve Fatih’teki sığınma merkezi bulunuyor. Frassoni ve Keller eski Yeşiller Partisi eşsözcülerinden ve HDP PM üyesi Hüseyin Güngör ile tutuklu bulunduğu Silivri cezaevinde görüşmeyi de planlıyor. Görüşme programında Cumhuriyet yazı işleri müdürü Can Dündar ve geçtiğimiz günlerde saldırıya uğrayan Hürriyet yazarı Ahmet Hakan da bulunuyor.

“ Bu gezi ile Türkiye’deki üyemiz YSGP ve onların birlikte hareket ettiği demokrasi yanlısı güçlerle dayanışmamızı göstermek ve çoğulcu, barış içinde ve demokratik bir Türkiye’ye inancımızı vurgulamak istiyoruz” diye konuşan Monica  Frassoni,  Merkel – Erdoğan görüşmesinin ‘mültecileri geri al biz de Kürt meselesindeki sorunları ve basın üzerindeki baskıları görmezden gelelim’ pazarlığına dayandığına dikkat çekti.

Bu pazarlık insan haklarına, Cenevre sözleşmesine  ve basın ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğu için kabul edilemez diyen Ska Keller AB ve üye ülkelerin Türkiye’de insan haklarını hiçe sayan, basın özgürlüğünü tehdit eden ve Kürtlerle müzakereleri sona erdiren uygulamalar hakkında sessiz kalmaması gerektiğini ve Erdoğan ile kirli bir pazarlığa girişen Avrupa’nın tüm inanılırlığını yitireceğini söyledi.

Yeşil Gazete

Bir dans tiyatrosu: “Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası” – Can Kazaz

Ülkece uçuruma yaklaşırken, sanatın hiç bir dalından inadına kopmamak ve yüzümüzdeki samimi gülümsemeyi her ne şartta olursa olsun korumak en önemli mesele haline geldi. Ne acıdır ki öyle. Tam da bu bağlamda, Salt Galata‘da ilk gösterimine gittiğim mekana özgü bir dans tiyatrosundan bahsetmem gerekiyor: “Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası

Fotoğraf: Mustafa Hazneci, SALT Galata, 2015
Fotoğraf: Mustafa Hazneci, SALT Galata, 2015

Salt tarafından sipariş edilen ve mekan tahsis ediken, fikir üretimi ve yönetmenliğini Semih Fırıncıoğlu‘nun yaptığı bu eser ismini, 70’lerde Tarsus’ta bulunan paçacı Löplöp Suphi‘nin lokantasından alıyor. Performans esnasında benim için çok net olduğunu düşündüğüm bazı mesajların, beraber izlediğim grupla üzerine konuştuğumda zannettiğim kadar net olamayabildiğini farkettim. Bu sebeple eserin isminin bağlantısını kurmak da yine izleyen bireylere ait olmalı çünkü olan bitenin, ne Löplöp Suphi’yle ne de lokantasıyla doğrudan bir ilgisi var.

Eserin neyle ilgisi var? Toplumdaki cinsiyet rolleriyle, kadına dair problemli algıyla, ataerkiyle ve dolayısıyla ya da doğrudan din faktörüyle, tarihten günümüze politikayla, kültürel normlarla basbaya ilgisi var. Bunlar dışında bu eleştirel dans tiyatrosunun çoğu elementi saçma sapan ve bu saçmalık benim için inanılmaz pozitif. Bazen doğrudan çok komik, bazen de sinir bozucu derecede komik olabiliyor. “Güldürürken düşündürmek” lafını ilk kullanana ve klişeleştirenlere ifademi kolaylaştırmalarından ötürü teşekkür etmek tam bu noktada boynumun borcu çünkü yaklaşık bir saat boyunca o hali iliklerime kadar yaşadım. Güldürürken düşündürüp dehşete düşürmek diye de özetleyebilirim vaziyeti. Çünkü kahkaha attığım esnada beni tokatlamakta olan içerik dehşet dolu ve “yahu buna nasıl kahkaha atabiliyorum ben şu an?!” dedirtebiliyor yer yer.

