Ana Sayfa Blog Sayfa 3458

Kendi dünyalarının Don Kişot’ları (Bölüm 4) – Mem Çelik

Çocukluktan üniversiteye, Mardin’den Van’a uzanan bir yolculuk…

Mem’in yolculuğu…

6 bölüm, 6 hafta…

4. Bölüm

Birinci bölümü okumak için tıklayın.

İkinci bölümü okumak için tıklayın.

Üçüncü bölümü okumak için tıklayın.

***

O kadar utandım ki! Kapitalizmi bilmiyordum, verecek cevabım yoktu. Ve Fırat anlatmaya başladı. Kapitalizmin kötü bir şey olduğunu ve yaşamın her alanına yayıldığını, kapitalizme karşı mücadele etmemiz, savaşmamız gerektiğini söyledi. Ben hâlâ kapitalizmin ne olduğunu anlamamıştım, ama artık kötü bir şey olduğunu biliyordum. Ya da iyi bir şey olmadığını diyelim…

Bir şeyler söyledim, ama ne konuştuğumu hatırlamıyorum. Artık her ne söylediysem, herkes bana çocukmuşum gibi davranıyordu. İlgi odağı olmuştum bir anda. Ne desem sanki doğruymuş gibi, sanki onlara ana bacı küfretsem yine güleceklermiş ve beni yine seveceklermiş gibi bakıyorlardı. Neredeyse ben bir deliymişim gibi yaklaşıyorlardı.

Fırat, o ufak boyuyla bana göre kayda değer olmayan kişi, hep güzel şeyler söylüyor ve o güne kadar yerleşmiş algımı yerle bir ediyordu. Ben aslında o algıyı yıkmak istemiyordum, ama o yıkıyordu ve elimden bir şey gelmiyordu. Çok güzel konuşuyor, doğruları söylüyordu. Artık konu benden çıkmış, çok farklı yerlere gelmişti, ben sadece dinliyordum.

Fırat şöyle bir şey söyledi: “Biz çocukluğumuzu yaşamayan bir nesiliz. Bizden öncekiler de yaşamadı, ama bizden sonrakiler umarım ki yaşar. Bu basit bir şey değildir dostlar, bu önemlidir. Çocukluğunu yaşamamış bir insan hayatını yaşamamış demektir.”

Fırat konuşmaya devam etti, ama o an beynimdeki bütün sesler kesildi artık. Artık sadece acaba ben çocukluğumu yaşadım mı, yaşamadım mı diye düşünüyordum. Tekrar tekrar aynı noktaya takılıyordum. Lisedeyken, okulun en fiyakalı kızı yanımdan geçerken, esmer tenim bok renkli tuğla rengine dönüşmüştü. Ben orada hamallık yapıyordum. O iki saniyelik bir bakışla bugüne kadar gelmiştim. Acaba hata sadece orada mıydı, yaşanmamışlık orada mıydı diye kendi kendime soruyordum. Çocukluğuma gidiyor, ama hiçbir şey hatırlamıyordum. Demek ki ben bir hayat yaşayamıyordum. Kendi kendime ‘ben hiçbir zaman yaşayamayacak mıyım’ diye soruyordum. Fırat’ın dedikleri beni o kadar etkilemişti ki! Mardin’den Van’a gelişim ve yaşadığım bu duygu değişimleri onu doğruluyordu.

***

Bir anda baktım, birisi elinde bir bardak çay: “Memed! Memed! Çay alsana, bak kaçaktır, güzeldir.” Herkes gülüp bana bakıyor. O kadar dalmışım ki, başka insanlar gelmiş, içerisi başka insanlarla dolmuş. Rengarenk, saçları uzun insanlar, küpesi olan erkekler, sakalları bir acayip birçok farklı insan. Hani Mardin’de görsem, ‘bu ne be!’ diyeceğim cinsten insanlar. Onları görmemişim bile. Meğer o insanların elini sıkmışım ama hatırlamıyorum. O kadar kendi dünyamda çatışıyorum.

Çayı alıp içmeye başladım. Mustafa hâlâ bana gülüyor:“Ulan, iyi ki tanımışım seni!” İçeride küçük küçük gruplar oluşmuş. Her grup bir şeyler tartışıyor. Bugüne kadar televizyonda duyduğum her konu başlığını tartışıyorlar. Birileri sanat, başkaları siyaset, başkaları devlet sistemi, bazıları izlediği filmin analizini yapıyor. Yere çöp atan ve atmayan kişinin sevgi anlayışının nasıl olduğuna kadar tartışmalar yapıyorlar.

Şaşkınlığımı gören Fırat “Haydi mutfağa gidip kendimize çay yapalım”dedi. Ben, Mustafa, Deniz ve Fırat mutfağa gittik. Bana sürekli sorular soruyorlar. Ben hiçbir soruya doğru dürüst cevap veremiyorum. Yeni geldim Van’a, bir şey bilmiyorum. Söyleyecek hiçbir şeyim yok. O kadar ruhum sıkışıyor ki, normalde kaçmam gerekir. Ama kaçmıyorum. Bir tarafım da yüzleşmen gerekiyor diyor bir yandan. Paradoksun ta kendisini yaşıyorum.

***

Akşam oldu, yurdun yolunu tuttum. Odaya girer girmez İbo’yu uyandırdım. “İbo kalk, kapitalizm nedir ne değildir, bana bütün detaylarıyla anlat” dedim. İbo o kadar çok şey söyledi ki, beynimde bir yere oturtamıyordum. Sadece şunu anladım: Kapitalizmin çoook büyük bir kötü olduğunu…

Her şeyi unutmuşum. Kaç gün geçti anlayamadım. Zihnimde  hep aynı sorular tekrarlanıp duruyor. Kimseye de soramıyorum. Cevap bulamıyorum. Ailemi, okulu unutmuş, okula geldiğim ilk günün heyecanı uçup gitmiş, millete hoca demeyi unutmuşum. Yaptığım tek şey kendimle çatışmak. Ama şunu iyi hissedebiliyordum: Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi ve olmayacaktı.

Bir an her şeyi bırakıp Mardin’e geri mi dönsem diye düşündüm. Ama hayır. Zihnim o kadar karışmıştı ki, Mardin’e de gitsem bir işe yaramayacaktı. Sadece şunu biliyordum: Tanıştığım insanlar güzel insanlardı. Okulda onlara devrimci diyorlardı. Oda arkadaşlarım İbo, Şaban ve Mahmut’a sordum. Üçü de onları överek konuştu: “Doğru olanı, olması gerekeni yapıyorlar.” Cümlelerin sonunda ise ‘ama’ vardı, ‘tehlikeli bir şeydi’ onlar gibi yürümek…

“Ama doğru bir şey yapıyorlar, diyorsunuz. Niye tehlikeli?” İbo “Doğru olanı yapıyorlar ama, ya soruşturma açar okul sana, okuldan atarlar, ya da en iyi ihtimalle uzaklaştırma alırsın. Ailene haber verirler ve okul hayatın biter” dedi.