Şunu eklemeliyim. Şaşkınlığa uğradığım şeylere kahkaha atmak benim kişisel refleksim. Sizinkisi ağlamak veya hayat görüşünüze bağlı olarak provoke olup sinirlenmek de olabilir. Eğer izleyecekseniz bununla yüzleşmeye hazır olmalısınız.

Eserin bir diğer pozitif-saçma özelliği ise müzikleri. Çok kötüler ve tam da bu yüzden çok iyiler. Bize yansıtılan olaylara sanırım ancak bu kadar iyi “kötü müzik” yapılabilirdi. Bilinçli ve başarıyla uygulanmış bir tercih olduğunu söylemeliyim. Müzikler Fırıncıoğlu tarafından, farklı dönemlerde bestelenmiş ve kaydedilmiş.

Fotoğraf: Hazal Kızıltoprak, SALT Galata, 2015
Fotoğraf: Mustafa Hazneci, SALT Galata, 2015

Semih Fırıncıoğlu, ilk gösterim sonrası yaptığı konuşmada söylediği üzere nasıl bir sonuç alacağını bilmiyordu. Yine kendisinin belirttiği üzere beraber çalıştığı oyuncu/dansçılar bu işi oldukça sahiplenmişler, zengin bir yelpaze sunuyorlar bizlere ve genç bir kadro. Her biri ileri düzeyde performans sergiliyor. Oyuncu/Dansçı kadrosunda; Nezaket Erden, Sedef Gökçe, Mustafa Karadağ, Bihter Karaköse, Hazal Kızıltoprak ve Suat Koyun bulunuyor.

Işık tasarımını Utku Kara, ses tasarımını Cevdet Başaçık, aksesuarları Levent Başaçık, görsel danışmanlığı Peri Sharpe, yönetmen yardımcılığını ise Cevdet Başaçık ve oyuncu kadrosunda da bulunan Nezaket Erden yapmış.

Son olarak şunu da eklemek istiyorum. Uzun yıllardır New York’ta yaşayan Semih Fırıncıoğlu, “Modern Dans, Avokado ve Tezsiz Antitezlik Üzerine” isimli yazısında şöyle diyor: “Türkiye’de modern dans da pek bilinmezdi, şimdilerde o da var, ama birkaç lüks marketin özel bir köşesinden başka yerde pek bulunamıyor. Modern dansı edenleri ve izleyenleri toplasan sayı olarak bir tondaki avokado sayısına ulaşamıyorsun.

Tıpkı avokado gibi, olmazsa yokluğu hiç farkedilmeyecek, ama olursa da topluma ciddi katkıları olabilecek, besin değeri oldukça yüksek bir etkinlikten söz ediyoruz”

Türkiye’deki çağdaş dans performanslarında artık gına getiren ve kolaya kaçılmış beden dışavurumu yerine, artık daha fazla görmek istediğimiz fikir dışavurumuyla beğenimi kazanan “Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası” gösterimden kalkmadan izlenmeli ve dinlenmeli.

Sınırlı sayıdaki gösteriler Salt Galata’daki özel alanında, 20-21 Ekim ve 23-24 Ekim’de. Kaçırmayın.

http://saltonline.org/tr#!/tr/1226/ucuruma-dogru-lezzet-lokantasi?home

28.Can-Kazaz

 

 

Can Kazaz

Endüstriyel bebek mamaları ve uluslararası kurallar – Dr. Tomris Cesuroğlu

Ebeveynler olarak her gün mama firmalarının doğrudan veya dolaylı reklamlarına ve tanıtımlarına maruz kalıyoruz. Bunlar süpermarketlerin indirimli satış ilanlarında, doktor muayenehanelerinde, ebeveynlere yönelik düzenledikleri eğitimlerde, hemen her yerde görülebiliyor. Bu tanıtımlar bazen doğrudan bebek mamaları ile, bazen de firmaların ‘emziren anne içecek’leri üzerinden yapılabiliyor.

Mama reklam ve tanıtımlarına en çok maruz kaldığımız ortamlardan biri de internet. Sanal ortamda annelere yönelik web siteleri, Facebook, Twitter, Instagram ve blog yazıları mama firmalarının mesajlarını bazen doğrudan, bazen de dolaylı şekillerden bize veriyor.