Devrimcilerle konuşmak bir şeylerden ödün vermek gibiydi. Algılayamıyordum. Birileriyle konuşmanın nasıl bir bedel gerektirdiğini anlayamıyordum. Ve ben, delikanlı Mem nasıl olurdu da korkardım böyle bu durumdan?

Artık derslerden arda kalan zamanlarda onların sohbetlerini aramaya başladım. Yalan söylemeyeyim, dersleri bile asmaya başladım. Sırf o sohbetleri dinlemek için. Gel zaman git zaman, artık kabıma sığmamaya başladım. Fırat ve Deniz niye kitap okumuyorum diye beni eleştirmeye başlamışlardı. Niye kitap okuyacaktım ki? Ve okumadım da.

***

page_ugur-kaymaz-da-utanc-muzesi39nde_670606115

Ta ki Uğur Kaymaz haberini duyana kadar. Yurttaki odamda uyuyordum. Mahmut telaşla beni uyandırdı. “Ne oldu?” dediğimde “Duydun mu, olaylar var.” dedi. “Ne oldu?” dedim. “Uğur’u vurdular.” dedi. “Uğur kim,  tanıyor musun?” dedim. “Yok, Kızıltepe’de vurmuşlar.” “Anlat hele” dedim. “On iki yaşında bir çocuk. On üç kurşun sıkmışlar. Bizimkiler toplanıp basın açıklaması yapacaklar. Sen gidecek misin?” dedi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Gayriihtiyari “Evet gideceğim” dedim. Mahmut normalde ders çalışan ve bana devrimcilerden uzak dur diyen basın açıklamasına gidiyordu. Beraber gittik. O gün kampüste kimsenin yüzü gülmüyordu. Hiçbir kafede müzik çalmıyordu. Gittiğimizde Fırat ve Denizler oradaydı. Beni görür görmez hoş geldin dediler. Mustafa “Memed, biz basın açıklaması yapacağız. Kimimiz pankart kaldıracağız. İstersen sen de al bir tane “dedi. Aldım hemen bir pankart. Pankartta şu yazıyordu:

“Vurmayın dedi Tanrı, çünkü o daha bir  çocuk.”

Baktım etrafıma, yüz, yüz eli kişi vardık. Çevremizde de daha önce Amerikan filmlerinde gördüğüm savaş arabaları. Kampüsün ortasında paletli tanklar, çeşit çeşit askeri araç. Koca koca üniformalı adamlar. Tek sıra halinde etrafımız sarmışlar. Ellerinde coplar. Hiçbir hocamız yok.

Birinin elinde kazma sapı vardı ve sırıtıyordu. Onların arkasında ise yüzlerce öğrenci. Onlar da bizim gibi üzgündü. Ama niye yanımızda değillerdi, düşünemiyordum. O güne kadar hayatımın en uç korkusunu yaşıyordum. Askerler bana öyle bir nefretle bakıyorlardı ki. Belki de ben öyle düşünüyordum. Bir an kaçmak istedim. Etrafıma baktım. Fırat, Mustafa, Süleyman, Deniz, herkes buradaydı. Korksam da gitmeyeceğim dedim.

Elimdeki pankartı defalarca okumaya başladım.  Fırat kadar ufak tefek bir arkadaş elindeki metni okumaya başladı. Öyle bir haykırdı ki, oradaki binlerce kişi yokmuş gibiydi. Sanki o tek varmış gibi. Kimseden ses çıkmıyordu.

“Hangi mantık, yaşından daha fazla kurşunu bedenine…”

Bildirge okundu, yavaş yavaş dağıldık. İki asker kameraya çekiyordu. Birkaç gün sonra fakültenin kapısında ismimi gördüm. Bir anda ne kadar da önemli bir kişi olmuştum. Bize soruşturma açılmıştı.

43-Mem Çelik

 

(Devam edecek)

Mem Çelik

Amcam Hakan Yurdakuler

Hiç tanımadan çok sevdiğim birini anlatacağım size.
Onu babamın kardeşi ‘Hakan’ olarak bildim. Evde konusu açıldığında annemle babamın gözlerinin dolmasına sebep olurdu, konu hep kısa kesilirdi, babam biraz hüzünlense şefkati arkasından gösterirdik, yüzleşilecek konu değildi bu bizim evde. Sabahattin Ali’nin kaleminden, Edip Akbayram’ın sesinden çıkma ‘Aldırma Gönül’ bizim evde, ağlatan şarkıydı.

Şubat tatillerini Ankara’da babaannemle dedemin evinde geçirirdik. O 15 günü iple çeker, babaanne ve dede kucağında bolca şımarır, ilk gün açtığım şeker paketini ikinci haftanın sonuna kadar yetiştirebilmeyi hayal eder, hep de bitirirdim ilk günlerden. Yılın en tatlı dönemiydi belki benim için ama eve sinmiş kasveti de bir o kadar fazla hissederdim. Hakan, şöminenin üstündeki kocaman çerçevenin içinden bize bakardı.

15

Onun olduğunu düşündüğüm ufak bir odada, tek kişilik yatakta ayaklı uçlu yatardık ablamla. Kurcalamaktan zevk aldığım bir fotoğraf makinası ve yüzü gözü kir içinde, harap olmuş bir oyuncak ayısı vardı. Balkonunda ekmek kırıntıları ve kumrular eksik olmazdı ama odada ağır mı ağır bir hava vardı. Ve odanın duvarında 70’li yıllardan itibaren siyasi sebeplerle öldürülen gençlerin fotoğrafları.

Hakan da o gençlerden biriydi. 23 yaşındayken vurularak öldürüldü. Ben amcamdan 13 yaş büyüğüm artık.

Hakan’ı yıllardır kendi imkanlarımla tanıma çabam, aynı zamanda tanıtma isteğine de dönüştü. Onu bir belgeselle anlatmaya karar verdim. Kararı 2006 yılında alıp, 2014’te Gezi olaylarının da kanımı kaynatmasıyla çekimlere ancak başladım. Bu zaman zarfında arkadaşlarıyla, akrabalarımızla, nişanlısıyla derinlemesine görüşmeler yaptıkça Hakan, bir isim olmaktan çıkıp ete kemiğe büründü, ‘amcam’a dönüştü.

Amcamın geride bıraktığı bir de günlüğü vardı. Günlüğü görüşmelerle eşzamanlı okumak hem kafamdaki soruların şekillenmesini sağladı, hem de daha yeni yeni amcam olmuş bu kişi bir de dostum, ağabeyim, yoldaşım, sevgilim, kardeşim oldu. Bu yüzden onu tanımadan tanıyor gibiyim.