Pekiyi, hiç düşündünüz mü, bu ne kadar doğru bir şey? Bu kadar çok tanıtıma maruz kalmak annelerin zihninde nasıl bir imaj oluşturuyor sizce? Acaba bu durum ülkemizdeki emzirme oranlarını nasıl etkiliyor olabilir?

Bu konuyu tartışabilmek için yazımın ilk kısmında size endüstriyel bebek mamalarının kısa tarihçesinden ve mamalarla ilgili pazarlama aktivitelerine sınırlama getiren uluslararası kurallardan bahsedeceğim. Bunları okuduğunuzda çok şaşıracaksınız. Çünkü bu uluslararası kurallar Türkiye’de her gün, sizlerin gözü önünde ihlal ediliyor. Yazımın ikinci kısmında ise mama firmalarının mesajlarının bize doğrudan ve dolaylı şekillerde nasıl ulaştırıldığının örneklerini vereceğim.

Mama, mama, mama… 

21

Endüstriyel bebek mamaları 1800’lerde icat edilmiş ve hızla yaygınlaşmaya başlamış. Bu mamalar basitçe inek sütünden elde edilen protein, karbonhidrat gibi besin bileşenlerine yağlar, vitaminler, mineraller ve bazı başka bileşiklerin eklenmesi ile elde ediliyor. Mamayı anne sütüne benzetebilmek için bunların uluslararası standartlarda tanımlanmış oranlarda karıştırılması gerekiyor. Son olarak tozlaştırılarak paketleniyor. Tabii üretim aşamaları burada yazdığım kadar basit değil; bir dizi kimyasal ve fiziksel işlem ve çok sayıda üretim standardı var. Bu haliyle mamalar yüksek düzeyde işlenmiş gıdalar.

Üretici firmaların başta doktorlara, daha sonra halka yönelik yoğun pazarlama çalışmaları ile 1950’lere gelindiğinde mamalar bebekleri beslemenin popüler bir yolu olmuştu. O dönemde firmalar ürettikleri mamaların anne sütüne ‘neredeyse’ eşdeğer olduğunu iddia etmişler. (1950’lerden beri mamalara eklenen onlarca maddeden sonra hala aynı şeyi iddia edenler de var!). Her ne kadar araştırmalarla ortaya konmamış olsa da, endüstriyel bebek mamalarının anne sütüne iyi bir alternatif olduğu sağlık profesyonelleri ve genel halk arasındaki yaygın kanıymış. Hatta anne sütüne üstün olduğu iddia edilirmiş. (Çünkü o dönemlerde tıp kanıta değil, kanaate dayalı bir meslekmiş. Hala da kısmen öyle, ama bu ayrı bir mesele). ‘Avrupa’da en yüksek standartlarda üretilen endüstriyel mamalar tabii ki basit beslenen bir köylü kadının memesinden çıkan sütten daha iyidir’ algısı yaratılmış. Sonuç olarak, endüstriyel mamaların yaygınlaşması ile 1970’lerde tüm dünyada emzirme oranlarında keskin düşüşler yaşanmış.

22

Bu durumdan en kötü etkilenenler orta ve düşük gelir grubundaki ülkeler olmuş. Endüstriyel mama firmalarının agresif pazarlama çalışmaları ile anneler bebeklerini ‘Batı’ ülkelerindeki gibi biberon ve mamayla beslemeye özenince emzirme oranları ciddi şeklide düşmüş. Temiz suya erişimin sınırlı ve biberonların temizlik şartlarının düşük olduğu bu ülkelerde mama kullanımının, sayısı net olmamakla birlikte, ciddi oranlarda bebek ölümüne neden olduğu düşünülüyor. 1974 yılında yayınlanan ‘Baby Killer’ (Bebek Katili) raporu bu konuda bir dönüm noktası olmuş. Batı ülkelerinde bu konuda bir reaksiyon ortaya çıkmış ve sivil toplum kuruluşlarının ön ayak olması ile üretici firmaya karşı (Nestle) boykot kampanyası başlamış. İlgili mama firması ise bu konudaki iddiaları reddediyor.

23

 

Bu dönemde Birleşmiş Milletler’in ilgili kurumları olan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ile bir sivil toplum kuruluşu olan Uluslararası Bebek Beslenmesi Hareketi (IBFAN – International Baby Food Action Network) konunun ciddiyetini kavrayarak harekete geçmiş. Mama firmalarının pazarlama kampanyalarına sınır koymaya çalışan sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kurumlar ile endüstriyel mama üreticileri arasında bir mücadele başlamış.

‘Anne Sütü Muadillerinin Pazarlanmasıyla ilgili Uluslararası Yasa’ 

Uzun yıllar yapılan çalışmalar ve müzakereler sonucunda Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF girişimi ile hazırlanan ‘Anne Sütü Muadillerinin Pazarlanmasıyla ilgili Uluslararası Yasa’ ile mama firmalarının pazarlama faaliyetlerinin sınırları çizilmiş ve Yasa 1981’de yürürlüğe girmiş. ‘WHO Code’ (DSÖ Kodu) ya da ‘Mama Kodu’ olarak da bilinen bu yasa bebekler için emzirmeye ve anne sütüne alternatif olarak kullanılan tüm ürünleri kapsıyor. Yani endüstriyel bebek mamaları, yiyecek ve içecekler, biberonlar, emzikler, vb. bu Uluslararası Yasanın kapsamında. Yasa’da mamaların kamuoyuna ve annelere (ve anne adaylarına) ve sağlık profesyonellerine yönelik tanıtımıyla ilgili sınırlamalar getirilmiş. Özetle, bu yasanın en önemli noktaları şunlar:

  • Anne sütü yerine kullanılabilecek ürünlerin (yani mamaların, biberonların, emziklerin, vb.) reklam ya da başka yollarla tanıtımı yapılmaz.
  • Mama numuneleri veya bebek beslenmesinde kullanılan biberon gibi malzemeler serbest bir şekilde annelere dağıtılmaz.
  • Mama firmasının pazarlama personeli anneler ve anne adayları ile doğrudan ya da dolaylı bir şekilde temas kurmaz; anneler ve anne adaylarina yönelik eğitici bir işlev üstlenmez.
  • Mama üreticileri ve dağıtıcıları mama ya da biberonla beslenmenin yaygınlaşmasına yol açabilecek hiç bir nesne ya da aracı armağan olarak dağıtmaz.
  • Mamaların satışı için tüketiciyi etkileyecek indirimli satış kampanyaları, perakende satışı artırmak için özel gösteriler, standlar vb. yapılmaz.
  • Sağlık çalışanlarına mama örnekleri veya hediyeler verilmez.
  • Yazılı ve görsel materyallerde ve mamaların etiketlerinde, mamayla beslenmenin ideal ya da anne sütüne eşdeğer olduğunu gösterir biçimde bebeklerle mamaların (ve biberonların) bir arada resimleri bulunmaz.
  • Yazılı ve görsel materyallerde emzirmenin yararları ve üstünlüğü, emzirme konusunda yapılacak hazırlıklar, kısmen biberonla beslemenin emzirme üzerindeki olumsuz etkisi, emzirmeme kararından geri dönüşün zorluğu, gerekli olduğunda bebek mamasının doğru kullanımı, mama kullanımının masrafları ve mali boyutu, mamaların gereksiz kullanımının yarattığı sağlık felaketleri konusunda bilgiler bulunur.
  • Sağlık çalışanları mamalar hakkında pazarlama mesajları ile değil, bilimsel ve tam (olgulara, gerçeklere dayanan) bir şekilde bilgilendirilir.
  • Mama firmaları sağlık çalışanlarına hiçbir maddi teşvik veremez.

24

25

Gördüğünüz gibi kuralar çok net. Reklamda, eğitimde, tanıtımda “Anne sütü varsa anne sütü en iyidir, yoksa mama verilir” söylemi, ya da mamanın 6 ay öncesi ya da sonrasını hedeflemesi bir şey değiştirmiyor. Mama firmalarının anneler ve anne adayları ile doğrudan ya da dolaylı iletişim kurması, eğitim vermesi, tanıtım yapması, her türlü reklam Uluslararası Yasa’ya göre uygun değil.