Dün amcamın ölümünün 40. yılı sebebiyle, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Derneği‘nin her yıl üstlendiği anma törenindeydim. Her zaman okuldaki konuşmalarla başlayan gün, bu sene okula yapılan saldırılar nedeniyle asayişin berkemal olmamasından dolayı, Karşıyaka Mezarlığı’nda başladı ve Mülkiyeliler Birliği Lokali’nde devam etti. Bakınca hiç bir şey değişmemiş gibi. O gün de polis ve faşist saldırıları vardı, bugün de var. Ama bir yandan, geri dönüşü yokmuş gibi gözüken bir toplumsal farkındalık da oluşmakta. Dibe batmadan su yüzüne çıkılmıyor. Ölümler yine olacak, ama kayıplarımızı böyle yaşattıkça, umut da olacak. Hayatın tanımı bu bence zaten.

16
Fotoğraflar, sırayla: Hakan Yurdakuler, Eşari Oran, Burhan Barın (Foto: Mehmet Özer)

Eşari Oran ve Burhan Barın, SBF’ye yapılan baskını ve amcamın öldürülmesini protesto amaçlı Hacettepe’de yapılan yürüyüş sırasında aynı gün öldürüldü.

Bu buluşmaların en güzel tarafı, öldürülen tüm SBF’li gençlerin, hatta Türkiye’nin kanlı tarihinde yeri olan tüm isimlerin bir arada anılıyor olması.

Anma için, arkadaşım Baran Atasoy’un yardımıyla hazırladığım kısa filmin de gösterimini yaptık ve böylece Hakan Yurdakuler’i bu sefer politik kimliğinden çok sosyal ve özel kimliğiyle andık.

Özellikle babaannemin, dedemin ve babamın amcamın ölümünden duyduğu acıyı nedense ben omuzlarımda taşıyormuşum gibi hissediyorum yıllardır. Belgeselim karanlık tarihimize bir anahtar deliği açar mı, acılara su mu serper yoksa körükle mi gider bilmem ama benim için bir aile dizimi seansı kadar etkili oldu şimdiden. Amcamın o günleri hala aynı neşe, özlem ve acıyla anan, gözlerinin parıltısı hiç gitmeyen nişanlısı Sibel Fındıkoğlu‘na, bu sene bize eşlik ederek törenin bambaşka bir duygusallıkla gerçekleşmesine katkıda bulunduğu için özel olarak teşekkür ederim.

Amcamla oturup rakı içemesem de, bu belgesel ve anmalara katılmaya başlamam sayesinde oluşan yeni ve pekişen eski dostluklar, yeni bağlar, yeni amcalar en büyük kazancım.

17-Ceylan-Yurdakuler

 

 

Ceylan Yurdakuler

[İstanbul’dan Bangkok’a Tayland Serüveni] Pazarından, mahalle barına, Bangkok’tayım – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız. 

Hülya’nın uzakdoğu seyahatinin üçüncü bölümünde sıra

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Tayland’taki daha ikinci günde artistliğimi yaptım, iyi ki de yapmışım!
Pazarından, mahalle barına, Bangkok’tayım.

36

Yalnız ve plansızken işler böyle yürüyorsa şayet, şimdilik hiç fena değil.

Şu ana kadarki hemen hemen tüm yurt dışı seyahatlerimi sevgili arkadaşım Gül’le yapmıştım ve aramızda -bence- harika bir uyum vardı. O araştırma, gezilecek görülecek yerlere karar verme, onları akılda tutma konusunda harikaydı. Bense couchsurfing’ten kalacak yer ayarlayayım, yolda adres sorayım, otobüsün minibüsün şöförüyle anlaşayım, bayılırım. Yeter ki öncesinde araştırma yapmayayım…

34

İşte Tayland’a da baya cahil geldim, birkaç arkadaşın -sağolsunlar- gönderdikleri tavsiyeleri saymazsak.

Bugün Cumartesi pazarına gidecek birini bulunca da hemen düştüm peşine. Aslında, her seferinde Amerika’yı baştan keşfetmeye gerek yok gibi. Şimdilik hazır keşif yapmışlara yancı olmak hiç fena değil. Bir de fazlaca erken bir tespit olacak ama, sanki çoğu yalnız gezgin -en azından günlük gezilerinde- bir yol arkadaşına hiç hayır demiyorlar da çoğu sormamayı tercih ediyor. Bense bu konuda oldukça antrenmanlı durumdayım ve hayır cevabını da duymaya hazırım.

39

Sonuç; bugün gidip Praşhan’a pazarda ona eşlik edebilir miyim diye sordum ve sonrasında pazarın renklerini keşifle başladı tanişma yolculuğumuz…
***
Bizim mahallenin telli baba türbesini buldum!

Pazar sonrası akşam üzeri eve doğru yürüyorum, ev dediğim bizim Hero’nun hosteli. Normalde mahalle arası, in cin top oynayan bir yer. Baktım bir “evimsi”de bir kalabalık. Ayakkabılar dışarıda çıkarılmış, içerisi tıklım tıklım. Ne bu mevlüt mü var dedim kendi kendime…

37

Baktım baktım anlamadım. Hostele gidip Hero’ya anlattım anlamadı ne diyorum. Hero’nun yeğeni olduğunu sandığım gençten bir çocuğa anlattım o tarafı gösterdim falan, yok anlamadı o da. Mevlüt yerine geri döndüm. Dışarısı camlı bir dükkan gibi. İçeriye giricem giremiyorum. Kapı önündekilere sormaya başladım. Sonunda ingilizce bilen genç bir çiftle anlaştım.

“Dua mı okuyorlar burda, nedir olay?” dedim.
“Çin falcı gibi bir şey bu abla” dedi.
“Spiritüel arkadaşlarım”ın bildiği bir şeydir belki de ben hiç bir şey anlamadım. Ne oluyor yani dedim?
İçeriye gidiyorsun -bu daha kuyruğu, falcı içeride- adını doğum tarihini falan söylüyorsun, sonra da işte ne olmasını istiyorsan. Hesap falan yapıyor falcı.

41

Kırık dökük İngilizcelerimizle kurcalıyorum.
“Nasıl yani, işte bebeğim olsun, yok sevgilim olsun falan gibi mi?”
“Evet Abla” dedi. Hesap yapıyor tarih söylüyor falan. Tabii konuya göre ödeyeceğin miktar da değişiyor. Büyük konular büyük para.
Antakya’da öğrendiğim, Arap harflerine göre yapılan bir ebced hesabı vardı, onu hatırlattı bana. Bakmayın öğrendiğim dediğime, sadece duymuşluk. Onda da sanki doğan bebeklere isim verecekleri zaman o hesaba göre isim uygun mu değil mi ona bakılıyordu örneğin.

Sonuç; falıma falan baktırmadım ama akın akın giden insanları görünce baya merak ettim.
***
Daha ikinci günde artistliğimi yaptım, iyi ki de yapmışım!

Pazar sonrası ayaklarıma kara sular inmiş, kımıldayacak halim yok. Ama diğer taraftan da zaten görülecek yerler listesinde bir arpa boyu yol ilerlememişim. Hostelde oturmak olmaz Hülya dedim, en azından sokağa çık. Baktım benim Pazar arkadaşı Prashan da bi kımıldanıyor.
“Ne yapacaksın akşam?” dedim.
“Bilmem yemek falan bakarım herhalde” dedi.
“Hadi gel Khaosan Road’a gidelim.”

40

Gittik. “Khaosan Road” Bangkok’un İstiklal Caddesi gibi bir şey. İlk gün renkli eğlenceli gelmişti de, bu yorgunlukla fazla kalabalık, fazla gürültülü, fazla turistik geldi gözüme. (Şu fazla turistik diye burun kıvıran gezgin tarafıma da ne desem bilemedim. Kendisi tam olarak ne yapıyorsa burada? )

Neyse yorgunluktan sürüne sürüne caddede iki tur attıktan sonra -bizim oğlan zaten sessiz, söylenmez şikayet etmez bir çocuk- iş başa düştü; “Sadece Tayland’lıların gittiği bir iki bar biliyorum onlardan birine gidelim mi?” dedim. (Haspam iki gün olmuş Bangkoka geleli, daha ne bir saray ne bir tapınak görmüş de yerel halkın gittiği yerlere götürecekmiş.)
Götürdüm!

30

Bir gün önce hostele dönüş yolunda görmüştüm, sakin, samimi, sadece gitarla canlı müzik yapılan bir yer. İçeriye girdik. Herkes gerçekten da Taylandlı. Sadece bir İngiliz vardı o da 20 yıldır burada yaşıyormuş.

29

Evet işte o bıdı bıdı eden gezgin tarafım bir mutlu oldu bir mutlu oldu anlatamam. Taice ve İngilizce müzikler dinleyip bardaki kızlı oğlanlı gençlerle ve İngiliz Abiyle uzun uzun sohbet ettik. Ben bilmediğim şarkılara eşlik ettim. Abi beş kez falan dedi sanırım; “Harikasınız çocuklar, ne iyi etmişsiniz de saçma sapan yerler yerine buraya gelmişsiniz” “valla tebrik ederim”.

27

Yeni yıl için de Bangkok’a bir iki saat uzaklıktaki evine davet etti. Ben kuzeyde olurum ama bizim oğlan ciddi ciddi gitmeyi düşünüyor.
Tüm bunların yanında, bizim sessiz sedasız oğlandan öyle güzel hikayeler, öyle güzel fikirler, öyle komik olaylar çıktı ki, ben yine her bir insan evladının farklı rengine aşık oldum. Seyahat aşkım, hikayelere karışma aşkım gani gani tazelendi. Üstelik Prashan’dan aldığım haberlere göre sanırım önümüzdeki kış için nur topu gibi bir hayalim daha oldu.

35

Güya yorgunluktan ölerek başladığımız akşamın sonunda merkezden hostele olan 3 kilometrelik yolu şarkılar söyleyerek yürüdük. Haftaya yeni bir gün, yeni bir hikaye…

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

25-Hülya-Tosun

 

 

Hülya Tosun

Kuyucak’ta kalan parça: Sabahattin Ali – Fatma Nuran Avcı

Sabahattin Ali’den söz edildiğinde, ilk önce, acı bir buruklukla, onun zamansız, haksız ölümünü hatırlarız elbette. Düzgün yüz hatlarıyla gencecik, aydınlık, terbiyeli, temiz bakışlı adamın son yolculuğu yüreğimizi sızlatır. Tarihin karanlık sayfalarında yerini alan pek çokları gibi. Kırk bir yaş ölmek için erken değil midir? Üstelik bu türlü düzen, oyunlar neden, ne yapmış, ne yazmış da böylesi bir tuzakla yaşamına son verilmiş?

Bugün artık Milli Eğitim Bakanlığının yüz temel eser içinde yer alan romanları, yazara yeni bir hayat veremez ama birçok gerçekliğimizi su yüzüne çıkarıyor. Bildiklerimiz tekrarlanıyor bir yanıyla da. Dönüp bakıldığında güçlü, yürekli, cesur kalemlerden korkan, sakınan iktidarların yöntemleri hiç değişmemiş. Mahkemelerle, hapishanelerle, işsizlikle, parasızlıkla, itibarsızlıkla cezalandırılmışlar. Ne ki bıraktıkları ölmez yazılı eserlerle yaşıyor olmalarının ayrımına varamamış iktidar sahipleri. Yok ettikleri bedenin isyanıyla adları, kitapları hafızalardan silinmemiş, unutulmamış.

Sabahattin Ali’nin devleşme öyküsü, yaşarken aldığı cezalarla başlar aslına bakarsanız. Ceza ödül olur, ismi büyür her defasında. Sinop hapishanesinde yazdığı, “Aldırma Gönül”ü bilmeyen var mıdır? O dizelerdeki sözler tüyleri diken diken yapmaz mı? Bu coğrafyada yaşayan insanları eşitleyen başka marş, şarkı biliyor musunuz?

Sabahattin Ali

Yazarımız Kuyucaklı Yusuf’u da o zindan günlerinin birinde tanır. Türk edebiyatının ilk toplumsal romanı olma özelliğinden dolayı S. Ali adını bu romanla duyuracaktır. Askerlikten aileleri soğutmak gerekçesiyle mahkemeye verilmesi de ayrıca romanı unutulmaz kılacaktır. Bilindiği gibi roman büyük bir trajediyle başlar. Anne ve babasını öldüren eşkıyalarla boğuşan çocuğun parmağı kopmak üzeredir. Yusuf ağlamaz. Bu olgunluk, vakurluk kaymakamı hayran bırakır. Yusuf’u evlat edinir, yanında Edremit’e götürür. Yusuf bir parçasını memleketinde bıraktığından belki de, Kuyucak’ı hiç unutamaz. Bu eksik parmaklı el, gün gelir ona askerlikten muafiyet sağlar.

“Senin parmak işe yarayacak galiba,” der kaymakam Selahattin Bey. Bu sözlere takılmış olabilir mi mahkemeyi açanlar?