Şunu da netleştirmekte fayda var: Uluslararası Yasa mamaların üretilmesini yasaklamıyor ya da gerektiğinde sağlık çalışanları tarafından bebeklere önerilmesini engellemiyor. Çünkü emzirmenin mümkün olmadığı, anne sütünün bulunmadığı ya da gerçekten yetmediği durumlarda mamalar yaşamın ilk bir yılında inek sütü vb. hayvan sütlerine daha üstün. (Bu konudaki açıklama için lütfen bir önceki yazıya bakın) Bu gibi durumlar nedeniyle mamaların üretilmesi gerekiyor. Yasa’nın engellemeye çalıştığı şey mama firmalarının etik olmayan pazarlama teknikleri. Dünyanın çeşitli ülkelerinde faaliyet gösteren çok uluslu mama firmaları bu kuraları esnetmek için elinden geleni yapıyor; dahası sistematik bir şekilde ihlal ediyor. Batı ülkelerinde kanunların hayata geçirilmesi daha ciddi bir şekilde yapıldığından ihlaller özellikle Asya ülkelerinde yoğunlaşıyor. Bu konuda aktif sivil toplum örgütleri Uluslararası Yasa’nın nerde ve nasıl ihlal edildiği ile ilgili bilgi toplayıp yayınlıyorlar. Mesela bu web sitesi gibi… Halen, düşük ve orta gelir düzeyindeki ülkelerde her yıl bir milyon bebeğin endüstriyel bebek mamaları kullanımı yüzünden öldüğünü söyleyen kaynaklar var.

Türkiye bu Uluslararası Yasa’yı kabul ettiği için ülkemizde de bu kuralların bağlayıcılığı olması gerekiyor. Ancak ulusal mevzuata yansıtılmasındaki eksiklikler ve uygulamadaki hatalar nedeniyle Yasa ülkemizde her hafta, her gün deliniyor. Bu sorunun aşılması, Yasa’nın tüm maddeleri ile ülkemizde yürürlüğe girmesi için yıllardır çalışmalar sürdürülüyor. 40 yılı aşkın bir sürede ilerleme ne yazık ki oldukça sınırlı. Sonuç olarak Uluslararası Yasa ülkemizde her gün deliniyor. Yukarda bahsettiğim raporlarda ‘Turkey’ diye ararsanız çok sayıda ihlalin dokumante edildiğini görebilirsiniz.

“N’apalım, biz de uymayıverelim bu Uluslararası Yasa’ya” diye düşünmeyin. Çünkü 2008’den sonraki dönemde ülkemizde emzirme oranları ciddi şekilde düşüşe geçmiş durumda. Mama firmaları tanıtımlarında, reklamlarında bunun aksini iddia eden rakamlar öne sürüyorlar ama veriler çok net: 2008’de ilk 6 ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı %42 iken 2013’te ciddi bir şekilde düşerek %30 oldu. Yani şu anda Türkiye’de sadece üç bebekten biri ilk 6 ay sadece anne sütü alıyor. (Kaynak: Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2008 ve 2013 sonuçları). Bu veriler ülkemizde Uluslararası Yasa’nın hayata geçirilmesi için acilen harekete geçmemiz gerektiğini gösteriyor.

Şimdi size soruyorum. Mevzuatı, eksiklikleri, her şeyi bir kenara koyun ve elinizi vicdanınıza koyun lütfen. Ülkemizde emzirme oranlarının artması için neye ihtiyacımız var? Mama firmalarının daha fazla tanıtımına mı? Uluslararası Yasa’nın tam ve doğru bir şekilde hayata geçirilmesine mi? 

Eğer bu Yasa’nın Türkiye için önemin anladıysanız lütfen bu bilgileri ve bu yazıyı çevrenizle paylaşın. Ancak bu şekilde kamuoyu oluşturarak ilgili kurumlar üzerinde etki yaratabiliriz.

Bu yazı bebekyapimbakimonarim.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

29

 

 

Dr. Tomris Cesuroğlu 
Hekim, araştırmacı ve anne