Yazarı sanık olma durumu, mahkemeye çıkma süreçleri oldukça yıpratır. Aylarca süren dava sonuçlanana kadar sıkıntıyla, belirsizlikle geçer zaman. Bu arada bir tanıdık isim daha karşımıza çıkıyor. Romanla ilgili rapor heyetinde R. N. Güntekin de bulunuyor. Savcının sözüyle dava düşer sonunda: “Kuyucaklı Yusuf emsallerinden üstün bir romandır.”

Romanın yazıldığı yıllar Osmanlı Devletinin çöküş dönemi. Roman tarihselliği bakımından da, olay örgüsü, kişiler anlamında da tartışmasız bir ilk. Ana temalarını aşk, adaletsizlik, evlilik, yozlaşmışlık, güçlünün iktidarı, yoksulun ezilmesi, kaçış olarak sayabiliriz. Bu temalarla bütünleşen karakter ve kişiler okuru sarıp sarmalıyor. Doğayı betimlemesi, at toynakları altında gezdiren, üşüten, ısıtan sıcak anlam ve anlatım zenginliğiyle nefis bir tat bırakıyor. Kendisinden sonra gelen yazarların esin kaynağı da aynı zamanda. Yaşar Kemal İnce Memet’i bu romanı okuduktan sonra yazdığını söylüyor.

Romanın yazıldığı yıllarda Avrupa’da J. J. Rousseau öncülüğünde romantizm akımı hakim. Doğanın kurtarıcılığı, saflığı konu ediliyor. Soylu vahşi kavramı geliştiriliyor. Bu anlamda Kuyucaklı Yusuf yeni akımın doğrultusunda bir kahraman. Gururlu, onurlu, bozulmamış, saf, doğayla özdeşleşmiş. Aynı zamanda eylemci yanıyla görüyoruz Yusuf’u. Haksızlıklara baş kaldırıyor, kurtarıcı, lider özellikleri taşıyan bir karakter.

Kuyucaklı_yusuf 1 Kuyucaklı Yusuf

Roman çatışmaları kalın çizgileriyle, doğanın karşısına Edremit’i, saflığın karşısına kirlilik/kötülük genel anlamda yozlaşmayı, doğal insanın karşısında yapay insanı alarak ilerliyor. İmparatorluğun çöküş günlerine denk gelen zaman diliminde taşradaki devlet yönetimi, dürüst, merhametli kaymakamı, sıkışmış aydına, teslim olmuş, düzene uymuş birine değişip dönüştürmesi üzerinden verilmesi romana derinlik kazandırıyor. Kaymakamın eşi Şahinde ise taşra monoton yaşamının adeta simgesi. Küçük düşünen, zevkinin, çıkarlarının peşine düşen bu kadın romanın sonuna dek sürükleyici ve belirleyici oluyor. Roman karakter yaratma başarısının dışında, dilindeki sadelik ve akıcılıkla, okumada sağladığı kolaylıkla elbette daha uzun yıllar yerini koruyacak.

Romanda devamının da ipuçları verilmiş yer yer: Çineli Kübra, Yusuf’un Ankara’da vekil olması, diğer iki romanın konusu olduğunu bizzat yazarın dilinden dinleyenler söylüyor. Ama ne çare ki Sabahattin Ali haksız ve zamansız ölümden kaçamıyor. Yaşasaydı ne yazacaktı, neler yazacaktı sorularını bizlere sorduruyor. Cevapları bilmiyoruz ancak yokluğunun ardından geçen altmış sekiz yıl sonra bile merak ediyorsak, kısa ömrünü dolu dolu unutulmaz eserler vererek geçiren yazarımızın yarım kalmışlığı içimizde hep yara olarak kalacak.

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali, Roman, Yapı Kredi Yayınları, 220 Sayfa

 

12-fatma-nuran-avcı

 

Fatma Nuran Avcı

[Manzum Serzenişler] Miljacka’da zaman akıyordu

Onyıllar süren bir davanın neticesine günler kalmıştı… Acının coğrafyasından ne kaldıysa bende…

Ama siz, sanatla ve barışla kalın…

Miljacka’da Zaman Akıyordu

11

Acıları sinesine,
bedenini yamaçlarına
gömmüş Saraybosna’nın
kurşun izleri,
tadilata girmemişken bile
(ki kuruş para yok…)
ölümü umuda devşirmiş
(yine…)
(yine de…)
Balkanların
kerelerce sınanmış
milleti…

Müslüman Ortodoks Katolik
insan icadı hüsumete
yenik düştü yine
genetik…

Bezmeden akan suyu
Miljacka’nın
zamanı damıtıyordu halklarına
serin ve sakin…

İnanışları farklı slav dillerini
birleştiren köprüleri
Tito Yoldaş’ın
Kadim Osmanlı’nın,
kimi zaman
fitilini ateşlerken cihan harplerinin
şimdilerde
adımlarıyla arşınlanıyor
Y ve Z neslinin…

Köftesi, böreği,
yanında kıtlamalık şekeriyle kahvesi,
türkçe mönülü AVM’leri ile
pek iyi niyetli…
Bizim dolaşımı mahdut pasaporta bile
imtiyazları
kıymetli…

20 yıl önce…
Bosna’ya gidiyorum desem
tüyleri ürperirdi sevenlerimin…
Mahzun ve mahçup
kabul ederken
taziyelerini
kardeşlerimin,
Bosna’da güvendeydim…

19:26
5/4/16

[Yeşil Atasözleri] Meyve veren ağaçların çok olsun – Feyza Karaca

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Feyza Karaca‘nın ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

43

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

44

  • El öpenlerin çok olsun
  • Komşu umduğunu değil bulduğunu yer
  • Allah şifa versin
  • Derdini söylemeyen derman bulamaz
  • Misafir umduğunu değil bulduğunu yer
  • Mutluluklar paylaşıldıkça güzel
  • Yılanın başı küçükken ezilir

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

45

  • Meyve veren ağaçların çok olsun
  • Sağlıklı insan umduğu değil bulduğu meyveyi yer
  • Meyvelerine vitamin gelsin
  • Meyve sebze yemeyen şifa bulamaz
  • Mikrop umduğu değil bulduğu ele bulaşır
  • Pislikler temizlendikçe güzel
  • Sağlıklı yaşam küçükken edinilir

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

[Yeşil Atasözleri – 7] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

[Yeşil Atasözleri – 8]Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar – Rümeysa Karaca

[Yeşil Atasözleri – 9]Abur cubur gıda değil ki yiyesin – Hüseyin Akbaş

[Yeşil Atasözleri – 10]Fazla sebze göz çıkarmaz – Osman Emre Arı

[Yeşil Atasözleri – 11] Meyve Fast Food’tan tatlıdır – Aslı Karayiğit

[Yeşil Atasözleri – 12]Sağlıksız işe mikrop bulaşır – İrem Sena Yaşar

[Yeşil Atasözleri – 13] Spor oturmaktan üstündür – Furkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 14]Ağaç dikenlerin çok olsun – Mine Sude Dinç

[Yeşil Atasözleri – 15]Sporsuz hayat olmaz – Yaşar Can Ergün

[Yeşil Atasözleri – 16] Sağlığının düşkünü meyve yer kış günü – Simaynur Özkan

42-Feyza Karaca

 

 

 

Feyza Karaca

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Fırında Sütlaç – Sevin Turan Bettscheider

Gelelim son zamanlarda sürekli olarak yaptığım sütlaç tarifine… Tamam son günlerde yeni tarif denemek yerine, tatlı yemek istediğimde biraz kolaya kaçıp sürekli aynı sütlü tatlıları yapıyor olabilirim ama güzel oluyorlar. Hatta bu aralar tatlı yeme olayını biraz abartmış olabilirim. Strese karşı en sevdiğim rahatlama yöntemi. Tatlının insanın duygularını bu kadar etkileyebilmesi ilginç aslında. Moralim bozuk olduğunda 1 lt lik dondurmayı bitirdiğimi bilirim, 4-5 kaşık yesemde olur ama bende ki işi sağlama alma durumu :)  O kadar dondurmadan sonra stres atmama şansım yok gibi geliyor. Bu tatlı krizi dönemini başta sütlaç olmak üzere, fındıklı muhallebi, tarçınlı  bisküvili muhallebi ve irmik tatlısıyla geçiriyorum. Diğer tarifleride yakında ekleyeceğim.

14

Sütlaç yaparken her seferinde annemin yaptığı sütlaç kokusu burnumda tüter… Çocukluk döneminde  sütler tabi taze ve organik .. Annem sütü alır hemen yoğurt mayalar sonrada  kalanıyla da sütlaç yapardı. Sütten mi yoksa annemin elinin lezzetinden mi (sanırım ikiside)bilinmez, çok lezzetli olurdu ve soğumasını bekleyemeden sıcak sıcak yerdim. Annem o zamanlar fırında sütlaç yapmazdı, fırında sütlaç alışkanlığını sonradan edinip bırakmayanlardanım.

Gelelim tarife,

Fırında Sütlaç

Malzemeler:

1kg süt

200 gr şeker

40 gr nişasta

10 yemek kaşığı pişmiş pirinç (Haşlamak için 4 yemek kaşığı veya 50 gr pirinç)

vanilya çubuğu

isteğe bağlı damla sakızı

Yapılışı:

İlk önce pirinçleri pişirmekle başlıyorum. Pirinçler bütün nişastasını verip suyunu çekiyor hatta biraz nişastadan dolayı lapa gibi duruyor. Böylece suyuyla beraber ekliyorum sütün içine. Direk sütün içinde pirinçleri pişirenlerde var , annem böyle yapıyor halen. Ben çalıştığım mutfaklarda ayrı pişirerek öğrendim. El alışkanlığıda diyebilirsiniz. Diğer tarafta süt, şeker,vanilya ve damla sakızını kaynaması için ocağa koyuyorum. Nişastayı fazla kullanmıyorum çünkü pirincin nişastasıyla beraber yeterli oluyor. Nişastayı birazcık su ile ayrı bir kapta açıyorum. Kaynayan sütün içine nişastayı ekleyip bir taşım kaynattıktan sonra pirinçleride ekliyorum. Genelde göz kararı ekliyorum pirinçleri ama yaklaşık 10-11 tepeleme yemek kaşığı pişmiş pirinç yeterli olacaktır. Pirinçlerle de kısık ateşte biraz daha kaynatıp kaplara alıyorum . 250 derece fırında sütlaç kaplarını fırın tepsisine koyup içine de su ekledikten sonra 5-10 dk üzeri kızarana kadar pişiriyorum. Biraz ılınınca buzdolabına soğuması için kaldırıyorum. Afiyet olsun

13-Sevin-Turan-Bettscheider

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

[Dünyada iklim turu:] Aktivistler zirve durdurdu, Polisler mağdurları öldürdü, DBK güneş dedi

Geçtiğimiz Cuma günü, Filipinler’de polis ve ordu güçleri kuraklık yardımı için protestolarında otoyolu dört gün boyunca ablukaya alan 6 bin civarındaki çiftçi ve Lumad yerli halkından eylemciye ateş açtı; kalabalıktan 10 kişiyi öldürdü.

***

Bu hafta ise, Bengladeş‘te Chittagong‘da Çin sermayesiyle tarım toprağı üzerinde kurulmaya çalışılan 1.3GWh gücünde bir kömürlü termik santralin protestosu esnasında polis, dört çiftçiyi vurarak öldürdü.

***

İklim bilimi dünyasından haber olarak, bu hafta, bulutların küresel ısınmayı yavaşlatmakta zannedilenin altında bir katkısı olduğunun anlaşıldığı açıklandı.

Michael E. Mann, bir çok çalışmasının yanı sıra iklim bilimi siyasetini anlattığı The Hockey Stick and the Climate Wars adlı kitabıyla tanınıyor.
Michael E. Mann, bir çok çalışmasının yanı sıra iklim bilimi siyasetini anlattığı The Hockey Stick and the Climate Wars adlı kitabıyla tanınıyor.

NASA‘nın bulut gözlem görevinin ilk yedi yılı verileri ışığındaki bulgunun sonucu, sera gazları arttıkça bulutların yansıtmasının ısınmayı yavaşlatma etkisi sanılanın altında olacak, ve gezegen belki sanılandan %25 daha hızlı ısınacak. İklim bilimciler bulguyu genel olarak kabul ederken %25 oranına değişik derecelerde güvenle yaklaştı. İklim bilimci yazar Michael Mann, bunun gezegenin iklim hassasiyetinin varsayılan yelpazenin üst sınırında olma ihtimalini artırdığını, ve tehlikeli 2°C ısınmadan sakınmanın daha da zor bir mesele olduğunu söyledi.

***

Ülkede yürürlükteki olağanüstü hâlin Mayıs sonuna kadar uzatılmış olmasına rağmen, Fransa‘nın güney batısında Pau kentinde 350.org önderliğinde yüzlerce aktivist, Total petrol şirketinin düzenlediği açık denizde petrol çıkarma zirvesini doğrudan şiddetsiz eylemleriyle sardı. İlk gün katılımcıların toplantılara girmesine engel olan iklim aktivistleri, “bu bir iklim olağanüstü hâlidir” dediler ve eylemlerine ikinci ve üçüncü gün de protestolarla devam ettiler.

***

Petrol üzerine diğer bir haberde ise, Ekvador‘da son bilinen modern hayattan yalıtılmış şekilde yaşayan kabilelerin yaşam alanlarının yakınında ve Amazon Ormanları‘ndaki Yasuni Milli Parkı sınırlarında devlet petrol şirketinin petrol çıkarmaya başlamış olduğu, ve petrol arama haklarının da Çin sermayeli başka bir şirkete satıldığı.

Yasuni Milli Parkı
Amazonlardaki Yasuni Milli Parkı, artık petrol sahası komşusu.

***

Vereceğimiz son kötü haberimiz olarak, doğa korumacıların senelerdir süren itiraz ve eylemlerine karşın, Avustralya‘da Queensland eyalet hükümeti, Carmichael kömür madenine izin verdi. Madenden çıkacak yılda 60 milyon ton kömür, Büyük Set Mercan Resifi‘ne kaydı tutulamaz biçimde zarar vererek ihraç edilecek. Mercanlar gerek madenin varlığı, gerek kargo taşıması, gerekse sebep olacağı dev küresel ısınma katkısı sonucu ciddi risk altında.

***

Bir yandan Avustralya, Çin’e kömür yetiştirmek için resifleri riske atarken, diğer taraftan yavaşlayan ekonomi ve ihtiyaç fazlası kapasitenin de katkısıyla Çin, kömürlü termik santraller hakkında el frenini çekti. Bu santrallerin inşaası hakkında kararları bölgesel idarelere devretmesinin üzerinden sadece bir yıl geçmiş olmasına rağmen, merkezî hükümet santral inşaatlarının iptali veya durdurulması hakkında sert bir tavır emretti ve sorumluları haşin cezalarla tehdit etti. Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu, işletme lisanslarının verilmeyeceğini ve uymayanlara finansal kurumların kredileri keseceğini açıkladı. Çin, ayni zamanda ciddi hava kirliliği sorunu, ABD ile 2014 sonunda imzaladığı iklim değişikliği anlaşması ve Paris Anlaşması vaadleri üzerine temiz enerjilere doğru ciddi bir dönüşüm geçirmekte.

***

Deutsche Bank (DBK), yayınladığı yeni raporda güneş enerjisinin önümüzdeki 15 yılda 5 trilyon dolarlık bir gelir yaratacağı, 2030 yılına kadar 10 kat büyüyüp dünya elektrik arzının %10’unu karşılar hâle geleceği ve orada durmayacağı, böylece dev bir miktarda karbon salımına engel olacağını öngördüğünü açıkladı. Banka, önümüzdeki beş-on yıl içinde güneş enerjisinin  ekonomiye ve yatırımcıya kayda değer oranda değer kazandıracağını açıklarken, önümüzdeki üç yıl

60 Wall St. - Deutsche Bank
Deutsche Bank’ın ABD genel merkezi 60 Wall Street’in çatısı toplam 122 KVh gücünde güneş paneliyle kaplı.

içinde güneş enerjisinde ivmeyi sağlayacak etken olarak, ekonomik faktörlerin teşviklerin önüne geçeceğini tahmin etti. Rapor, tahminlerde şebekede rekabet edebilir elektrik depolama teknolojilerinin çok yakında elimizde olacağının büyük bir etkisi olduğunu yazarken, zaten şimdiden birçok pazarda ekonomik olarak rekabet edebilir hâle gelmiş güneş enerjisi arz fiyatlarının iki yıl içinde ülkelerin %80’inde şebeke paritesine ulaşacağına inanıldığını ifade etti.

***

ABD Çalışma İstatistikleri Dairesi ve ülkenin Enerji Bakanlığı‘nca  yayınlanan Amerika’daki Temiz Enerji İşlerinin Kapsamlı İncelemesi raporuna göre göre, ülkede 2,5 milyon kişi temiz enerji sektöründe çalışıyor. Alanlar arasında 1.9 milyon çalışanla enerji verimliliği öncü iken, güneş enerjisi sanayiinde 300 bin Amerikalı çalışıyor. Dünya bankası verileri, ABD işgücünü 160 milyon civarında gösteriyor; yani ülkede şimdiden işgücünün %1,5’inden fazlası geçimlerini temiz enerji sektöründen kazanıyor.

***

Türkiye müzakerecileri hâlâ güçlü müzakere etme üzerine sosyal medya paylaşımlarıyla ülkenin istisnalar peşinde olduğu izlenimini verirken, Çin ve ABD’nin Paris Anlaşması‘nı imzalayacaklarını geçen hafta açıklamalarının ardından, Hindistan da 22 Nisan’daki imza töreninde olacağını açıkladı. Ülkenin Çevre Bakanı Prakash Javedekar, tarihsel sorumluluğa bir gönderme ile Hindistan’ın sorunun bir parçası olmadığı, çözümün bir parçası olmak istediğini ifade etti. Anlaşmanın müzakerelerinden sorumlu Fransa Çevre Bakanı Ségolnè Royal ise, 22 Nisan’da, New York‘ta BM Binası‘nda yapılacak imza töreninde 120’den fazla ülkenin metni imzalayacağını açıkladı.

***

Yine Royal, Elon Musk‘a Fransa’nın yıl sonunda kapanacak tehlikeli Fessenheim nükleer santrali sahasında Tesla‘nın bir elektrikli araç fabrikası inşa etmesi, böylece insanlara ümit verilmesini teklif ettti.

***

Bu hafta Yeşil Gazete’de yayınlanan diğer iklim değişikliği haberleri ve yazıları:

 

(Yeşil Gazete, linklerdeki referanslar)

Ve Belçika’da da kömürden enerji üretimi çağı sona erdi

Langerlo kömürlü termik santralinin 30 Mart 2016’da son kömürü yakmasıyla birlikte, Belçika’da kömürden enerji üretimi son buldu. Belçika, kömürü terk eden 7. AB ülkesi oldu.

Lisa Vickers joins more than eighty activists who place 4000 windmills at the site of E.ON's proposed coal fired power-plant in Antwerp Harbour. The action illustrates the choice facing Flemish authorities: authorise the construction of a huge coal power plant, or invest in wind power and greater energy independence. The activist, Lisa Vickers wears a t-shirt reading 'Quit Coal, Save the Climate'.
Lisa Vickers joins more than eighty activists who place 4000 windmills at the site of E.ON’s proposed coal fired power-plant in Antwerp Harbour. The action illustrates the choice facing Flemish authorities: authorise the construction of a huge coal power plant, or invest in wind power and greater energy independence. The activist, Lisa Vickers wears a t-shirt reading ‘Quit Coal, Save the Climate’.

Belçika’da kömür endüstrisi, 1990’lı yıllardan beri birbiri ardına kömür santrallerin kapanıyor olması dolayısı ile ciddi düşüşteydi. 2009’da Fransız enerji şirketi E.ON Antwrep’te kömür santrali kurmayı planlamasına rağmen, toplumdan yükselen tepkiler nedeniyle hükümet şirkete gerekli izinleri vermedi. 30 Mart’ta son kömürü yakan Langerlo Termik Santrali, Belçika’daki son kömür santraliydi.

Kömürün altın çağının bittiğinin kanıtı

Avrupa İklim Eylem Ağı’ndan (CAN Europe) Joanna Flisowska şöyle konuştu:

“Belçika’da kömürden elektrik üretiminin son bulması, fosil yakıtlardan kurtuluşun önemli bir adımı, Belçika’nın kömürü terk etmesi, kömür endüstrisinin altın çağının bittiğinin başka önemli bir kanıt. İklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden korunmak için AB, kömürden kaynaklı sera gazı emisyonlarını azaltmak için daha hızlı hareket etmeli” dedi.

Belçika kömürü terk eden 7.ülke

Belçika, Güney Kıbrıs, Luksemburg, Malta ve Baltık Ülkeleri’nden (Estonya-Letonya-Litvanya) sonra kömürsüz enerjiye geçen yedinci Avrupa Birliği üyesi ülke.

Ayrıca başka birçok AB ülkesi de kömürsüz enerji yolunda ilerliyor. 2025 yılında tamamen kömürü terk edeceğini açıklayan İngiltere’de geçen hafta itibari ile kömür kapasitesinin üçte biri kapatıldı. Portekiz, 2020 yılında, Avusturya 2025 yılında, Finlandiya ise 2020’li yıllarda kömürü terk etmeyi planlıyor.

Türkiye de kömürü terk etmeli

Türkiye’de varolanlara ek olarak  yapılması planlananlarla kömürlü termik santral sayısının 80’e çıkması bekleniyor.

Belçika’nın kararını yorumlayan CAN Europe Türkiye İklim Politikaları Koordinatörü Elif Gündüzyeli ise Türkiye’nin de bir an önce kömürden kurtularak yenilebilir enerjiye geçmesi gerektiğini söyledi.

“Her gün dünyanın dört bir yanından, kömürden elektrik üretiminin ekonomik olarak sürdürülemez, çağ dışı bir yöntem olduğunu kanıtlayan haberleri duyuyoruz. Türkiye’nin de en kısa zamanda, enerji politikalarını gözden geçirerek, sürdürülemez kirli teknolojiler yerine insanı merkeze alan, sürdürülebilir yenilenebilir enerji kaynaklarına dönmesi gerekiyor. Kömür, ülkemizdeki hava, su, toprak kirliliğinin de en önemli kaynaklarından biri. Hem sağlığımız ile geri dönüşü olmayan iklim değişikliğinin önüne geçebilmek için, hem de sürdürülebilir enerji üretimi için en kısa zamanda kömürden biz de kurtulmalıyız.”

Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) Avrupa’da iklim ve enerji konularında sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiren en büyük koalisyon. CAN Europe’nın Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 30 ülkeden 120’nin üzerine üyesi bulunuyor.

 

(Bianet)

Shell’in eski CEO’su: “Petrol devlerinin alternatif enerjiye yatırım yapmalarının zamanı geldi”

2004 ile 2009 yılları arasında Shell’in başında görev alan Jeroen van der Veer, Dünya Enerji Konseyi’nin aylık dergisine verdiği özel röportajda alternatif enerjiye yatırım yapma konusunda “geçmişte bir ya da iki kez fazla erken davrandığımızı düşünüyorum. Ama artık zamanı gelmiş olabilir” dedi. Shell’in yayınladığı son yıllık raporu gelecekte güneş ve rüzgar enerjisi projelerine yatırım yapmak istediğini işaret etmişti.

Shell’in eski CEO’su Jeroen Van der Veer
Shell’in eski CEO’su Jeroen Van der Veer

Van der Veer global enerji karması içinde petrolün şu andaki %31’lik payının 2050 yılında %20’nin altına düşeceğini gösteren bir rapor üzerine çalışıyor. Van der Veer bunun Shell gibi petrol şirketlerini nasıl etkileyeceğine dair iki karşıt görüş olduğunu belirtiyor ve şöyle açıklıyor: “İlk görüş, yeni global iş ortamının değişmesiyle beraber büyük enerji şirketlerine yeni enerji kaynakları geliştirme fırsatları doğacağı. Gelecekte bir noktada, artık fosil yakıt üretmeyecekler. İkinci görüş ise, petrol ve gaz şirketlerinin misyonun petrol ve gaz üretmek olduğunu ve bu misyon sona erdiğinde, bu şirketlerin de sonu olacağını savunuyor. Ben birinci görüşü savunanlardanım.”

İklim değişikliğine bağlı olarak eriyen Kuzey Kutbu’ndan petrol çıkarmak isteyen Shell geçtiğimiz yıl Ağustos başında Alaska’nın Çukçi Denizi’nde petrol arama çalışmalarına başlamıştı.

Kuzey Kutbu’nu Kurtar kampanyasını yapan Greenpeace ve çok sayıda çevre örgütü, yerel halklar ve çevreciler “PeopleVsShell” sloganı altında birleşerek, sadece ABD’de değil, Türkiye’nin de aralarında olduğu birçok ülkede Shell’i protesto eden eylemler gerçekleştirmişti.

27

28 Eylül 2015’te yaptığı açıklamada Shell, Ağustos 2015’te girdiği Çukçi Denizi’nde hayal kırıklığına uğradığını, Alaska’dan çekilme kararı aldığını ve “öngörünür bir gelecekte” sondaj çalışması yapmama kararı aldığını açıklamıştı. Alaska’da Kuzey Kutbu sondaj çalışmalarına 7 milyar ABD Doları yatırım yapan Shell’in Alaska’dan çekilmesinin 4.1 milyar ABD Doları kadar da bir maliyeti olmuştu. Alaska’da yaklaşık 11.1 milyar ABD Doları batıran Shell, bu hafta başında da Norveç’in Kuzey Kutbu bölgesi petrol lisansı başvurusunu geri çektiğini açıkladı.

Kaynaklar:
http://www.cityam.com/238181/ex-shell-boss-says-time-ripe-for-oil-majors-to-eye-alternative-energy
https://yesilgazete.org/blog/2015/09/28/shell-kuzey-kutbunda-petrol-arama-programindan-vazgecti/
https://yesilgazete.org/blog/2015/09/30/greenpeaceden-ayse-bereket-gule-gule-shell-nolur-geri-gelme/
http://www.independent.co.uk/news/business/news/shell-hit-by-a-41-billion-charge-after-it-ceases-arctic-drilling-a6670296.html
http://www.reuters.com/article/us-shell-norway-arctic-idUSKCN0X11JB

18-Ayşe Bereket

 

Ayşe Bereket
aysebereket.wordpress.com/
@aysebereket